Kitabın Adı : İstanbul Hikâyeleri
Yazar : Metin Önal Mengüşoğlu
Yayın Evi : İlke Yayıncılık
Yayın Tarihi : 2004 / İstanbul
Sayfa Sayısı : 92
Diplomalarını yırtan yazarın kitabı..
Okuma eylemine başladığınız anda kitabın hikâyelerden değil de bizzat yaşanmış olaylardan oluştuğunu , bir anı kitabı olma özelliğini taşıdığını farkedersiniz.
Kitabın iki kahramanı var. Muhtaç ve Aciz. "Biri Erzurum biri Elâziz". Şehrin semtlerini, sokaklarını, yollarını bazen hüzünle bazen sevinçle, yüreklerini altüst eden şiirlerle birlikte dolaşmaları, bu genç delikanlıların İstanbul serüvenlerine her geçen gün yeni anlamlar kazandırıyor. Güneşi, yağmuru, denizi, gemileri, insanları, martıları olmazsa olmazları.. Şehrin sevdası Aciz ile Muhtaç'ın kalbine saplanan, genç bedenlerini sarsan bir ağrıya dönüşür. Sokaklardan geçerken ıhlamur ağaçlarından gelen rayihaları koklayarak, yorgunluk nedir bilmeden gezerler. Kazandıkları üç kuruşu paylaşan iki dost olarak, iki yürek..
Kitabın bir üçüncü kahramanı var. Adı, Mahrum. Bazı hikâyelerde bir görünüp bir kaybolmaktadır. Yazarı, kendisini hikâyenin içine taşıması için zorlayan, tehditler savuran, durmadan varlığını hatırlatan, haset ruhlu birisi.
İstanbul Hikâyeleri'nin içinde dostluğun, namazın, gezmenin, küçük çay ocaklarında içilen çayın geçmesi bu hikâyeleri zevk alarak okumanızı sağlıyor. Okudukça kitabın bir diğer kahramanı siz oluyorsunuz. Yazarın bazı bölümlerde okuyucu ile konuşması ve aklın çengeline asılı bıraktığı sorulara cevap istemesi hikâyelerin içinde yer almanıza kapı aralamakta..
Bir döneme damgasını vuran bazı tarihi kişiler hatıra dünyasından çıkarak hikâyelerin konuğu olurlar. Koltuğunun altındaki dosyalarla Adliye Sarayı'na giden Necip Fazıl, sinema filmleriyle Yılmaz Güney, Fethi Gemuhluoğlu, elindeki ağır filelerle yokuşu tırmanan Nurettin Topçu, Bilge Terzi M. Sait Çekmegil.
"Ve tam Cağaloğlu Yokuşu'nu tırmanırken Sezai Karakoç çıkmasın mı karşılarına. İşte yukarıdan aşağıya doğru geliyordu. Eyvah, şimdi ne yapacaklardı? Nasıl edip ondan saklanacaklardı? Belki çoktan kendilerini görmüştü bile. İşte işte üzerlerine doğru geliyor. Bakışları da bizimkilere saplanmış vaziyette. Kaçamazlardı. Aynı hizadaydılar artık. Yürüyüş tempoları hiç düşmemiş. Birbirlerini selamlayarak yollarına devam etmişlerdi. Bir zorlu sınavı atlatmışlardı yani. Sezai Karakoç hafif, ama çok hafif, yani şöyle belli belirsiz, son derece ince bir tebessüme, neredeyse milimetrik bir baş eğmeyi bitiştirerek, bu tanıdık yüzleri yanlarında taşıyan gençleri selamlamıştı."
Park Otel'den Denize Bakmak hikâyesinde şehre dürbünle bakıldığında, dürbünün öteki tarafı böcekler evreni, dürbün düzeltildiğinde görünen ise insanların yani böcekleşmiş insanların dünyası. Koşturup duran insanların anlamsızlığına bir eleştiridir bu.
Ve Fikir Yayınları.. Fikir Yayınları'nın sahibi, aziz dostu Nihat Armağan. "Nihat Armağan'ın gösterdiği tevazu, taşıdığı derinliği asla kapatmıyor. Teşhisleri son derece isabetli, hâzık doktorlar gibi. Eşya ve olayları bir çırpıda yorumluyor. Her sözü, her tavrı, her duruşu, boşluğa dumandan bir ahlak abidesi dikiyor sanki."
Nihat Armağan onlara kitap armağan eder, bir koli kitabı da Talebe Birliği'nin kitap kulübüne götürmeleri için emanet eder. Emaneti götürürler, kitapları görünce görevli öğrencinin rengi değişir. Sezai Karakoç'un bir kitabını eline alarak Başkan yazılı kapıdan içeriye girer. Kitapta 'örneğin' gibi kelimeler geçtiği için onay çıkmaz. Kitapları geri getirdiklerinde Nihat Armağan üzülür.
