renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

BAŞKA MASALLAR'DAN: Zebercet Oğlu Zülküf’ün Yunus Emre İle Tanışmasıdır

Zebercet oğlu Zülküf, eski ve inatçı bir masalın yapayalnız kalmış kahramanıdır.

Zülküf, Basra’dan başladığı yolculuğunu yarılamış, Anadolu’nun belli başlı şehirlerinden olan Aksaray yakınlarında bir kervansaraya gelip yerleşmişti. Niyeti, birkaç gün burada iyice dinlenip, ardından Avrupa içlerine doğru yolculuk etmekti. Fakat “niyet başka, akıbet başka” denilmişti ve de doğru denilmişti.

Kervansaraydaki ilk gecesinden sonra adeti olduğu üzere sabah erkenden etrafı dolaşmaya çıkan Zülküf, sonu gelmeyecekmiş gibi duran bozkırın insanı sarıp sarmalayan hüznüne tanıklık etti bir süre. Bozkırı dolaştıkça dün gece kervansarayın bir köşesinde divan sazı denilen enstrümanla çalıp çığıran o adamın niçin o kadar yavaş, niçin o kadar içli çaldığını da anlamaya başlamıştı. Adamcağız, sazın teline bir kez dokunuyor, ardından ellerini titreterek uzun süre o sesin yankılanmasını sağlıyordu. Bu da ritme tarifi zor bir kırgınlık katıyordu. Ne Arap ülkelerinde, ne Afrika’da, ne de Hind ellerinde duymuştu böylesini.

Bozkır, aynı zamanda insanda “hatırlama” duygusunu da uyandırıyordu. Zihin, durmaksızın hatırlamak, yaşadıklarını yeniden yaşamak istiyordu. Oysa hatırlamak, Zülküf’ün yorgunluğunu biraz daha koyulaştırıyordu. Evet, iyi insanlar görmüş, sağlam dostluklar kurmuş, hatta aşık olup serini meydana bile koymuştu; ama hatıralarında bir yığın kötülük, bir yığın düşman da vardı ve hatırlamaya başlar başlamaz önce onlar hücum ederdi zihnine.

Zülküf, bir ağacın gölgeliğine çöküp zihninin karışıklığını alması için Allah’a duaya başlamışken “selam olsun sana” diyen bir ses işitti. Sesin sahibini cevapsız bırakmak olmazdı:

-Selam olsun sana da.

Zülküf, kendisini selamlayan genci inceledi bir süre. Ayağında çarık, sırtında gri çuhadan bir palto, başında da Anadolu köylülerine mahsus sivri bir külah vardı. Boş olan arabasına koştuğu çelimsiz hayvan, sahibinin fukaralığını ele veriyordu. Zülküf’ü en çok etkileyen ise genç adamın iri kahverengi gözlerindeki sıcaklık olmuştu. Yeniden seslendi Zülküf:

-Buyur, gölgeyi paylaşalım. Az söyleşelim, az halleşelim.

-Paylaşmaya da, söyleşmeye de, halleşmeye de icabet ederiz çok şükür. Ben yolcuyum, sen mukim. Öyleyse evvelden bana düşer kendimi tanıtmak. Adım Yunus. Yukarlardan geliyorum, Hacı Bektaşi Veli’ye dert anlatmaya gidiyorum.

-Adım Zebercet oğlu Zülküf. Aslını sorarsan ben de bir garip yolcuyum. İşim gücüm şu dünyayı arşınlamaktır. Hacı Bektaşi Veli’ye dert anlatmaya gidiyorum dedin. Dert dinlediğine göre o bir ulu kişi olsa gerektir. Söyle bakalım Yunus, derdin nedir ve dahi derdinin dermanı Bektaş Veli’de var mıdır?

Yunus, gelip Zülküf’ün yanına oturdu. Çıkınından iki bazlama, bir de irice soğan çıkarıp ortaya koydu:

-Bir taraftan kuşluk ekmeğini yiyelim, bir taraftan da konuşalım…

Zülküf, yemek yerken iyiden iyiye ısındı Yunus’a. Anası onu, tohumluk buğday istemesi için yollamıştı Bektaş Veli’ye; çünkü Anadolu, bir süredir kıtlık çekiyordu, halk iyiden iyiye yiyecek sıkıntısı çeker olmuştu.

