Tarihi misyonları vardır. Fi tarihlerinde önemli devletlere başkentlik yapmış, kültürlerin harman yeri olarak miraslarını zamanımıza kadar ulaştırmışlardır. Bağrından çıkan ilim adamları, din büyükleri, devlet adamları vs. le "unutulmaz", "silinmez" bir mazi vücûda getirerek manevi dünyamızın atar damarları olmuşlardır.
Bu sebeple taşıdıkları "intibaı", geçmişten süregelen ve tevarüs edilerek günümüzde de varlığını hissettiren havası ile iki şehir, iki eski payitaht; bu hali bir rant gibi, olmadık durumdan çıkarılan "avantaj" gibi kullanarak zamane "münafıkları" haline gelmişlerdir.
Anadolu coğrafyası ve burada meskun şehirler, "taşradan" gelen insanlar için daima bir yüzlerini gösterirler. Diğer yüzlerine yani "gerçek dünyalarına" vakıf olabilmek için orada, yeterli bir zaman mukim olmak gerekir. Aksi takdirde edinilecek izlenimler güdük olur, nakıs kalır. Kayseri ve Konya'da uzun seneler yaşamış birisi olarak şu hükme kolaylıkla ulaşabilirim: Konya ve Kayseri, zamanımızın en büyük iki münafık şehridir. Harici beldeler için bu şehirlerin, manevi bir havası, samimi insanları, yaşanabilir bir iklimi ve coğrafyası ile fikir ve düşünce babından "kale" olma hususiyetleri vardır. Ve fakat diğer yüzleri, yediği sihirli elmanın tesirinin kaybolması ile bir cadıya dönüşen eski zaman masalları gibidir.
Bu şehirlerde seçimler, bir "ramazan" havası içinde geçer. Konuşmacılar yeri geldikçe ayetler okur, konuştuklarına mesned olarak Hadis-i Şerif hatırlatırlar. Ezan okunurken susarlar, Allah'a hamd ederler, başörtüsü dağıtırlar. Münafığa münafıkça yaklaşımdır bu. Alan ve satan memnun ayrılır seçim meydanlarından. "İslami" çizgisi olan (olduğu iddia edilen) iş yerleri açılır. Vatandaş, "islami" hassasiyetleri ile buradan alış-verişe yönlendirilir. İçerisinde içki haricinde ve islami olmayan, yani modern kültürün tüketime yönelik ihtiyaçlarından ne arasan bulursun. Münafık şehirlerin, münafık holdingleri bunu semirir, posa haline getirir. Kombassan'ın Afra'sında, kapıda başörtülü, makyajlı, bellerinde "kelepçe" ve göğüslerinde "yıldız" ile güvenlik personeli durur. Kayseri'de Beğendik 28 şubat sürecinde gazetelere çarşaf çarşaf ilanlar verir ve "yeşil sermaye" ile bir alakaları olmadığını beyan eder. Daha bir kaç gün önce açılan Migros, tıka basa müşteri doludur. Kendilerine hareket noktası olarak "islami"lik ilkesini seçen ile babadan oğula geçen holdingcilerin arasında ince bir kıl kadar dahi olsun fark kalmamıştır. Kayseri Kapalı Çarşı'sında esnaf, şeytan gibi adamı çarpar, Konya'nın holdingleri vatandaşın parası ile makam arabası olarak süper arabalar alır, makamını dayatır, döşetir, sonra da "iflas" eder; zarar, kâr'ın kardeşidir türküsünü çağırır.
Münafık şehirleri münafık yerlileri bu hale getirmiştir. Üniversite ve askeri kışlalarla başlayan bozulmayı, bizler, yani buraların yerlileri, özünden uzak, metropolleri aratmayacak yapılaşma içerisinde modern dünyanın haramilerine altın tepside sunuyoruz. Moda, hangi isim altında olursa olsun buralarda "yaşam" gereğidir. Ar - namus, anane hatta din "belli zamana" ve "belli mekanlara" indirilmiş, bir deşarj unsuru, insanın fıtratından getirdiği bir tatmin olma, bir gönlü teskin etme unsuru olarak kullanılmaya başlanmıştır. Sair zamanlarda İstanbul'un Beyoğlu'nda vur patlasın - çal oynasın yaklaşımı ile bu iki münafık şehrin düğünlerinde, "eğlence mekanlarında", cadde ve sokaklarında durum aynıdır. Kim iddia edebilir ki Konya'nın Aladdin'den Mevlana'ya uzanan havası ile Zafer'deki havasının aynı olduğunu? Eski Kayseri diye tabir edilen mahalleler ile Sivas Caddesi bir midir? Mac Donalds ne kadar bizimdir ki hem Kayseri hem Konya buralara teveccüh gösterir? Villalar, süper lüks arabalar, anormal tefriş edilen holding merkezleri, ikinci eşler için dayanıp döşenen triplex mekanlar, tatil merkezlerine abonelik...Konya ve Kayseri bunları yaşıyor. Kapıya gelen fakire sunulan bir tas çorba, tüm bu dünyalığın kefareti midir? O da sunuluyorsa tabi...
