Hürriyet(Tatil-Pazar Eki), 30 Ağustos 1998, Zeynep GÜVEN’in Hilmi YAVUZ Röportajı’ndan Alıntılar:
“Adı, ‘yumuşak’ anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘sert’ demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası.”
*Adında bile tezat var, buna dikkat edin ileride lazım olacak. Şairliğini bir nebze beğenseniz bile diğer ikisi tartışılır: Felsefeci veya üniversitede hoca oluşu, üniversite bitirdiği için değildir; zaten üniversite bitirmemiştir.
“Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddütüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil... Benden önce iyi şeyler yazmış insanlar var. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Muhip Dıranas'ı seviyorum. Behçet Necatigil'i seviyorum. Eğer böyle düşünmesem yarın şiir yazmayı bırakırım.”
*Oldu olacak “hatta yalnızca Dünya’da da değil” diyelim... Yarın çok geç olur, hemen bırakın şiir yazmayı.
“Bir bilim adamı olan Freud, bilinç dışının var olduğunu nasıl kanıtlıyor? Onun semptomlarından, efektlerinden, etkilerinden yola çıkarak. Bu, İslam kelamcılarının ve Hıristiyan teologların Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için gösterdikleri argümanın tastamam aynısıdır. Bilimin ve dinin bizi götürdüğü yerler aşağı yukarı aynıdır. Benim için arada çok büyük fark yok. Bilim dünyaya ilişkin bir takım hakikatlerin dile getirilmesidir. Sürekli yanlışlanarak devam eden bir bilim tarihinden söz etmek mümkün.”
*Bilim adamı(!) olan Freud’la İslam kelamcılarını bir sayan Hilmi YAVUZ için bilimle din aynı olduğuna göre -haşa- sürekli yanlışlanarak devam eden bir dinden de söz edilebilir demektir bu cümle. Zaten söyleşinin başlığı da “Bilimle Din Aynı Yola Çıkar”...
“Kafasında uçuşan tüm bu düşüncelerin yanında, geçmişten beri sürdürdüğü zevk ve alışkanlıkları var Hilmi Yavuz'un. Örneğin içki masası onun için kutsal bir yer. Eski Osmanlı sofralarının içki terbiyesine uyarak, oturduğu masadan herhangi bir gerekçe ile kalkmıyor. Tuvalet ihtiyacını gidermek için bile. Çünkü bunu sohbete saygısızlık olarak görüyor. Masasında her zaman soğan ve sarımsak bulunduruyor. Soğanın yararlarını saymakla bitiremiyor: ‘‘İçinde önemli ölçüde C vitamini var. Bir de kansere en az yakalanan insan grubunun Museviler olduğu söyleniyor. Bu da çok soğan yemelerine bağlanıyor. Üstelik soğan strese de çok iyi geliyor. Bir kuru soğanı alın, ortadan ikiye bölün, koklayın. Sinirleriniz hemen yatışıyor.’’
*“Kafasında uçuşan” tüm bu düşünceler kutsal(!) içki masası kaynaklı sanırım. İçkinin bir terbiyesi(!) varsa zinanın da terbiyesi olabilir. Bunu en iyi “Coşkun”dan öğrenebiliriz sanırım. Ayrıca çok soğan yiyen (Kur’an-ı Kerim’de de “kudret helvası ve bıldırcından bıkarak, soğan sarımsak, baklagiller gibi gaz yapıcı besinler isteyenler” olarak tanımlanan ) Museviler sanırım koklamadan yiyorlar bunu! Çünkü stresleri, sinirleri hiç yatışmıyor. Ya da Filistinliler’e söyleyelim de soğan koklamaktan vazgeçsinler artık!
“94 yaşındaki adam dertli dertli, ‘‘Doktor bey, artık karımla aramda hiçbir şey olmuyor’’ demiş. Doktor adamı şöyle bir süzüp ‘‘Bey amca, senin yaşında olmaması gayet normal’’ diye cevap vermiş. İhtiyar üstelemiş: ‘‘Bir arkadaşım var, üstelik benden iki yaş büyük. Her gün kahvede, karısıyla yaptıklarını anlatıyor. Dört kere, beş kere...’’ Doktor gülümsemiş, ‘‘ziyanı yok amca, sen de anlat!
Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘son elli yılın en iyi şiir kitabı’ olduğunu söyler. Muhabir gülümseyerek ‘hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu’ türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: ‘Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüz elli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi’. Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, ‘Sen nasıl böyle söylersin’. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: ‘Sen de söyle’! Üstelik o fıkradaki doktorun tavsiyesinden bir adım daha ileri gidiyor, söylediklerine inanıyor.”
* “Ben de söyle”yemiyorum, hiç yorum yap(a)mıyorum gülmekten! Bir insan kendini ancak bu kadar güzel tanımlayabilir. Boşuna dememişler: Bir insana en büyük kötülüğü yine insanın kendisi yapar.
Hilmi Yavuz hakkında olup da benim dillendirmeye utanacağım kimi konuları ise bu linkten okuyabilirsiniz:
Zaman, 25 Haziran 2006, Hilmi YAVUZ, “İslam’da Reform” Yazısından Alıntılar:“İslam’da Reform konusu, İslam tarihinde kim bilir kaçıncı kez, tekrar gündeme geldi. Evet, gerçekten kim bilir kaçıncı kez! Bilenin de bilmeyenin de, kendinde salahiyetler vehmettiği bir konu ‘İslam’da Reform’ konusu...”
* Ben bilmem annem bilir!!! Kendini felsefeci sayan ve üniversitede hocalık yapan seçkin (elitist- “Klasik batı müziği dinlemeyenler benim şiirlerimi okumasın” diyecek kadar hem de...) bir şair en azından bu konunun kaç dönemde ele alınabileceğini söyleyebilirdi.
*“Evet, gerçekten kim bilir kaçıncı kez” diyerek kaçıncı kez tekrarlamış oluyorsunuz bu cümleyi ve bu tekrara ne gerek... “Gerçekten...” Yalandan da mı yazılıyor kimileyin?
* “Bilenin de bilmeyenin de...” sınıflandırmasının hangi tarafındadır Hilmi YAVUZ? Bu konuda salahiyetini nereden edinmiştir? Yoksa kendi deyişiyle bu bir vehim midir?
“Bundan bir süre öne I. Uluslararası Beyoğlu Şiir Festivali dolayısıyla İstanbul’da bulunan Suriye asıllı ünlü şair Adonis de ‘Reform’cular kervanına katılmış görünüyor. ‘Milliyet’ gazetesinden İpek Yezdani ile yaptığı bir söyleşide Adonis, Kur’an’ın iki bölümden oluştuğunu; ‘birinci bölüm[ün] Hz. Muhammed’e Mekke’de inen, ikinci bölüm[ün] de Medine’de inen ayetlerden’ ibaret olduğunu belirtip Mekki ayetlerin ‘tanrısal inançla’, Medeni ayetlerin ‘İslam kanunlarıyla ilgili’ olduğunu ifade ederek, Medeni ayetlerin, Mekki ayetlerden hareketle yeniden yorumlanabil[eceğini], yazılabil[eceğini]’ öne sürüyor.
Gerçi ertesi gün, ‘Milliyet’, yayımladığı bir düzeltmede Adonis’in bu sözlerinin yanlış çeviriden kaynaklandığını belirtip özür diledi, ama hemen iki gün sonra, bu defa Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, (’Hürriyet’ gazetesinin haberine göre), İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda İslam Dünyası’nda reform[un] şart oldu[ğunu] öne sürmekte gecikmedi, evet, ama ‘reform’un ne olduğu ve nasıl yapılacağı konusunda herhangi bir ipucu da vermedi.
Hadi Adonis şairdir, Türkiye’ye her gelişinde bu türden skandallar yaratmak konusunda da pek mahirdir, diyelim. Nitekim, bundan on yıl kadar önce, yanılmıyorsam Nazım Hikmet Ödülü’nü almak için İstanbul’a geldiğinde ‘Kadından şair olmaz!’ diyerek ortalığı allak bullak etmiş, ama sonunda Cevat Çapan ve Özdemir İnce imdadına yetişip Adonis’in böyle lakırdılar etmediğini belirtmişlerdi...”
*Adonis’in her iki vukuatının da tamamen medyanın alıştığımız abartmalarından başka bir şey olmadığını kendi ağzıyla söyleyen Hilmi YAVUZ , yazısını yine de bu konu üzerine kuruyor. Çok garip doğrusu… Bu durum, “Kaf Dağı’nın ormanı var mı yok mu” diye tartışmaya benzer: Kaf Dağı var mı ki ormanı olsun!
“Pek iyi de, Abdullah Gül gibi, sorumluluk mevkiinde bulunan bir devlet adamının, üstelik İslam Konferansı’nda bu türden sözler söylemesinin anlamı nedir? Gül, Hürriyet’in haberine göre şunları söylemiş: ‘Medeniyetler arası çatışmayı önleyebilmek için diyalog şart. Bunun için medeniyetler arası ittifakı önerdik. Bu yüzyılın sorunlarına cevap vermek istiyorsak, reform bir tercih değil, bir gerekliliktir. Artık reform için gerçek adım atma zamanı gelmiştir.’”
