Batı düşüncesine mal edilen ulusalcılık akımının nihai şeklini kazanmasından çok önceleri Doğu toplumlarında kavmiyet ve asabiyet anlayışı uzun bir mesafe kat etmiştir. İslam tarihinde gerek Peygamber öncesinde, zamanında ve sonrasında asabiyet anlayışının derin izleri görülmektedir. Aynı olgu Türk ve İrani (Fars değil) topluluklarda da kendini göstermektedir. Dolayısıyla, ulusalcılığın bir alt basamağı olarak Doğu toplumlarında karşımıza çıkan kavmiyetçilik ve asabiyet anlayışı uzun yıllar İslam'ın ümmet anlayışı içinde kendince ayrışık, üst basamakta ise uzlaşmacı bir yapı çizmiştir. İbn Haldun'un Tarih el-İber eserinin girişinde (Mukaddeme) açıklık kazandırdığı bu görüş, aslında Doğu toplumlarında süre gelen bir köken ve siyasal oluşumun tezahürleri olmuşlardır. Batı merkezli nasyonalist akım şu veya bu biçimde Doğu toplumlarını arasına sızarken bu geleneksel yapıyı kendi içinde özümseyerek İslam coğrafyasına yeni ulus kimliği getirmiştir. Ancak, burada Doğu toplumlarının eski kavmiyet ve asabiyet anlayışı ile Batı merkezli ulusalcılık akımı arasında bilgi ve iktidar yapısı bakımından önemli farklılıkların bulunduğu göz ardı edilmemelidir.
XVIII. Yüzyıldan sonra Batı karşısında gerileyen İslam siyasal aklı (hikmet-i hükümet), politik olarak ayakta kalabilmek için Avrupa devlet kurum ve kuruluşlarının teşkilat yapısını özümsemeye başladı. Bu girişimin öncülüğünü Osmanlı ve Türk Kaçar Devletinin yönettiği İran yaptı. Zira, o dönemde ve şimdide ayakta kalmanın tek çıkış yolu olarak bu gözüküyordu. Gerek Osmanlı sınırları içinde yaşayan toplumlar, gerekse de İran'daki gruplar yapılmakta olan bu yeni siyasal örgütlenmelere tepkisiz kalmamış şu veya bu biçimde dirençlerini göstermişlerdir. Osmanlıdaki Yeniçeri ayaklanmaları, İran'daki Farsça konuşan Şii Usuli mollaları Batı siyasi temelleri üzerinde yapılanmanın bu yeni biçimine karşı en aşırı düzeyde direnişlerini ortaya koymuşlardır. Ancak bu direnişler alternatifsizlikten ve eskiye bağlı kalma anlayışından öteye gitmeyip, üretkenlikten uzak olmuşlardır.
Klasik İslam düşüncesinde ırk ve köken farkı gözetilmeden Müslüman kimliği taşıyan İslam cemaatine ümmet denilmektedir. Bu kelime Sami kökenli olup, İslam öncesi eski Arap dilinde "her çeşit grubu" kapsar bir içeriğe sahiptir. Kur'an'da sıkça geçen bu sözcük bazen etnik anlamda da kullanılmıştır (Arap ümmeti). Yine bunun gibi Hıristiyan ümmeti, iyi ve kötü ümmetler terimlerine Kur'an'da rastlanmaktadır. Kelime bu haliyle bizzat Kur'an'da ideolojik bir anlamda taşımıştır. Muhtemelen, ümmet anlayışı eski Arap kavimlerde mevcuttu ve "kabile birliği" karşılığında lumiya terimi ile eşit anlam ifade ediyordu. İlk kez Ortaçağ Arap müellifleri kendi dışındaki Müslüman toplumlar içinde ümmet tanımını kullanmışlardır. Bu eserlerde Türk ve Fars ümmetlerinden söz edilmektedir. Yine de bu görüş ağırlıkta olmayıp, ümmet adı Müslümanları birleştirici bir terim olarak kendini açığa çıkartmıştır. Buna karşılık millet adı ise ilk Arap metinlerinde Yunanca polity kelimesini karşılamak için geçmektedir. Aslında bu kelime millet biçiminde en fazla Türkçede kullanılmıştır. Sözcük Aramice milla kökünden gelmekte, bu haliyle Kur'an'da da geçmektedir. Kelime, Arapçada "Bir söz" karşılığını vermektedir. Millet kelimesi de dini anlam yüklü olup, hatta Müslüman cemaatini ifade etmekte ümmet teriminden daha otoriter bir vurguya sahiptir. Terim bu haliyle en fazla Osmanlı siyasi ve sosyal anlayışında belirginlik kazanmıştır. Bugün millet sözcüğüne karşılık olarak kullanılmakta olan ulus terimi Moğolcaya Türkçeden uluş biçiminde geçmiş ve tekrar ulus olarak dilimize dönmüştür. Ulus, eski Türkçe'de boylar birliğini ifade etmekteydi.
