renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Başparmaksızım

Yoktu işte başparmağım. Hiçbir işe yaramıyordum iş bu sebepten. Ahmet Usta, gövdesine nispet gürbüz sesiyle bağırıyordu ha bire ardımdan; “çabuk ol evlâdım!”
Evlat olacak kadar mutasyon geçirmemiş yahut henüz mitozca bölünmemiştim ve hem üstelik çabuk da olamazdım. Olsam ne fayda. Bu başparmaksızlık bende olduktan sonra…

Yakın çağın başıbozukları gibiydim. Vurgun yiyordu bir yanım yani. Yani çağın postmodern savaşlarına inat ezik ve bir o denli beziktim.

Ahmet Ustanın sesi hâlâ peşimde, o gürbüz sesin tınısı ensemdeydi sanki. Yürüyordum isteksiz ve keyifsiz ve de nasipsizdim sanki hayattan.
Kaderin beni bi yerlerde unuttuğunu düşünmüyor da değildim hani… Bu yüzden seviyordum O’nu… Ben O’nu unutsam da, gel gör ki O, unutmuyordu beni…
Evrende hacmim kadar değerim vardı belki ve belki de değerimle eş kıymetli hacmim vardı şu tecim dergâhında.

Sağ elimin başparmağına musallat olan o menem illet düştükçe hatrıma, çıldıracak gibi oluyordum.
Zifirî karanlıktı. Bulutlardan müteşekkil perçemini ve dahası burkasını tepeden tırnağa örseleyen bedrin bir yerinde, düşülsün diye tarihlere, o eve girdiydim. Balkonlar icat edilip cumbalar tedavülden kaldırıldıktan sonra -ister demir, çelik; isterse metal ve galvaniz olsun- kimsecikler, parmaklıklara iltifat etmez olmuştu.

Ve ben içeriden henüz çıkmıştım. Yüzüme kapanan kapılarla, yoluma devşirilen engelleri formülüze etmek hiç de kolay değildi. Hesap kitabı oldum olası sevmezdim. Çok bilinmeyenli bir denkleme nazire edercesine çetrefillenen sergüzeştimi bu sebepten sayısal zekalıların takdirine bırakmış ve basit bir işlem gibi görünen somun-artı-cukkayı gündeliğime dahil etmek uğraşıyla o melun eve girmiştim bedrin ikinci yarısı…

Girmez olaydım diye hayıflandıysam da kâr etmediydi. Dünya sahnesine girmeyi ben istemedim ve fakat o evi gerçekten arzuladım.
Karanlıktı. Günahları depreştiren, içimdeki ilkel beni tetikleyen bir ânlıktı.
Nefsimi kınamadım ama. Ben, ben’i ayıplamadıktan sonra nefsime nasıl söz geçirecektim!
Kırık Musa, ayıplayan ses tonuyla sıyırıyor beni bâkir anılarımdan; “Ulan parmaksız, yolun diğer yarısına geçsene!”
Yolun karşısından öte küfretmek geçiyor içimden; “bekle” diyorum kendi kendime; “sabret, birazdan geçer.”
Âh aklımdan ne fenalıklar geçiyor. Allah’tan sadece geçiyor. Özgürlüğüne bırakmıyorum geçenleri. Birden metalik ve metalik hali kadar doğal, tiz bir korna sesiyle yırtılıyor kulaklarım. O ân yerin dibine geçesim geliyor. Korna dilini bilmektense diye söylenirken deşifre ediyorum sonik dalgaları. Cevap hakkımı kısık gözlerime havale edip o halimle bir arabaya, bir de Kırık Musa’ya baktıktan sonra devam ediyorum yoluma.
Karanlığı arıyor gözlerim. Ne ki, apaydın dünya. Varsın öyle olsun. Yürüyen her bir bedenin gün görmemiş, el değmemiş bir yanı var ne de olsa. Yeter ki kaçmak istesin insan.
Kaçayım için kaçırıveriyorum gözlerimi dışsal ortamdan. Balkon takılıyor zihnime. Bir çilingir titizliğiyle kurcalıyor beynimi. Gece, kendisini şeffaf bir siluetin ardına gizleyen oynak bir kadın gibi ilkin dürtüyor, akabinde gıdıklıyor içimi. Ben’im olmayanı ben’selleştirmek uğruna mahmuzlarımla baldırlarımı kaşıyıp tırmanıyorum yukarı.
İlk aşkı Âdem işlerken, ilk günahın saplantısıyla helake gark oldu müsteşrikler diyen hocam bay İ…’nin sözleri naif bir rüzgar esintisiyle siniyor sol üzengime.
Korkulukları bir hamlede aşıp soğuk fayansları elleyince ancak, günahçekime adamakıllı inanıyorum. Plastik kapıyı hiç zorlanmadan açıyorum bu arada. Kapılar, plastiğe büründü bürüneli dayanamıyor artık en küçük zorluğa.
Meşakkatsiz girişimden sonra, odayı kolaçan ederken karşıdan yükselen pervasız bir sesle irkiliyorum birden. Hamdi bu… Motorcu Hamdi… Nereye diye soruyor. Oralı olmadan geçip gideyim diyorum. Arsız, bu kez üstüme üstüme geliyor. “Parmaksız, akşama dördüncü sensin ha, bizi bekletme sakın… yoksa…” Tümcenin ardını dillendirmeye terbiyem el vermiyor. Kaşlarımı çatıp olmaz diyorum hıncal bir nefesle. Üsteliyor sırtlan herif. Bakıyorum kurtuluş yok, he deyip devam ediyorum yoluma. O ise ardı sıra ünlüyor yoksa’nın ertesini…