*Ben bu cümlelerde “İslam” diye bir sözcük göremiyorum. Medeniyetler arası çatışmayı çıkaranlara karşı, medeniyetler arası birliği öneren biri bu öneriyi sizce kime yapmıştır?İslam alemine mi? Hayır, karşı yakaya… Yani “diyalog şart, reform gerekli” deniliyorsa bence bunun anlamı: “Ey Avrupa zihniyeti, İslam’a bakışınızda reform yapın ve Müslümanlarla diyaloga girin.” demektir. Ama aşağıda da devam ediyor Hilmi Yavuz olmayanlar üzerine konuşmaya ve Kaf Dağı’nın ormanlarını gönlünce betimliyor:
“O zaman bir kez daha soralım: ‘Reform’ nedir, neyi içerir? Eğer söz konusu olan Kur’an-ı Kerim ise, ‘Reform’ sayın şair Adonis’in önce söylediği öne sürülen, sonra yalanlanan ifadesinde dile getirildiği gibi, Medeni ayetlerin ‘nesh’i anlamına mı geliyor? ‘Nesih’ işletilecekse, bu konuda yetkili kişi ya da kurum kimlerdir? Bir başka deyişle, Müslümanların nesih yoluyla ‘doğru inanmalarını (’l’orthodoxie’) ve ‘doğru davranmaları’nı (l’orthopraxie’) kim, nasıl denetleyecektir?
Kur’an-ı Kerim’in neshe tabi tutulabileceği konusundaki görüşler, daha önce de ortaya atılmıştır. En son örnek, Sorbonne Üniversitesi’nde İslam ve Arap Düşüncesi dersleri vermekte olan Prof. Muhammed Arkoun’dur. Arkoun, Türkçeye ‘Kuran Okumaları’ adı altında çevrilen kitabında, Hz. Peygamber’den önceki peygamberlerin ‘iyi korunmuş bir Levha’da (’el-Levhu’l-Mahfuz’) muhafaza edilen Kitab’ın ilkörneği’nden (l’Archétype du Livre’) çıkan mesajları aldı[klarını] belirtir ve şöyle der: ‘Kesintisiz vahiyler, semavi ilkörnek Kitab’ın dünyevi baskıları (éditions’) gibidirler: […] İlk olarak Ümmü’l Kitab’da (Arkoun, Levh-i Mahfuz’daki arketipten, ilkörnekten sözediyor) bilgi bütün, doğru, sonsuz olarak düzenlenmiştir; doğrudur, fakat dünyevi baskılarda kısmidir ve değişikliklere (nesih/ mensuh) tabidir.’”
*Papalık kurumuna benzer yarı-bağımlı bir kurula davetiye çıkarıyor Hilmi YAVUZ, bu o kadar açık ki! Şu cümleye dikkat: “Müslümanların doğru inanmalarını ve doğru davranmaları...” Yani “Usame’ye, Zerkavi’ye inanmamaları ve teröristlik(!) yapmamaları” desenize açıkça… “…nı kim, nasıl denetleyecektir?” Bu kurum Müslümanlara DEMOKRASİ ve ÖZGÜRLÜK de getirecek anlaşılan Irak ve Afganistan’da olduğu gibi… Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in nesh edilmesi önerilerek (NESH= *Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmaktır. *Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak. *İbtal etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek. *Nakletmek, kaldırmak, bir şeyi zâil kılmak: Güneşin, gölgeyi giderdiği gibi.) diğer “Semavi(Göksel) Dinler”le “Kitap Kardeşliği” ilan etmektedirler. Ayrıca neden “semavi” ise bunlar, gökten mi gelmiş bu kitaplar,dinler? Tanrı İslam dininde gökte midir yoksa her yerde mi?Ya da hangi dinde Tanrı “göksel krallığı”na hükmeder? Zaten “İslam kelamcıları, Hristiyan teologlar” diyerek eşitlik kurmuş ve ısındırmıştı bizi…
“Pek iyi de, bu gerekçeyi kim veya hangi makam, bütün Müslümanlarca kabul edilebilecek bir meşruiyet yetkisiyle öne sürebilecektir? Ya da, evvelemirde bu gerekçe, İslam ulemasınca bir konsensüsle onaylanabilecek midir? Bu sorular yanıtlanmadan ‘İslam’da Reform’dan söz etmenin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur ve bütün bu lakırdılar, kavl-i mücerredde kalmaya mahkumdur.”
* Sayın Abdullah GÜL’ün söylediği o cümledeki “gereklilik” sözü hemen de “gerekçe”ye dönüştürülmüş. Çünkü “Kim veya hangi makam bütün Müslümanlarca kabul edilecek bir meşruiyet yetkisiyle öne sürebilecek?” sorusu zaten cevabı bilinen tuzak bir sorudur. Cevabını az-çok siz de tahmin etmişsinizdir ya ben “makam”ı söyleyip “kişi”yi bulmayı size bırakacağım: Makam Halifelik’tir. Halife ise ilgili gazetenin, Hilmi Yavuz’un ve elbette “Ilımlı İslam” “ŞER-BET”iyle vaftizlenmiş kişilerin, bir de İslam düşmanlarının kafalarında çoktan bulunmuştur. Şu an bu anlamda bir kurul yok ama ileride kurulursa eminim sizler o konsensüste de olursunuz…
“Hamiş: Sevgili okurlarım, yaz tatili için sizden bir müddet için izin istiyorum. Yakında tekrar görüşmek üzere, zatınıza hoşça bakınız, Allah’a emanet olunuz. (H.Y.)”
* “Yaz tatili için bir müddet için” istediğiniz izin verilmiştir “sayın şair Hilmi YAVUZ” ve kendinize iyi bakınız siz de. Zira yazdıklarınız da siz de sizlere yazdıranlar da Allah’a emanetsiniz! Neden mi böyle diyorum?!
Gelin hep birlikte aynı gazetenin, aynı sayfasındaki diğer yazılara şöyle bir göz atalım:
*Ahmet SELİM “Bu Sıkıntının Sebebi Ekonomik Değil” başlıklı yazısında “AB bir realitedir, bu dünyanın dağları taşları, çukurları tepeleri gibi somut bir realitedir. Bizim Batılılaşma serüvenimiz açısından cim karnında nokta bile değildir... Reddetsek ne olacak yani? Batılılaşma denilen ve batıcılıkta daha uygun ifadesini bulan taklit sürüklenmesi, kültür yozlaşması duracak mı?”, “Piyasa sistemini bırakalım mı? Başka bir sistem mi icad edildi de bizim haberimiz yok? Adına ne dersen de; bu, “Kapitalizm” gerçeğidir.”, “Kapitalizmin her boya, kiloya, yaşa-başa göre çeşitleri vardır!” diyor ve kurtuluşun adresini AB olarak gösterip “Tek Yol Kapitalizm” diye bağırıyor.
*M. Nedim HAZAR “Robotop” adlı yazsında bunca mesele dururken “ Dünya Kupası”nın maçlarını “hararetle tartışmamızı” istiyor ve “kahramanlar”ını “futbolda arıyor:
“Bilmem kaç gün oldu Dünya Kupası finalleri başlayalı. Söyler misiniz, kaç maçı ertesi gün hararetle tartışır buldunuz kendinizi? Ya da kaç hareket var aklınızda kalan; şöyle sizi hayran bırakan, izlemeye doyamadığınız. Maçların en güzel golleri hep uzaktan vurulanlar. Akıl dışı bir hız yahut falso ile kaleciyi avlayan goller! Galiba bundan sonra da böyle olacak ve zoraki kahraman çıkarmaya çalışacağız.”
*Etyen MAHÇUPYAN ise “Parlamentolar Tarih Yazamaz” başlığındaki bildirisinde “Bu nedenle diğer ülkelerde siyaset üzerinden tarih üretilmesini istemeyen bir devletin kendi elini tarihten uzak tutması basit bir tutarlılık meselesi. Ne var ki Türk Tarih Kurumu tam da bunun aksini yapıyor, devlet memurları haline getirilen akademisyenlere tarihsel metinler yazdırılarak, ‘tarih’in yeniden inşa edildiği sanılıyor.”, “Öte yandan durumun simetrik olmadığını görmekte yarar var... Bunun nedeni Ermeni tarihçilerin resmî ideoloji dışında çok sayıda çalışma yapabilmesi, ama bunun Türkiye tarafında karşılığının olmamasıdır. Bugün kendilerini ‘milliyetçi’ addeden Ermeni tarihçiler bile Ermeni çetelerinin 1918’de yaptıkları katliamı bütün açıklığıyla anlatmak zorundalar. Aksi halde onların 1915 yılına ait söyleyeceklerinin hiçbir güvenilirliği kalmaz.”, “Hele Lyon’daki Komitas anıtını ‘soykırım anıtı’ olarak adlandırıp, sonra da niçin bir Atatürk anıtına hâlâ yer bulunamadığını sormanın bizzat kendimizi aşağılamak olduğunu anlamamak ne acı... Böyle bir eşitlemenin insanların aklına sadece ‘faille mağdur’ mukayesesini getirdiğini, artık anıtların idolleri kutsamak için değil, insaniyet adına dikildiğini nasıl göremiyoruz...” derken kendisi tarih yazıyor(!) ve sözde Ermeni soykırımı ile ilgili şu iddialarda bulunuyor:
Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Tarih Kurumu’na sahte belgeler düzenlettiğini, Türklerin güya Ermenileri önce katlettiğini(1915) bunun üzerine Ermeni çetelerinin oluştuğunu(1918) ve en son olarak da Lyon’daki Komitas(Ne demek bu acaba, “çeteciler” olmasın?!) anıtının sözde “soykırım anıtı” olmadığını aynı yere Atatürk’ün anıtının dikilmesini isteyen Türklerin ancak kendilerini aşağılamış olacağını, çünkü bunun akla yalnızca faille(Türk milleti) mağdur(Ermeniler) karşılaştırmasını getireceğini savunuyor bu milliyetçi-muhafazakar Türk gazetesinde!!!
