renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Barkod Numarası

Sabah altıda düştü yollara 27-T’nin en arka koltuğunda. Seiko’ su kolunda, ajanda koltuğunda. Gün ağarmamıştı henüz Şişli'ye vardığında. Saçının yağ izini bırakıp, otobüsün camında telaşla atıverdi kendini Küçük Bahçe Sokağı’na. Yürüdü sırılsıklam, stresi damladı İstanbul’un, saçından şakağına.

Üzerine on yedi yazan barkodlu numara, hediyesi oldu erken kalkmanın. Özenle ikiye katlayıp, koydu beyaz gömleğinin yaka cebine. Yüzü gülüyordu nihayet. Üç günlük başarısız denemenin sonunda elde edebildiği numarayı gururla çıkardı cebinden. Tekrar tekrar baktı.. Keyifli bir kahvaltı yapabilirdi artık. Saat dokuza kadar zamanı vardı nasıl olsa. Petrokimya bardaktan klor kokulu çayı, keyifle içti iki kat fiyatına. Seiko’ suna baktı muhtelif aralıklarla. Akreple yelkovan arası yetmiş beş derece açı yaptığında kalktı plastik sandalyesinden. Yarım saati vardı. İlaç kokulu koridorun havasını teneffüs ederek yöneldi soldan üçüncü kapıya. Dar bir koridorda yüzlerce kişi aynı kapıya ulaşmaya çalışıyordu. İnsanların itiş kakışları arasında zor da olsa ulaştı kara kaplı defterin bulunduğu masaya. Masanın başındaki, at kestanesi kadar iri gözlü, göz altları etli ve sarkık, gülen kız fotoğraflarına inat, hapishane duvarı kadar soğuk suratlı, orta yaş üstü bayan, alelade bir tükenmez kalemle ecişbüçüş ardışık rakamlar yazıyordu barkodlu numaraların üzerine. Bilgisayar teknolojisine otoritesini kaptırmamak için, çetin bir savaş veriyordu. “Benim yazdığım numaralara göre sıraya gireceksiniz” diye de çıkışmayı ihmal etmiyordu. Ferit donakaldı. Çünkü on yedinci sıra resmen elinden alınmış ve kendisine yetmiş altıncı sıra verilmişti. Gereğinden fazla sinirlenmiş olsa da kargaşa çıkarmak istemedi nedense.

Kaptı kara kaplı defteri, bölük çavuşu edasıyla asık suratlı bayan. “Sıraya! Sıraya!” diye ünledi otoriter bir ses tonuyla.

Yazılıp çizildiler. Bir sıraya dizildiler bölük bölük. Sabah içtiması vardı sanki. Sıradakilerden çıkan birkaç çatlak ses, yine bölük çavuşunun otoritesiyle bastırıldı.

Uygulamadan memnun olanlar da yok değildi. Bu uygulamayı daha önceden tecrübe etmiş birkaç kişinin, ilk sıraları kapmış olmanın keyfiyle içten içe kıkırdadıkları yüzlerinden okunuyordu. Bağrışmalar ve itirazlar bitmiş, herkes kendi iç dünyasına dönmüştü. Ferit bir türlü içine sindiremedi bu haksızlığı. Hozan tilkisi kurnazlığıyla alttan alttan bakan bir kişinin barkod numarası kırk üç olmasına rağmen, üçüncü sıradaydı. Hayır bu böyle olmamalıydı. Hakkını sonuna kadar savunmaya karar verdi o anda. Beynindeki haklı haksız çatışmaları, boğazında düğümlenen dillendirilmemiş kelimeleri açığa vurdu birden. Sırasından çıkıp yürüdü gri boyalı tahta kapıya, insanların “Hop! Hop! Nereye?” seslerini duymamazlıktan gelerek. İki defa kapıyı tıklayarak girdi içeri. Aman Allah’ım ! “At kaçtı, çulu düştü” tabiri cuk diye oturuyor manzaraya. Bölük çavuşu “ Çık! Çık! Çık dışarıya!” diye öyle bir ünledi ki dışarıdaki güvenlik memuru hışımla girdi bekleme odasına. “ Ne oluyor burada!?” diye bir çıkışın ardından Ferit’in kolundan tuttu sert bir şekilde. Neye uğradığını şaşırdı. Oysa sorusunu bile henüz soramamıştı. Bu kadar feveran etmenin anlamını çözmeye çalıştı kafasında. Bu arada, içerideki odadan, henüz görevine başlamamış, kahvaltı yaptığı ağzındaki lokmadan anlaşılan temiz yüzlü, diğerlerine göre biraz daha kibar sayılabilecek ama bir o kadar da kendini ağırdan satmaya çalışan amir konumundaki adam, bölük komutanı edasıyla “Ne oluyor burada?” diye bir soruyla yöneldi yaşlı bayana, Ferit’i umursamadan. Oysa soruyu soracak ve cevap bekleyecek adam Ferit’ti. “Ne oluyor burada?” sorusunu bu gün kaç defa duymuştu ama henüz hiç kimse bir cevap bulamamıştı. Bölük çavuşu kendince mantıklı bir cevap bulma telaşıyla, izahı olmayan, kendini haklı gösterir yapmacık bir açıklama yaptı amirine. Amir bu defa Ferit’e dönerek “Kardeşim sen provokatör müsün?” diye çıkıştı. Anlamak mümkün değildi. Ferit henüz sorusunu bile soramamıştı. Oysa bilgi çağında teknolojiye neden bu kadar direniyorsunuz? Bilgisayar barkodlu olarak bu numaraları veriyor, bu sıraya göre neden almıyorsunuz insanları? Diye soru sorup, cevabını alacaktı (Güya). Şimdi ise insanları galeyana getiren, örgütleyen, kışkırtan bir elebaşı, provokatörlükle suçlanıyordu. Bir üst yetkiliye çıkmayı geçirdi içinden. Sonra vazgeçti. “Nasıl olsa o da tabur komutanı edasıyla karşılayacak beni” diye düşündü. Sıktı dişleri, yumdu gözlerini. İtinayla sakladığı Barkod numaralı kağıdı buruşturdu avucunda. Avuçlarının içi terliyor, burun deliklerine sığmıyordu ciğerlerinden boşalttığı nefes. Tek kelime etmeden koşarak terk etti ilaç kokulu koridoru. Hızlı adımlarla otobüs durağına doğru yürürken kendi kendine “Sistem ne olursa olsun, sonuçta onu işletenin insan olduğunu unutmamak gerek.” diye mırıldanıyordu. Kulaklarında “Kardeşim sen provokatör müsün?” sorusu, gözünün önünde ise, çerçeveletilip özenle duvara asılmış olan Hasta Haklarının sıralandığı ıssız bir tabela kaldı. Sadece bir tabela.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Selam Fehmi Yakut

Öykü damarında emin adımlarla akmaya devam ediyor Sayın Yakut. Güncel dilden ziyade kalıcı olana yönelmekle en iyisi yaptığı kesin zaten. Öyküdeki belirsizlik, mistik duyuş ve düşünüş tarzının bir sonucu olsa gerek. Betimler hoş ve yerinde, ayrıca sözcüklerin çağrışımlarıyla göstergeleri arasında tam bir korelasyon hakim. Yalnız; yerel ağızdan gelen betim ve temsiller ürüne bir nebze zoraki havası katarken, final sahnesindeki vaka çizgisi daha vüzuha kavuşabilirdi bence.