Nietzsche, "Tanrı öldü!" diye haykırırken, insanın kendini ne denli yitirdiğini anlatmaya çalışıyordu. Nietzsche öleli 105 yıl oldu ve üst insan, yani übermensch hâlâ hayata gelemedi. Nietzsche'yi ananlar, ya faşizmi dünyaya duyuran Hitler'in tüm ilhâmını ondan aldığından ya filozofun vücuda büründürdüğü nihilizmden ya da popülerliğinden bahsetti. Herkes, ama herkes, hatta bu haykırışlardan bahsettiğini düşünenler bile esası unuttu ve Nietzsche'yi de Tanrı ile öldürdü. Soluğumuzu Batı'dan alan bizler için bu ölümlerin nedenini anlamakta Allah için fayda var...
Necip Fazıl Kısakürek "Allah, Tanrı'nın belasını versin" der ve devamını getirir. Dediğinde de, getirdiği devamda da Hak'lıdır elbet; ama ne yazık ki Batı ile iç içe yaşayan bizler "Tanrı" ile ölenlerin arasına üstadın da adını yazdık. Hâl böyle olunca herşeye silbaştan başlamak en iyisi gibi görünüyor...
Batılı toplumlarda yaşanan ahlâksızlığın temel nedeni yozlaşmış dindir. Tutarlılığını felsefeyle ilân edemeyen bu ahlâksızlığı, insan eliyle yapılandırmış olan kilise dini tutarlı kılmak için gerekli gayreti gösteriyor. Mantığı elden bırakmayan ve arkasına, düşünce dünyasını alan kilise, dilediği düşünceyi dilediğince değiştirebiliyor, değiştiremediğini de kendi içinde sindirebiliyor. Amerika'nın emellerine ulaşabilmek için Bin Laden ailesini gürbüzleştirdikten sonra, palazlanan Laden'in karşısına koca ordusuyla çıkmasına rağmen alt edememesi gibi, kilise de yarattığı Leviathan ile çarpışıyor; ama ne çare? Ok yaydan çıktı bir kere. Modernizm, yazın tüm çıplaklığıyla, yazından sonra da posta bürünmüş çocuğu ve tüm müridleriyle, her ne kadar bilinçten yoksun bir güruh ve hatta bulunduğu yerin farkında olmayan bir asalak da olsa kilisenin önüne dikilmiş duruyor ve onun icraatte bulunmasını engelliyor. Kilise artık sindiremiyor, kendi yarattığı canavarlarca sindiriliyor.
Kendisine en yakın el, elbette ki Museviler, yani eski ahit müritleri; fakat onların da aklı bir tek para işlerine ve işletme stratejisine çalıştığı için bu hâl karşısında kayıtsız kalıyorlar. Batağa batmış bu iki cemaat, çırpındıkça daha da batıyor, boğuluyor, ölüyor; ama oyun bitmiyor. Her ne kadar Tanrı ölmüş de olsa, oyuna devam etmek gerekli, zira ellerinde alternatif bir sistem yok. Ya bununla yaşayacaklar, ya da bununla ölecekler...
Zafer isimli bir arkadaşım vardı. Gençtik, delikanlıydık... O zamanlar genç ve delikanlı olmanın gereği, solcu olmaktı. Bu solculuk o denli soluktu ki, sosyalizmin ya da komünizmin ne demek olduğunu bile bilmenize gerek yoktu. Marx diye birisi vardı. Bir de Engels. Bunlar arkadaştılar. Marx "Kapital" diye bir kitap yazmıştı ve tüm solculuk bunun üzerine kuruluydu. Bir gün Lenin, Marx'ı, Engels'i ve bir de akranı Stalin'i deniz manzaralı evine davet etmişti. Davetin asıl sebebi Marx'ın kitabının öncelikle D&R olmak üzere tüm kitapçı raflarına yerleştirilmesini sağlamaktı.
Her ne kadar biz, yani türkçe düşünen uyuşuk beyinliler, bu kitabı okumasak da, kitap çok sattı. Bizim gibi biraz delikanlılık, biraz da bilgelik coşkusuyla yaşayanlar için deniz manzaralı ev, evi dolduranlar, bahse konu kitap, kitabın yazarı ya da yayınevi pek önemli değildi. Bizim için asıl önemli olan davet ve davette giyilen şaşalı kıyafetlerin yakışıklılığını öngörmekten ibaretti...