İki münafık şehir, ya aslına dönüp "modern dünya" denilen canavar ile arasına okyanuslar koyacak (ki bu şu an imkansız görünüyor) ya da tarihi misyonlarından en kısa sürede sıyrılıp "redd-i miras" edecekler ki iki cami arasında kalmış beynamaz olmaktan kurtulalar. O zaman kayseri'ye de Konya'ya da bakan iki farklı çehre görmeyecek.
Yorumlar
Merik...
Cum, 22/04/2005 - 14:42 — Huseyin Cahid DoganRivayetlerden en meşhuru: Doğum yapmak üzere olan bir kadın Kahramanmaraş'ta doğurması imkânlı olmadığı'çin Menzelet, Türkoğlu, Bahçe yolları takip edilerek Ceyhan'a götürülmek istenir ve fakat kadın yolda hayatını kaybeder. Kadını götürenlerden biri Kahramanmaraş'a at kopartır, şehrin içine girer-girmez bağıra-çağıra havadisi yayar. Bunun üzerine kadının yakınlarından biri oldukça içli bir balad sayılabilecek "Oy Merik" sagusunu yakar. Türkünün orijinali şöyle oluptur:
"Maraştan bir haber geldi
Dediler ki Merik öldü
Keşke Merik ölmeseydi
Elim kolum kırılsaydı
Oy Merik Merik
Ben gurbanım sana Merik
Ben hayranım sana Merik
Şu Merik'in acısına
Çarşaf serin gecesine
Dediler ki Merik ölmüş
Sabır onun kocasına
Oy Merik Merik
Ben gurbanım sana Merik
Ben hayranım sana Merik"
Hıdrellez'den sonra Başkonuş'a çıkılır, Kurultay toplanır ve mutlaka ama mutlaka bu türkü söylenir. Bazen de Fazlı "Çeşm-i Siyahım"ı söyler.
Merik ayrıca Kahramanmaraş Gaziantep yolu üzerinde bulunan Pazarcık ilçesine münhasır bir halay türüdür.
Nadir Marmara ile Hasbihalimdir
Cum, 22/04/2005 - 14:43 — Kâni ÇınarKelimeleri severim. Vergisiz, algısızdır ve kişi istediği gibi kullanabilir. Bizi yazar kılan belki hissettiğimiz hassasiyet ile biraz da budur. Anlaşmak kadar "anlamak" şıkkını da severim. Ve fakat hiç sevmediğim işlerdendir "ben bunu yazdım, siz şunu anlamışsınız" türünden yaklaşımlar. Herkes hissesine düşeni düştüğü kadarıyla anlayacaktır nitekim. Sözümü söyledim, kenarıma çekildim. İsteyen istediğini alır; hatta "istediği" gibi alır. Çok da umurumda değil.
Uzun zamandır cemaat.com'um müdavimlerindenim. Cemaat sayesinde bazı hoş dostluklar da kurduk, eskiye göndermeler yaparak bazı "eşhas" ile ortak paydalar edindik. Yazdım, okudum, yorumladım. Bir nebzecik de olsa "faide" yansırsa bizim cenahtan mutluktan başka bakiye ummamaktayım. Elbet bu faidenin ne olacağı müphem bırakılmış gibi görünse de aşikardır diye düşünerek izaha mahal görmüyorum.
Cemaat'te yazıları (yorumları) vasıtasıyla tanıştığım Sayın Nadir Marmara pek dişli pek hasimane yorumlar yazmaktadır. Birilerinin sustuğu (eser hakkında değerlendirme yapmadığı veya Nadir Marmara'ya göre "yanlış değerlendirme" yaptığı) noktalarda çıkıp sözünü esirgemeden, inkar edilemez bir bilgi çağlayanı halinde, yazıları ve tabii ki yazarları hırpalıyor; bizde çok da makbul olmayan bir tarzı (vazifeyi) üstlenerek Cemaat'in "muhalefet" kanadını başarıyla temsil ediyor. Yorumlarından, şahsım adına istifade ettiğimi memnuniyetle itiraf ediyorum.
