Arada sırada da olsa bir film çıkagelir. Oyuncuları, konu, atmosferi, müzikleri, filmin geçtiği mevsim, diyaloglar, filmin ulaşmak istediği hedef… Hepsi birden yüklenir ve içinizde, derinde bir yerlerde saklanır. Film bittikten sonra bir süre yalnız kalmayı tercih edersiniz, geçen dakikaları düşünmek, kendinizi ve filmi algılayabilmek için. Sonra gözyaşları içersinde bir gülümseme… Filmin ta kendisi olursunuz, hayatınızın belli kısımları içinde boşlukları doldurursunuz, aralara film kareleri yerleştirirsiniz. Bir zamanlar söyleyemediğiniz bir cümleyi, eksik bir görüntüyü tamamlarsınız. Filmden kısa bir süre sonra insanlara filmi anlatmak istersiniz ancak sadece “hayatımın filmi” diyerek bir açıklama yapabilirsiniz, gerisi gelmez. Bunun yanında aslında filmi kimseye bahsetmek de istemezsiniz, başkalarının da bu filmi izlemiş olmasına dayanamazsınız, tıpkı daha önceleri “hayatımın filmi” diye tanımladığınız filmler gibi. Her yeni filmi ile daha çok hayran kazanan, her seferinde daha çok şaşırtan ve bir türlü tam anlaşılamayan, çözümlenememiş Charlie Kaufman ve Michel Gondry’nin çarpıcı yapıtı “Eternal Sunshine (Of The Spotless Mind) sizi bahsedilen ruh haline sürükleyecek bir film. Başrollerinde Jim Carrey, Kate Winslet, Elijah Wood ve Kirsten Dunst gibi isimlerin yer aldığı film çözümlenemeyen bir ilişkinin bitme noktasında ve aşkın buna içgüdüsel bir biçimde karşı çıkması üzerine kurulu.
Genel olarak bakacak olursak, Kaufman ve Gondry’den kaynaklandığını düşündüğüm erkek merkezli bir film. Az bir bütçe, ev stüdyosu teknolojisi ile büyük bütçeli, son teknoloji ile çekilmiş birçok filmden çok daha başarılı. Flashback ve flash forwardlarla anlatılan olaylar, filmin senaryosunun zihni yoran bir o kadar da akılda kalmasına sebebiyet veren yapısı ile hafızalardan silinmesi zor bir film.
Film birbirinden oldukça farklı iki insanın arasında yaşadığı bir ilişkiyi ele alıyor. Buna aşk diyebilir miyiz? Tartışılır, aşkın hala tanımlanamayan bir kavram olduğunu düşünürsek, bunun cevabı da bir o kadar daha zorlaşıyor. Sevdiği kadının yanında “o kadar mutluyum ki, ölebilirim” cümlesi kimilerine, içten âşık bir adamın dudaklarından dökülen bir cümle olduğunu, başkalarına göre de geçici bir tutku olduğunu düşündürebilir. Alışıldık Jim Carrey tiplemeleri ile alakası olmayan bir oyunculukla filmin esas çocuğu “Joel Barish”, filmde sık kullandığı bir ifade gibi “hoş/nice” bir genç adam. Sevgilisi Clem(entine) Kruczynski (Kate Winslett) duyguları ile hareket eden, aklına eseni yapan, saçlarını durmadan farklı renklere boyayan bir kız. İnişli çıkışlı bir ilişkileri var. Bilirsiniz, hani bazen karşınızdakinin yaptığı birçok şey çok hoşunuza gider ama bazen de ona çok benzer bir şey çok sinir bozucu gelir, böyle bir şey. Aslında Clem, Joel için fazla deli-dolu, Joel de Chem için sıkıcı geliyor. Derken insanın, yeniden başlamak istiyorsa eğer, aşkını zihninden sildirebildiğini öğreniyor. Kalkıp Dr. Mierzwiak’a gidiyor ve Joel’u, ona olan aşkını, onunla ilişkisini sildiriyor. Fazla ipucu vermeden, şunu da söylemek gerekir: Joel da durumdan haberdar oluyor, o da aynı adrese gidip ve aynı şekilde Clem’i sildirmek istiyor. Joel’a Clem’i hatırlatacak her şeyi toplanmasını söylüyorlar ve beyin haritasını çıkarıp, silme işlemine başlıyorlar. Ve Joel bu anda vazgeçiyor. Hayır, anılarının tümüne sahip olamasa da kalanları saklayacak. Charlie Kaufman’a yakışan bir yöntemle, harekete geçiyor.