Batıdaki milliyetçilik akımı İslam coğrafyasına üç koldan girmiştir: Balkanlardan, Mısırdan ve Rusya'nın işgal ettiği Müslüman-Türk coğrafyasından. Bunlardan sadece üçüncüsü Türkiye üzerinde yapıcı izler bırakmıştır. Balkanlardan ve Mısır'dan gelen milliyetçilik akımları Osmanlının trajedisini oluşturmuştur. Bu da sonuçları herkesçe bilinen vahim olaylara yol açmıştır.
Bugün İslam coğrafyasında milliyetçiliğin üç türünden söz edebiliriz: Arap milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği ve daha çok dil ağırlıklı olan İran milliyetçiliği. Bunlar arasında milliyetçiliğin en katı biçimi Araplarda bulunmaktadır. Öte yandan sosyalist akımlardan en fazla etkilenen de yine Arap milliyetçiliği olmuştur. Örneğin Baas'ın başlıca teorisyenlerinden olan Şamlı Hıristiyan kökenli Mişel Eflak'a (1910-1989) göre, "tek bir Arap ulusundan ve birleşik bir Arap devletinden söz edilebilir. Bu ulus büyük bir tarihsel deneyimle, İslam dininin Muhammed tarafından yaratılması ile ve bu dini cisimleştiren toplum tarafından oluşturulmuştur". Bu yapı Mısır'da Nasirizm'le "sosyalist ve tarafsız Arap ulusçuluğuna" dönüşmüştür. Buna karşılık, İran milliyetçiliği Fars dilinin bu coğrafyada yaşayan toplumlara zorla kabul ettirilmesi üzerine kurulu İngiliz ithali bir Panfarsizm temeline dayanmaktadır. Bu milliyetçilik oldukça hayali ve esnek sınırlara sahiptir. Türk milliyetçiliği ise Rusya'nın Müslüman-Türk toplulukları zorlaması üzerine doğmuş, Osmanlı tutunacak son dala olarak bunu benimsemiştir. Yine Osmanlı İmparatorluğu içinde milliyetçiliği en son kabul eden Türkler olmuşlardır. En son 1911 yılında Arnavutluğun Osmanlı'dan ayrılması üzerine İttihatçılar Türkçülüğü devlet ideolojisi edinmişlerdir.