Mutlaka üslup önemlidir ve Yunus'un meşhur "Söz ola..." mısralarında hükmü noktaladığı gibi kişiyi mes'uliyet sınırlarına taşır. Nadir Marmara da üslubun biraz sert kaçtığını Cemaat veya diğer yazarlar adına konuşamayacağıma göre kendi adıma söylemekten beri duramayacağım. Heves yumağı gençleri özellikle rahatsız ettiği kanaatindeyim. Edebi portrelerde sıkça geçen sonranın unutulmaz şair ve yazarları ilk şiirlerini sundukları "üstad"ların yaklaşımlarını pek de teferruatlı anlatırlar, "sen şiiri bırak" veya "bu iş sana göre değil" şeklindeki değerlendirmelerinin ne kadar isabetsiz olduğunu hafif hiciv içerisinde anlatırlar. Lakin Üstadların ortada "eserleri" vardır. Nadir Marmara'nın sertliği kadar yazı (eh yorumla blog'u biz de ayıralım ne olacaksa) girmemiş olması da bu yorumların mecraını değiştiriyor. Özellikle gençler (aslında ben de pek ihtiyar sayılmam, gecelersiz 18,5 ne ki?) beni yorumlayan, hırpalayan, yazdıklarımı paçavraya çeviren ne yazmış bakayım diyor, karşısına çıkan durum biraz kızdırıyor zannımca. Nef'i'yi Nedim yapamazsınız ki güzel kardeşlerim...
Dibace sayıla yazdıklarım ve benle direkt alakalı mevzuuya geçiş yapalım:
Mevlana zamanındaki Konya ile bugünkü Konya'nın fiziksel anlam dışında aynı olduğunu, aradaki farkın "zaman" olduğu yaklaşımı çok güzel doğrusu. Hiç düşünmemiştim. Zamanı çıkartalım, yaşananlar aynı. Adem a.s dan beri aynı da deseniz değişmezdi benim için. Dildeki üslup gibi yaşananlarda da bir üslup vardır. İffetsizliğin aleni yapılıyor olmaması nasıl ki "olmadığı" manasına gelmezse yapılış şekli de varlığını veya olması gerektiğini deklare etmez bize. Yaptığı bir kötülükten dolayı pişman olup dile getirene "Gül Peygamberi"nin yaklaşımı ne kadar güzeldir... Derdim meşruluk değil, riyakarlık ya da münafıklık da değil bu bağlamda. Edebin yerini zalimce edebsizliğin alıyor olması can sıkıntım. Canı benim gibi sıkılan canlarla paylaşmaktır muradım.
"Önemli olan, Sayın Sayha, bunca "münafıklık" arasında Konya ile özdeşleşecek bir gerçeğe imza atmaktır. Ve gördüğüm kadarıyla, siz bu imzanın değil, bu baş döndürücü karanlığın derdine gömülmüşsünüz."
Eyvallah azizim sen öyle diyorsan... Mutlaka arkamızda ayak izi bırakmalıyız, kalıcı eserler vücuda getirmeliyiz. Ben bunun denemelerini yaptım ama sizin bundan haberiniz olmadığı için mazur sayılabilirsiniz. Yine de "acaba, olur ya baltayı taşa vurmayalım!.." nezdinde bana bir sorabilirdiniz. Yine de canınız sağ olsun. Bakın beni nerelere götürüyorsunuz? 1990 Sayha namlı bir dergimiz yayınlanmaktadır Konya semalarında. Hem de öyle kıytırık filan değil. Harbi dergi. Ayda bir yayınlanıyor. 48 sayfa, dolu dolu. Kuzguna yavrusu anka görünürmüş demezsiniz inşallah. Yaklaşık 2 sene süren ve 20 sayı çıkan bu derginin daha 8. sayısında bu fakir, yayın yönetmeni (ne demekse) ünvanıyla bir dosya hazırladı. Biraz büyük kelimeler olacak, affınıza sığınarak, tıpkı Beş Şehir gibi, tıpkı Altıncı Şehir gibi değişen ve değişmeyen yönleriyle Konya'yı "Bu Şehr-i Konya ki..." kapağıyla gündeme taşıdık. Bu o güne kadar dergi sahasında görülen bir hadise değildi. Yani diyeceğim odur ki, "bu baş döndürücü karanlığın derdine gömülmüşsünüz" değil. En azından bir şeyler yaptık ve yapıyoruz efendim.
Şehir, yaşadığımız mekan olması hasebiyle mes'elemiz. Nostaljik yaklaşımlar kadar ilmi yaklaşımlar da çalışma sahamız. Aman bu cümleden "akademik çalışma" filan çıkartmayınız; biz kendi halinde, kendince meydandayız. Site yöneticileri reklam addetmezse (ki burada yayınlamak içeriğin şişmesine sebep olabilir) şu linklere de bakmanızı önerebilirim:
Kayseri Hakkında Yazılan Eserler http://www.sayhadergi.com/?mod=content&act=topicshow&id=401
Kayseri Ağzı
http://www.sayhadergi.com/?mod=content&act=topicshow&id=199
Evliya Çelebi'den Kayseri
http://www.sayhadergi.com/?mod=content&act=topicshow&id=191
Ağam İstanbul'u Mesken mi Tuttun?
http://www.sayhadergi.com/?mod=content&act=topicshow&id=160
Listeyi çoğaltmanın anlamı yok. Siz en iyisi teveccüh gösterirseniz buraya bakın.