*Tam “Ne oluyor, nasıl!?” derken Cem KIZILTUĞ’un aynı sayfanın tam ortasında bulunan karikatürü açıklıyor her şeyi:
Üstte büyük bir “Bilderberg” çarkı, onun hemen altında ondan daha küçük “Türkiye” çarkını o büyük çarka uyuşturmaya(entegre etmeye) çalışan karanlık bir kişi…
Gazetenin diğer sayfalarına bakmıyorum bile…
Ama Hilmi YAVUZ’un belirsizlikler ve olmayanlar üzerine kurulu ve vehimlerle dolu yazısında (…kim bilir kaçıncı kez, …katılmış görünüyor, …herhangi bir ipucu da vermedi, …Milliyet, yayımladığı bir düzeltmede Adonis’in bu sözlerinin yanlış çeviriden kaynaklandığını belirtip özür diledi... Yanılmıyorsam... Cevat Çapan ve Özdemir İnce imdadına yetişip Adonis’in böyle lakırdılar etmediğini belirtmişlerdi, … sayın şair Adonis’in önce söylediği öne sürülen, sonra yalanlanan ifadesinde dile getirildiği gibi) ağızdan çıkart(tır)ılan İslam’da reform baklasının aslını astarını ve şu ve şu yazılarda okuyabilirsiniz:
Bir ev sahibi olarak sizler de, ZAMAN’ın “YAVUZ hırsız”ın ZAMANı olduğuna şimdi inandınız mı?
Yorumlar
Klasik bir Çakko çatması (çarpıtması)
Per, 20/07/2006 - 13:53 — Hasan Hüseyin KoşarNe bekleyebiliriz ki. Sevgili avukatınız(!) karşınızda bay edebiyat profesörü Çakko! Alkışlar sizin yanlış ve zoraki bakışınıza. Bu sıralar Doğan grubu ve onun desteğiyle ayakta duran Vatan grubu -tabii İşçi Partisi yayın organları, Haydar Baş'ın yiğitleri ve Tuncay Özkan'ın kanaltürk'ü de dahil- Zaman'a karşı kutsal ittifak saldırısı başlattılar. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir refleksle büyük edebiyat profesörümüz(!) de bu kampanyaya katılmadan edemedi. Bakış açısı yukarıda saydığım zavallılarla aynı olunca başka ne beklenebilir ki? Şimdi bir kaç hafta önce alkışladıkları tavırla "lan, lun", şimdi kızıyorum, bu da Ulusalcı abilerinin avukatı diyeceksin ama diyemiyorum. Boşnak asıllılar Türkler gibi kızamıyor tabi. Tavrını artık normal saydığım miyop bir bakış. Bütün gazetenin yazarlarını toptan suçlama çabası. Soğuk savaş artığı düşünceler. Hiç şaşırmadım sayın Çakko devam edin. Hatta bana bir de edebiyat dersi vermeye de kalkarsınız şimdi.
hasan hüseyine yakışan bir eleştiri
Per, 20/07/2006 - 14:08 — isa marangozKaan coşkun musun, hasan hüseyin misin abicim? Kimsin?
Metah Çakko, Hilmi Yavuz'un söyleşisi ve yazısı üzerinden, sonra da Zaman'ın o sayfasındaki yazılar üzerinden eleştiri getiriyor kimi durumlara. Sen de "zaten Çakko'dan da bu beklenir" diyorsun. Adam beklediğini yapmış işte kardeşim. Cevap ver yahu. Hakaret etmek yerine, adamı kutsal ittifakla birlikte hareket etmekle suçlamak yerine cevap ver. Ne demiş Çakko? Hilmi Yavuz denen herif-i na şerifin ipliğini pazara çıkarmış.
Hilmi Yavuz hakkında ne düşünüyorsun? O da mı hizmetten? Cevap ver de bilelim.
Kardeş
Per, 20/07/2006 - 14:58 — ayse didarBakın ben değişik yerlerde ÇAKKO ile çok ters düşmüşümdür. Ve fakat diyorum ki bu yazısı gerçekten güzel bir eleştiridir. Sığ bir ULUSALCI ile bu yazının yazarını-gerçek hayatta ULUSALCI bile olabilir- karıştırmak mantıksız. Yazı baştan sona ayaklarını sağlamca basmış yere. Şimdi cemaatimdendir mantığı ile hamasi bir yorum kaleme alarak meseleyi geçiştirmek yakışık almıyor efendi. Yazacaksanız ÇAKKO gibi sağlam bir tutarınız olsun. Eleştirilerinizi gerçekten fikir beyan ederek yada beyan edilenleri delilleri ile çürüterek yapınız yoksa çok sönük kalıyorsunuz ve ÇAKKO haklı çıkıyor yine ve ben yine çıldırıyorum. Bu yazısındaki ana düşünceye katılmamak elden gelmiyor efendi. Hatay daki buluşmayı hatırlayınız efendim. Diyalogcular dinleri birbirine nasılda uydurmaya çalışmış H A T A Y yazısı ile dinimiz Yahudilik ve Hıristiyanlık ile nasıl eşdeğer hale getirilmiştir. Bence bu REFORM çalışmalarının DİYALOG çalışmaları ile direkt bağlantısı var çünkü İslamı dönüştürmezseniz alacağınız tek ses ve doğru ses sadece MONOLOG tur. Lütfen Hasan bey lütfen hakkı kim söylerse söylesin tutup kaldıralım.
Çok Gülünç
Cum, 21/07/2006 - 03:02 — Metah ÇAkkoArkadaşım Has-an,
Şimdi Fransa İsraili kınadı diye, biz kınamayacak mıyız aynı yerde durmuş olmamak için! Diğer arkadaşların meseleyi gayet güzel anladığı Şükrüye Dertli'nin özetlediğinden bellidir. Haydi bıraktık diyelim Hilmi Yavuz'u... Eleştirilen diğer yazıların İÇERİK bakımından cevabını bekliyorum, şekille uğraşan sol yobazlar gibisiniz ve kabuğuyla uğraşıp bir türlü özünü bulamadığınız o cevizden önce, kendi "kabuğunuzu kırın" derim ben... Ya da "Hakkı nerede olursa olsun tutup kaldıracak" "hakkaniyet" duygusuna sahip olun..
Eleştiriyi edepsizlik sayanların da eleştirel okumadan yoksun olduğunu gördüm... Hasan sana diyorum Faruk sen anla! :)
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
Gülün Sayın Çakko zira ben de gülüyorum...
Paz, 23/07/2006 - 01:42 — Hasan Hüseyin KoşarBen yazdıklarınızın başını değil sonunu eleştirmiştim. Bir kere daha ifade edeceğim ama Hilmi Yavuz'u nasıl eleştirirseniz eleştirin onun muhatabı ben değilim. Zaten felsefeden de hem hazz etmem hem de pek anlamam. Benim bir tek kelime Hilmi Yavuz'la alakalı kelam ettiğimi gördüyseniz gelin beri.
Evet siz çok mükemmel bir yazı kaleme almış olabilirsiniz ama dediğim gibi felsefe alanım değil. Yani onu eleştiremem. Ben yine yazımda dediğimi derim. Yani hala toptancılık yapmaya devam ediyorsunuz. Gibisinizdeki "siz" beni anlatıyorsa o başka tabii!
Bir de bahsettiklerimle saf tutma meselesi var.Bu sizin ilk vukuatınız değil ki. Bakalım isterseniz cemaat.com'um forumunda İsa Marangoz'a yazdılarınıza. Yani Fransa bir kez lanetliyor siz her zaman. Hem de müslüman kardeşlerinizi -tabi kendinizden başkalarını müslüman sayıyorsanız!- Hangisi yobazlık Allah aşkına!
Gelelim şu edeb meselesine. Anlamadınız anlamayacaksınız. Eskiden tarikatlerin çoğunun kapısında "edeb ya Hu!" yazarmış. Tartışmalar sırasında çoğu kez Fethullah Gülen ve hareketi hakkında -bilerek ya da bilmeyerek- haddi aşan ifadeler ve kalp kırıcı tabirler kullanılıyor. Bol miktarda yaftalama ise cabası. Şimdi ben insanları hele de müslüman saydığımız kardeşlerimizi kalplerimizi kırıyorlar diye edebe davet edip te muhatabım "bana edepsiz dedi!" tavrına bürünüyorsa ben buna koca bir "ayıp" derim. Yani ki kışıra takıldığımı iddia ettiğiniz şey kul hakkıdır da. Sizi uyarınca hata mı etmişim?
Son sözüm. Eğer ki Ahmet Selim'i azıcık okumuş olsaydınız bunlar başınıza gelmezdi. Sanırım gelecekte Cemil Meriç'lerin, Nurettin Topçu'ların, Abdürrahim Karakoç'ların yanında fikir dünyamızda adı altın harflerle yazılacak. Bakın birilerinin üstünde koca bir cemaati suçlamanın daha ilk adımda problemi Ahmet Selim'dir.
Ayrıca bırakın bu toptancılığı. Tabii ki eğer hala "bu ülkede müslüman falan partiye oy verenlerdir" demiyorsanız. Hakka tecavüz kul hakkına girer hatırlatayım dedim.
Velhasıl Sayın Çakko bana Has-an deyip hala hıncınızı dışa vururken ben de size gülüyorum. Yazık hıncınızda boğulacaksınız, haberiniz yok...