Mekanik dürtülerden çok manyetize sürtünmelerden şikayet eden ve sırf bu yüzden bütün parasını ticârî otolarda tüketen, bitirdiğinde ise kendini husûsî beygir çekişli kutulara feda eden nice kartvizitli karşıt-cinslerime ilenmeden yürüyorum. Ne ki gözleri, gözlerime; sözleri, sözlerime, tözleri, tözlerime sirayet etmek için fırsat kollayan bu gündelikçilerden yakınmam değiştirmiyor dengeyi.
Ben ki; basit bir tornacı çırağı ve üstelik başparmaksızım. Ne yeme-içme eylemelerinde tam anlamıyla muvaffak olabilir, ne de alet-edevat kullanımında hünerlerimi sunabilirim. İş bu halde, bazen neden yaşadığımı düşündükçe, o ezilip büzülesi kafamı duvarlara çarpasım; o kuş kadar aklımı tarihin unutkanlık haznesinde paralayasım gelir.
Ve ne gariptir ki; bazen de mühim bir şahsiyet olduğumu hayal eder, ve dahası bir gün gelip dünyanın kaderini değiştireceğime inanır, o da olmadı, feleğin rahmine çomak sokacağım o muhteşem ânın özlemiyle nefes alışverişlerimi tasarrufluca kullanarak vaktimi hebadan öte benden sonrakilerin uğruna hibe ederim.

Balkona çıkıp hiç zorlanmadan salona girdiğimde başta her şey anormal derecede normaldi. İçimi yiyip kemiren kuşkucu kemirgenlere inat ilerliyorum. El yordamıyla yürümüyorum bundan böyle. Karanlığa çabuk alışıyor gözlerim. Eh ne de olsa, ömrünü uzun süre, kodeslerin kâh loş ve daha kâh ışıksız ortamlarında geçiren sıradan çok fuzûlî bir insandım ben.
Koymazdı bana ışıksızlık ve dahi koyu karanlık. Gizemli olduğu kadar maskeli her yüzün bir sevinç pırıltısıyla ışıyan gözlerindeki heyecan bende de vardı nitekim.
Omzumu dürten hırçın temasa bakarak çektim içimi. Bugün tüm ahali, ağız birliği etmişçesine beni alıyor düşüncelerimden. Kazım, orta ikiden terk dişlek Kazım, bir sırtlan gülüşüyle çenesini açıp tütün sarısı dişlerini döküyor yere. Çay parası istiyor arsızca. İteliyorum yok, öteliyorum bana mısın demiyor, bir kene gibi yapışıyor yakama. Çaresiz veriyorum çayın parasını.
Odadaydım. Hayır daha doğrusu görkemli bir salondu mekanım. Bu defa onikiden vurmuştum. Yok ben öyle sanmışım meğersem. Bunu çok geç anladıydım. Buldoğun ateş saçan gözleriyle ama sesini hiç çıkarmadan üstüme zıplayıp hiç vakit kaybetmeden keskin dişlerini sağ elimin başparmağına geçirişiyle kopan parmağıma baktıydım alık alık. Duymuyordum acıyı, duyumsamıyordum her nedense. Marleye sızan kırmızı akışkan lekeyle, buldoğun kıvılcım gözleri arasındaki benzerliğe hayret ederek çöktüydüm yere. Bıraktım onu. Buldogdan arda kalan bedenimle -o da canhıraş bir halde- kendimi attıydım balkondan aşağı. Sızlıyordu çok yerim. Ta tepemden başlayıp ayak tırnaklarıma kadar uzanan ince bir sızıyla yanıyordu bir yerlerim. Çok sonraları bildim ve yine ondan daha çok sonraları kabullendim. Ava giderken avlanmış ve üstelik başparmağımdan olmuştum.