Bu meseleleri kimse düşünmedi. Ben de düşünmedim; ama bu tür meselelere gözlerimi kapatmayı pekalâ öğrendim ve bize sunulan hayat ile yaşadığımız hayatın birbirinden ne denli farklı olduğunu anlamaya çalıştım. Düşüncelerimizi odaklaştıran ve kendiyle paralele oturtan Batıyı Yunan'dan başlayarak okudum. Ahengi Pythagoras'tan ve mistiği Shakespeare'den öğrendim. İçimde barındırdığım kötülükleri St. Thomas'ın İtiraflar'ını okuyarak çıkartmayı bildim. Yıllar geçtikçe onlar gibi konuşmaya, yürümeye ve yaşamaya başladım. Müziğe türkü ile aşina olan kulaklarımda distorşınlı elektro gitarların cazırtıları duyulurken bir de baktım ki "Rock-çı" olmuşum. Siyahları çektikten sonra da azıcık saçımı uzatıp "Metal-ci" olmaya karar verdim. Şarkıları dinlerken iç içe geçmiş ezgileriyle cazırdayan onca karışık enstrümanı birbirinden ayrıştırma yeteneğine sahip olup da entelektüel yanımı ortaya çıkarıp "ağır abi" olmaya karar verdikten sonra da Klasik Müzik dinlemeye başladım. Beethoven'i, Bach'ı dahi bildim.
Yabancılık çekmemin olanağı yoktu, zira etrafımdaki insanlar da benim yaşadığım değişimi eş zamanlı olarak yaşıyorlardı. Can ciğer kuzu sarması dostlarımla 9. senfoninin neden olağanüstü olduğu üzerine az atmadım. Gün geldi Fransız İhtilâli'nin sonuçlarını, gün geldi "Pasta yesinler"in mizahını çözmeye çalıştım. Gün geldi, günü unuttum... Bu aralarda bir yerde Nietzsche kitaplarını da okumuştum. İhtiyaç duymadığımdan olsa gerek, Tanrı'nın neden öldüğünü, düşünmedim. Ölmüşse ölmüştü işte... Bu meseleyi düşünsem bile bıyık altından bir gülümsemeyle 'Tanrı'nın ruhuna fatiha', der geçer giderdim. Beni asıl ilgilendiren Rönesans ve Reform hareketleriyle başlayan Aydınlanma süreciydi. Düşünülecek her şeyin Batı'da olmasına içerlemiyor değildim, zira yabancı dil bilmediğim için okuduğum tüm kitaplar, kitapları döndürenlerin elinde farklılaşıyordu. Bu durumu görmezlikten geliyordum, çünkü düşüncelerimin tamamının temelini yaratan Batı olmasaydı, ben "Ben" olmazdım.
Kırılan kalem ile kitaplığıma kapak yaptığım Kapital ile denkleşen kitap yükümü, dostlar meclisinde ortaya seriyordum; ama sergi nasıl olursa olsun söz dönüp dolaşıp Türkiye'den çok Batı ülkelerini ve İslamiyetten çok Hıristiyanlığı bilmemize geliyordu. Kendimize dönüyorduk. Kendimize, sırtımızı dönüyorduk. Yıkılışımız Batı ile ilerliyordu; ama bunu konuşmanın bir âlemi yoktu ki. Zira bildiğimiz tek şey Batı'ydı... Özgün eserler veren Türkçe düşünen yazarlarımızın dilinden bile Yunan Mitolojisi dökülüyordu. 'Bilmek istiyorsan Yunan'ı öğrenmelisin' şartı her yanımızı kuşatmıştı. Sözünün eri aydın kişi bile, İlyada'yı en az üç kere okumuş olmalıydı. İlyada'yla kurulan hâkimiyetin üzerine biraz özgürlük, hümanizm, eşitlik falan da koydun mu işte sana mükellef bir entelektüalizm sofrası... Yeme de yanında yat! Yatmaya alışık olduktan sonra, Tanrı'yı kim düşünür ki?
