renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İslamî Terör

Soğuk savaşın akabinde yaratılan tek kutuplu dünyada ABD'nin cari küresel gücünü "sürdürülebilir" kılma amacına matuf enerji kaynakları orijinli yeni dünya düzeni stratejisi, doğal olarak saldırganlığı meşru kılmak için hem İslam Coğrafyasına "deli gömleği" giydirerek suçun kaynağı olarak tanımı, hem de bütün dünyanın, yanında olmasa bile en azından karşısında olmaması hatta "yanımda olmayan terörün yanındadır" zihinsel terörüne muhatap olan İslam ülkelerinin bile sessizliğe gömülmesini sağlayan "terör" kavramının önüne "İslam" kavramını koymak belki de yüzyılın en önemli siyasi/stratejik buluşudur.

Batı insanının "Türkler geliyor" feryadı ile başlayıp Osmanlı ile doruğa ulaşan "ötekiler" korkusu üzerine, kendi literatürlerinde teknolojiyi bile reddedecek kadar bağnaz, tutucu bir Hıristiyan yaklaşımını ifade eden "Fundementalist" yaftasını tanımadığı her Müslüman'ın boynuna astıktan sonra,birde nereden ve nasıl geldiği belli olmayan 11 Eylül terörü eklenince İslam ile terör kavramlarının birlikteliği ve daha uyumlu ve anlamlı bir senfoni oluşturmaları kaçınılmaz olmuştur.

Öte yandan İslamı din ve Hz.Muhammed(SAV)'i peygamber olarak bile kabul etmeyen Hıristiyan öğretisi yanında Dante'ler, Rüşti'ler ile sembolize edilen fikri saldırılar, seyyahların fantezileri ve oryantalistlerin sürekli kirlettiği bilinçaltı ile batı insanının, ister din orijinli ister din dışı olsun, Ortadoğu kaynaklı her hareketi İslami Terör ve İslam coğrafyasını da tehdit olarak görmemesi, hele hele sahip oldukları her şeyin tehdit altında olduğuna yönelik "zihinsel dönüşün" mimarlarının yarattıkları "korku" sendromu ilede temiz olmayan bilinçaltı desteklendiği için, bırakınız yakın tehdidi,torununun torunundan gelebilecek mevhum tehdidi bile cari tehdit boyutuna taşımaması çok zordur.

Bu nedenle, zaten kabule hazırlıklı olan batı insanı karşısında "Medeniyetler Çatışması" ile ete kemiğe büründürülüp ardından 11 Eylül ile "motor" denilerek yeni dünya düzenine start vermek çok zor olmamıştır.

Evet, kendisi sanal ama hem faili hem de mefulü gerçek olan bir kavram, "İslami Terör".

Şüphesiz bu İslami terör söylemi öyle güçlü bir dalga yaratıyor ki, bütün frekansları birbiri ne karıştırdığı gibi beyni de dumura uğratıyor. Bırakınız karşı harekete geçmeyi söylem aşamasında bile farkında olmadan kendi kelimelerimizi kendimiz kendi ağzımıza tıkıyor, suçluluk psikolojisi ile biz başı eğik geziyor, dinler arası diyalogu başlatma ihtiyacını biz hissediyor, "hayır hayır terörist değiliz" diye biz bağırmak zorunda kalıyoruz.

Güçlü devletlerin siyasi amaçlarına hizmet etmesi için ihdas ettikleri ve insanların beyninde yeni paradigmalar yaratan veya var olanı değiştiren kavramlar sadece bir kavram olmaktan öte toplumsal ve küresel mühendisliğin bir parçasına maalesef işte böyle dönüşebilmektedir.

Sahi ABD Irak'ı niye işgal etti?

Aslında İslami terör savıyla değil var olduğunu iddia ettiği nükleer silahlar için değil mi.Ama bilinçaltını etkileyen dalga din dışı bu gerekçeyi bile İslami teröre bağladığı için bütün dünyayı nasıl hareketsizliğe mahkum ediyor. Yoksa bahse konu silahlar bulunamadığına, raporların düzmece, verilerin abartılmış veya çarpıtılmış olduğuna göre, hem Irak halkından hem de bütün dünyadan özür dilemesini, verdiği maddi ve manevi zarardan dolayı tazminat ödemesini ve Irak'ı BM "ne terk etmesi ve bütün dünyanın bunu ABD'den istemesi gerekmez miydi?

