renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Şehirlerimizin Kimliği

Batı ile ilişkilerin yoğunluk kazanması ile her alanda kimlik bunalımının kendini hissettirmesi, paralel bir süreç izlemiştir. Şehirler, kimlik bunalımının yoğun biçimde hissedildiği başlıca alanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kimliğin oluşumunu sağlayan düşünce ve inanç sistemi, aynı zamanda şehirlerin kuruluş ve gelişmesi ile belli bir kimliğe sahip olmalarına da kaynaklık etmiştir. Böylece, bir yandan, İslam kültür ve medeniyetinin etkin olduğu dönemlerde özgün yapısıyla ortaya çıkan yeni şehirler oluşmuş,diğer yandan, eski şehirlerin sakinlerinin Müslüman olması ile de şehir giderek yeni inancın özellikleriyle bütünleşen ve dönüşen bir yapılanma sürecine girmiştir. İslam coğrafyasında Batı egemenliğinin pekiştiği döneme kadar şehirler, yerel ve tarihi özellikleriyle birlikte İslam Şehri kimliği içinde gelişmişlerdir. Şehrin planlanması, mimari yapılanması ve kurumların ortaya çıkması, dinin toplumsal hayatı yönlendiren ilkelerinin mekanda somutlaşmasının sonucudur.

İslam Şehri, kimliğinin doğal uzantısı olan kurumlarla şehre damgasını vurmuş ve toplumsal hayatın şekillenmesini sağlamıştır. Örneğin; günde beş vakit namazın cemaatle, Cuma ve Bayram günleri şehir sakinlerinin tümünün toplu namaz kılması, bir arada yaşama bilincinin yaşatılması ve geliştirilmesi için şehrin merkezine cami (ulu cami) yerleşmiştir. Sosyal hayatın gerektirdiği diğer ihtiyaçların temin edileceği merkezler de camiyi çevreleyen halkalar halinde sıralanmışlardır:Eğitim merkezi, sağlık merkezi, çarşı, aşevi, kervansaray, han, hamam, konutlar vb.

Komşuluk hukukuna üst düzeyde önem verilmesi, zekatın zorunlu, çatışmayı engelleyen, sosyal barışı teşvik eden paylaşmanın(infak) özendirilmesi; kimsenin yalnızlık, kimsesizlik, yoksulluk ve çaresizlik içinde kalmasını engellemiştir. Bunun için merkezi caminin yanında büyüyen şehirlerde mahalle ve vazgeçilmez merkezi mescitlerde, topluluğun bir araya gelmesi, kimsenin kendi haline terk edilmesine imkan bırakmamıştır. Mahallede sivil toplum; dinamik, canlı ve fonksiyoneldir, olup biten her şey, kontrol altındadır. Olumsuzluklar el birliğiyle bertaraf edilir. Sevinçler her kes tarafından paylaşılır. Bu yüzden sokaklar dar, evler bağımsız, özgür, ama, iç içedir. Herkes, birbirinden haberdar ve sorumlu olma anlayışıyla hareket eder.

Yapıların içi ve dışı gösteriş için değil, ihtiyaç ve sükunet için dizayn edilir. Geçici bir hayatın gerektirdiği şekilde, savurganlık ve israftan uzak, insani ihtiyaçların makul bir denge gözetilerek temin edildiği, hazcı(hedonist) ve bencil bir konfor anlayışına sahip olmayan, kadının ve erkeğin özgürlük alanı olan evler, şehrin ana gövdesini oluşturur.

Batı düşünce sisteminin oluşturduğu modern kültür’ün geliştirdiği şehirler; insanı gücün merkezi olarak gören ve yücelten, her şeye tahakküm etmeye çalışan, böylece mutluluğu elde edeceğini düşünen anlayışın egemen olduğu mekanlardır. Bu şehirlerde; yeryüzünü yegane cennet sayan, bunun için refahı hayatın gayesi kabul eden, tüketimi de bu gayenin en etkin aracı olarak algılayan, rahat kavramının belirleyici olduğu bir hayat telakkisinin dayanılmaz çekiciliğini yansıtan yapı, kurum ve sosyal mekanlar vardır.

Zevk, konfor, gösteriş, büyüklenme, bencillik, sömürü, duyarsızlık, evsizlik bu şehirlerin ruhunu ve görüntüsünü şekillendirir. Bunun sonucu da; şiddet, alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı, sapıklıklar, kadın ticareti, kumar, mafya gibi çıkmazların içinde debelenen ve giderek kaybolmaya yüz tutan birey ve toplum yapısının ihtiyaç duyduğu mekanlarla kuşatılmış bir şehir çıkar ortaya.

Bu ayrım çerçevesinde, yaşayan şehirlerimiz; İslam Şehri veya Batı Şehri kategorisinden hangisine uygun düşer? Bu sorunun en kestirme cevabı yine şu soruda saklıdır: Biz hangi kültür ve medeniyetin üyesiyiz? Tam anlamıyla,bugün için, Batı veya İslam kültür ve medeniyetinden birine mensup olduğumuzu ifade etmemiz bir anlam ifade etmediğine göre, şehirlerimizin kimliği ve hangi kategori içinde değerlendirileceği konusunu da net bir ayrım içinde ifade edemeyiz.

Batı’nın yeryüzüne egemen olma süreci boyunca, İslam Dünyası ve özellikle Ülkemizin yönetici elitinin, Batı kültür ve medeniyeti içinde yer alma arzusu ve bu uğurda içine girdiği despot tutum, kitlelerin taleplerini karşılamak bir yana, aksine boğmaya çalışmıştır. Ortaya çıkan, kültürel çatışma, ne bir tarafı büsbütün hakim, ne de diğerini tamamen yok edebilmiştir. Sonuçta, hangi yöne ait olduğu belli olmayan gel-gitler içinde melez, arabesk bir toplumsal yapı oluşmuştur.