Zafer bizimdi ve Zafer, diyette değil, sol rejimlerde gizliydi. Kilise? Tanrı ölmüştü işte... Ötesini düşünmeye gerek yoktu. İşte Zafer de aynen böyle düşünüyordu. Bir gün Zafer dostlar meclisinde aldığı alkolün de etkisiyle 'Abi, aslında içinde bulunduğum durumdan tiksiniyorum' demişti. 'Neden'i sormak biz entelektüeller için şartın şartıydı. Biz de bu şartı lâyığıyla yaşıyorduk. Zira skolastiğin bize öğrettiği ilk şey üçüncü şıkkın imkansızlığıydı. 'Bir şey ya vardır, ya da yoktur. Üçüncü bir hal, hiçbir hal ve şartta gözetilemez'. Zafer, yenik düşmüş omuzlarıyla bize üçüncü hâli anlatmaya çalışıyordu; ama dinleyen kim? İçindeki keşmekeşi çözümlemeye çalışan Zafer, 'Neden'ini Nietzsche'nin "Tanrı öldü!" derken haykırdığı gibi haykırıyordu: 'Tutunacak başka dalım yok...'
Hiçbirimizin tutunacak dalı yoktu. Ama atamız Batı'ydı, Kilise'ydi. Hepimiz anı anına değiştirilen düşüncelere göz yumarak, modernizme ya da postuna kara çalarak işin içinden çıkmaya çalışıyorduk. Haklı, haksızla; geçmiş, gelecekle; tarih, dinle; hakikat yalanla göz göre göre yer değiştiriyordu; ama biz yaşıyorduk, hatta yaşamakla da kalmıyor mutlu bile oluyorduk. Nihayetinde mekânın pek farklı olmadığını ve mutluluğun insanın yaptıklarıyla, yani harekete geçirdikleriyle paralel gelişeceğini biliyorduk...
Zafer'i düşünerek, doymadan okudum. Sayfaları her çevirişimde hatâ yaptığım yerin izini sürdüm. İçimi yakan acıyı bana veren Hak'tı; ama sahibinden ayrı çarpan kalpten ne hayır gelir ki? Hayır gelir mi ki?
Umutsuzluğa kapılma ey mü'min. O kalp yeşerdi. O kalp canını buldu ve eskisinden daha güçlü çarpmaya başladı. Ah... Canım geçmişe dönünce en az şimdi olduğu kadar yanar. Ah ki ne ah... Allah... Ya Allah... Şükürler olsun sana Ya Rab!
Okumaya devam ediyorum. Efendimizin (S.A.V.) buyurduğu gibi öte dünyayı öğrenmeye ve anlamaya gayret ettiğim kadar, bu dünyayı da öğrenmeye gayret ediyorum. Yolumu aydınlatan Rabbim o zamanlar anlayamadıklarıma şimdi öyle güzel ışık tutuyor ki...
Şükür ki, o zamanlar canımı almaya çalışan Batı şimdi kendi oyununa geliyor ve 'Aydınlanma'nın karanlığından türeyen acıyı, katran bataklığına düşmüş bedeninde yaşıyor. Son ve çarpıcı örnek "Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi" isimli yayında bütünleşmiş. Aman yanlış anlamayın! Kitabın adını telaffuz etmemin nedeni okunabilmesini artırmak değil, Batı'nın düştüğü hâlin altını çizmekten ibarettir. Bu kitabı okumayan kardeşlerim, bu kitabı okumayın kardeşlerim. Çünkü bu kitap, Batı'nın şu anki durumunu tamamıyla ortaya seren bir kitaptır. Yüzünü Hak'tan karanlığa çevirmektir. Sodom ve Gomorra'da yaşananları anlatan bir kitaptır. Allah'ı bilmeyenlerin, yani Batı'nın yaşadıklarıdır...
Tanrı, öldü. Allah ise "Bir"dir ve Hz. Muhammed (S.A.V.) onun kulu ve resulüdür.
Vakit, yüzümüzü kendimize çevirmenin, vaktidir.
Vakit, kendimizi batıdan değil, kendimizden öğrenme vaktidir.
Vakit, Hak'tandır.
Yorumlar
Muhtasaran Tefekkür Dünyamız.
Per, 26/05/2005 - 16:27 — celalmirzaLatinlerin bir sözü :
Aklım almadığı için inanıyorum.
Türk mütefekkirlerinin(!) yıllar boyunca sürdüğü macerayı özetleyen bir söz.
---------------
Niççe'nin bir sözü :
Beni yıkmayan herşey bana güç verir.
Yaşadığı kepâzeliğin farkına varıp hakikati bulanların macerasını özetleyen bir söz.
---------------
Hadis :
Hikmet mümin'in yitik malıdır, nerede bulursa alır.