Bu paragraftan Saddam'a haksızlık yapıldığı şeklinde bir kanaate sahip olduğum sonucuna ulaşılabilir.Ancak o da İslam coğrafyasında halkın başına bela olmuş despotlardan sadece bir tanesi. Bırakınız iktidardan alaşağı edilmesini, ayrıca azaplardan azap beğenmesi beni çok mutlu eder. Zaten ergenlik hormonu ile bu günlere hazırlanan ve kendi piyonu olan Saddam'ın şah demek için feda edilmesinin ABD'nin yeni dünya düzeni için önemi olmadığı açıktır.Yani sorun kesinlikle Saddam sorunu değildir.

Ayrıca aynı dalga ile sadece Irak'ı değil, siyasi bir sorun olan Filistin'i bile İslami terörün parçasına dönüştürüp ABD hem kendisine hem de İsrail'e mevzi kazandırabilmektedir.

İslami terör kavramı; tanımı gereği terörün orijininin İslam'ın temel öğretisine dayanmasını ifade eder. Kutsal kitapların "teröre çağrı" yanlarını mukayese etmeyi bir tarafa bırakırsak, tarihsel tezahürü itibariyle Haçlı Seferleri ile doruğa ulaşan fiziksel ve fikri saldırı itibariyle batının İslam coğrafyasına karşı mukayeseli üstünlüğü görülebilir. Aslında dinsel kimlikten beslenmesine rağmen özü itibariyle Osmanlı'nın bile doğrudan dini saik ile değil siyasi fetihler için savaştığını söylemek mümkündür.

İslam coğrafyasının neredeyse bir bütün olarak sömürüldüğü dönemde ve hatta Halife'nin Cihat fermanına rağmen Batı İslami teröre muhatap olmadığı halde bu gün hangi gerekçeler ile muhatap olabilir. Aksine dün Endülüs'te olduğu gibi bu günde bütün dünyanın utancı olan Bosna katliamı bu yüz yılda bile var olan Hıristiyan terörünün ürünü değilmidir. Serebzenika katliamının faili olan Sırplar yanında kenti onlara teslim eden BM askerlerinin zihinsel kirliliği Sırplardan daha mı azdır?

Muhatabının dinsizler ve diğer din mensupları olması gerektiğine göre hangi dinsiz ülkeler veya diğer dinlere mensup ülkeler, veya İsrail'in yanında yer alan özellikle ABD dışında hangi Hıristiyan ülkeleri İslam coğrafyası kökenli terörle uyandılar. Hatta SSCB'nin Afganistan'ı işgalinde bırakınız güçlü bir protestoyu bazı İslam ülkelerini desteklemedi mi?

Eğer terörün kaynağı İslam ise doğrudan Şeriat ile yönetilen Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkelerin ABD'nin yakın dostu,ortak özellikleri ABD menfaatlerine doğrudan hayır diyen ve siyasal sorun yaşadığı İran, Libya, Irak ve Sudan'ın terörist olarak görülmesi bile tek başına devlet bazında İslami terör kavramının içini boşaltmaktadır.
ABD'nin, işbirliği içinde bulunduğu, çıkarlarını zedelemediği sürece kendi yarattığı ancak halkın zalim, kukla, despot olarak gördüğü liderlerin kendi halkları karşısındaki zulümlerini bile hoş görmesi, "tiranları yok etme" ve "monarşileri yıkıp demokrasiyi kurma" söylemlerini komediye dönüştürmektedir .Bu ülkeler karşı halk hareketlerini hep ABD yardımıyla yok ettikleri için, iktidar karşıtları kendi yöneticilerinden çok arkasındaki ABD'yi de hedef tahtasına oturtmuşlardır.