Soymadan Yiyelim
Paz, 23/07/2006 - 11:53 — Metah ÇAkko"Gibisiniz"deki "-siniz" bireysel olarak sizi anlatıyordu ama siz de öylesiniz.(Cemaat değil, sizin gibi düşünenler demektir bu)
Fransa sadece ve sadece bir örnekti. Ama sizin tavrınız zaten örneğe, şekile, dışa takılıp kalmak... Yani şunu örneklemeye çalıştım: (Çok açık ama yine yazacağım) İsrail'in yaptığı HAKsızlıktır. Fransa da HAKsızlıklar yapmaktadır. Şimdi bu HAKsızlarla aynı yerde durmayayım diye İsrail'i lanetlemeyecek miyiz? Aynı şekilde düşünebilir misiniz lütfen? Ulusalcılar SİZi eleştiriyor diye ben eleştirmeyecek miyim? Yani tersten olumlama mantığı içindesiniz: Ulusalcılar kötüdür, BİZi kötülemektedirler. BİZi onlar gibi eleştirdiklerine göre, Metah Çakko ve diğerleri de kötüdür. TOPTANCI zihniyet esas budur.
Benim cemaatinize laf ettiğim yok: Ben gazetenizce ve gazetenizin yazarlarınca (ve belki liderinizce) yapılmaa çalışanları gün ışığına çıkarıyorum. Bundan rahatsız olmanızı da anlıyorum. Yoksa ben de özde sizin cemaatin çizgisinden farklı değilim. Bunu şöyle düşünün: Muhsin Yazıcıoğlu'nun rahmetli Alparslan Türkeş'i eleştirmesi gibi... Ben bu örneği verdim ama şimdi tutup ayrıntı üzerinde debelenmeyiz inşallah, Fransa örneğinde olduğu gibi.. (Mustafa KALINTÜRK alnımdan öper sanırım bu örnek için) Yoksa kimseyle saf tutmuşluğum yok sizin zannınız üzere... Ama kaldı ki (bunu bir arkadaş da demişti) ulusalcı bile olsam ben, benim karşıma fikirlerle gelin fikirlerle... Bu çağrıyı defalarca yaptı arkadaşlarımız ama siz "izinsiz" fikir beyan edemezsiniz bilirim. "Bazıları haddini aşan ve kalp kıran ifadeler kullanıyor" demişsiniz. Müslümanların kalbini kırmak bir yana (en önemli örnekler başörtüsü ve İsrail konusunda) kalıbını dağıtan kişilerin varsın kalpceğizleri(!) kırılsın yahu! O kadar başörtülünün ve Filistinlinin kalplerinden daha mı değerli sizin kalbiniz?
Hala şu tavır olması çok yüzeysel: "Ahmet Selim'i azıcık okumuş olsaydınız..." Yahu adamın ne dediği yukarıda gün gibi aşikar. Bir adam düşün; 100 kelimesinin 99'u ortalama doğru, içinden biri kabul edilemez yanlış... Ahmet Selim muhteşem bir yazar olabilir ama kardeşim, yukarıda "Tek yol kapitalizm" demiş mi dememiş mi sen onu söyle! "Demiş ama..." diye kıvırmayın..(edep adap içre olanlaradır) Hilmi Yavuz şöyleymiş-böyleymiş... Olabilir arkadaşım, diğer yazıları güzel olabilir. Ama yukarıdaki "reform" yazısı sizce doğru ve güzel mi?
Ben "bu ülkede falan partiye oy veren müslüman, vermeyen değil" demiyorum sayın bayım. Ben "Herhangi bir partiye oy vermeyen müslümandır"a yakınım. (Şimdi sen buradan da kalıp çıkarmaya çalışırsın "ulusalcı" çıkarımı gibi ama beni kalıplayamazsın çünkü kalıp tanımam ben, yani sizin gibi bir cemaat içerisinde bulununca var olmam)
Birilerinin üzerinden koca bir cemaati suçlamıyorum ben, o birilerini ve bunlara destek veren ötekileri eleştiriyorum. 600.000 sattığıyla övünülen gazetenin maharetlerini, kimlere HİZMET(hezimet?) ettiğini ortaya seriyorum.
Hıncımla boğulmayacağım sayın bayım, buna Allah'ın izniyle kimsenin gücü yetmez. Ama siz dikkat edin de bu ülke evlatlarının gazabına uğramayın!
Not: "Vitamini kabuğundadır" diyerek hala kabukla uğraşırsanız öze dair bir şey yazmayacağım size, şahsınıza...
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
Abra Kadabra işte Çakko! (pek uymadı kusura bakmayın)
Paz, 23/07/2006 - 23:54 — Hasan Hüseyin KoşarÖncelikle kıvırtıp durmuşsunuz bay Çakko! "Ahmet Selim öyledir ama bence ve bu heriflerin ipliklerini pazara tarafımca dökülmelidir, o zaman ezip geçerim herşeyi" tavrındasınız. Ben kimseden izin alarak yazmadığım gibi sizin gibi düşmanca tavırları yüzünden toptancı yaklaşımlara da pirim vermem. Hele de hakkımda böyle uluorta affınıza sığınarak -atanlara- ağızlarının payını vermesini de bilirim.
Siz bana ulusalcıların ağzından konuşuyor musunuz konuşmuyor musunuz onu söyleyin? Kıvırmayın kardeşim! Bir kereliğine mi saldırıyorsunuz yoksa hep mi? Hep "toplam" demek değil mi? Hadi şimdi sayın Çakko çevir kazı yanmasın...
Bu ülkede komünistin, din düşmanının tarafını bir hırs ile tutmayı Üstad risalelerde anlatıyor ama okuyan nerede? Varsa yoksa ben 4 yıl Osmanlıca okudum ben bile anlamıyorum teraneleri çevirmeye gayret et. Oysa her kelimeyi bilsen ne olur anlamıyorsan. Kafan basmıyorsa biz ne yapalım. Vermemiş Mabud ne yapsın Hasan! Anlamak başka bir şeydir... Okuma etme sonra da "ben bilirim bunları" tavırlarına gir. Ayıptır.
Bu ülkede İslam adına bir şeyler yapanlara din düşmanlarının saldırmasını anlarım da "güya müslümanların" piyasada İslam adına yapılacak bir şey kalmamış gibi saldırmasını nasıl yorumlayalım? İnat, hırs ve elbette çekememezlik. Neymiş efendim beyefendiler kendilerini "hayalet avcısı" gibi bazı müslümanları avlamaya hatta arada fitne çıkarmaya adamışlar. Sonra da İslamın tescilli düşmanlarıyla sürekli aynı teraneleri seslendiripte bizim gibiler itiraz edince "sen bizi toptancı yapamazsın" laflarını savur dur. Hayır efendim toptancı değilim zaten siz kendinizi aşikare ortaya dökmektesiniz. Sizin gibi -üstelik hala- Ahmet Selim'in bir yazısına bakarak "cevap ver" yaklaşımlarını üçüncü sınıf talebesine sorsan lades der. Okuyun gelin. Osmanlıca'ya gerek yok efendim ben anlıyorum mesela. Ama anlamak isteyene değil mi efendim... Ha Ahmet Selim bir insan, hata da yapabilir sonuçta değil mi?
Sizin tavrınız Necip Fazıl'ın "Yeniçeri"sine bakarak üstadı Osmanlı düşmanı ilan etmeye bakıyor. Şimdi bu böyle diye önce Necip Fazıl sonra da bütün Necip Fazıl severler Osmanlı düşmanı mı oluyorlar. Ama size göre Zaman'dakiler yaptı ya evet olur babam...
Allahın koca günü sağa sola küfür edenler İslam'a hizmet ediyor da 24 saatlerinin en az yarısını fiilen İrşad ve tebliğe ayıranlar tu kaka oluyor. Ne güzel kebap be! Alttan da çevrilmiş hiç yanık kokusu yok... Bırakın bu laf ebeliklerini. İslam'a hizmet ettik şunları yaptık deyin de biz sizin gibi -sizin gibi düşünenleri kastediyorum- karalama gayretine girişmeden alkışlayalım, müftehirane hamd edelim...Ama iş güç olmayınca "bak Fethullahçılara" mantığı.
Bazı arkadaşlar kendilerini bu "Fethullahçı(!) avı"na öyle bir kaptırıyorlar ki sanarsın adam milli kahraman. Oysa bakla harmanı gibidir. Zira iman kalbinde tam oturmamıştır. -Bu iman mevzuunu isterseniz üzerinize alırsınız isterseniz almazsınız sayın Çakko seçim sizin- Oturmadığı için de varsa yoksa müslüman kardeşleriyle uğraşmak. Ya hu Allah aşkına göstersenize Allah Rasulü'nün yanlış yapan sahabilerine tavrında bu var mı? Varsa bir hatamız bunun hesabını siz sayın Çakko soramazsınız hakkınız yok. Siz böyle bir gayrete girdiyseniz önce kendi nefsiniz ve günahlarınızla meşbu olacaksınız. Ötekine "adam sen de!" denir.
Allah-u Teala İsra suresinin 32. ayetinde "Bilmediğin şeyin peşine düşme" diyerek zan üzerine gitmenin büyük bir mesuliyet olduğunu belirtiyor. Hele bu zann bir de müslümana yapılırsa işte o zaman yapanın vay haline. Ne demek ben Zaman'ı ve cemaatinizi suçlamıyorum lafı. Zaten sizin bu yazıya attığınız başlık ve hala inatla sürdürdüğünüz tartışma zann üzerine yürümüyor mu? "Belki de lideriniz" lafının ardından gelen kelimeler tam da Kur'an'ın zemm ettiği hal. Yani "tam üzerine bastın kaldır ayağını" durumu. Yakalanmak diye ben buna derim. Şimdi siz buna da bir kılıf uydurursunuz sayın Çakko.
Şimdi son yazdıklarınızı gözden geçirirken bir ayrıntıya daha ulaştım. Bakın diyorsunuz ki "ben yaptıklarınızı veya yapmaya çalışacaklarınızı ortaya dökme çabasındayım . Sanki ben bu lafı Hürriyet'ten tut İP'lilerin kanalı Ulusal'a oradan Haydar Baş'ın adamlarının zarta zurtalarına ne kadar da çok benzettim. "Uyan Türkiye gerçekleri gör" tavrı. Yemez Türkiye beyefendi, yemiyor da nitekim.