İlginçtir, ideolojik olarak İslam coğrafyası üzerinde geçerli olan her üç milliyetçilik anlayışı Batılı değerler üzerinde ideolojik bir anlam kazanmıştır. Ancak bu bir zorunluluk olup, daha çok Batının teknik ve bilgi olarak gelişmişliğinden ileri gelmektedir. Mevcut durum göz önüne alındığında İslam coğrafyasında sınırları tayin edilebilir bir İslam ümmeti anlayışından söz edilememektedir. Buna gönderme yapanlar Peygamber dönemi İslam ümmetçiliğine vurgu yapmaktadırlar ki böyle bir yapının geçerli olması için mevcut şartların dışına çıkmak gerekmekte veya İslam coğrafyasında Batı merkezli akılın önüne geçilir bir İslami düşünce ortaya konulmalıdır. Nitekim, Ortadoğu'da yaşanan son olaylar dahi Müslüman toplumlar arasında ümmetçilik geleneğini pekiştiremedi. Bu da en basit anlamda hiçbir İslam toplumunun kendi kavmiyet anlayışından ödün vermek istememesinden ileri gelmektedir. Bu durumda, yakın gelecekte İslam toplumlarının bir siyasal, sosyal ve kültürel birliğinden söz edilmek istenecekse kendi aralarında sınırları gevşetilmiş iki İslami milliyetçiliğe vurgu yapılmalıdır: Türk ve Arap milliyetçiliği. Türk milliyetçiliği Türkçe konuşan toplumlar arasında, Arap milliyetçiliği ise Arap ve Arapça konuşan uluslar arasında bağlayıcı güç olmalıdır. İslam anlayışı ise her iki milliyetçilik arasında ortak değer ve paylaşıma dönüşmelidir. Bir nevi İslam coğrafyasının toplumları arasında ortak dini, kültürel ve hukuki temelleri oluşturan bir üst yapı olmalıdır. Fars milliyetçiliği ise saf dışı bırakılmalıdır. Çünkü, Fars etnik kimliği dili temel alan bir anlayış olduğundan İran nüfusunu oluşturan %60'lık gayr-i Fars uluslar için son 80 yılın baskıcı gücüne dönüşmüştür. İran'da yaşayan 27 milyonluk Türk, 18 milyonluk İrani ve Arap, 22 milyonluk Fars etniğine ise Türk ve Arap milliyetçiliğinin ümmetçiliğe dönüşebilir anlayışı içinde haklar tanınmalıdır. Bu, 50'in üzerinde etnik kimliğe sahip Afganistan, Pakistan ve Hindistan Müslümanları içinde geçerlidir.
Kısaca, İslam coğrafyasında bir dini birliği oluştururken ayrışık kökenbilim anlayışlarını çiğneyemeyiz. Bu, en başta Müslüman toplumlar arasında büyük kayıplara yol açan sorunlara neden olabilir. Şu haliyle ise İslam toplumların hedefinde Batı karşısında direniş odaklarını oluşturmak anlayışına öncelik tanınmalıdır.
Yararlanılan Eserler:
--------------------------
- Adem Apak, Asabiyet ve Erken Dönem İslam Siyasi Tarihindeki Etkileri, İst. 2004.
- Ahmed Ercüment Gedikli, İslam Asabiye Milliyetçilik, Ankara 1990.
- Albert Hourani, Arap Halkları Tarihi, İletişim, İst. 2003 (4. bsk).
- Ali Mazhar, el-Asabiye 'Inde'l-Arab, Mısır 1923.
- Hasan İbrahim Hasan, İslam Tarihi, İst. 1996, I-X.
- İbn Haldun, Mukaddeme, Ali Abdülvahid el-Vafi, Mısır 1957, I-III, Türkçe çev. S. Uludağ, Dergah Yay.
- Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, YKY, İst. 2004.
- Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara 1990.
Yorumlar
Benzerine pek fazla rast
Cum, 29/04/2005 - 01:55 — Selim SevkiogluBenzerine pek fazla rastlayamadığımız çalışmanızı tekrar tekrar okudum. Uzun süre alnım kırışık kaldı. Bu sebeple size teşekkür ediyorum. Üzerine söylenecek çok söz olmasına rağmen, en azından şimdilik direk olarak son tahlile geçmeyi daha uygun görüyorum;
Tesbit ve kuramlarınız son derece rasyonel ve faydalı olabilir (düşünme eyleminizi asla küçük görmüyorum) lakin hemen hepsi üst düzey ve beynelmilel devlet politikalarını ilgilendiriyor. Malumunuz vechiyle bizler idealist olmakla birlikte, kral olmaktansa haklı olmayı yeğleyen sıradan insanlarız. Siyasi olarak Doğu ve Batı mefhumlarını kullanmakla birlikte daha ziyade Hak ve Batıl ayrışımını tercih ederiz. Varalım biz kendi doğrularımızla haklı kalmaya devam edelim dersem umarım bana gücenmez ve benim sizi anlamaya çalıştığım gibi siz de beni anlamaya çalışırsınız. Hayır!İsmet Özel'in dediği gibi gerçekçi olup imkansızı isteyenlerden değilim. Hiç bir şey istemiyorum.