Ülkeleri insanlarının ortalama dini hassasiyetinin çok altında seyreden hassasiyetleri nedeniyle can havliyle ülke bayrağına Kelime-i Tevhid'i yazdırsa bile Saddam ve Esat'ı harekete geçiren saikler arasında neredeyse din en alt sıralarda yer almakta olup, sahip oldukları sosyalist damar İslami damardan daha geniş olduğuna göre,eğer illede bir kaynağa bağlamak gerekiyorsa İslami değil bunun sosyalist terör olarak tanımlanması gerekmez mi? Zaten Sudan'ın niye terörist olduğun anlamak hiç mümkün değildir.

İran'a gelince, İslami devrim nedeniyle İslami Terör formatına uygun gibi görünse bile, eğer terörü besleyen damar İslam ise, bu terörün muhatabının ABD değil daha çok Rusya olması gerekirdi. Çünkü İslamın hedefi Ehli Kitaptan çok dinsizlerdir. Oysa Şah ile vücut bulan sömürü ve zulmün arka planında yer alan hangi ülke olursa olsun "Büyük Şeytan" olarak tanımlanması kaçınılmazdır. Humeyni'nin "onlar İran halkını bir Amerikan köpeğinden bile aşağı görüyorlar" ifadesi, aşağılanların aşağılayanlara karşı hıncının ürünüdür. Başka bir açıdan "Küçük şeytan" olarak tanımlanan İsrail'in ardındaki gücün büyük şeytan olarak tanımlanmasını dinle özdeş kılmak arazi kamuflajından başka bir şey değildir. Ayrıca Humeyni'nin muhatabının sadece ABD değil aynı zamanda Saddam ve Sedat gibi kukla olarak gördüğü liderler olduğu unutulmamalıdır. Yani İran'ın ABD karşıtlığı din ile forse edilen siyasi tavırdır.

Ayetullah Humeyni hariç İslam ile aralarında açık ara mesafe bulunan ve İslam ülkelerinin ürettiği Nasır, Saddam, Kaddafi, Esat, Humeyni gibi güçlü liderler ABD karşıtı oldukları için mi güçlü oldular yoksa güçlü oldukları için mi karşı gelebildiler, yada hep ABD karşıtı olmaları tesadüf mü acaba? Kısaca ABD'nin "terör" tanımı, dini temelden bağımsız olarak ekonomik ve siyasal "çıkar barometresi"ne göre artmakta yada azalmaktadır.

Devletten örgüt bazına inildiğinde de; geçmişte dini terör kaynağı olarak görülebilecek olan Hariciler ve kısmen Haşhaşiler bu gün ise Müslüman Kardeşler, Cemaat-i İslami, Hamas, Hizbullah gibi örgütlerin hedefi diğer din mensupları(İsrail hariç) değil, kendi dindaşları ve İslam ülkeleriydi.

Bağımsızlık sürecinden sonra ana referansa dönüştürülen ve çare olarak görülen kapitalizm ve komünizmin yaraları saramaması, fakirlik, yozlaşma, batı dünyası karşısındaki yetersizlik, ezilmişlik üzerine bir de kendilerini yöneten ve "kukla" olarak algılanan sömürücü, azınlık diktatörler eklenince "yeni yol" olarak görülen ve öze/köke dönüşü tanımlayan ve Hz. Peygamber zamanındaki yaşam biçimi olarak tanımlanabilecek Selefiyye anlayışı ile de desteklenen halkı ve devleti müslümanlaştırma eğilimi doğal olarak hedef aldıkları kendi ülkelerini yöneten liderler için tehdit oluşturmaya başlamış ve zamanla İslami Radikalizme ulaşmıştır. Evet öze dönmek içinde toplumsal katmanları ıslah etmek yerine önce "devlet"i müslümanlaştırma eğilimi mevcut devletlerle çatışma doğurması kaçınılmazdır. Bir tür "eve dönüş" projesi olan İslami radikalizm, muhatabının batı olmamasına rağmen zamanla geri kalmışlığın ezici psikolojisi ile önce içe sonrada dışa doğru şiddete yönelmiştir. Maalesef müsebbip olarakta arka planda hep başka ülke özellikle tarihi sürece uygun olarak batılı gücü aramaları bir tür paranoyaya dönüşmüş, kalkınma için fasit döngüyü kırma çabası yerine güçsüzlüklerini yüzlerine vuran batılıya ve ABD'ye karşı şiddet üretmeye başlamıştır.