Şimdi Ahmet Selim orada tek yol kapitalizm demiş diye bütün fikirlerini ve oradan kocaman bir topluluğu itham etmek toptancılık değil de nedir? Çevirmeyelim kazı sayın Çakko zira sizin kaz çok fena kokmaya başladı...
Ben kimseyi suçlamıyorum diyorsunuz Doğru 600 bin kişinin kime hizmet ettiğini güya ispatlama gayretinizle güzel kardeşim benim dediğim "toptancılık" iddiasını seslendirmiş olduğunuz gibi aynı cümle içinde kendinizi yalanlamış oluyorsunuz. Daha önce de söylemiştim miyopluk kötüdür. Doktorum iyidir adresini ve telefon numarasını verebilirim, üstelik Ankara'da...
İşte tam da burada Hilmi Yavuz meselesine de değinmemek olmaz değil mi azizim. Yahu siz anlamıyor musunuz, anlamak mı istemiyorsunuz yoksa benim yazdıklarımı sadece bir göz ucuyla mı kontrol ediyorsunuz anlamadım. Ben Hilmi Yavuz meselesine itiraz etmediğimi zaten sizin de Hilmi Yavuz üzerinden bir cemaate yaftalama gayreti içerisinde olduğunuzu benim de buna itiraz ettiğimi anlamıyor musunuz? Ben felsefeden anlamam diyerek gayet açık yüreklilikle yazmışım. Eğer bu "hareketi suçlama" meselesini işe karıştırmamış olsaydınız tek bir kelime dahi yazmayacağımı da burada deklare ediyorum. İşte göğsümü gererek söylüyorum, felsefeden anlamıyorum ve anlamadığım bir sahada tartışmaya da girmem. Daha ne diyeyim.
Şu "Ben sizin gibi bir cemaat içinde olunca var olmam" lafından ben çok büyük bir şişkin enaniyet izlenimi aldım. Zaten Allah Rasulü öyle cemaat falan olmayın diyor değil mi azizim. Yani cemaatte olanlar yanlış yoldalar. Yok yok siz konuşmaya devam edin millet seçimini kavgacılardan yana değil dostane davrananlardan yana kullandı bile. Boşuna millet şöyle yapar böyle eder deyip te yemlemeye kalkmayalım bir birimizi.
Ha bir de notunuzda yazdıklarınıza çok mutlu oldum. Bir an artık boş işlerle uğraşmayı bırakır da İslam'ı anlatmak adına "ne tür hizmetler" yaparımı mı düşünecek acaba dedim? İnşallah öyle olsun. Ama ummam.
Son olarak hakikaten de vitamini kabuğundadır ve siz belki de kabuktan iş çıkarırım ümidiyle girmenize rağmen bana tosladınız. Mutluluk duydum efendim. İnşallah bir gün alanınız olan edebiyata dönersiniz. Değil mi ama...
Gerçeği çarpıtmadan görenlere selam olsun. Hatta bütün müslümanlara, yani bizi eleştirenlere de derim ben bunu.
Hala Bıraktığım Yerdesin
Pzt, 24/07/2006 - 16:45 — Metah ÇAkkoBaşlığına "yağdı yağmur, çaktı şimşek" denilebilir ancak. Başlığı uyduramadığın gibi yorumunda da bir şey yok. Ama ben uysa da uymasa da sana son yorumumu yazıyorum Hasan'ım. :)
Pek sevmem ama yeri geldi kullanayım bari: "Nato mermer, nato kafa".. Kafamın basmadığı hakaretini size iade ediyorum. Sizin kafanızın basması için kafanızın olması lazım ama siz ayak olmayı tercih ediyorsunuz sayın KOŞAR... Söylediklerimin hiçbirini algılayamamışsınız o yüzden tekrar etmeyeceğim.
Ama algınızdaki sorunu şöyle örnekleyebilirim: Ben "600.000 sattığı söylenen GAZETEnin kimlere hizmet ettiği..." demişim sen "600.000 KİŞİnin kime hizmet ettiği..." algılamışsın.
"Miyopluk kötüdür" deyip "Ankara'daki doktorum iyidir" tavsiyesinde bulunmuşsun. (şimdi "bunda ne var ki" diye saf saf düşünüyordur) :)
"Vermeyince Mabut, neylesin kel Mahmut" atasözünü doğru kullanmışsın ama, kutlarım... :)) Bu atasözü akıl, yetenek için kullanılır ve senin kulladığın şekliyle "Mabut kendisine akıl vermemişse Hasan ne yapsın!" demektir.
"Ahmet Selim de insan, hata yapmış olabilir." diyen siz aynı şeyi liderinize de diyebiliyor musunuz? Yoksa "Fethullahçı avına çıkanlar"(!)ı imanının oturmamış oluşuyla mı suçlarsınız yorumunuzdaki gibi? Bu ne cesarettir ey müslüman? Kim kimin imanını sorgulayabilir? Benim size yaptığım imanınızı sorgulamak mı??
Siz benim risaleleri okumadığımı nereden çıkardınız ki? Çağrımı yineliyorum, bu konuda sınava girerim seninle... Ama ben zaten risalelerin içeriğine değil dilinin günümüz için ağır kaldığına eleştiri getirmiştim. Bunu da anlamamışsın...
"Yemlenmek"le hakaret ettiğiniz insanlar bizi okuyorlar merak etmeyin. Herkes neyin ne olduğunu çok iyi gördü. Tartışmayı uzatmayı düşünmüyorum. Ama senin vermekle övündüğün ağzının payını ben veremem Hasan. Çünkü çok kötü kokuyor.
"..bana tosladınız." demişsin haklısın kafam çok acıdı, kafamı duvarlara vurmuş gibi oldum. Bu yüzden derdimi duvara anlatacak kadar yahudi değilim. Ne yazarsan yaz cevaplamayacağıım, tamamen vakit kaybısın! :)
Ben edebiyat alanındayım ve işimi yapıyorum. Senin alanın nedir, Ankara'da ne iş yaparsın sen güzel kardeşim? Avukatlıksa dön yerine!
Gerçeği çarpıtanları da gerçeği apaçık beyan edenleri de gördü herkes. "Tutasınız diye size öğüt verir." Hiç düşünmüyor musunuz?" bu ayetler ışığında yürüyen ve sorgulayan müslümanlara selam olsun. Zulme boyun eğen değil başkaldıran müslümandır!!!
Son olarak diyorum ki Hasan: Ha sen, ha-ha-ha!
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
felsefeden anlamayan arkadaş!
Pzt, 24/07/2006 - 21:35 — rüştü hacıoğluaslıda ''polimikçi adam!'' başlığını da atabilirdim ama söyleyeceklerim açısından başlığın önemi yok. İsra 32 ayetini tek başına değilde, enazından 1 ile 100. ayetler arasındaki bağlam bütünlüğü içinde okumamızı tavsiye etseydin ve buna kendinde riayet etseydin ve hepimiz söyleneni üzerimize alsaydık; belirtilen ''bilmediğimiz şey'' den kastın asla bilemeyeceğimiz şeyler yani kısaca GAYB olduğunu ve bu ifadenin Peygamberlerden başka gayb haberleri getirebilenler(!) e yönelik olduğunu ve bizlerinde böyle adamların peşine düşmememiz gerektiğini anlattığını söyleyebilirmiydik ? yoksa senin kullandığın bağlamıyla: öğrenilebilir (sınır içindeki müşahade edilebilir ve kitaplarla bildirilmiş gayb haberleri)bilmediklerimizinde peşine düşmemiz engellenmiş olur ki, kendi algı sorununla tüm müslümanları yanıltmış olursun ki bu da iyi birşey değil diimi?
sana bunu anlatmaya çalışmıştım
Per, 20/07/2006 - 14:13 — ismail kılıçarslanMetah. Kardeş. Hani dün akşamki buluşmada bir mesele konuşmuştuk ya. "Sitede yazı yayınlamamızı bekleyen iki tür insan var demiştim" hani. Hatırladın değil mi:)
İPİM BOYNUMDA-ASA KOYNUMDA
Cum, 21/07/2006 - 03:29 — Metah ÇAkkoEvet, hatırladım ama çok yakından geldi bu yumruk, şaşkınlığım o yüzden! Ama hepsi o kadar!
Biz ipimiz boynumuzda, asa koynumuzda gezeriz; böyle bilinsin!
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
Bu Nasıl Büyüklük?
Per, 20/07/2006 - 15:24 — Ali DüzBenim Zaman gazetesiyle ilgili, yazarlarıyla ilgili bazı(olumlu/olumsuz) fikirlerim var; ama şimdi bunları değil, ufak bir iki not yazmak istiyorum:
-Felsefeyi bilen biri değilim, birkaç kitap okumak dışında felsefeyle olan bağımın zayıf olduğunu söyleyebilirim hatta.(Güçlendireceğiz inşaAllah). Ama şunu diyebilirim: Hilmi Yavuz'un yaptığı felsefe; öyle pek parlak, bazı yeni konumlara ulaşmış, ufku bayağı genişleten, bu adam harbi felsefeci dedirten türden bir felsefe değil! Ortaya orjinal bir şeyler sürdüğü yok. Metinlerarasılık mı deniyor ona tam bilmiyorum ama, H. Yavuz'un yaptığı şey; farklı felsefecilerin fikirleri arasına geçiş cümleleri yazmaktan pek öteye gitmiyor bence. Bir cümle alıyor bir yerden, (sonuçta şair ve felsefeyle ilgili bu kişi) altına o cümle paralelinde (ama cümleyle aynı ya da zıt yönde, yani bu da bir paralelliktir) fikirlerini yazıyor; başka bir filozofun, şairin fikirlerine götürüyor lafı vesaire.. yani o arada gezinen çok okumaktan öteye gitmeyen bir felsefe bence yaptığı. Felsefe kendi sözünü üretmek işidir bir noktadan sonra. Yani bir Teoman Duralı'yı okuyunca bir de Hilmi yavuz'u okuyunca ciddi bir fark hissediyorsunuz.(elbette fark olacak o adam sadece filozof diyenler için: ama bu adam içinde felsefeci diyorlar, derim.)