Hikmet ve taklidin farkına varanların dünya görüşünü özetleyen bir söz. Söz mü? Bu bir mucize..
---------------
İçeriğiyle ve üslûbuyla çok hoş bir yazı olmuş. Tebrik ederim.
tesekkur...
Çar, 01/06/2005 - 01:49 — Emrullah EminCok hos, cok "anlamli" bir yazi... Allah razi olsun...
batinin batisa, dogunun doguma uyandigi bir iklimin sancisindan ibaret sanirim yasadiklarimiz...,
"anlamak" kadar olsam dosta !
Per, 26/05/2005 - 17:40 — Emre Uğur"Selçuk Küpçük-mona roza" dinlerken okudum bloğunuzu, okurken dinledim ve dinlendim, dinlerken okudum ve okunduğumu hissettim.
"ne güzel seni bulmak, bütün yüzlerde,
sonra seni kaybetmek, hemen heryerde
ne güzel bineceğin vapuru kaçırmak,
yapayalnız kalmak iskelelerde."
anlamak; kaybolmanın sonrasında gelen bulunmanın adı mıdır!
anlamak; anlatılanları, yaşananla yüzleştirmek midir!
anlamak; zahirde yalnızlık, asılda hira dağındaki çoğalış mıdır!
anlamak; onca gidip gelmelerin ardından, sonunda öze dönüşte kendinle buluşmak mıdır!
anlamak; başını ikiellerinin arasına alıp ta ağlamak mıdır bilinçsiz!
anlamak; sıkışması mıdır, zikrettikçe göğsün.
anlamak; yüreğindeki tanımlayamadığın çırpınışın, ruhundaki galeyanın, secdede son bulmasıdır.
anlamak; mananın maddeyi boğduğu andır. tarife ve ifadeye gereğin kalmadığı "iman" noktasıdır. amenna
Allah yarimiz olsun inşaallah
dua: Dostu az, düşmanı çok olan ülkem ve ülkem insanı; iki cihanda darlık görmeyesin inşaallah (amin)
dualarla kalalım
Anlatamamışlığım..
Per, 26/05/2005 - 18:01 — Sedef Kaplan"..Andolsun zamana ki insan gerçekten ziyan içindedir"
Bize dayatılmış gerçekler, gerçek sanılan gerçekler, aldatılmışlığımız, anlayamamışlığımız, anlatamadıklarımız, çoğunlukla başkalarının istek ve keyfiyetine göre miras aldığımız hayatımız, sahtelik, basitlik, anlamsızlık, boşluk, bomboşluk, yorgunluk, duymamışlık, duymamazmışlık, duyarsızlık, yanlış doğrularımız, doğru bildiğimiz yanlışlar, sorusuz cevaplarımız, kalmışlığımız, dalmışlığımız, aldanışımız, kavramlar, kaybolmuşluklar, kayıp gitmişlikler,...
Yanlışlarla öğreniyoruz doğruları. Bu yüzden hala insanız. Ne kavramlar umurumda şimdi ne Batı ne Nietzsche ne Marx ne de Rock (hatta bu bile) umrumda değil. Sadece doğruyu bulmayı sağlayan küçük yanlışlar. Ve bir müslümanın olması gereken hayat algısının genişliğinde bunlara pek de bir yer yok. Çünkü biliyoruz ki hepsi oyun.
".. ve Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır."
Söylediğiniz cümleleri ben kurmak isterdim. Ama sanırım kendi hayatımı bu kadar iyi anlatamazdım. Hayatıma tercüman oldunuz.
Allah razı olsun
Pzt, 30/05/2005 - 10:36 — Uzlet HaktanAllah, okuyandan da, yorumunu katandan da razı olsun (Amin).
Samimiyetlerimle
Allah, Demokratların Belasını Versin!