Zamanla savaştıkları ve yıkamadıkları kendi diktatörlerinin arkasında İran örneğinde olduğu gibi batının var olduğuna inanmaları, bütün dünyada sömürülen, ezilen ve teröre muhatap olan ülkelerin İslam ülkeleri olması ve özellikle Bosna katliamı bu örgütlerin yüzlerini daha keskin bir biçimde batıya çevirmelerine neden olmuştur. Yoksa Bin Ladin'in fikri ve ideolojik derinliği olmadığı halde bir düdük sesiyle bu kadar farklı İslam ülkesinden bu kadar insan nasıl toplayabilir ki? Bu sadece finansal gücü ile nasıl izah edilebilir ki?

İslami terör tanımı en az ABD kadar İslam coğrafyasının yukarıda belirtilen despot liderlerinin de işine yarıyor. İslami örgütlerin asıl hedefleri kendileri olduğu için bu açı kayması ile maalesef aradan sıyrılmayı başarıyorlar. Öte yandan örgüt mensuplarının da genellikle medrese kökenli olmayıp(Taliban hariç) özellikle batıda yada kendi ülkelerinde batıya yakın kurumlarda eğitim almış olmalarına ne demeli.

Her müslümanın terörist olmadığını ifade eder gibi görünüp aslında bir şekilde terörle İslamı özdeşleştiren "Müslümanlar terörist değildir ama teröristler müslümandır" söylemi de çok doğal bir sonuçtur. Dünyanın her hangi bir yerine bir insanın kendi dindaşına karşı haksızlık yapılması halinde gösterilecek tepki doğal olarak dindarlık ve duyarlılık derecesiyle paralel seyredeceğinden gösterilecek tepkinin şiddeti ve biçimi de buna göre artacak ve azalacaktır. Bu halde bile birey ne kadar dindar olursa olsun nedeni dine değil tepkinin nedenine bağlamak gerekmez mi? Yani orta yerde cereyan eden zulüm karşısında insanlardan kayıtsızlık mı bekliyoruz?

Yıllarca batı tarafından Honkong, Singapur örneklerinin aksine refah artırmayan sömürüye muhatap olmalarının yarattığı bilinçaltı, doğal olarak da nedenleri tartışmaya açık olsa bile batıyı geri kalmışlığın müsebbibi olarak görmez mi? Yine koşulları ve nedenleri tartışmaya açık olsa bile aynı tepkiye muhatap olan Osmanlı bu coğrafya insanının dindaşı değil miydi?

Aslında Bin Ladin'in hedef olarak dinsizleri seçtiğini ifade etmesine rağmen neden ABD'ye yöneldiğinin cevabı bu terörün kaynağına/mahrecine bizi daha rahat ulaştıracaktır. Kısacası bu örgütleri teröre yönelten nedenlerin analizinde bulunacak cevap aynı zamanda terörün nedeninin de cevabı olacaktır.

Bu noktada şu soruyu soralım; Bu örgütlerin geldikleri bu noktada batı dünyasının kendisini sorgulayıp katkısını analiz etmesi gerekmez mi?

Bazı ehli insaf batılıların , "yaptıklarımız tahammül sınırını aştığı için onlara terörden başka bir yol bırakmadık, ya da SSCB'nin yıkılışı ile onlar bizi değil biz onları düşman ilan ettik, yada batının yaşaması için ihtiyaç duyduğu en ideal düşman artık İslam'dır" söylemleri yukarıda ifade ettiğim güçlü dalga nedeniyle nasıl kim vurduya gidiyor.

Aslında İslam coğrafyası orijinli terör siyasal tabanı dayandığı gibi, ABD'nin de siyasal ve ekonomik tabanlı amacına ulaşması için, İslam dünyası ile dünyanın ve özellikle batının rabıtasını keserek dini temele dayanan gerçek din terörü yaratılmasına kaynaklık edeceğinden İslami terör kavramını ihdas etmesi bile tek başına Hıristiyan terörüdür.

