Genel olarak ''islam'' algımızla ilgili farklılıklarımızı, zenginlik veya postmodern bir çerçevede ''doğal çeşitlilik'' olarak ele almayı yeğleyip, bunun bir ''problem'' olabileceğini ve dolayısıyla çözümlenmesi gerektiğini düşünmek istemediğimizi; bunun da başlıbaşına bir ''paradoks'' olarak kabul edilip, ''teslimiyet'' imizin belirsizlikte ortaya çıkan karanlığa yenilip yöneldiğini gözlemlemekteyiz. Bu ''zenginlik'' ifadesi, çözemediğimiz sorunumuzu örtbas etme çabamızdan başkası değildir aslında. Sorunumuzun adını böylesi tanımı meçhul bir ''belirsizlik'' ile süsleyerek hem kendimize süslü göstermeyi başarmış hemde ''meşruiyet'' kazandırmış oluyoruz kendimizce. Yani meşruiyetini ve aslında ''KİM'' liğinide kendi bilinemez belirsizliğinden alan ''BEN'' ve onun, anlamı belirsizlikte kaybolmuş ''KELİME'' si. Bu, algımızın ontolojik-varoluşsal-fıtri yanılgısıdır. İçine doğduğumuz karanlığın çeperini yırtarak aydınlığa yapacağımız yolculuğumuzun ilk barikatıda, algımızın tüm dikkatini toplayarak (göz, işitme ve gönül-tüm akıl) BEN olarak tanımladığımız varlık sahnesine gelen bu şeyin KİM olduğu sorusuna doğru cevabı verip, meşru bir tanıma ulaşmaktır.
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz, çeperi içine hapsolduğumuz modern-geleneksel ve karışımı postmodern paradigma, öncelikle önümüze büyük bir duvar örmüştür: sakın kendine ''BEN KİMİM?'' sorusunu sorup kendi başına cevaplamaya kalkma! Çünkü bulamazsın, tanımsız kalırsın ve cemaatin dışına atılır, kurda kuşa yem olursun!(korku krallığı) Aslında haklıdır da. ''BEN'' gerçekten dayanak bulunmaksızın tanımlanabilecek, kendinden menkul birşey değildir.Çünkü kendini aradığı yer içinde öyle hacimsiz ve çaresizdirki, okyanusta bir ceviz kabuğuna benzetilebilir. Ve o küçücük adam derya içinde ''ben kimim?'' sorusuna cevap ararken, sınırlarını(HADDİNİ) bulur önce, sonrada cevabın sınırların ötesinde olduğunu. İşte burada başlar İbrahimin sınırların ötesinden gelecek cevabı arayışı. Yıldızlar,ay ve güneş Rabbi olamaz,kendine göre nekadar büyükselerde enaz kendisi kadar sınırlıdırlar.
İnsanların kaçı kimliğini oluştururken veya oluşmuş kimliğini sorgularken ''ben kimim?'' diye sorabildi? Kanımca bu sorunun cevabı ''GAYB'' duvarlarının ötesinden başkaca doğru olarak cevaplanamaz çünkü, ben kimim sorusuna ilk cevabı veremeden ''mahiyeti-ne'liği '' sorunu ortaya çıkıyorki oda: ''yaratılmış'' olmaktır.Dolayısıyla BEN'in KİM'liğine yönelik bir sorunun cevabı YARATANIN kim olduğunun bilinmesinde saklıdır. Yaradanın gündeme alınmaması ise okyanusun karanlığına geri dönmektir, aşılamaz duvarlara çarpmaya devam etmek ve öteki acizlerin bu duvarlara çizdiği resimlerle avunup kimliğini unutmaktır. Varoluş anlamını yitirmiş, aslında hiç bulamamış ama sancısınıda dindirememiş; ''Rahmana iman'' yüreğinde onulmaz bir hasrete dönüşmüş zavallı insan.
Duvarlar nasıl aşılacak? Ötesi neresi? Çaresiz kaldığımız sorularımızın cevabı kimde: Rabbimiz kim?
'' Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla. Oku, yaratan Rabbinin adıyla! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Rabbin büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle ilim öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.'' (Alak 1-5)
Görüldüğü üzre sadece İbrahim(a.s) değil,Muhammed(a.s) da aynı sorunun cevabını arıyor ve tüm insanlık tarihi boyunca insan: kimliğini arıyor. İnsanın kimlik arayışının dayandığı yani sınırlarına ulaştığı yer, Gaybında başladığı yerdir ve buda ikinci barikatıdır insanın, ya iman edecek yada iman edecek ama kime-ne'ye? Bu nokta da kuran bakara suresinin başında: ''Elif Lam Mim.ŞÜPHESİZ bu İLAHİ bir kitaptır; muttakiler için hidayet ve yol göstericidir. Onlar GAYBA inanırlar....'' buyuruyor ki; varoluşumuzun ikinci barikatını aşma yolu tanımlanıyor. Aslında yukarıdaki bağlamı tamda buraya gelebilmek için kurmaya çalıştım.
Gayb ve belirsizlik. İlk bakışta ikiside birbirine çok yakın ve dikkat edilmediğinde içinde büyük bir kaosu barındırdığı izlenimi veren GİZEM.(ve ilaveten insanın itici gücü, varoluşsal meleke: MERAK ve değinmemiz gereken, ''kelime'' olgusunun anlamlandırılma sürecinin de, aynı insanın anlamlandırılma sürecindeki gibi Gayb duvarında gelip tosladığı gözden kaçırılmamalıdır. Buna(kelime) ilişkin söylenebilecek herşey kimlikle birlikte; kimliğe (benliğe) ilişkin herşeyde kelime ile anlamını bulabilir ki, birbirlerini kaçınılmaz olarak tamlayandırlar.) Gayb adı üstünde insan idrakinin ötesidir ve böyle oluşuda,insan merakının doğası gereği gizemlidir, insan için kayıptır,sırdır. İnsan kendisine ait tüm fıtri cevapların orada olduğunun farkına vardığı anda yani ikinci bariyere geldiğinde, bariyerinde mahiyeti-ne'liği sorusu-sorunu ile karşılaşıyor.Ayrıca güç-insan ilişkiside burada başlıyor.Yani sorulara cevap verecek olan, insanıda teslim alacak olandır; dolayısıyla insan algısının güç-güçlü kabulüde bu noktada yatmaktadır, güçlü olma arzusuda burada başlamaktadır. Modern anlamda kelimenin en nihayetindeki belirsizliği insanı, cevabı verilemez sorulara içinden çıkılamaz cevaplara(paradoks) dayandırıyor ve bir makalenin gücü ve değeri içinde barındırdığı paradoklar kadar oluveriyor.Yani o mahiyetini yine bilemediğimiz kutsal(!)kavram ortaya çıkıyor KARİZMA: gücünü belirsizlikten alıp gizemini elevermeyip, muhatabının hayalgücüne(aynı belirsizlik) teslim olurken, muhatabını teslim alan paradoks. Konu çok derin ama kesinlikle belirsiz değil. Düşünmeyip, algısını kullanmayanlar için söylenecek şey ise : efendinize iyi hizmet edin, yoksa sizi tanımsız bırakır.
Sonuç olarak pek derli toplu olmasada bir giriş denemesiydi, şu paradoksla bitirelim: ''tutukluya, iki ölüm seçeneği sunulur. Kendisine sorulacak soruyu bilirse(ki bilmek BELİRLİLİKTİR) asılacaktır; bilemezse(bilememek BELİRSİZLİKTİR) kılıçla kesilecektir. Soru şu: ''biz seni nasıl öldüreceğiz?'' Tutuklu belirsiz olanı seçer ve bir paradoks meydana gelir.''evet bildin!'' diyorlarsa asmak zorundalar ama asarlarsa bilememiş olurki kesilmek zorundadır; oda öyle söylemiş olmakla bilmiştir ve kesilemez olmuştur....dikkatli okuyunca anlaşılıyor tavuğunmu yumurtadan yumurtanınmı tavuktan olduğu yada meşhur girit paradoksu, belkide bizzat kendimiz...