Selam ve dua ile..
dış politika ve iran milliyetçiliği..
Cts, 30/04/2005 - 19:20 — mahmut islamSayın yazar, köklü fars milliyetçiliğine karşı nasıl bir "sivilizasyon" projesi öngörüyor bilemem ama fars kültürünün de, fars milliyetçiliğinin de iran topraklarını tam anlamıyla yurt edindiğine inanırım.Fars milliyetçiliği yabancı kökenli idiyse, ondan daha az geçmişe sahip,büyük ölçüde sosyalizm gibi arızi temaları da içinde barındıran arap milliyetçiliğine tanıdığımız bu "tolerans" nedendir?Aksine Acem'le bağ kurulmasının daha rasyonel olduğunu ileri sürebiliriz:Arap dünyasında iran-ırak savaşı süresince prim yapan iran-karşıtı ve türkiye-israil ilişkilerinin doksanlı yıllar itibariyle gelişmesiyle ön plana çıkan türkiye-karşıtı bir rüzgar mevcuttu.oradoğunun arap olmayan iki büyük ülkesi iran ve türkiye, sürpriz bir blokajla karşı karşıya kalmamak için birbirlerine ve hızlı ulusalcı olmayan bölge ülkelerine tutunmak zorundaydılar.arap ulusalcılığının kurbanı olmamak için iran, suriye ile türkiye de ürdün ile ilişkilerini derinleştirmeye gayret ettiler.(a.davutoğlu,stratejik derinlik..)
Tüm bu veriler ışığında, dediğim gibi, fars-acemle kaynaşmanın daha akıllıca olduğunu düşünmemiz olağandır.yazar burada daha çok sosyo-kültürel açıdan yaklaşıyor meseleye amma velakin meselenin dış politika açısından da jeostratejik önemi olduğunu itiraf etmeli..
Milliyetçilik?
Per, 05/05/2005 - 00:42 — Şadan ErcanÖncelikle İrani - Farsi arasındaki farkı anlayamadığımı belirtmek istiyorum. Açıklarsanız memnun olurum.
Yazınızda "Türk milliyetçiliği Türkçe konuşan toplumlar arasında, Arap milliyetçiliği ise Arap ve Arapça konuşan uluslar arasında bağlayıcı güç olmalıdır. İslam anlayışı ise her iki milliyetçilik arasında ortak değer ve paylaşıma dönüşmelidir." diyorsunuz.
Milliyetçilik katı olursa kötü gevşek olursa faydalı olur diyorsunuz da bu gevşekliği kim, nasıl temin edecek? İslam anlayışı her iki milliyetçilik arasında ortak değer ve paylaşıma nasıl dönüşecek? Gevşek bile olsa milliyetçilik, Kur'an ve sünnette ortaya konan ve nesep kardeşliğine üstün tutulan "din kardeşliği" ile nasıl bağdaşacak?
"Eşrefi mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan !"
İslam Coğrafyasında Alternatif Bir İmkan Olarak Ulusçuluk
Çar, 11/05/2005 - 19:38 — E.Fatih BilgeYeniçeri ayaklanmaları hiçbir zaman yeniliğe karşı geleneği savunmak gibi gerekçelerle çıkmamıştır. Yavuz Sultan Selim zamanındaki ilk ayaklanmadan II. Mahmut dönemindeki son ayaklanmaya kadar ayaklanmaların tamamı menfaat sebebiyle çıkmıştır. Bu menfaat uzun süren bir sefer olabileceği gibi ocağın namı, cülus bahşişi, beğenilmeyen devlet adamı gibi sebeplerle de olmuştur. Ayrıca milliyetçiliğin neden geç geri geldiğine dair bir sebep gösterilmemiştir. Bu konu İslam coğrafyasının en temel sorunudur.