İllede dinsel bir temele dayandırılacaksa bu gün, bir haçlı seferinin başladığını ifade eden ABD'nin önderliğinde Evanjelist Hıristiyan ve Yahudi kökenli şahinlerin oluşturduğu İslam'a karşı "Ehli Kitap" terörü olduğunu söylemek, Hıristiyan dünyasına karşı İslami Terörün var olduğunu söylemekten daha kolaydır .Hatta bu sürecin devam etmesi halinde daha ileri gidip ABD'nin giderek "din devleti" kimliğini kazanacağını söylemek bile abartı sayılmamalıdır. Zira kuruluş aşamasında ABD'nin menfaatleri ile Püritan mezhebinin menfaatlerinin kesiştiği gibi günümüzde de Evanjelistlerin dinsel menfaatleri ile ABD menfaatleri kesişmektedir.

Şimdi hızla emperyalizme doğru kayan ABD'nin Ortadoğu için her geçen gün daha büyük bir tehlikeye dönüşmesi değil de, bu tehlikeye karşı gösterilen direncin, direnç sahibinin dinsel kimliğine dayanarak İslami terör olarak tanımlanması ABD açısından anlaşılır olsa bile dünyanın kalan kısmı için anlaşılır gibi değildir.

SSCB'nin çöküşü ile, İslam coğrafyasının sömürüyü temsil eden batıya karşı kısmen Almanya ve genelde de SSCB'ye sığınarak sağladığı destek ve içinde bulunduğu olumsuz koşullardan bahse konu destek ile kurtulabilme ümidi de yok olduğundan, kendisini çok çaresiz ve korunmasız hissetmesine neden olmuş, yaslanabilecek yeni bir güç kaynağı olmadığından "eve dönüş" ile birlikte alternatif olarak terör de güç kazanmıştır. Zaten Afganistan'ı işgal eden,İsrail'in kuruluşunu destekleyen ve üstelik dinsizliği temsil etmiş olmasına rağmen SSCB'nin, ABD ve batı karşısında daha sıcak karşılanması nasıl izah edilebilir ki? Üstelik ABD'nin yerli uzantılarını da aşan ve ekonomik sömürünün sınır tanımazlığı olarak görülen "küreselleşme" süreci ve ardından Körfez Krizi ile başlayan İslam coğrafyasında "doğrudan asker bulundurma" stratejisinin yakın tehlikeye dönüşmesi ve bırakınız mevcut durumu geleceğin bile ipotek altına alınması olarak algılanması sonucunu doğurmuştur.

Basit bir soru soralım. Eğer bu gün İsrail-Filistin sorunu bulunmasaydı yada bu sorun çözülmüş olsaydı batı için bir sözde İslami Terör söz konusu olur muydu? Sorunun basitliği kadar cevabı da basit. Bence hayır. Öyleyse bu terör İslam'ın kendi orijininden beslenmiyor demektir. Sosyal/siyasal bir konunun monist yaklaşımla izah edilmesi elbette mümkün değildir. Muhakkak birden fazla nedeni ve birden fazla sonucu vardır. Ancak ilk nedene bağlı analiz yapıldığında bu tablo ortaya çıkabilir.

İslam coğrafyası orijinli terörün tek muhatabı ve çıkış nedeni İsrail'dir. Bu terör de anlaşılabilir bir temele dayanmaktadır.Burada uzun uzadıya İsrail'in nasıl bir maniplasyon üzerine inşa edildiği ve batının bu konudaki günahlarını yazacak değilim. İsrail'in her gün çocuk yaştaki gençleri öldürmesi, taş atanlara kurşun sıkması, duvar kenarına sinmiş çocuğu öldürmesi,gece yarısı attığı füze ile evde bulunan bir ailenin parçalanmış bedenlerinin sağa sola saçılması yüreğimizi parçaladığı gibi elbetteki otobüste pimi çeken Filistinli canlı bombanın parçaladığı suçsuz günahsız insanların ölümleri de bizi derinden etkilemektedir. Filistinliye, onun koşullarını, yaşama biçimini, doğduğu günden beri terör ortamında büyüdüğünü ve psikolojisini algılama ihtiyacı hissetmeden, gidin İsrailli askerlerle savaşın, niye sivilleri hedef alıyorsunuz demek romantik tepkiden başka bir sonuç doğurmaz. Çünkü savaş eşit koşullarda ve açık bir biçimde yapıldığında "savaş yasaları" geçerli olabilir. Batı ve özellikle ABD tarafından forse edilen her bakımdan güçlü İsrail ile Filistin'in savaşmasının mümkün olmadığı ortadadır.