Yorumlar
Haklısınız
Cum, 21/07/2006 - 17:10 — rüştü hacıoğluyazı,içerik açısından ağır değil aslında.birşeyler söylemekten ziyade, birşeyler sormaya çalışıyor ama dil tekniği açısından ifade yoksunu; çünkü,düşüncelerimi yazı ile derli toplu hale getirip ifade etme çabam pek yeni.Cemaatide bu yüzden seviyorum zaten.kendimi ifade etmeyi öğrenmeye çalıştığım bir okul benim açımdan. birşeyin bilgi bağlamında NE'liğini bilmek,NASIL ifade edilebilirliğini bilmeyi getirmiyor hemen yazıkki. Sitedeki şiir ve yazı üzerine yazılanları dikkatle okumaya gayret ederek öğrenebileceğimi umuyorum. Uzun cümle kurmam da NOKTA dan korktuğum içindir.Nokta, sonlanma hissi ve bağı yeniden kuramama korkusu meydana getiriyor bende.ayrıca noktanın kesinlik ve keskinlik taşıyan yüzü, ancak mahir ellerce kullanıldığında işlevsel olur zannediyorum ki buda bir yanılgı olabilir. Söylemek zorunda olduğuma kani olmaksızın tekniğimi geliştirmek için yazı göndermediğimi ama gönderdiklerim yayınlanınca yeni bir sevinç ve mutluluk biçimiyle tanıştığımıda itiraf etmek isterim.Yazıların teknik yetersizliğine rağmen yayınlanması öğretmenlerin takdiri, editörlere teşekkür ederim.
Anksiyete (kaygı) bozulukları: Tanım sancısı
Cts, 29/07/2006 - 19:06 — rüştü hacıoğlu''Anksiyete batı dillerinde yaygın bir kelimedir ve dilimizde KAYGI, SIKINTI kelimelerine karşılık gelmektedir. Anksiyete bozukluklarını dilimize ''kaygı bozuklukları'' olarak çevirebiliriz. Ama anksiyetenin içerdiği anlam bundan fazladır. Dilimizdeki endişe, evham, daralma, bunaltı, afakan, stres kavramlarını kapsamaktadır.
Anksiyete bir DUYGU'dur. Tüm duygular gibi tarifi (tanımı) zordur ve herkes tarafından farklı hissedilebilir (!). Çoğu kez korkuya, kötü birşey olacakmış gibi bir endişeye yada BİLİNMEYEN birşey tarafından kuşatılmış gibi hissedilen bir baskıya benzeyebilir. Hafif bir tedirginlik duygusu, huzursuzluk, gerginlik gibi de olabilir. Bu duygu bir tür RUH AĞIRLIĞI olarak da tarif edilebilir. Bu insana öyle bir azap verebilir ki; bir çok insan bu duyguyu hissetmektense fiziksel bir ağrı yada hastalığı buna tercih edebilir. Fobilerde yada panikatakta olduğu gibi çok keskin bir korku şeklinde de hissedilebilir.
...
Anksiyete, aslında birçok hastalık yada sorunda bir şekilde yer alır.
...
Psikiyaride halen sınıflama ve terminoloji sorunları yaşanmaktadır. Bunun başta gelen nedeni hastalarımızın (!) yada hastalıklarımızın (!) çok karmaşık olmasıdır. Bu arada sıkça kullandığımız bozukluk kelimesine açıklık getirmekte yarar var. Bozukluk -disoder, hastalık- disease kelimesinden farklı anlam içerir. Bozukluk: bir şeyin işleyişin de ortaya çıkan aksaklığı veya sapmayı vurgular. Hastalık: boyutları, gidişatı, neden/sonuç ilişkileri ve tedavisi daha belirlenmemiş bir durumdur.
Anksiyetenin nedeni nedir? Ve neden bazı kişilerde diğerlerinden daha yoğun ve aksaklık yaratacak düzeyde yaşanır? Bu soruların yanıtı henüz açık olarak verilememektedir. Özellikle birinci sorunun yanıtı psikiyatri dışı sosyoloji, felsefe, biyoloji, antropoloji gibi bilim dallarını da işin içine sokar. Örneğin ünlü filozof (!) Heideger'e göre: insan doğuştan sıkıntılıdır. Ve hayatı boyunca hep sıkıntılı kalacaktır. Nedeni de, insanın varoluşuna bir anlam bulamamasıdır. İnsana göre kalemin amacı yazmak, kağıdınki yazılmaktır. Bitkilerin ve canlılarında bir amacı vardır: en azından besin zincirini tamamlar(!). Ama insanın belirlenmiş bir amacı yoktur(?).''
www.acililkyardım.com/psikiyatrikaciller'den alınmıştır.
Sanırım bundan öte yorum ''kör gözüme parmak'' olacak.Modern paradigmanın doğal-fıtri olanı, sorun ve hastalık olarak tanım(!)laması ve buna çözüm(!) üretme çabasına bir örnek. Psikiyatride çözüm aramak zorunda kalırsanız, iki kere düşünmeniz sizin için faydalı/hayırlı olacaktır. Selamünaleyküm.