Tüm bunları Yunus’tan dinleyen Zülküf, iyiliklerini ve kerametlerini başkalarından da duyduğu Hacı Bektaşi Veli’yi görmeyi diledi:

-Yunus, yanına bir yol arkadaşı ister misin?

-Benimle Bektaş Veli makamına gelmek mi dilersin?

-İyi bildin. Gerçi biraz sapacağım yolumdan; ama umulur ki bir velinin hayır duasını almaya değer yolu sapıtmak.

-Öyle olsun. Buradan Hacı Bektaşi Veli dergahı bir konaklık mesafedir. Acele edersek yatsıya kalmaz orada oluruz.

-Öyleyse davranıp kervansaraydan atımı alalım da düşelim yola.

Kuşluk vaktinden Hacı Bektaşi Veli dergahının olduğu köy uzaktan seçilene kadar Zülküf anlattı Yunus dinledi, Yunus anlattı Zülküf dinledi. Anlattıkça ısındılar, dinledikçe ısındılar birbirlerine.

İki arkadaş köye girdiklerinde yatsı ezanı okunuyordu. Varıp yetiştiler, Bektaş Veli’nin ardında namaza durup el bağladılar. Namaz sonrası geceyi dergahta geçirip buğdayı sabah istemeye karar verdiler.

Zülküf, bu tip yerlerde hep huzurla uyurdu. “Bu gece de öyle olacak inşallah” diye düşünüp vardı uykuya.

Rüya gördü Zülküf.

Rüyasında, Yunus’u bir tahta oturmuş, etrafına harflerden yapılma çiçekler saçarken gördü. Kimi aşktı arkadaşının savurduğu çiçeklerin, kimi hikmet, kimi de coşku. “Bu ne büyük devlet Yunus” diyerek kalktı yattığı yerden.

Sabah namazının ardından postunda oturan Hacı Bektaşi Veli’nin huzuruna vardı iki arkadaş. El öpüp halleştiler. Pir, bir dilekleri olup olmadığını sorunca, sözü Yunus aldı:

-Efendim, ben Sakarya kıyısında anamla oturuyorum. Biliyorsunuz, Moğol istilasından bu yana Anadolu’da kıtlık var. Anam kadın dedi ki: “Var git Bektaş Veli’ye. Varıp gidip tohumluğa buğday iste. Eğer verirse bekleme, al gel. Eğer vermezse hiç olmazsa hayır dua iste.”

Hacı Bektaşi Veli, Yunus’un isteğini dinledikten sonra Zülküf’e döndü:

-Ya sen evlat. Senin bir muradın var mı?

Zülküf, apaydınlık yüzlü bu adama söyleyeceklerini hesap etmek için biraz duraklayınca Bektaş Veli tekrar Yunus’a döndü:

-Yunus, buğday istersen buğday, himmet istersen himmet vereyim. Ne dersin?

Zülküf, bu teklifi duyunca Yunus’a rüyasını anlatmadığına hayıflandı. Yunus, biraz düşündükten sonra cevap verdi:

-Pirim! Anam beni buraya buğday almaya yolladı; sen bana himmet teklif ettin. Himmeti geri çevirmek olmaz; ama ana sözünü çiğnemek hiç olmaz. Ben sana derim ki, bana hem himmet et, hem buğday ver.

Hacı Bektaş-ı Veli gülümsedi:

-Evlat, bu gönül işidir ve dahi seçim işidir. Ya himmet ya nimet.

Yunus, daha fazla direnmedi isteğinde:

-Pirim; annemi kıramam. Ben buğdaya talibim.

Zülküf, arkadaşının büyük bir nimeti kaçırdığını düşünerek üzüldü. Bu duruma müdahale etmesi yakışık almayacağından istemeyerek de olsa sessiz kaldı.