Bu hikâyede İtalyan Müsteşrik Anna Masala ile Park Otel'de Müslümanların dünü ve bugünü üzerine aralarında bir konuşma geçer. Bir Şarkiyatçı olan Anna Masala, " 'Siz büyük bir milletsiniz' diye söze başlıyor, sanki iç sesi ile de 'bunu biliyor muydunuz' diyor" "Mevlana ve Yunus Emre, ikisi, size doğru çekti beni." Batı Edebiyatında bu iki şaire denk düşecek kimsenin olmadığını, Batının en maneviyatçı düşünürünün bile madde perest olduğunu söyler. Aciz bir soru sorar. "Biz birkaç asırdan beridir süregelen bir batılılaşma serüveni yaşadık. Son elli yıldan beri ise bunu sadece eğitim yoluyla da değil, baskı ve dayatmalarla bize empoze etmeye çalışıyorlar. Sizin övünüp durduğunuz kültürel kimliklerimizden, aidiyetimizden kopmamız, uzaklaşmamız, onu unutmamız için ne gerekiyorsa yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Buna ne diyorsunuz, nasıl davranalım?" Hoca derin bir nefes aldıktan sonra şöyle cevaplar. "Çocuğum tarihin mantığı sandığından farklı işler. Tarihten, tarihi hadiselerden söz edileceği vakit perspektifi geniş tutmak zorundayız. Yüz seksen derece değil üç yüz altmış dereceyi hesaplayarak düşünmeliyiz. Tarihi dilimler içerisinde elli yılın, altmış yılın çok bir değeri yoktur. Tarih hakkında konuşacaksak asgari yüz yıllık dilimlere bölerek düşünmeliyiz. Bak Rusya'daki Bolşevik devrimine. İlelebet sürecek mi sanıyorsun? Daha şimdiden temelleri gevşemiştir. Derim ki ben acele etmeyin, sizin inkılapların da üzerinden hele bir yüz yıl geçsin; görelim bakalım, yaşamaya devam eden toplumun kökleri mi yoksa ekleri mi?"
Türk Filmi.. Son hikâyede düğüm çözülüyor. Kimdi Mahrum? Bazı bölümlerde yalnızca ismi geçen, varlığı ile yazarı rahatsız eden, onların(Muhtaç ve Aciz) şehirdeki yürüyüşlerine katılmak isteyen bu kahramanın kitabın sonunda iyi niyetli olmadığını öğreniyorsunuz. Öteki mahallenin ünlü kişilerinden, şiirler yazan fiyakalı birisi. Bu mahalleye taşınınca mahallenin insanları onu el üstünde tutup, en yüksek mevkiyi ona verirler. Çünkü gelirken cazibesini de beraber getirmiştir. Maddi ve manevi bütün nimetler Mahrum içindir. Geldiğinde Amentüsünü yenilediğini söyler. Aradan geçen zamanda "öyle şımartılmıştı ki "Ben Mahrum. Ben aslında eski benim. Ben amentümü filan değiştirmedim. Benim eski amentümle yeni amentüm aslında aynı şeydir" deyip duruyordu. Bu sözleri için ayrıca ve daha şiddetli alkışlanıyordu."
Bu süreç içerisinde Aciz ve Muhtaç unutulur. Mahrum mahalle insanlarının gözünden düşecek bir harekette bulunur. İnsanlar unuttukları bu iki genç insanı arar fakat onlar durdukları yerde artık yoklardır ve bu mahalleye bir daha uğramazlar.
Onlar; hakikati önlerine alarak yürümeye devam eden, şehrin büyüsü karşısında yürekleri titreyen Muhtaç ve Aciz. Biri Erzurum biri Elâziz..
Yorumlar
fazla söze ne hacet..!
Per, 14/04/2005 - 19:05 — Emre Uğursoru:
"Biz birkaç asırdan beridir süregelen bir batılılaşma serüveni yaşadık. Son elli yıldan beri ise bunu sadece eğitim yoluyla da değil, baskı ve dayatmalarla bize empoze etmeye çalışıyorlar. Sizin övünüp durduğunuz kültürel kimliklerimizden, aidiyetimizden kopmamız, uzaklaşmamız, onu unutmamız için ne gerekiyorsa yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Buna ne diyorsunuz, nasıl davranalım?