Her şeyden önce tek tür bir milliyetçilik anlayışından söz edilemez. Temelde milliyetçilikler iki tür davranış kalıbına sahiptir. Bunlardan birincisi saldırgan, ikincisi savunmacı davranıştır. Temelde her milliyetçi ideoloji saldırgandır. Bu saldırganlığı kendi içinde ayıran ve birini savunmacı bir zihniyete diğerini ise yok edici bir zihniyete kavuşturan unsur tarihsel mirastır. Gerek Emeviler dönemi Arap milliyetçiliği olsun gerek Fransız ihtilali sonrası Fransız milliyetçiliği olsun tarihsel birikimlerinin yetersizliği sonucu saldırgan hatta yok edici milliyetçiliklerdir. Bunlar kendileri dışında bir millete kendi topraklarında hayat hakkı vermeyerek yok etmeyi amaçlar. Bu davranış kalıbı Batı'ya Roma'dan, doğuya ise Çin, Fars ve Sami kültüründen mirastır. Bu davranış kalıbına göre hakimiyet alanındaki hiçbir millet kendisi olarak kalamaz, başkalaşmak ve değişmek zorundadır. Bu milliyetçilik anlayışıyla kurulan devlet değiştirdiği sürece hayatta kalacaktır. Değiştiremediği asimile edemediği unsurlar tarafından yıkılacak ve asla özlenmeyecektir. Mesela Roma değiştiremediği barbarlar (Germenler, Franklar), Emeviler değiştiremediği Farslar ve Türkler tarafından yıkılmışlardır.
İkinci türe gelince bu noktada biraz durmak gerekir. Hangi tarihsel mirastır ki içerdiği dinsel ve sosyal öğelerle kendi milletini diğer milletlerden üstün hale getirmek şeklinde açıklanan milliyetçiliği savunmacı hale getirsin. Burada her şeyden önce dinsel inanç devreye girer. Sahip olunan din insanları ayırmayan bir din olmalıdır. Bu din bunun için milli Tanrıya yer vermeyen tek Tanrılı bir din olmalıdır. İkinci noktada bu din kendisine inanan millete bütün insanları emanet olarak gören bir devlet nizamı vermelidir. Ki bu din bile Emevi ve Yahudi örneklerindeki gibi yeterli değildir. Çünkü toplum dinin orijinalinde olmayan eklemelerle dini kendisine uygun hale getirecektir. Ve bu durum bir çok örnekte dinin izin verdiği ölçünün dışında dine zarar veren noktalara ulaşacaktır.
Sosyal yapı açısından ise bu toplum hiçbir şekilde kompleks sahibi olmamalıdır. Bu durumsa ancak hiçbir şekilde bağımlı olmamakla mümkündür. Bütün bunları birleştirdiğimizde ortaya Türk milliyetçiliği çıkmaktadır. Diğer milletlerin aksine devlet güçlüyken görünmeyen bu milliyetçilik ancak saldırıya uğradığında bir savunma refleksi olarak ortaya çıkmaktadır.
Savunmacı milliyetçiliğin dezavantajı ise değiştirilmeye çalışılmayan unsurların devlet içinde kendi etnik kökenlerini unutmayarak asli unsura sürekli bir şekilde zarar verme çabalarıdır. Tarihsel sürece baktığımızda Osmanlının en güçlü olduğu zamanda bile Cezayirli Arap alimlerin Barbaros'a karşın ırki üstünlük sağlama çabalarını görüyoruz. Bu sınırlar çerçevesinde kesinlikle İslam devletleri arasında İslam üst kimliği altında bir birlik kurulmalı bunun içinde İran'ın ne Sünni ne de Şii İslam'la uyuşmayan ırkçılığından vazgeçmesi sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki İran nüfusunun en büyük kısmı değişik Türk boylarından oluşmaktadır ve İran son iki bin yılının büyük kısmını Türk hakimiyetinde geçirmiştir.