-Öyle olsun, diye bağladı sözünü Hacı Bektaşi Veli, kardeşlere söylerim tohumluk buğdayını verirler.

İki arkadaş, buğdayları arabaya yükleyip çıktılar yola. Uzunca bir sessizlik oldu. Yunus, dönüyor uçsuz bucaksız bozkıra bakıyor, dönüyor buğdaya bakıyor, dönüyor arkadaşına bakıyor, bir türlü nasıl söze nasıl başlayıp derdini nasıl dökeceğini bilemiyordu.

Zülküf, “sonucu ne olursa olsun” deyip gördüğü rüyayı arkadaşına anlatmaya cesaret edemiyor; açıkcası Yunus’un “be hey gafil, böyle rüya görülür de anlatılmaz mı?” demesinden çekiniyordu.

Sıkıntı büyüdü büyüdü, nihayet iki arkadaş öğle vakti yemek için durduklarında Yunus’un dilinden uç verdi:

-Yahu nedir bu? Konuşa konuşa geldik, susa susa gidiyoruz. Ya ne yapaydım Zülküf? Hele sen söyle. Bektaş Veli soru soranda “nimet neymiş sultanım, bana himmet gerek” mi diyeydik? Peki, böyle dedik. Ya anamıza ne diyeydik?

Zülküf, bozkırın tüm havasını ciğerlerine doldurmak istercesine bir nefes çekti içine:

-Ne diyeceğini bilmem Yunus. Bildiğim şudur ki, nimet de sana sunulmuştur himmet de. Sen dilediğini seçtin. Şimdi pişman olacaksan, varıp dönelim Bektaş Veli’ye.

Yunus, sabahtan bu yana bunu bekliyordu zaten:

-Varıp dönelim ya. Varıp dönüp “himmet isterim, nimet bana gerekmez” diyeyim. Haydi Zülküf, durmak olmaz.

İkindi namazı yeni bitmişti iki arkadaş yeniden Hacı Bektaşi Veli dergahına döndüklerinde.

Yunus durmadı. Dosdoğru gidip Bektaş Veli’nin ellerine sarıldı:

-Sultanım, ben hatamdan döndüm. Buğdayların senin olsun. Ben ille de himmet isterim.

Bektaş Veli, gülümsedi:

-Senin nasibin bu kapıda değildir Yunus.

-Etme sultanım. Böyle deyip kolumu kanadımı kırma sultanım.

-Yunus, senin yolun kardeşimiz Taptuk Emre’nin dergahına doğru olsa gerektir ve de nasibini o dergahta bulsan gerektir. Bir hırka bir lokma diyip çile çeksen ve de orada büyük devlete kavuşsan gerektir.

Sözü ikiletmedi Yunus:

-Ferman, senin fermanındır.

İki arkadaş, gerisin geri düştüler yola. Bu kez coşkun akan ırmaklar gibiydi Yunus. Dili açılmış, şiir söyler olmuştu:

“Dirsin Şeyh'in aşkına
Yalın ayak başı açık
Er var dirlik dirlikmiş
Yalın ayak aç değil

Durmuş marifet söyler
Erene Yunus Emrem
Yol eriyle yoldadır
Yolsuza yoldaş değil”

Zülküf, atını yedeğe alıp öküz arabasında yanına oturduğu arkadaşı Yunus’a dalgın dalgın sordu:

-Peki şimdi yolun nereye?

Yunus, Zülküf’le yollarının burada ayrıldığını anlayıp üzüldü:

-Önce Sakarya kıyısına, bizim haneye. Ardından Taptuk dergahına, çile çekmeye.

Yoruldu Zülküf. Dünya onu, gördükleri onu, anladıkları onu yordu. Zaten yorgundu Zülküf, zaten bitkindi. Sonra açtı ve okudu: “Göklerin ve yerin bilinmeyen, görülüp gözlenemeyen yüzü Allah elindedir. Ve var olan her şey hep O’na döndürülecektir. Öyleyse O’na kulluk et; O’na güven, O’na dayan; çünkü Rabbiniz yapıp ettiklerinizden asla habersiz değildir.”