Kayseri Yazıları
http://www.sayhadergi.com/?mod=content&act=grupindex&f=4
"8 yıldan beri Konya yayınlarını takip etmekteyim. Kayda değer hiçbir şey görmedim." Demek ben Konya'dan yükümü topladıktan epey sonra teşrif etmişsiniz. Artık biz sizi kayseri'ye, Kayseri yayınlarına da bekleyelim. Bu arada sanal alemdeki yazılar tarafınızdan "nazar-ı dikkate" alınıyor mu? Alınmıyorsa tez zamanda bir matbaa ile anlaşma yapmak zarureti hasıl olacak. Gerçi Kayseri Büyükşehir belediyesi Kayseri kitaplarını renklendiriyor ama biz de imza atalım bir iki esere. Neden olmasın?
"Ağzını açmış küfür kusan şehrin ağzının içine bakıyor." Kinayeye güzel bir örnek olabilirdi. Alınmadan "yaşadığım şehrin ta içindeyim ve üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum" deyip geçelim efendim.
Konyalı değilim ama Konya kadar bilir, severim Konya'yı. Bizde de Raşit Efendi kütüphanesi vardır. Mevlana Kitaplığı kadar olmasa da Kayseri'deki Raşit Efendi Kütüphanesi'nde 2 bini el yazması 9 bin 96 tarihi kitap kayda değer sanırım. Ne yapayım? Hemen bir eser seçip Türkiye Türkçesine mi çevireyim? Hatta bir üniversiteye intisab edeyim. Biraz çanta filan taşırım bölüm başkanı hocalarımın. Yüksek Lisans tezi olur mu bu transkirip işi? Doktoraya da "münafık şehirler" gibi cafcaflı bir başlık bulurum nasıl olsa!.. Yok ben en iyisi dağlara taşlara filan çıkayım, kütüphanelerdeki eserler bilinen türden. Adı bilinen ama ortada olmayan bir iki eser bulayım onları sunarım ilim dünyasına.
"O zaman buyurun, taşın altına elinizi koyun. Konuşmanın cazibesi hepimizi etkiliyor, biliyorum. Çünkü demokratik bir ortamda en ucuz şey konuşmaktır. Bende konuşuyorum, gördüğünüz gibi. Ama, sakın düşünmeyin sorumluluğu sizin üzerinize attığımı. Ben, haddimi bilen biriyim... "
Daha farklı bir öneri sunayım size. Cemaat sayfalarında bir ŞEHRENGİZ bölümü oluşturalım. Hem bu dünyada bir ilk olur. Denemesi bedava canım. Taşın altına elimizi burada da beraber koyalım. Kayseri'yi ben üstlenirim. Konya'yı siz. Diğer arkadaşlar da boş duracak değil ya. Var mısınız, nasıl yapacağımızı bütün cemaat.com üyeleri birlikte kararlaştırırız. Şairin dediği gibi: "Bismillah der başlarım bu şiire / Bu şiir götürür beni götüreceği yer..." Biz bismillah diyelim, Allah kerim... Ben Erciyes'in doğusundaki adam derim ki hem konuşalım hem icraat eyleyelim...
Saygılarımı sunarım. Vesselam.
Polemik
Cts, 23/04/2005 - 12:34 — Halid AslanBence sitede bir de "polemik" bölümü olmalı... Tabi ki bu "kalem kavgası" çerçevesinde cereyan etmeli. Bir çok edebi mülahaza bu bölüm içerisinde işlenebilir. Yazarlarımızın yazılarına yönelik edebi tenkidler buradan daha sağlıklı yapılabilirim.
Derim.
Nadir Marmara ile hasbihalimdir II
Pzt, 25/04/2005 - 16:27 — Kâni ÇınarSondan başlamakta yarar var diye düşünüyorum.
İktidar göndermesi olarak algıladığınız hususu bir kez daha gözden geçirmenizi istirham ederim. "Muhalefet" diye kastettiğimin ne olduğunu, niçin olduğunu daha berrak anlamamız gerçekleşecektir. Lakin girmek istenmezse böyle bir zahmete, erinmeden, usanmadan tekrar tekrar izah ederim. Bu sebeple şahsıma değil de "iktidar"a yaptığınız öneriyi, zerre kadar önemsemeden yok saydım; benim ne Cemaat.com yönetimiyle ne de onlar adına bir tasarrufum söz konusu değildir... Ki göndermelerinizi de "iktidar"a yönelik değerlendirmelerinizi de alakasız gördüğümden ilgilere (gerçek iktidara) yöneltmenizi arzuluyorum.
"Sizin fark göremediğiniz, zaman kavramı artık tarihsel olayların matematiksel olarak birbiri ardı sıra gelişini ifade etmeyeli çok oldu."