Herkes, herkes hakkında hem de hiç çekinmeden sinir olabileceği birçok şey bulabilir. Canınızdan çok sevdiğiniz biri bile olsa, bunu yapabilirsiniz. Ve aslında önemli olan insanları acımasızca tüketmekten kaçınmak değil sadece, birini mavi saçlı olduğu için veya can sıkıcı, sıradan olduğu için tüketmeyi göze alamayacak derecede sevebilmek.
“Eternal Sunshine” Kaufman/Gondry’nin bu ikinci ortak ürünü, aynı zamanda hem duygusallıktan olabildiğince uzak, hem de çok romantik bir film. Eternal Sunshine senaryosunu Kaufman’nın yazdığı hiçbir filmdeki olayların özetini yazmanın yazana da okuyana da bir faydası olmaz. Hatta okuyanın daha çok kafası karışır. Kaufman’nın senaryoları alışılmışın dışında bir güzergâh izler. Kendi zihinlerine hâkim olmaktan aciz, ama boş yere uğraşsalar bile bunun için mücadele eden kahramanları vardır. “Being John Malkovich”, “Adaptation”, “Confessions Of A Dangerous Mind” da olduğu gibi.
Filmin özünü sadece tek bir kelime özetleniyor aslında:
"okay."
Filmin senaryosu, kurgusu, çekiminin yanında müzikleri de çok başarılı. Tema müziği The Korgis’in “Everybody’s Gotto Learn Sometime”ın Beck tarafından seslendirilmiş halidir. Eternal Sunshine, filmin ismi ise bir devrin en önemli şairlerinden, Alexander Pope’un şiiri “Eloisa to Abelard”a dayanıyor:
“Ne mutlu o suçsuz iffetli kadınlara!
Dünyayı unutan, dünyanın unuttuğu.
Lekesiz zihnin ebedi günışığı!”
*Eternal Sunshine Of The Spotless Mind
Yorumlar
söz, latife...
Pzt, 19/12/2005 - 02:16 — Zeyd GÜLESİNBahsettiğiniz "film bittikten sonra filmin ta kendisi olma" halini en son Mecit Mecidi'nin "Cennetin Çocukları" filmi yaşatmıştı bana. İzlemiş iseniz bu filme dair de bir şeyler yazsanız ne iyi olur...
"John Malkovich Olmak" filmini izlemiştim. Kareleri uzun süre silinmedi öyle ki: çokça, birileri olmayı denemiştim zihnimde. Empati filan değildi sözkonusu olan. Kendinden sıyrılıp uzaklaşmak bir hamlede. Çevreyi başkası olarak görebilmek...
Yazıyı okuduktan sonra biraz araştırdım meşhur arama motorlarımızdan; bu kadar methedilen, bu kadar çok konuşulan bir filme uzun süre geçmiş olmasına karşın neden uğramamış olduğuma da hayıflandım. Hoş kendisinden çokça bahsediliyor olması özellikle ükemizde pek de gözönüne alınması gereken bir kriter değil ya. Fakat "bu mahallenin çocukları" na böylesi kelimeleri biraraya getirmeye vesile olması kâfi.
Kısa zamanda filmi edinip izleyeceğim inşallah. İzledikten sonra yazıda bahsedildiği ölçüde bende iz bırakan bir film olursa yeni bir yorum yazmayacağım, bir çoklarının daha diline düşmemesi için:) :)
söz, latife...
cennetin çocukları
Pzt, 19/12/2005 - 15:07 — Melike IşıklarCennetin Çocukları.. kasım ayında 'Doğu Konferansları' kapsamında gösterimi gerçekleşmişti ama ben ne yazık ki izleyemedim. bir fırsatını bulup da izlersem eğer bir şeyler yazmak isterim ki benim de merak ettiğim bir film zaten.
yazıyı okuduktan sonra filmi izlemek istemeniz ayrıca beni çok memnun etti, Kaufman'ın tarzını beğeniyorsanız pişman olmayacağınızı düşünüyorum.
Saygılar...
unutmak mı!
Pzt, 19/12/2005 - 17:17 — Rabia Feyruzuzun zaman önce izlediğim bu filmi yeniden hatırlattı bu yazı bana
unutmuş deildim elbette ...
filmde unutmak üzerine ciddi bir yolculuk yapıyorsunuz,unutmanın en iyi intikam yolu oldugunu düşünmüyorsunuz artık
sevdiklerini kafalarından silmeye çalışan ama yüreklerinden silemeyen çiftin hikayesi bence çok naif olmuş
az bütçeli zekice yapılmış bir film
daha ne olsun
olan olmuş
pek de güzel olmuş bence
dedikleri gb
-i can stay like this forever..
-me too..
Final şarkısı
Salı, 20/12/2005 - 15:07 — Murat GurelChange your heart, look around you
Change your heart, it will astound you
I need your loving like the sunshine
And everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime
Everybody's gotta learn sometime
Bâki Selam...