Per, 02/06/2005 - 06:45 — Nadir MarmaraAslında hepimiz, her fırsatta Batı'dan yana kan kusuyor veya kusturuluyoruz. Gerekçe aslında çok basit: Gururumuz Batı'yı yediremiyor kendisine. Çünkü "hakkın" ve "adaletin" bizden yana olduğunu varsayıyoruz. Bizden yana olduğunu varsaydığımız bir güç daha var: Allah. Bu yüzden Allah'tan "Tanrı veya Tanrıların belasını vermesini dua ediyoruz". Aslında geçerli gibi görülüyor bu mantık. Ama bu geçerliliğin tarafı yok. Herkes kendisini haklı görebilir bu mantık kalıpları içinde ve haklı da görmektedir. Çünkü bu geçerliliğin kökeni yok. Kökeni olmayan bir geçerlilik arzu edilemez. Acaba tarafsız olmaktan mı korkuyoruz? Belki de tarafsızlığı "münafıklık" olarak gördüğümüzdendir? Bundan olsa gerek bu ülkede Necip Fazıl'ın, Nazım'ın, İdris Küçükömer'in, Cemil Meriç'in, İsmet Özel'in ve daha ismini gereksinimi göstermediğimiz nicelerinin tarafsız bir yorumcusu yok. Ya taraftarı oluruz, ya düşmanı. Tıpkı yaşamımızdaki insanları dostumuz ve düşmanımız olarak belirlediğimiz gibi. Peki kendimiz neredeyiz bu belirlemede? Dostun dostu, düşmanın düşmanı mıyız?
Bu anlamda Uzlet Haktan'ın yazısı aslında yeni bir şey söylemiyor bize. İçe dönük bir bakış üzerinden verilmek istenen bir mesaj, çözümlemelerin kaynağı kendisi olan taraflı bir düşünce, sıradan bir dil ve üslup, en önemlisi ise yeri belirlenmemiş bir söylem. Kısaca bildik bir hipnoz eşliğinde tekrar tekrar uyuruz. Sadece bu defa hipnozcu değişmiş.
Aslında Uzlet Haktan'ın yazısı sondan başa doğru okunursa daha anlaşıklı görülecektir. "Tanrı, öldü. Allah ise "Bir"dir ve Hz. Muhammed (S.A.V.) onun kulu ve resulüdür. Vakit, yüzümüzü kendimize çevirmenin, vaktidir. Vakit, kendimizi batıdan değil, kendimizden öğrenme vaktidir. Vakit, Hak'tandır".
Aslında benim de bir Batı sorunum var, herkesten daha fazla ve daha geçerli. Bu sitede bunu şu veya bu şekilde de dile getirdiğim olmuştur. Ama "ölüm" konusunda açıkçası Uzlet Haktan kadar cesur olamıyorum ben. Aslında bu son satırları dile getirdiği için en çok benim sevgili Haktan'a teşekkür etmem gerekir. Ama, ben her zaman bir şeyin tayin edilebilirliğine bakarım. Bu yüzden sevgili Haktan'ın yazısındaki gerekçelerin tutarlılığını ve tutarsızlıklarını dile getirmek istiyorum.
"Tanrı öldü" ifadesinin kaşifi Nietzche. Yanlış hatırlamıyorsam Nietzche bunu ilk kez 1882 yılında yayınlan Şen Bilim adlı eserinde dile getirmiştir. Nietzche'yi ben hep haklı bulmuşumdur. Onu savunma riskini de göze alabilirim bu anlamda. Aslında, Bunyamin'in yazısının Nietzche'yle ve onun düşüncesiyle bir ilgisi yok. Şayet olsaydı, seve seve onun "Tanrı öldü" düşüncesini tartışabilirdim. Anladığım ve kendisinin de bana anlattığı kadarıyla burada ölen şey yaşamımızda şu veya bu biçimde Tanrısallaşan Batılı değerler.