Ben de bir yanıyla anladım, ne var bunda coşacak? Hatta teşekkür bile ettim. Siz ne iltifatı ne de savunmayı kabulleniyorsunuz. Her yazınızda ısrarla şahsi değil metinlerle alakalı olduğunuzu belirtiyorsunuz ve fakat işi şahsi kılan, metinleri ele alırken hırs ve öfke duyguları ile ovup bırakan sizsiniz. Bu ne celal? Üst makamdan haykıracaksınız, birisi "ya hu niye öyle yapıyorsunuz?" deyince ölçüyü kaçıracaksınız. Hepimizin şahsi problemleri var, hatta "iktidar" ile problemlerimiz var. Ama bunu dile getirirken kimseyi aşağılamadan, rencide etmeden yapmak gerek diye düşünüyorum. Tek bir örnekle yetineceğim. Başka Nadir Marmara imzalı yorumlardan bulup çıkartmadan son yazdığınız:"Cümle bükümleriniz öyle kaba ki, insan eleştirmeye bile utanıyor." Sayın Marmara, eleştiri ayrı, hakaret ayrı... Kim, neden, nasıl utanır? Eksik gördüğünüz hususları yazarsınız ve haklı iseniz hak verilir, haksız iseniz durum istişare edilir; ben buradan "utanma"yı en kaba anlamı ile alır isem ikimize de yakışmayan ifadeler kaplar ortalığı. Siz şu alıntıdaki cümleyi tanıyor musunuz? İsterseniz evinizin duvarına asın ve defalarca okuyun.
"Önümüzdeki hafta yayınlanan bir çalışmamda da, bu kütüphanede yer alan Şeyh Bahaüddinin bir yazmasından yararlandığımı defalarca belirtmiştim."
"Yazar kisvesi" altına giren herkes en az sizin kadar ciddi olmalı evet. Askeri bir kabiliyet olmalı insanları disipline getirirken aşağılama. "Yazar kisvesi" hele bir içini doldurun buradan kast ettiklerinizi. Muğlak ve ortada serseri mayın gibi gezen ifadeler ne kadar zararlıdır bunu en iyi siz bilmelisiniz.
"Yazdıklarıma itibar etmeniz için edindiğim her bilgi ve açıklamanın hemen altına kaynağını da koyacağım."
Benim yazdıklarımdan sizin dipnotsuz yazılarınız mı nasibini aldı? Ne zaman benden böyle bir arzu sadır oldu? Yanılıyor muyum? Dipnot meraklısı olsam (kast edilen akademik çalışma) İsmet Özel okumam en başta. Sizin olsun dipnotlarınız. Üstteki yorumda ben "ilmi çalışma" ile meramımı anlattım. Raşid Efendi elbet gözbebeğimizdir, bütün kütüphaneler gibi. Ağzı kilitli hazineden zevk alma deyimi de Kayseri'de pek olmaz. Sizin oraları bilmem. Ben hangi enaniyet makamında olmalıyım ki "benim yazım her bakımdan kusursuzdur" diyeyim. Nasıl bir cahillik teklifi bu? Sevgili Halid Aslan'ın yazdıklarını tercih ederim: "Eşref-i mahlukat olan kulun söylediği söz hata kokar; kusur kokar.. Aczden mükemmellik sâdır olmaz. Kemal sıfatıyla muttasıf Cenab-ı Hak her şeyin en mükemmelini yaratır. Kusurun asgariye indirilmiş halinde ise edebiyatı buluruz. Güzeli güzellikle ifade etmek, güzelliğe karşı bir borç ve boyun eğmenin ifadesidir." (http://www.cemaat.com/?q=node/921)
Bloglarla ilgili değinileriniz de başta beni üzdü; sanırım bütün blog girişi yapan arkadaşları da üzmüştür. Kırmak kolay lakin.... Şimdi kalıp size "laf" la ilgili sözler söylesem zorunuza gider, emin olunuz. Sizin üzülmeniz beni de üzer... İnadına susuyorum.
Cemaat adına konuşamayacağımı baştan beyan ettim. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Tenezzül etmediğiniz "blog" girişlerini değil de "eserinizi" okuma mutluluğuna erişeceğimi düşünerek sabırsızlıkla bekliyorum. Yazdıklarımdan dolayı, istirham ediyorum sizden, anlaşılması gerekeni anlamayıp alakasız noktalara seyr ü sefer etmeyiniz.