Öyleyse "bu sizin kaderinizdir, İsrail'e boyun eğin, topraklarınızı elinizden alıp kendi ülkenizde sizi göçmen yapsın, istediği zaman istediğini öldürsün, sağ yanağınıza tokat attığında sol yanağınızı çevirin, size lütfedip yal çanağını uzatırsa minnettarlığınızı sunun" demekten farksızdır. Hayır, bu vatan bizimdir, biz burada yaşamak istiyoruz dediklerinde ise terörden başka maalesef başka bir alternatif bırakılmamaktadır. Bu gün bütün dünya Filistin sorununu çözmek için fazla değil küçük bir çaba gösterse, en azından çözmeye çabalayan birilerinin varlığını hissedebilsek onlardan alacağımız güçle Filistinlilere dönüp" terörü bırakın, bakın barış için çabalayan birileri var, zayıf bir olasılık olsa bile bu sorun kansız çözülebilir" deme hakkını kendimizde görebilelim. Maalesef yok. Dünya parmağını bile oynatmıyor. Hatta sayıları az bile olsa, sorunun barışçıl yolla çözümünü isteyen İsrailliler kadar bile çaba gösterilmiyor. Öyleyse bu noktada ehli insaf sahibi her bir dünya vatandaşına şunu soralım. Çaresiz Filistin halkına terörden başka ne önerirsiniz?

Öte taraftan daha düne kadar FKÖ'nün lider kadrosu ve eylemcilerinin önemli bir kısmının Hıristiyan olduğu, aynı amaca hizmet ettiği halde içindeki sol örgütlerin İslamcı diye tanımlanabilecek örgütlerden daha aktif olduğu unutulmamalıdır. Bu haldeyken söz konusu edilmediği halde bugün bu mücadeleyi İslami Terör olarak nasıl tanımlayabiliriz.

Stratejik hedefleriyle örtüştüğü ve yeni dünya düzeni için gerekli olan İsrail'in arkasında kale olmuş ve bırakınız bir şey yapılmasını, BM'de karar bile alınmasını baltalayan yada alınan kararları butlan kılan ABD'nin bu teröre muhatap olması sonucu kaçınılmaz değilmidir. Bırakınız bu siyasal terörü dinsel bir temele dayandırıp İslam Terörü olarak sunarak zihinleri kirletme hakkını bu terör ortamının doğrudan müsebbibi olduğu için "suçlu" ilan edilmesi gerekmiyormu?

Ezcümle, İsrail dışındaki İslam coğrafyası orijinli terör İsrail terörüne bağlı "Türev terör" dür. Türev, asıldan bağımsız olarak tanımlanamayacağına ve asılda dinsel bir temele dayanmadığına göre İslami terör söyleminin bilinçli bir "stratejik üründen" başka bir şey olmadığı ve bunun tam bir "siyaset kalpazanlığı" olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu böyle görünüyorda, arka planda dünyayı tiranlardan temizlemeye çalışırken tiranlaşmanın, demokrasiyi yaymaya çalışırken monarşistleşmenin kamuflesine mi yoksa küresel krizlerden beslenen küresel güçlerin tetiklemesinemi dayanıyor bilemiyorum.