Diğer yazıları için de pek çok eleştiriler getirilebilir (Metah Çakko
'dan Allah razı olsun, yazısı bakışımızı genişletiyor)"Osmanlı rönesansı" diye bir şeyler yazdı mesela, batılı bir yazarın fikirlerini merkeze alarak(çıkış noktası ve/ya da hedef belirleyerek) yazdığı bir şeyler. Yani benim rahatsız olduğum şu: H. Yavuz sürekli başkalarının sözüyle hemhal. Beyefendi kendisini yüzyılların şairi sayıyor, milletin çatır çatır felsefe yapıyor deyişlerine hiç şerh düşmüyor ama, o büyüklüğüne(!) paralel şeyler ortaya koymuyor. Kendi sözünle var olmak, o ismi kendi sözünle/fikirlerinle taşımaktır büyük işler yapmış olmak!
-Hilmi Yavuz şiirine de çok eleştiriler getiriliyor. Bazıları oldukça verimli, gidilmeyecek yerleri göstermesi bakımından verimli eleştiriler. En son, YeniŞafak'ın kitap ekinde, İhsan Deniz'in yaptığı eleştiriyi okumuştum; H. Yavuz şiirinin bilgiyle fazla yoğurulmuş, şiirin zeminine zarar veren bir yerde olduğunu falan söylüyordu. Artık oraları İsmail Kılıçarslan yorumlasın. Güzel olur.
-H. Yavuz bizim okula geldi geçtiğimiz dönem, konferansına gidememiştim. Bayağı istememe rağmen (acil bir durum yüzünden) nasip olmamıştı. Ama gitseydim herhalde salondan kovulurdum. Bunları kendisine söylerdim yani.
Metah Çakko ve dün buluşan ekibe not:
-Ya ben aklımda buluşma zamanını pazar günü diye kurmuşum, hiç sebep yokken dün gelemedim buluşmaya. Çok istiyordum oysa. Aslında okumuştum sonradan buluşma tarhinin değişmedini ama aklımda öyle kalmış (böyle bir unutkanlık olur mu ya!), haftasonu diye bekliyordum. İ. Kılıçarslan'ın notunu okuyunca hatırladım. Gelmeyi istiyorum, geleceğim demiştim, kusura bakmayın, hakkınızı helal edin abiler. Bundan sonraki ilk buluşmayı bekleyeceğim. Hakkınızı helal edin.
..."Şiir şiirde kalmaz efendiler! Kalmamıştır da!"(Ece Ayhan)...
Allah (cc) razı olsun.
Per, 20/07/2006 - 16:04 — Şükriye DertliAllah (cc) razı olsun. Çok güzel yorumlamışsınız. Reform ve diyalog çalışmaları Amerikanın istediği ılımlı İslam projesi içindir. Hatta bize bir model bile sundular: Emine Vedud . Amerika Kapitalist düzeni Müslümanlara bu şekilde kabul ettirmek istiyor çünkü. Başımıza getirmek istedikleri, başı secde görmeyen, İslamdan bi haber efendilerden emir alan robot bir Halife ile "Hadislerin bazıları sakıncalı, bazı ayetler çağımıza uymuyor." diyerek yeni bir din hazırlayıp bize sunacaklar. Bunun içinde yavaş yavaş çalışmalar yapıp halkın nabzını tutuyorlar, bir kaç söz atıp hafiften ısındırıyorlar. Peki neden? Onlara boyun eğen her tür rezilliklerini kabul eden ve Kapitalizmi benimseyen köleler olmamız için. Doğunun asi çocuğu kabul etmeyeceği için ölüyor. Bizide ajanlarla yavaş yavaş alıştırmaya çalışıyorlar. Oyuna gelmemek lazım. Çok kritik bir dönemdeyiz. Fitnelere dikkat edenler, sünnetlerle hayatını sağlamlaştıranlar ve Kur’ânî gözlerle bakanlar Kapitalizmin batışını görecektir inşaAllah. Amalar ise Kapitalistlerle beraber batacaktır. Evet; İslamı hiç taviz vermeden aynen yaşamak mı? Önümüze sunulan içi bozaltılmış uyduruk yeni bir dine girmek mi?
Zaman Yavuz Zamanı
Per, 20/07/2006 - 21:48 — Metin TEKİNYazının başlığını görünce, "Metah kardeşin bir bildiği var herhalde" diyerek binanın kapısını kesip Yavuz adlı kimseleri içeri almamaya karar verdim. Ancak "Yavuz" deyince irkildim birden. Ne diyor bu Metah kardeş? "Yavuz ve hırsız", oldum olası huy kaparım bu iki kelimeyi bir araya getiren atasözünden. Hem bizim binanın kapısına bir Zaman bırakılır ve akşama kadar yerinde durur da birşeycikler olmaz. Sabah yenisiyle yerini değiştirir.
Metah kardeş, Yavuz'un "Mısır Diyaloğuna" giderken geçtikleri topraklarda, bu gün ne diyaloglar yaşanıyor; şu cahil kafamda haberdar olmayan hücrem kalmadı, yüreğmdekileri yansıtacak kelime nerde?..
Sana katılmıyorum Metah kardeş. Yavuz deyince, zaman deyince ben sadece şunu anlarım: Zaman Yavuz zamanı...
Yavuz ne demek?
Cum, 21/07/2006 - 01:33 — Metah ÇAkkoMetin kardeş,
"Yavuz" kelimesinin ilk(eski) anlamına bakmanı rica ederim.
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
İpliği pazara çıkan cemaat üyelerine :)
Per, 20/07/2006 - 22:48 — farukyucelYoldur bu, görünmez olur kar...
Ya da, sis, siz...
Görünsem, geri dönmez miydiniz?
(Yolculuk Şiirleri / Yolculuk ve Mevsimler Can yay. İstanbul 2001 shf. 18.)
Hilmi Yavuz, evet adı gibi yumuşak değil bilakis naif, nazik, ince huylu kimsedir. Hilmi'nin tam manası budur. Hiç değilse askeri müşterekte anlaşmakta fayda var: Bir Edebiyat öğretmeni olarak, olarak sözlük okumalarınızı kendi kişisel heveslerinize göre yorumlamanızı anlayabilmiş değilim. Daha 53 yılında şiirlerini yayımlaya başlamış bir şair için “yumuşak” yakıştırması kabul edilebilir mi?
“Eleştirmek” ile “edepsizleşmek” arasında ki ince çizgi de “bilmek”tir. Ve öyle tahmin ediyorum ki sizin bilginiz konumu ne olursa olsun herhangi bir yazara yazmayı bırakmasını telkin eder cümleler kurmaya yetmez. Böyle bir tahminde bulunma gücünü nereden mi aldım, herhangi bir Hilmi Yavuz kitabı alıp yazarın biyografisine bakmış olsaydınız “İngiltere’de B.B.C. Radyosu’nda çalıştığı yıllarda (1964-1969) Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde yüksek öğrenimini tamamladı.” cümlesi ile karşılaşabilecekken, “Felsefeci veya üniversitede hoca oluşu, üniversite bitirdiği için değildir; zaten üniversite bitirmemiştir.” diyerek cehaletinizi ortaya koymuş olmanızdan.
Daha detaylısını ben vermiş olayım. Hilmi Yavuz, 1963’te Cumhuriyet Gazetesi yurt haberleri servisinde çalışırken ikinci sayfadaki ilanı gördüğünde Londra’ya gitmeye karar verir. BBC Türkçe yayın servisi, spiker ve çevirmen arıyordur. Başvurusu kabul edildiğinde 18 Temmuz 64’te ailesinden gizlice evlendiği eşi Esin Hanımı Türkiye’de bırakarak 20 Temmuz’da yola çıkar ve uzun yıllar kalma ümidi ile ilk olarak Shepherd’s Bush’da Royal Crescent’te yerleşir. Bu kadar kolay bir bilgiye ulaşamamış bir dimağ, hemen bırakın şiir yazmayı diye bir cümle kurabilecek kadar birikimli olamaz. Marmara Üniversitesinde Türkçe ve Edebiyat alanında yüksek lisans okuyan ve halihazırda aynı branşta öğretmenlik yapan sayın Çakko soruma cevap verin: hiç Hilmi Yavuz kitabı okudunuz mu?
Asıl işim şiirdir benim dese de, bugüne kadar yayımladığı bine yakın yazı onun düzyazıda da iddalı olduğunu gösterir. Hilmi Yavuz’un yazdığı ilk eleştiri Edip Cansever’in Dirlik Düzenlik adını taşıyan kitabı ile ilgilidir. 15 Nisan 1954 tarihli Dönüm dergisinde yayımlanan bu yazıdan ufak bir paragraf alarak Metah Çakko’nun eleştrilerinin bir kısmına dolaylı olarak Şair’in kendi ağzından yanıt vermiş olalım:
“... Ömer Edip’in ‘aşırı’ya kaçmayan, yapma bir bönlüğün arkasında kendini gösteren alaycı bir deyişi var. Bu bakıma onu J.Prévert’e benzetebiliriz. Ama bazen de modası geçmiş bir sanat akımına, Sürrailizme yöneldiği oluyor: Örneğin CHGALL böyle bir şiir.”