Kayseri'de "çok iyi bileceğiniz" gibi bir ifade vardır, iyi dilek temennisi "Allah işinizi rast getirsin!"
iktidar/muktedir - idare/müdür
Cum, 29/04/2005 - 11:11 — Şadan Ercanİktidar - muhalefet gibi kelamlar edilmiş te ben de acaba benden mi bahsediliyor diye kulak kabarttim :)
Öncelikle hem Sayha hem de Nilgin Marmara'ya çok değerli katkıları için "iktidar" (!) adına çok teşekkür ediyorum. Ben şahsen çok istifade ediyorum, site sakinlerinin de aynı kanaati taşıdığını düşünüyorum. Her ne kadar Nadir Marmara'ya sezeniş ve tepkiler olsa da bu tepki mesajlarında bile kendisinden istifade edildiğini, değer verildiğini açıkça görmek mümkün. Ben de şahsen Marmara'nın dil ve üslubunun sert olduğu konusundaki hakim görüşe katılıyorum, ama bunu da bir yerde elzem görüyorum. (Ayrıca Marmara'nın bu tavrının suni bir tavır olmadığını, doğal yapısının bir tezahürü olarak hissettiğimi ifade etmek isterim.) Toplum olarak öyle bir noktaya geldik ki suratımıza tükürülse nerdeyse "Yarabbi şükür" diyecek noktaya geldik. Korkunç bir miskinlik ve uyuşukluk içindeyiz. Kendisini cennetle müjdelenmiş gibi rahat hisseden, Allah(c.c)'dan vahiy alıyormuşcasına müsterih ve kesin konuşan, müslümanları hor hakir görüp, müşriklere şirin görünmeye çalışan vs. tiplerin barındığı, her kafadan bir ses çıktığı fikir kirliliğinin uğultusundan bir çok ses duyulmamakta ve absorbe olmakta. Ben şahsen bu bağlamda Sayın Marmara'nın ve benzeri sert ve silkeleyici eleştirel yaklaşımları bir nimet olarak telakki ediyorum.
Sert bile olsa bu sözlerde haklılık var mı buna bakmak lazım. Her noktada haklıdır demek mümkün değil ama yaptığı kimi tenkit benim de suratımda tokat gibi patlıyor, beni de silkeliyor. Bu tenkitleri hakkımızda hayr düşündüğü için yağtığını düşündüğün, hüsn-ü zan ettiğim için beni tokatlayan ellerini dostça sıkıyor, musafaha ediyorum.
İktidar konusuna gelince muktedir olamadıktan sonra bir işe yaramıyor. Bu nedenle biz İdare diyelim ama kendimize mudir değil Irgat diyoruz biz, İdare ediverin :) Velhasıl kelam Sayha dostumuz ne mudir ne de Irgattır. Dosttur, kardeştir bizim için. Bu nedenle teklifinizin muhatabı değildir. Teklifinize muhatap olarak cemaat.com yönetimi adına "Mevlana Dönemi Konya Tarihi"ni yazma konusunda azminizi destekliyoruz. Ortaya çıkan eserin yayınlanması konusunda elimizden gelen her türlü desteği de vermeye hazır olduğumuzu da belirtmek istiyoruz.
"Eşrefi mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan !"
Kimileri hazımsızlıktan yekdiğerini imhaya yeltenmiş!
Pzt, 25/04/2005 - 19:22 — Filiznur AtalanKimileri hazımsızlıktan yekdiğerini imhaya yeltenmiş!
Başım açık,saçlarımı ortadan ikiye ayırdım.Kimin ülkesinden geçsem,Şakaklarımda dövmeler beni ele verecek.
Cesur ve onurlu diyecekler,Halbuki suskun ve kederliyim ...İsmet Özel
nerde dursak? ne söylesek?
Pzt, 02/05/2005 - 20:25 — Emre UğurHayat; ümitle korku arasında bir seyr-ü sefer hali imiş. özlenenler- yaşananlar-beklentiler. yada, olması gereken- olan- olmasını istediklerimiz. gibi, ağırlık merkezini bir türlü denk düşüremedğimiz bir üçgen hali hayatımız. ve nerde dursak? ne söylesek? kimi incitsek? kimi incitmeden ayırsak? vs vs vs
ben burdayım ! diye ses versem, dönüpte sen, bulunduğun yerden bana baksan. sonra buluşsak herhangi bir yerde ama aynı noktada. Az evvel birbirimize farklı noktalarda iken nasıl göründüğümüzü sorsak. Anlamaya çalışsak biryerde, birbirimizi hani. Yanlış işte burda desek ve def etsek, beraber ama.
Zira, Konyası, Adanası, Erzurumu,Kayserisi.. Hasıl-ı kelam tüm memleket, ülkemiz, Türkiyemiz, sen ve ben, biz yani. tarihimiz, günümüz ve yarınımız, herşeyimiz yani. acep nerde dursak? nasıl etsek? ne söylesek?
Bir dağınıklık, bir rüküşlük, kıl oldum abi mi desek! :) yok yok.
En iyisi dönüp kendimize bakalım, nerde kalmışız, yahut nerde duruyoruz? akademisyenim, mühendisim, avukatım, öğretmenim, araştırmacım, mütefekkirim.. toplumun önünde durması gereken kardeşlerim, nerdeyiz, neye daldık ki, hayıflandıklarımızı gözden kaçırdık, nerede iken müdahale yetkimzi yada etkimizi yitirdik ( yitirtmediler ha, mazeret yok, biz yitirdik) .