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

"Sarı! bi çorba getirsene!..."

Abi yazının başlığını görünce eski günler geldi aklıma. Başka Masallar'dı gerçekten. Hayat güzeldi. Her gece bir masal dinleyerek uyuduğum günlerdi.
Şimdi büyüdük. Ne masal anlatan kaldı baş ucumuzda, ne de masallara olan inancımız...
Ha bir de kıyının karşısı vardı:
"Sarı! bi çorba getirsene!..."

Söylence...

Hocam "Hacı Bektaşi'nin Türbesi" biraz yanlış olmamış mı? Zülküf'le Yunus, geri döndüklerinde henüz hayatta olduğuna göre Bektaşi Veli... "Hacı Bektaşi'nin Dergahı" olmalı gibi...
Öte yandan pek bilindik bir "söylence"ye sadece konuşmalar (diyaloglar) yazmak hangi türe girer?
Bu da sanırım uzun soluklu bir yazının sadece bir bölümü... Gerçeküstü, fantastik bir romandan alınmış bir bölüm gibi... Hakan Albayrak'ınkine benziyor...
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!

sağol metah

Önemli bir yanlış yapmışım. Gerçi metnin bütününde sürekli dergah ya da makam diyorum; ama orada kalemden kaçmış. Gerekli düzeltmeyi yaptım.

Bektaşi/Bayram-ı

İsmail Kardeş,
Kalemden kaçan "Hacı Bayram-ı Veli"yi de düzelt lütfen... Aslında "Bektaş-ı" değil "Bektaşi" olmalı. Bildiğim kadarıyla Hacı Veli, Bektaşi olduğu için bu sıfat takılmış adına?..
Yazının geneline baktığımda "Ya bu yazı İsmail'in mi?" dediğim ve şaşırdığım çok yer var aslında... Hem üslup olarak hem kelime seçimi ve cümle kuruluşu hataları bakımından "İsmail Kılıçarslan" tarzına uymamış bu yazı... (tek örnekle geçeceğim:"Yunus daha fazla direnmedi isteğinde.." deyince önceki "buğday" isteğinden vaz geçip "himmet" istemesi gerekmez mi?) Bu yazı şöyle "başka biri yazmış da senin adınla yayınlanmış gibi" duruyor. :)
Her yazarın bir "dal"ı olur ya iyi olan: Seninki öykü değil anlaşılan... Güncel-Siyasi yazılarda üstüne yok bence...
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!

eyvallah metah kardeşim

eleştirinin namuslu olanını çok özlemişim. sağolasın.

doğrusu, bir takım yazım yanlışları yapmışım. bir geniş vakitte (belki bu akşam) gözden geçiririm inşallah.

selam ve dua.

Dergah ile türbe arasında fark olmaz.

Hocam erenler ölmeden evvel ölürler. Dergah olacağına türbe olur.
Belki de bu ince halden dolayı türbe yazılmıştır.Öyle olacağına böyle olsun için de şöyle söylenir "kadısı yanlış mı yazacak?"
Allah yar ve yardımcımız olsun. Ölmeden evvel ölelim de varsın türbemiz olmasın.

2 Şarkı 1 Masal

Lise okuduğum yıllarda iki radyo dinleyebiliyordum bulunduğum ilçede: Marmara fm ve Radyo 7. Eski bir alışkanlık gereği Marmara'da sabitlerdim frekansı. Sıkıntı ve boşluk daha çoktu o günlerde yüreğimde. Bulunduğum kira evinin tavanı çok yüksekti ve sıkıntımı arttırıyordu 6 sene boyunca.

Akşam saat 10'da İki Şarkı Bir Masal. İsmi İsmail olan sunucunun o kadar etkileyeceğini bilmiyordum hislerimi. "Zebercet oğlu Zülküf..." diye başlayan o cümleler gerçekten etkileyiciydi. Özledim gerçekten. İsmail Kılıçarslan, Zülküf'ün maceralarına devam etmeli bence.