İsrail ve doğal olarak ABD'nin güçlü "güvenlik" savına gelince. Ayak tabanlarının değdiği her yerin kendilerine ait olduğu, emebildikleri kadar dünyanın sütünü emebilecekleri, gerekirse düşmanlarının bileklerini taşla kırabilecekleri iznini veren tanrı Yehova'nın bu seçilmiş ırk için vadettiği topraklar(arz-ı mevut) aslında İsrail'in aynı zamanda "güvenli bölge" tanımınıda içermektedir. Yani vadedilen topraklara ulaşıncaya kadar İsrail'in güvenlik sorunu devam edecektir. Bu meyanda güvenlik kavramının sadece "yaşam" ile sınırlı olmayıp bırakınız Ortadoğuyu dünyanın en güçlü ülkesi olma amacını zedeleyen her şey aynı zamanda güvenliğini de tehdit ettiği şeklinde anlamak demektir. Böyle bir güvenlik tanımını bütün ülkelerin benimsemesi dünyanın sonu anlamına gelmez mi? Bu noktada da şu soruyu soralım. Kimin güvenlik sorunu var, İsrail'in mi, Filistin'in mi?

İslam coğrafyası orijinli terörün İslam dininden tamamen bağımsız olduğunu ifade etmek elbette mümkün değildir. Ancak terörün kaynağı olmayıp şiddetini artırıcı bir katalizör etkisi yarattığı, oradan aldığı enerjiyle reaktif güç kazandığı inkar edilemediği gibi teröre yönelten nedenlerin yaratıcısı olan aktif tarafın da daha geniş dini kaynaktan beslendiği de inkar edilemez. Şimdi bu noktada "yav bunlar zaten bildiğimiz şeyler" dediğinizi duyar gibiyin. Haklısınız yeni bir şey yazmıyorum. Ama işin tuhafıda zaten bu değil mi? Herkesin bildiği bu senaryo yine bilen herkesin gözleri önünde nasıl da cereyan ediyor? Keşke birileri "ben bunları bilmiyordum" diyebilseydi.

Sonuç olarak şunu ifade edeyim. Dünya ABD'ye çok şey borçludur ve ona ihtiyacı var. Bu yüzden hiç görmediğim halde dünkü ABD'yi seviyor ve yarınki ABD'nin de bugünkü değil dünkü ABD'ye benzemesini bekliyor ve umuyorum. Ve yine yaşadıkları terör dalgasının yarattığı psikolojiyi anlıyor ve hak veriyor olsam bile, bütün dünyadan ümidimi kestiğim ve yine kendi içlerinde var olduğuna inandığım güç ile kendilerinin yarattığı bu dehşet ve korku imparatorluğundan yine bütün dünyayı ancak kendilerinin kurtarabileceğine inandığım ABD halkının geçici histeriden hızla sıyrılıp ortak adalet ve ortak akla ulaşarak, giderek dünyada yalnızlaşan ABD'nin akrep gibi kendi kendisini sokmasını önlemelerini,

Ve bütün dünyanın "İslam'ın gülen yüzü" ile uyanmasını diliyorum.

Selam, rahmet ve dua ile.

Mahmut Esfa Emek
11.6.2005/İstanbul

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

İyi Terör - Kötü Terör

Sayın M. E. Emek'in bu uzun yazısını yorumsuz olarak bırakmayı kendi adıma uygun bulmadım. Gündemimizi "başkalarınca" en fazla işgal eden bu konuyu cevapsız bırakmak, sanırım "terör" kadar bizim en önemli sorunlarımızdan biridir. Konuşulması gerekmeyen yerde konuşur, susması gerekmeyen konuda susma kültürümüzün gelişmişliği bizim en önemli geri kalmışlığımız olarak görülmelidir.

Öncelikle yazının uzun olması beni yordu. Sorun, yazının uzunluğu değildir. Sorun, bana göre içerik bakımında daha net biçimde ifade edilecek hususların gereksiz yere uzatılmasıdır. Ama bu yazının varlığı oldukça önemlidir. Bu yüzden sayın Emek'i emeği için teşekkür ediyorum.