Ya destekledik ( bilerek veya bilmeyerek) bu yozlaşmayı, yada yeteri kadar köstek olamadık bu yozlaşmaya. nerde durmuştuk o vakit, ne söylemiştik acaba! neyse giden gitti. şimdi nerde durmalı, ne etmeli, ne demeli!
" üniversiteye ilk başladığımda diyordu bir abi. idealisttim sanırdım dünya beni bekliyor ve tüm insanlık. değiştireceğim diyordum tüm dünyayı. aradan zaman geçti, baktım dünyayı değiştirmek zor, kesmedi gözüm. Dedimki dünyayı boşver ben ülkemi değiştireyim güzellikten yana. aradan zaman geçti, zorlu zamanlar. baktım ülkemi de değiştirmeye yetmedi gücüm..
-ee abi sonra neye karar verdin demiş kardeşten biri
-artık hiçbirşeyi değiştirmekte yok gözüm, şimdilerde kendim değişmeme gayretindeyim. demiş "
Neyse, çalışmak, bakmak ve görmek gerek. gördüğünü demek gerek, oyun varsa bozmak gerek, en azından yeltenmek ( niyet edip çaba göstermek) gerek. Beraber ama; çünkü biz bize benzeriz, herbirimizin yanlışında biraz biz varız gibime geliyor.
Acaba; nerde dursak? ne etsek? ne söylesek?
"ey oğul; bir gün yazıcı olursan!
kuşkunun, birikmenin ve beklemenin yazıcısı,
sakın masal anlatma, ülkemin çocuklarına...!"
Allah yar ve yardımcımız olsun inşaallah
saygılarımla
dualarla kalalım
Bir şehir
Çar, 04/05/2005 - 17:10 — Nuh A. TUNASayha'nın yazılarını her zaman ilgi ve beğeniyle okumuşumdur.Tıpkı bu blogunda olduğu gibi.Yazlılan yorumlarla konu dağılsa da Konya'daki havayı teneffüs etmiş biri olarak yorum yazmaya niyetlendim.Sevgili Sayha kardeşim yazdıklarından anlıyorum ki sen de benim gibi Konya'da yaşamış , iyisiyle kötüsüyle birçok şeye şahit olmuşsun.Sevinmişsin,öfkelenmişsin ve tecrübelerini kaleme alıp bizimle paylaş
mışsın.Sitem etmekte haklı olduğun yönler var.Her şehir gibi Konya'da değişiyor.Her şehir gibi Konya'da bozuluyor.Ama pür ü pak olan şehir var mı?
İtiraf etmeliyim Ege'de bohemce bir yaşam sürüyordum ve Konya'ya geldikten sonra başta Mevlana C. Rumi olmak üzere çok güzel insanlarla tanıştım.Hayat felsefem değişti ve şimdi eskiye nazaran çok daha mukavim çok daha huzurlu ve mutluyum.Hayatımı dolduracak büyüklükte amaçlarım evreni kuşatacak kadar engin bir aşk sağanağının altındayım.Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşadığımı Konya'ya geldikten sonra anladım.Ramazan ayındaki koşuşturmacadan,iftar çadırlarından,Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği Şehir Konferanslarından,halkın hocam(üniversitede öğrenciyken) diye hitap edişinden,komşuların bir tas çorbanın yanında bir kap daha yemek ikram edişinden,bakkalda param çıkışmayınca ''sonra verirsiniz'' deyişlerinden,(senetsiz sepetsiz) al istediğin kitabı götür diyen kitapçımdan,dini avamın sığanağı gören akadamisyenlere karşı , Kur'an ve sünnetten alıntılar yaparak ders anlatan hocalarımdan,tanımadığı halde selam veren insanlarından,sabahlar kadar gezdiğim gecelerde tek bir berduşun tasallutuyla karşılaşmamamdan,asırlardır ayakta duran camileleri, hınca hınç dolu olan cemaatiyle ve dahası hala Osmanlı'nın izlerini gördüğüm bu şehirle sevdim ve değiştim...Ben bu şehri seviyorum.....
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''
İki Şehri Güzin
Çar, 04/05/2005 - 17:57 — Kâni ÇınarAslında bu blog girişinden sonra yapılan yorumlara bakarak dağılan konunun nereye doğru seyr ü sefer edeceğini ben de merak eder bir durumda kalmıştım. Nuh Tuna'nın yorumundan sonra yorumlarıyla katkıda bulunan herkese bir kez daha teşekkür etmek üzerime vacip oldu.