Aynı zamanda Hilmi Yavuz Türkiye'de Felsefi antropoliji alanında yazan ilk düşünürlerden biridir. Ayrıca, genel Felsefe anlayışı içinde Türk Düşüncesini kavramlara göre ifadelendirmek çabası da ona aittir. Örneğin “Şeyh Galib’in: "Hoşça bak zatına" ya da "epimelesthai seauton": Bir Arkeoloji Denemesi” yazısı henüz Türkiye’de kimse tarafından yapılmamıştır.
Klasik batı müziği dinlemeyenler madem Şair’in şiirlerini okuyamıyormuş, ben de yazınızın geri kalan kısmını bu basit hataları düzeltmemeniz halinde eleştirmeyeceğim ve dikkate almayacağım.
Son olarak Hilmi Yavuzun Molla Cami'den yaptığı bu alıntıyı yaparak bitirmek isityorum: "Felsefe sözcüğü beş hariflidir. Bunun çoğunu da sefeh oluşturur. Ekser için hükm-i kül vardır kuralına göre, felsefe de bütünüyle sefahattan ibaret sayılır" (Hilmi Yavuz, Felsefe Yazıları, Boyut Yay, İstanbul 1997, s. 9). Alıntı adresine ulaşmıştır sanırım.
baba beeee. yürü beeee.
Per, 20/07/2006 - 23:45 — ismail kılıçarslanFaruk kardeşim. Hilmi Yavuz'u, hiç mi hiç önemsemem. Ancak gene de, Yavuz'u savunma biçimin de, Çakko kardeşime getirdiğin eleştiri de birinci sınıf. Önce bunun için tebrik.
Yavuz'un nerdeyse bütün şiirlerini okudum. Pek çok düzyasını da. Son derece önemsiz bir şiiri vardır. Parlak dizeleri vardır: "Hüzün ki en çok yakışandır bize" gibi. Başarılı şiirleri vardır: "Hayal Hanım" gibi. Ancak, ben İlhami Çiçek'in "yalnız hüznü vardır kalbi olanın" dizesini daha çok önemserim mesela. Haydar Ergülen şiirini daha çok önemserim. Metin Altıok, Süreyya Berfe, hatta Nihat Behram şiriini daha çok önemserim. Zira, bu saydığım isimlerin şiirlerinde bir "kendiliğindenlik" mevcuttur. Oysa Hilmi Yavuz, şiirinde hiç bir zaman bu "kendiliğindenlik" durumunu yakalayamamıştır. Çünkü bir öyküsü yoktur Hilmi Yavuz'un. Tıpkı Orhan Pamuk gibi. Bu belki de yüz yüze, daha uzun uzun konuşulacak bir meseledir.
Ancak, "kendiliğindenliği" bulunmayan şairleri de önemsediğim vakidir. Burada, Hilmi Yavuz'dan soğumama, uzaklaşmama neden olan bir başka kelime giriyor devreye: "Oryantalizm." Hilmi Yavuz, İslam felsefesinden bir batılı zihnin anladığı kadar anlar mesela. Şiirinde Anadolu kültürünü, Divan Şiirini, geleneği kullanırken de kendinizi, eski İstanbul'un resimlerini yapan Zanaro'nun (ismi doğru yazdım umarım) tablolarını seyreder gibi hissedersiniz. Dolayısıyla hem şiirde, hem düşüncede çok ciddi bir "sahicilik" sorunu vardır Yavuz'un. Hilmi Ziya Ülken, Cemil Meriç, İdris Küçükömer, Ahmet Çiğdem, Dücane Cündioğlu v.d, v.d... Pek çok ismi Yavuz'dan ayıran şey budur: "Sahicilik." Hani Yusuf Kaplan Hocanın anlattığı o mesele var ya: "Batılı zihin soru soramaz?" diyordu ya hani. Bence Yavuz'a çok yakışan bir şey bu. Soruyu doğru soramazsanız cevabı da doğru veremezsiniz. Problemi ya da çözümü de tanımlayamazsınız dolayısıyla da. Sadece "numara" yaparsınız.
Ayrıca, Türkçe konusunda da eklektik bulurum ben Yavuz'u. Eklektik dilden, karmakarışık dilden hiç mi hiç hazzetmem (bkz. Enis Batur). Dolayısıyla belki bunu da konuşmak lazım.
Burdan devam edebiliriz istiyorsan.
Selam ve dua.
İpsiz-Sapsız
Cum, 21/07/2006 - 01:47 — Metah ÇAkkoFaruk Yücel Kardeş,
Senin bu yazıyı -en azından kendini vererek- okuduğunu sanmıyorum. Zira bir çok alıntı yeri benim yorumum sanmışsın! :) ("Yumuşak" yorumu bana ait değil mesela...)
Edep sınırları.... Bunu "Benden daha iyi şiir yazan varsa hemen yarın şiiri bırakırım" diyen ve kargadan başka kuş tanımayan o zihniyete neden önermiyorsunuz? "Şiiri bırak" deyişi sadece Hilmi Yavuz'un o sözüne olumsuzlama içeren anlamdadır. (Yani "sen bu işi yap ben bileklerimi keserim" diyen birine "bileklerini şimdiden kesebilirsin" demek gibi...)
O "okudu" dediğiniz bölüme nasıl girdiğini ve diplomayı nasıl aldığını bilmemenizi de sizin cehaletinize bırakarak gerisini yazmayacağım.
NOT: Ben Hilmi Yavuz'un şahsında "fikir" eleştirdim. Sen de öyle yap... Fikre gel vatandaş fikre!!!! :)
Kim olduğu ne olduğu önemli değil: O adamın dediklerini okudun mu sen ey müslüman!
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
bilgiyi kabul ederek eleştriye devam
Cum, 21/07/2006 - 15:48 — farukyucelSevgili Metah Çakko abicim, yazını bir kaç kez okudum. İtalik olan yazıların sana ait olduğunu düşündüm ve sadece ilk iki yorumundaki bilgi yanlışlarını düzelttim. Yazının devamına ilişkin eleştirlerimi bu bilgileri düzeltmeniz takdirinde yapacağım dedim ki siz zaten hata da ısrarcı olarak düzeltmeniz de. Bunu da duygularımı katarak değil, resmi bilgiler vererek yaptım, kaynak gösterdim. Nasıl girdiği ve nasıl bitirdiği açıkcası halihazırda kimsenin umurunda değil. Fakat evinin duvarında bir üniversite diploması dururken sizinki gibi itham haksızlık olacaktır, bunu söylüyorum bende.
*Adında bile tezat var, buna dikkat edin ileride lazım olacak. Şairliğini bir nebze beğenseniz bile diğer ikisi tartışılır: Felsefeci veya üniversitede hoca oluşu, üniversite bitirdiği için değildir; zaten üniversite bitirmemiştir.
*Oldu olacak “hatta yalnızca Dünya’da da değil” diyelim... Yarın çok geç olur, hemen bırakın şiir yazmayı.
Fikirlerini hep beraber eleştrilerim, dinden diyanet anlamadığını, bu konulara bir batılı gibi yaklaştığını birlikte kabul edelim. Burada bir sorun yok. Sorun uslubunuz ve yaklaşım tarzınız. Bu arada soruma cevap vermeniz şart değil, hiç Hilmi Yavuz kitabı okumadığınız zaten belli
Şuramdan Belli
Cts, 22/07/2006 - 00:02 — Metah ÇAkkoFaruk Kardeşim,
İtalik yazılanların benim yorumlarım olduğunu nihayet farketmişsin, sevindim...(Aşağıdaki İtalik yazılanlar hariç, onlar senin yorumun, karıştırma!) :)
Ben onu soru olarak ciddiye bile almamıştım ama sen ısrarla "okumadığın belli" diyorsun ve bence gerçekten ayıp ediyorsun.("Sorun üslubunuz ve yaklaşım tarzınız" mı demiştin!?) Kaldı ki edebiyat öğretmenliği bölümünde "Hilmi Yavuz" baraj değildir, zurnanın son deliği bile değildir. Ama senin okuduğun okulda sanırım onu okumayanı geçirmiyorlar? Hilmi Yavuz okumak insanı adam etmeyeceği gibi, okumamak da insanı adamlıktan çıkarmaz.
"Yazının devamına ilişkin eleştirilerimi bu bilgileri düzeltmeniz takdirinde yapacağım dedim ki siz zaten hata da ısrarcı olarak düzeltmeniz de." demişsin... Burayı anlamlandıramadım, üzgünüm.
Faruk kardeşim, İsmail'in dil derslerine katılmanı öneririm.
Ama sen hala Hilmi Yavuz'un ne dediği hakkında değil, başka başka şeyler hakkında yorum yazıyorsun? :) Örneğin Ahmet Selim'in ve Etyen Mahçupyan'ın yazdıklarına ne diyorsun?
NOOOT: Askeri(!) müştereklerde (ilk yorumuna bak) bence de birleşelim Faruk kardeş ama önce "asgari" müştereklerimiz olmalı değil mi ama?
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
dikkat lütfen...
Cum, 21/07/2006 - 12:28 — Zarif Çobanbence yazıyı üstün körü okumuşsunuz faruk bey. ve bu yazdığınız yorumda hilmi yavuz hakkında her hangi bir şey açıklamak yerine daha çok metah çakko'nun açığını bulmuş olmaktan (ki bu sadece sizin hırsınızdan gözünüze yansıyan) seviniyormuşçasına bir haliniz sezinleniyor. yorumunuzun başlığından anlaşılıyor... bu da çok çirkin. önce bu ayırt edilmeli: her hangi bir şey eleştirilirken içine şahsi duygularınızı katmamanız!!! bakınız dikkatinizi çekmek istiyorum; düşüncelerinizi demedim, duygularınızı!!!
zaten hal böyle olunca ben bu duygularla yazan kişinin yorumundaki düşüncelerine ne kadar itimat edebilirim ki...daha bunu bile yakalayamamışken yazılarında...