cevap:
" Hoca derin bir nefes aldıktan sonra şöyle cevaplar. "Çocuğum tarihin mantığı sandığından farklı işler. Tarihten, tarihi hadiselerden söz edileceği vakit perspektifi geniş tutmak zorundayız. Yüz seksen derece değil üç yüz altmış dereceyi hesaplayarak düşünmeliyiz. Tarihi dilimler içerisinde elli yılın, altmış yılın çok bir değeri yoktur. Tarih hakkında konuşacaksak asgari yüz yıllık dilimlere bölerek düşünmeliyiz. Bak Rusya'daki Bolşevik devrimine. İlelebet sürecek mi sanıyorsun? Daha şimdiden temelleri gevşemiştir. Derim ki ben acele etmeyin, sizin inkılapların da üzerinden hele bir yüz yıl geçsin; görelim bakalım, yaşamaya devam eden toplumun kökleri mi yoksa ekleri mi?"
Evet; beklemek, birikmek ve görmek. yazı için fazla söze gerek yok, blog sahibi arkadaşımız Esmanur D., bloğunun içine yerleştirmiş olduğu sual ce cevap kısmı ile, aynı zamanda, yorumunuda yazı içinde iletmiş bize. Allah razı olsun . Ben beğendim şahsen
ve söz:
"Ne kadar eğitim almış olursan ol,
öğretilenlerin hiçbiri,
seni o ana hazırlamış değildir"
saygılarımla
Allah yar ve yardımcımız olsun inşaallah
dualarla kalalım
Muhtaç ve Aciz bir tercih..
Pzt, 18/04/2005 - 13:56 — Sedef KaplanAdının İstanbul Hikayeleri olması ve diplomaların yırtılmış olmasıydı okumama sebep bu kitabı. Öyle garip garip başlamıştı. Anlayamamıştım.
Bilmediğim sokaklarda gezinen iki kişiyi seyre başladım. "Muhtaç ve Aciz. Biri Erzurum biri Elâziz" bu cümleye takılmıştım ve daha sonra emanet kitapların geri dönmesine takılacaktım. "..üzülmüştü" diye biten cümlenin sonunda bende üzülecektim. Alkışlayanlar, alkışlananlar ve uzaktan seyredenler. Muhtaç ve Aciz olmayı tercih etmek.. Yakın bir dost oldular sonra hala uzaktan seyrediyorum onları. Muhtaç ve Aciz olmayı tercih ediyorum..
Mahrum
Çar, 04/05/2005 - 16:42 — O. Deniz YemenliMuhtaç ile Aciz'i bilmem ama Mahrum bende İsmet Özel'in çağrışımını yaptı.
Ben bir sülüğüm beyin zarında
Çok yaklaşma yakarım seni de anında...(imza)
Mahrum olmak..
Per, 05/05/2005 - 11:46 — Esmanur DiyarAciz'in yazarın kendisi olduğu kanaatine, Aciz'i tanıtan cümleleri okuyunca vardım. Aciz'in ve yazarın Elaziz'li olması, memuriyet yapmaması ve diplomalarını yırtarak Bursa'ya yerleşmesi, bu mahalleyi terk edip geri dönmeyen Aciz'e benziyor..
Kitap bittiğinde benimde aklımdan isim geçmedi değil. "Bu soruların cevabı dünyada verilemedi. Çünkü onlar bu mekana bir daha dönmediler. Şimdi herkes bütün soruların cevaplandığı o muhteşem günü dört gözle bekleyip durmaktadır." Kitap bu cümlelerle nihayete eriyor. Yazar için önemli, bir kitaba sığmayacak kadar büyük bir durum söz konusu.
Bu mahalleye gelip de her türlü nimetinden faydalanıp ihanet eden isimler fark edilmelidir çünkü yazarın bunu ifşa etmediği bir gerçek. Bundan dolayı alkışlanan insanın duruşunu iyi okumak gerektiğini düşünüyorum.
Vesselam
... söylenemiyor çok şey
... susmadan
Yeni Bir Kitap
Çar, 04/05/2005 - 17:12 — Nuh A. TUNAYazar alegorileri mi kullandı? Nasıl bir kurgu yaptı merak ettim. Metin Önal Mengüşoğlu ile İstanbul Hikâyeleri isimli kitabını okuyarak tanışma fırsatı bulmuş olacağız...
Esmanur D.'ye de bir kitabı bize açtığı için teşekkür ediyorum...
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''
Farklı Bakış
Per, 05/05/2005 - 12:04 — Esmanur DiyarEvet yazarın yaptığı sembollerle bir fikri ifade etmek.
Her hikâyede tam İstanbul'un güzelliğini seyre dalmışken ince bir eleştirinin beraberinde gelmesi, fikirlerini hissettirmeden açıklayan yazarın yapmak istediğinin bu olduğunu gösteriyor.
Eyvallah
... söylenemiyor çok şey
... susmadan