Şehirlerimizin de bu yapının aksine bir gelişme seyri izlemesinin mümkün olmadığı, yaşayan örnekleriyle göz önündedir. Özellikle; içgöçün sosyal bir vakıa olarak hızlanmasıyla şehirler; geçmişe ait kimliklerinin yanına, kimliksiz yığınların içinde yaşadığı, yine kimliksiz yapı yığınları oturtmuştur. Afete maruz kalmış insanların geçici olarak yerleştirildiği kamp özellikleriyle inşa edilen beton yığınları; ruhsuzluğun, belirsizliğin ve kimliksizliğin doruğu gibi durmaktadır. Kalıcı, sürekli, yerleşik bir kültür yerine; geçici, bedevi, kararsız, kapkaç, korsan, aceleci, yoksul, çaresiz, perişan, kelimenin tam anlamıyla gündüzün aydınlığına görünmeyen bir gecekondu kültürü yansıtmaktadır.

Sonraları, bu arabesk yığıntıların yanına, tüketim kültürünü yücelten bir şehir mimarisi gelişmeye yüz tuttu. Renkli reklam görüntüleri, gökdelenler, yıldızlı oteller, eğlence merkezleri, alışveriş merkezleri, lüks konutlar-işyerleri ve benzeri yapılar, şehrin kimliğine yeni ve farklı bir çehre kattı.

Herhangi bir şehrimizin hakim herhangi bir noktasından yapacağımız gözlem; yan yana yükselen minareler ve gökdelenler arasında, yer yer tarihi yapılar, çoğunlukla beton yığınlarının yer aldığı görüntüleri önümüze serer. Şehirlerimizin bizim gibi çok kimlikli veya başka bir deyişle, kimliksizliğini ortaya koyan daha iyi bir gösterge bulunabilir mi?

Her alanda içinde bulunduğumuz kimlik bunalımından kurtulmanın şartlarını oluşturmak zorunda olduğumuza şüphe yoktur. İçinde bulunduğu kimlik bunalımından çıkarak, yeniden şekillenmesini sağlamak üzere şehirlerimizin ruh dünyasına nüfuz edecek; bilgi sistemi, uygulama duyarlılığı ve iradesine sahip ehliyet sahibi insanlara teslim edilmesi, içinde bulunduğumuz günlerin öncelikli konusu olarak ele alınmak durumundadır. Sorumluluğun gereğini yerine getirme gücüne sahip olanların, buna uygun davranmaması halinde, işlenecek kötülüklere ortak olacaklarına kuşku yoktur.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Sevdamızı İnşa ve İhya Edelim

Aşkın olmadığı sokaklara bankalar hâkim olur.
Cahit ZARİFOĞLU

Şehirler ve Kimlikler

Es-Selam Mehmet Bey

Gerçekten güzel bir yazı olmuş, tebriklerimi sunarım. Önemli bir mevzuyu işleyip bilgilenmemizi sağladığınız için memnuniyet duyuyorum. Şehir kavramına şu açıdan da yaklaşabiliriz kanaatindeyim:
Kalp de bir şehirdir, insan ülkesinin şehri. İnsanı yansıtan şey kalbidir esasen, kalb varlığın aynasıdır. Bu şekilde varacağımız nokta da kalbin iyiliği, güzelliği ve doğruluğunun insanın iyiliği, güzelliği ve doğruluğu demek olmasıdır. Konu daha geniş bir perspektifle işlenebilir, ama benim gücüm bu nisbette. Allah (cc) hepimizin idrak gözünü açık eylesin. Selametle...

koseli sehir

simdi sehirler koselidir
beyinler gibi
tortular birikmistir caddelerinde
havasini solumak zordur
kalabaliktan asil gorulecek olan: gorunmez
size ait olani da siradan bir yuruyusunuzde ruhunuz bile duymadan caldirmaniz an meselesidir
her an tedirgin ve endiseli
yanibasinizda size dokunan hic tanimadiginiz bir baskasidir
eskidikce deger kazanmak yerine eskidikce sizinle birlikte her seyi toza bular

sehir ey sehir......

aslinda sehirin anlatmakla zoru secmissiniz,bu zorlukla beraber guzel bir yazi olmus. tesk.sehir derin bir konudur.yorum yazmaya bile cessaret edemedim dogrusu...ama cok da sevdigim yogunlastigim bir konu.galiba ismim tecelli ediyor.
Zit sehirlerin havasini solmus biri olarak.Islam sehirleri fitri olan sehirlerdir.pratikte yasayista insan icindir.bati sehirleri.misafirhane gibidir.tum mimarisi ile kulturlerini yansitiyor...onlarin dunyalarinda mahremlik ve misafirlik duygularinida oldugu giibi yansitiyor evlerine.sehrin icini girdiginizde bi rcesme ile karsilasmak mucize.oysa en yoksul islam sehirlerinde bile cesme, su bulmak hic de zor degil.biz su ile ic iceyiz.bati sehirlerinde kisiligimden dolayi iki saatten fazla disarda duramam.oysa hic bir tanidigim olmadigi islam sehirlerinde 12 saat bile disarida kalabilirim.icecek bir su yorulunca siginabilecegim bir cami bulmak zor degil...avrupanin ortasindaki saraybosnanin her tarafi cesme dolu.bu sehireden bati sehirlerine gitmek sehireden cöle gitmek gibidir.
Mustafa Armagan'in insan yuzlu sehirler ile sehir ey sehir guzel kitablar.
sevdiginiz sehirler kisiliginizdir. sevdiginiz sehirlere dikkat edin.
bizim olan sehirlere selam ile......