Kendisi de başarılı bir istihbarat elemanı olan ünlü tarihçi B. Lewis "Ortadoğu" adlı eserinin giriş kısmında gerçek olduğu kadar üzücü olan bir hususa dikkat çekmiştir: "İnsanların - genelde sadece erkeklerin - günün herhangi bir saatinde bir masa başında bir fincan kahve veya bir bardak çay içtikleri, belki bir sigara tüttürdükleri, gazete okudukları, tavla oynadıkları ve bir köşedeki radyo ve televizyondan yayılan yayınları yarım kulakla dinledikleri kahvehane ya da çayhaneler Ortadoğu’nun bir çok bölgesinde çok yaygındır. Bu Ortadoğu kahvehanelerinin müşterisi dış görünümüyle Avrupa'da, özellikle de Akdeniz Avrupa'sında bir kahvehanede oturan benzer bir kişiden pek farklı değildir. Ama aynı yerde elli yıl önce oturan selefinden çok ve yüz yıl önceki selefinden ise daha çok farklıdır. bu kahvehanesinde oturan bir Avrupalı için de geçerliyse de, ikisinin durumu aynı değildir. Avrupalının zaman içinde görünüşünde, tavırlarında, giyiminde ve davranışındaki değişiklikler hemen hemen tümüyle Avrupa kökenlidir. Diğer yandan Ortadoğu'da değişiklikler genelde dışarıdan kaynaklanmaktadır. Bu insanlar görünüşleri ile, davranışları, giyimleri ile Batıdan gelerek modern çağlarda Ortadoğu'yu etkilemiş olan çok büyük ve yıkıcı değişiklikleri temsil eder".
Bu satırları okuduğumuzda, hala Batı'nın bizi neden değiştirmek istediğini ve neden bizi "terörist" olarak suçladığını anlamak güçtür.

Aklıma gelen bir diğer husus ise şu. XIX. Yüzyılın sonlarında Osmanlı tebaası Ermeniler Galata bankasını soymuş ve birçok insanı öldürmüşlerdir. İngiltere soyguncuların ellerini kollarını sallayarak Avrupa'ya kaçmalarını sağlamıştı. Ve ardından Avrupa gazetelerinde atılan başlıklar aynen şöyle idi: "Kahramanlar ve Kana Susamış Bir Canavar". Burada "kahraman" ilan edilen soyguncular, "canavar" ise Sultan Abdülhamit'ten başkası değildi. Malumunuz, Galata gayrimüslim bankerlerin işletmesindeydi. Onların çektiği zararı da Osmanlı ödedi. İşte Batı.

Üçüncü bir husus ise bizzat benim Rusya İstihbarat Arşivinden edindiğim bir belgeye dayanmaktadır: Ermeni terör örgütü ASALA'nın Filistin’de Filistin Kurtuluş Örgütü kamplarında eğitim görmesiyle ilgili bir belge. Belgede merhum Yasar Arafat'ın bu örgütün eğitimini destekleme için verdiği güvence yer almaktadır. İlginçtir, aynı kampta Türkiyeli solcu ve radikal muhafazakarların eğitim alanları bulunmaktadır. Böyle bir çelişkinin bir araya gelmesi ne kadar da düşündürücü? Kime ve neye güveneceğiz sorusunu aklımıza getiren bir olay bu? İşte bu da Doğu.

Bu soruları daha da çoğaltabilirim. Afganistan'daki gerçek sorunun ne demokrasi, ne de İslam’dan geçtiğini, en önemli sorunun üzeri gizletilen Peştunistan olduğunu, Afganistan'ın bu hale gelmesinde Amerika kadar Pakistan'ın da yer aldığını sorabilirim? Bay Usame Ladin'in Pakistan'daki Amerikan kamplarında eğitim aldığını, Saddam Hüseyin'in iktidara gelirken İsrail'ce desteklendiğini, Amerika'daki Arap kökenli Müslüman zenginlerin borsadaki hisselerini durdurduklarında ABD'e onarılması zor bir krizin çıkacağını ve daha yüzlercesini sorabilirim. Ama ne fayda? Kime ve neye göre bir anlam ifade etmekte bu sorular?

Bence artık hiçbir şey yoktur? Günler birbiriyle aynı, ve bizler hepimiz birer profesyoneliz. İyi ve kötü terörü fark eden profesyoneller.

Saygılarımla...