Mekanların (şehirlerin yahut) hayatımızda ne kadar mühim bir yer edindiğini, yaşadığımız mekanların ruh dünyamızda nasıl da varlıklarını şöyle veya böyle idame ettirdiklerini hepimiz tecrübe ediyoruz. Bu blogda yazılanlar da dışlama değil bilakis şehirlerin geldikleri - belki de kaçınılmaz - vaziyete bir serzeniş, bir isyan idi. Bu sebeple Nuh Tuna'dan Emre Uğur'a, Neşe Yeşilova'dan Nadir Marmara'ya kadar bütün değerli yorumlarıyla arkadaşlara ve diğer Cemaat dostlarına "şehir" üzerine düşünme ameliyesine sebep olmanın keyfi içindeyim. Sizlere "Münafık Şehirler"i değil de aşağıya aldığım bu yazıyı sunmuş olsaydım mutlaka değerlendirmeler daha farklı olacaktı. Münafıklıkla suçladığım iki şehrin benim açımdan ne anlamlara geldiğine bir örnek olması arzusuyla ilgilerinize sunuyorum. Son bir şey daha... "Münafıklık" sadece müslümanın olduğu yerde geçer bir kaidedir.
İki Şehri Güzin
Bu şehrin hisârı taştan ve topraktan değildir. Merdân-ı İlâhî himmetidir. Bu diyarın burc u bârûsu bizimdir. Zira Cenâb-ı Hüdâ'dan, tasarrufu bize emrolunmuştur. Bizim rızamız olmayınca kimse el uzadup zabt eylemeye kaadir olamaz. (Mevlana - Sevâkıb-ı Menâkıb'dan)
Küçüklüğümden beri yolum, kaderin güzel bir tecellisi, Konya'ya düştü. Her ne kadar köylümüz de olsa Konya'da mukîm bir aileye gelin vermiştik ablamızı.
Önce mecburiyet, sonra muhabbetle arşınlandı Konya.
Üniversiteyi kazandığım sene, hangi bölümü kazandığım değil; hangi şehirde okuyacağım önemli idi. Tercihlerim arasında Edebiyattan başkası yok gibiydi çünkü. Aynada beliren Konya siluetinden memnundum.
Hayatımın en mümtaz şehirleri (Elbet Mekke ve Medine'den sonra) Konya ve Kayseri'dir. Kayseri doğduğum; Konya, her bakımdan büyüdüğüm ve olgunlaştığım şehirdir. Yıllarca düşünmüşümdür nedir hem Kayseri'ye hem Konya'ya olan bu sevgim, nereden kaynaklanmakta, nasıl beslenmektedir?
Çıkardığım sonuçlardan ilki, tarihtir.
Hunat Hatun Külliyesi'nden İplikçi Camiine, Seyyid Burhaneddin Türbesi'nden Mevlana'ya, Gevher Nesibe'den İnce Minare'ye kadar hem Konya hem Kayseri Selçuklu kokar. Osmanlının, payitaht İstanbul'un bir korkusudur belki eski başkentler... Kendine yönelik bir tehdit bekler durmadan. Bu yüzden olsa gerek Kayseri - Konya bağlamında Osmanlı eserine pek rastlanmaz. Kayserili olmasıyla maruf Mimar Sinan'ın, gittiği her yerde camii, köprü, külliye...bir eseri bulunurken, kendi memleketinde, ona ait olup olmadığı tartışılan Kurşunlu Camii'nden başka eserine rastlanmaz.
Buna ihmal, mühimsememe veya unutma gibi bir bahane olamayacağına göre, sebebi başka mecralarda aramak daha doğru olacak.
Hem tarih, hem iklim, hem Anadoluluğu... Konya ve Kayseri'yi aynı çizgide buluşturur. İki şehir de alabildiğine Müslüman'dır. Makus talihleri gereği olsa; Cumhuriyet'ten sonra da hor görülmüş, acımasızca eleştirilmiş ve ikinci sınıf vatandaş ve şehir muamelesi görmüştür.
Bütün bunlar bir yana Konya, bozkırdaki vaha olduğu için dahi sevilmeye değer. Tanpınar Beş Şehir'inde Konya için şöyle der: "Konya insanı ya bir sıtma gibi yakalar, kendi âlemine taşır, yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız..." Bu sözün doğruluğunu anlamak için Konya'yı ve hatta Konyalıyı tanımak gerek. Şükür ki ben, o sıtmaya yakalananlardanım...
"Kubbe-i Hadra'nın altında yatan insanın muhitinde dolaşırken veya Sadreddin-i Konevî'nin medfun bulunduğu camiide vakit namazı kılarken ya da Şems'den yükselen ezanlara kulak kesildiğiniz zaman, tatlı bir hülya, bir efsun kaplar insanı. Beyni, düşünce ve hayal âlemini birlikte yaşatır. Hayal o kadar canlıdır ki Konya'da, Çıkrıkçılar içinden gelen cübbeli insanı Mevlana, arkasındaki kalabalığı da müridleri zannedersiniz! (Sayha, Yıl: 1, Sayı: 8 / 15 Kasım 1990)