"Tanrı" sözcüğü Türkçedir. Eski Türkler tümden semavata Tanrı derlerdi. Sanıldığı gibi, Türkler güç atıf ettiği her değeri "Tanrı" kabul etmemişler. Bunlar Türklerde "ongon" deniliyordu. İslam'da önce de insanlar ve toplumlar Allah'a inanmışlar. Ama ona Allah olarak mı seslenmişler bunu araştırmak gerekir. İnsanlık tarihi İslam'la başlamaz. İslam, bu tarih içinde insanlığın sadece bir dönüm noktasıdır. Ama şu var, insanlar Allah'a başka bir isimle seslenince inançsız mı oluyorlar? Tanrı ve Tanrıya ilişkin ileri sürülen nedenli ve nedensiz görüşler içinde bu sözün bizim kültür ve tarihimizde çok büyük ve anlamlı bir yeri bulunmaktadır. İslam sonrası Arap tarihçiliğini bilenler, bizzat Emevi ve Abbasiler döneminde Arapların, Türkleri ne derece aşağıladıklarını ve onların inancıyla alay ettiklerini göreceklerdir. "Tanrı" tanımlaması daha o zamanda (Yüz yıldan fazla süren Türgiş-Arap savaşlarında) Araplar tarafından psikolojik bir savaşın aracı haline getirtilerek küçümsenmiştir. Çünkü, Emevilerden başlayarak Araplar tıpkı Yahudiler gibi kendilerini yeryüzünün efendisi olarak görüyordular. İşte bu dönemde ortaya çıkan "mevali" sorunu yankısını sonraki birkaç yüzyıl boyunca ve hatta günümüze kadar hissettirmiştir. Buradaki gerekçe, inanç dışında insanların bedensel olarak aşağılanmasıdır. Öte yandan bütün Germenik ve anglo-Sakson topluluklar "Tanrı" demezler. "Gad" derler ki, bu Hint-Avrupa dilinde yer alan "Hat" sözcüğünün yeni biçimidir. "Hat", Türkçeye "kut" (mutluluk) anlamında geçmiş, Türklerden de Gotlara ve bütün Avrupa'ya "Gat/Gaad" olarak intikal etmiştir. Hala dilimizde de kullandığımız Farsça "Huda" sözcüğü de buradan gelmektedir. Kısaca "Tanrı" tanımlamasını mahkum ederken yine kendimiz mahkum ettiğimizi dikkate alalım. Örneğin, Yunus Emre'de Allah için "Çalab" anlamı geçer veya Süleyman Efendi'de "Uğur", Çağataya edebiyatında "Ugan" anlamları vardır. Şimdi ne diyeceğiz, bütün bunlar hepsi birer şırk mıdır? Gerek Tanrı, Çalab, Uğur, Ugan tanımları hepsi insanların kendi dillerinde Allah'ın gücüne ve kudretine göre vermiş oldukları tanımlardır ve kendi içinde kutsidir. Tıpkı, "Rab" kelimesi gibi. Bu sözcük sonraki dönemlerde "sahip" yerine de insanlar için kullanılmıştır. Veya, Ortaçağ İslam düşüncesinde bizzat "Allah" adını alan alimler çıkmışlardı ki, özellikle Kebirilik inancında bu önemli bir yer işgal eder. Kısaca, bie şeyi dile getirmek için, dile getirdiğimiz şeyin bizzat kendi dilimizde anlamarlına da bakmak zorundayız. Bu konularda doğruyu bulmak adına Batılıdan daha fazla Batılı olmamız gerekmez.
İkincisi, Sayın Bunyamin'in tırnak içinde verdiği "Allah "Bir"dir" ifadesi de ona bakarsak Yenieflatuncu bir görüştür. Sırf meramımızı ifade ediyor diye bunu kullanıyoruz, ama. Neden acaba? Yoksa "Allah"ın kudretini ifade etmekte kelime sıkıntısı mı yaşıyoruz? Öte yandan Necip Fazıl'ın söylemi bir slogandır. Bunu dile getirmek bir şeyin kanıtı olamaz.
Bir diğer husus ise, bu yazının kaynağı bizzat Uzlet Haktan'ın kendisidir. Kendi yaşamındaki yaşamsal değerlerden dolayı bir doğru sunması da doğru değildir. Dördüncü, ahlak mefhumu öyle tayin edilir bir anlayış değildir. Örneğin, ünlü Arap seyyahı İdrisi, Avrupa topluluklarını anlatırken, onlarda bizce "ahlaksızlık" olan bazı şeylerin onlarda "ahlak" olduğunu söyler. Bunu daha XI-XII. Yüzyılda dile getirir. Avrupa'nın ahlakı ve ahlaksızlığı kendi ahlak normları içinde tartışılır. Biz biz olalım da onların ahlakını kendimize ahlaksızlık yapmayalım. Ayrıca, ahlakın sırf dini bir motifi de yoktur. Örfi de olabilir, geleneksel de, kültürelde. Ahlak konusu bütün mezhep imamlarında tartışmalıdır. İnanan kendince seçimini yapmakla hükümlüdür.