Bir çayı, tabağıyla kavrayamamanlar anlar beni. Acılarını cansız et parçasıyla birlikte yüreğinin ücra genlerine taşıyanlar bilir bunu.
Ahmet Usta, beni görünce hınçla kalkıyor ayağa. Niçin geç kaldığımı soruyor. Saatime bakıyorum. Bu zamansız ve sert çıkışa anlam veremiyorum. O yine her zamanki bildik türküsünü okuyor. Sarıyor kaset, ha bire bıkmadan, usanmadan hep aynı minval üzerine dönüyor.
Babası uzaman çavuşmuş. Kendisi doğduğunda o zamanlar üsteğmen olan komutanından üç günlük plan dışı izin almış. Ve olacak ya, kendisi askere gittiğinde başındaki albay, bir zamanlar babasının komutanı olan o üsteğmen çıkmaz mı karşısına! Hemen bi torpille askerliğini, evine en yakın mahalde tamamlamış.

Konuşacak pek az şeyleri var artık insanların. Modernite, televizyon bahane. Büyük büyük şehirlerin, küçümen insanları dargınlar birbirlerine. Kültür eşittir gündelik medya. Ötesi ne a’lâ!

Sol elini yumruk yapıp o çok kıskandığım başparmağıyla işaret parmağını öne iterek sanki betona çivi çakar gibi kafama kafama vuruyor bir yandan ve diğer yandan kart sesiyle yanındaki şık giyimli bayana caka satıyor; “Ulan kafasız, seni kaç kez uyardım, sakın bir daha geç kalma diye! Kafasızsın işte oğlum, kafasız!”
Değil Usta. Dört işlemim, diyalektiğim, hitabetim, anlama yetimle anlatma melekem çok iyidir benim. Bunu sen de bilirsin. Sadece başparmaksızım ben.
Demek geçiyor içimden. Fakat usta o, bense kusurlu bir yaratık.
Düşüncelerini açığa çıkaramayanların dürtüsüyle zenginleşiyor içsel sesim. Kaba, kötü laflar etmek yakışmaz bana, bunu ne zaman anlayacaksın usta!

Tüm bu yazılanlar gerçek mi, yoksa bir öykü mü?
Yürürken düş görür mü insan?
Uyanmalıyım bir an önce bu tuhaf uykudan.
Ya rüya değilse, ya hakikaten yoksa başparmağım.
Baldırlarımı ovmalı, kaba etlerime derin bir çimdik atmalıyım, tez elden.
Denize dalmalıyım, en kör ve pek kırılgan yerinden.
Ya düşse ve varsa başparmağım, bunca ajitasyona varan yüksek gerilimimi hangi kuyuda saklamalıyım?
Peki ya; sorular, sorun olup hayalle hakikat çizgisinde ve her ikisine eşit mesafede bekliyorsa beni...
Ardıl/lar/ını size bırakıyorum…

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Yakın çağın başıbozuğu nedir?

Şimdi, her yazdığı yoruma aynı eleştiriyi getiriyor diyenler, siz şöyle sağ yanıma geçin, çünkü ben de aynı şeyi kendime söyledim.
Bu yazının türünü anlamakta zorlandım. (Bu eleştirim sadece ve kesinlikle yazar içindir )
İmgelere boğulmuş bir yazı. Konu seçimi güzel, anlatım güzel, akıcı, merak uyandırıcı, fakat şu şiir denen sinsi hastalık yok mu, bir yerden kalemi ele geçirdi mi, farkına varmadan yer yutar kelimeleri, siz hikaye yazdım derken o yazdığınız yayvan bi şiire dönüşür...
" Karanlığı arıyor gözlerim
Ne ki, apaydın dünya..."
Kelime seçimi zengin fakat bazıları sonradan monte edilmiş gibi, daha insani olan kelimeler mekanik olanlarla değiştirilmiş hissi verdi bana.
İlginç bir hikaye tarzı, bana Leyla İpekçi'nin kalemini hatırlattı. ( Onun yazılarını severim : )
İmgelerden ayıklasak ne kalacak ki hikayeden geriye. O halde bu yazıyı böylece kabullenmemiz gerekecek:)