Son olarak birde Marks'a değinmek isterim. Neredeyse dünyayı felç eden bu adamın ne mal olduğunu hala zahmet edip okumadık ve öğrenmedik. Bilmeden nasıl baş edeceksiniz, onu da anlatmadınız? Bir kere Marks'ın "Kapital"inde "komünizm" görüşü yer almaz. Marks'ın söyleminde "komünizm" iki yerde ifade edilmiştir ve anlamı belirtilmeden. Marks, komünizm şudur demez, kapitalizmin eleştirisini sunar. "1844 Elyazması" ve "Komünist Manifesto" dışında Marsk'ta komünizm söylemi yok denecek kadar azdır. Ki burada da sadece söylem olarak geçer, içeriği açıklamaz. Yani, solcularımızda bilsinler neyin ne olduğunu. Aynı zamanda solla sorunu olanların da bilmesi gerekir, bunu. Öte yandan, Marks'tan rahatsız olanlara da sormak gerekir, madem komünizm, sosyalizm şu bu diyorsunuz, iyi de neden bizzat Marksist söyleme dayanan sosyolojik tanımlamalar kullanıyorsunuz. Nasıl mı? Söyleyeyim. Dilinize kullandığınız "emperyalizm" kelimesinin anlamı ve içeriğini, neyi ifade ettiğini hiç düşündünüz mü? Size ait mi bu ifade? Ama işinize geliyor diye her yerde ağzınızdan savurmaktasınız. Öylemi? Peki ne diyelim? O zaman, bana da şunu söylemek düşer:
Allah Demokratların Belasını Versin!
Saygılarımla...
!!
Pzt, 06/06/2005 - 22:15 — zeyneb FerdaBu konu üzerinde söylenecek çok şey yok.
Eğer bahsedilen bizi yoktan var eden bir Rab'se o zaman O'nun adini ya da O'nun sıfatlarını kullanmamız gerektir, neden ?
Çünkü kitabında kendisinden bahsederken lafzatullahı ve bazı belirli sıfatlarını kullanmıştır.
Ama biz O'nu kastederek tanrı dersek ne olur? (Bilmiyorum..)
Allah, yine kitabında müşriklerin taptıklarından anlatırken kullanmış tanrı ve tanrılar ismini.
Edebiyat dili açısından farklı yorumlar girilebilir bu konuda.
Saygılarımla
**göz gerekmez görmeye,
yürek gerek maşuk'a vecde!**
sahih bir yazı
Cum, 10/06/2005 - 08:26 — emre şimşek (doğrulanmadı)dün akşam kurtlar vadisi/nin sezon sonu bölümü vardı..orada polat alemdar/ın adamlarına tilki andre sordu :
-tanrı/ya inanır mısın ?
-hayır, allah/a inanırım...
daha önce okumuştum; yineledim...tebrikler başarın(ız)dan dolayı...
"Mayıs Ayında Yayınlanan Eserlerden En Beğendiğiniz Hangisi
Cum, 10/06/2005 - 09:10 — Uzlet HaktanEy Cemaat,
Bu yazı, bu sitede yayınlanan ilk yazım. 222 okur oyunun 57'si sayesinde Mayıs ayı içinde en beğenilen eser olma ödülünü almış olan yazım. Oylayan 222 kişinin hepsine ve okuyana, görene, yaşayana borcum teşekkürdür. Edebiyatta yarışa girmek ve güzel eserler çıkarabilmek için düşünmek, aramak, öğrenmek fevkalâde güzel.
Allah ilmini bizden eksik etmesin inşallah (Amin).
Samimiyetlerimle
garip
Paz, 19/06/2005 - 15:49 — zeyneb Ferda"bence önemli olan yaratana verdiğimiz isim değildir arkadaşlar! tanrı dersiniz,yarab dersiniz,allah dersiniz ve daha birçok şey diyebilirsiniz.önemli olan ne hissettiğiniz ve yaradana olan inancınızdır diye düşünüyorum..."
nasil böyle dersiniz,
Allah teala kurani kerimde kendisinden bahsederken hic 'tanri' demis mi... sadece putlardan, musriklerden bahsederken bu ismi kullanmis.
özellikle böyle bir ayrim söz konusu iken,
söyleginiz cümleyi ancak hakaret olarak anlayabilirim.
ben 's_katıkalp' desem sizi kastederek ki sizinle konusuyorken bile olsa.
dogru olur mu?
inanin bu bizi, bizi yaratan Allah'tan uzaklastiracak kadar ciddidir.
cünkü mana olarak tanri ve Allah kelimeleri birbirinden cok uzaktir. bilginize, Ahmet Hulusi'nin bu konu uzerine bir kitabi var.
amac dogruya varabilmekse kirilmak yok.
saygilarimla
**göz gerekmez görmeye,
yürek gerek maşuk'a vecde!**