Taraf Olmayayım Derken Araf Olmak...
Salı, 25/07/2006 - 16:31 — Ali Düzfarukyucel, benim kanaat-i acizanem şudur:
Her insan mütevazı olmalıdır; yani şu anlamıyla mütevazı: "Yerini bilmek."
İ. Özel'in alçakgönüllülükle, mütevazılığı ayıran ifadelerini çok doğru buluyorum. Yani hepimiz yerimizi bilmeli, yerimizi bildirmeliyiz. Eğer taraf olma durumuysa mesele, tarafımızı belli etmeliyiz. Örnek yine İ. Özel'den, daha ilkokul 3. sınıfta açık ettiği kişilik:
"İki taraf olsak / Kar topu oynasak"...
Savunduğumuz düşünce neyse, neyin kaygısını taşıyorsak biz de o'yuzdur, o'nun insanıyızdır. Neyi özümleyip, neyi özümleyemediğimize iyi karar vermeliyiz. Kimi konuşuyoruz ve kimi çağırıyoruz? Bir şeyin rengini anlatayım derken o renge mi bürünüyoruz birden? Ben şuyum savunduğum şey de şudur, deme açıkyürekliliğini göstermeli insan.
İşine geldiği zaman şairin arkasına sığınmak, işine gelmediği zamansa 'benim onunla ne ilgim var' demek tuhaf oluyor gerçekten.
Hep beraber kendi eksiklerimizi başkalarının açıkları üzerinden görünmez kılmak düşüklüğünden kurtulmamız lazım!
Hilmi Yavuz'u kendi cemaatini savunur gibi savunmak görüntüsünü vermemelisiniz. Hilmi Yavuz'un yeri neresidir, Allah aşkına, kendisini ne zannetmektedir.. bunları siz de sorabilmelisiniz? Kendinize yeteri kadar bakmalısınız. Ahmet Selim'i kendi cemaatinizi savunur gibi savunmamalısınız. A. Selim'in bu yazısı çok kötüydü gerçekten, diyebilmelisiniz ara sıra, bunu yapmıyorsunuz. Eğer böyle devam ederseniz işin içinden çıkamazsınız. Bakın, yanlış anlamayın! Ben, bazı şahıslar (yazar , şair v.s.) üzerinden cemaatinizi eleştiriyor değilim. F. Gülen cemaati(bu şekilde adlandırılmasından rahatsız F. Gülen Hoca; ama başka nasıl ifade edebiliriz-Hocanın hassasiyetini doğru buluyorum, kullanılır ifadeyi bildiriniz-: Hizmet diyerek mi? Hayır, bu kelime bir grubu ifade eder gibi kullanılmamalıdır!), hakkında ben olumlu fikirlerimi ya da eleştirilerimi yazsam çok uzun bir yazı olur. Sadece konunun geldiği noktada, doğru dürüst bir tartışma yapmak adına karşılaşılan soruna dair bir işarette bulunuyorum.
Ben, Hilmi Yavuz'un yaptığı felsefeye mukabil, adıyla beraber anılan 'felsefeci, (bazen) büyük felsefeci, kaliteli felsefeci, adam felsefeyi de bitirmiş abi' yakıştırmalarını eleştirirken, sizin onun bir konuşmasından iktibas ettiğiniz ifadeleri hiçbir önem taşımıyor. Ben ne diyorum, siz ne cevap veriyorsunuz, illâ H. Yavuz'u savunacağım gibi bir durum içindeymiş görünümü vermeyin lütfen! Siz de çıkın bazen açıkça yazarlarınızı eleştirin, açıkça bazı yazarları övün v.s. ...
Eleştiriniz adresine ulaştı, merak etmeyiniz.
Elbette H. Yavuz'un sıkı bir okur olması, onun bazı güzel yönlendirmeleri ufuk açıcı oluyor, bazı yazıları oldukça verimli (çok beğendiğim şiirleri de var); ama bütün bunlar H. Yavuz'un adıyla beraber yürüyen sıfatların karşılığı olamaz.
Kitabı için, son elli yılın en iyi şiir kitabı falan demesi vesaire.. büyük büyük konuşmalar.. nedir bunlar?
Felsefe donanımımın yetersizliğini yeniden vurgulayarak, ve yukarıdaki yorumumun aynı ses tonuyla diyorum ki:
Hilmi Yavuz'un öyle ismi kadar, felsefeciliği vurgulandığı kadar bir felsefe yaptığı yok! Yazıları felsefecilerin arasında geçiş cümleleri, bağlantı cümleleri kurmak gibi... Bir filozof sözü alıyor, altına yazdıklarıyla başka bir filozof sözüne geçiyor, yani bu arada kendisine ait olan ve gerçekten parlak sayılabilecek, felsefe içinde parlak sayılabilecek sözler sarfettiği yok! Felsefe bir yerden sonra artık kendi sözünü üretmek işidir. Büyük sıfatını taşımak bunu gerektirir. Ve şunu da istiyorum: cemaat.com'u takip eden ,felsefeyi iyi bilen, yani en azından nitelikli felsefi yazıları kolay ayırabilen büyüklerimiz bu konu hakkında (H. Yavuz'un felsefesi hakkında) fikirlerini beyan etsin. Görelim, kimin neyi hakettiğini. Evet, H. Yavuz'un yaptığı felsefe nedir, bilmek isterim!
(Biz Sezai Karakoç derken şairden sonra felsefecidir demeyiz, ama H. Yavuz'un sürekli felsefeciliğini vurgulayan, bunu şairliğinden sonra sayan ve yakınlarına böyle belleten şahıslar ne yapmaktadır. Yanlış anlamayın, şairleri karşılaştırıyor falan değilim( üstadın felsefeyi yudum yudum içtiğini hatta içtiklerinin bayağısını kustuğunu biliriz, yani içinde neyin olduğu bellidir), sadece yapılanların neye denk düştüğünü hangi şeyi gerçek gibi gösterdiğini, bu yanlışlığı vurgulamak istiyorum)
Arada kalmanın işe yaramaz alanında tepinmektense, "İki taraf olsak / Kartopu oynasak" demeye mecbur kalmayalım. Yerimizi bilelim yerimizi bildirelim!
"Mori vardı
usunu bir seccade gibi kullanan yaşamakta
Mori'nin köpekleri vardı her şeyden önce
her akşam adını yıkardı mahalle çeşmesinde
ayaklarını yıkardı, tertemiz tanrılar çıkarırdı ortaya.
Nasıl ki doğuran ve öldüren
köpekler gezinir herkesin şapkasında
ki herkesin şapkası mermilerden öncedir,
-Elma dersem çıkma" (İ. Özel)
felsefe nedir?
Salı, 25/07/2006 - 19:52 — rüştü hacıoğluben gözlüklüyüm. belki bu yüzdendir ama gözlüklü olduğum için o yüzdendir; belki gözlüklerim yüzündendir, ya nedendir? (evirip çevirip aynı şeyi başka biçimde ifade etmek değildir:laf kalabalığı) Varlığımızı anlamlandırma zaruretimizin kaçınılmazı NE, KİM, neden, NİÇİN, nasıl vs. tüm sorularımızı cevaplayabilmek ve bu cevapları sistematik -usul- (her nasılsa; kendi bağlamı içinde bir bütünlük kurgusu, izah biçimi: PARADİGMA) biçimde inşa etme sürecinde yapılan tüm algı ve bunları yorumlama faaliyetlerinin bütünüdür felsefe. varlığının farkında olan herkes kaçınılmaz olarak felsefe yapmakta; öyle veya böyle elde ettiği doğru-yanlış verileri yorumlayarak nihayi amacını belirlemekte ve sonucunda bunları fıkhetmekte, yani yaşayan pratiğe dönüştürmekte:yaşama siyasetini oluşturmaktadır. Bu kadar basittir tanımı. Ama kavramlar, egemen felsefenin elinde egemen siyasetini oluşturabilmek için elitlere özel süsü verilmek suretiyle, egemenlerin nefslerinin oyuncağı haline getirilip, kapalı devre kasaya çalışan bir rulet masasına dönüştürülünce; bizlere, oyuna girersek yutulmaktan başka yol bırakmaz ve bu ne idüğü belirsizliğin içinde kendimizi değil boynumuza asılan yaftada yazılanı buluruz ve böylece '' Düşünme usulü '' olarak felsefe yerine, başkalarının ''felsefe tarihi'' ni araştırıp okumayı, kendimizi okuyup anlamak sanırız.
Cemaat içinde de sıkça telaffuz edilen ''modern paradigma'' işte böylesi bir sapmanın:başkasının nefsinden biçilen kaftanı kendininmiş gibi giyme ve kendine pek yakıştırma işlemidir. Ontoloji-epistemoloji :ikiside özü itibariyle aynı kapının önünde gelecek doğru veya beklemekten sıkılınca uydurulacak yanlış cevabı bekler. Kendinin insan olduğunu farkeden her insan, insanın ne olduğunu, düşünme araçlarının en önemlisi kelime ile arar ve arayan kelime de kendisiyle kendini arar.
Ontolojik:varoluşsal nedir? hiçbirşeydir. kabuldür. Allahı kaıştırma bu işe' nin putperest başlangıç kabulü. O öyledir! Niçin öyledir peki? onun niçini yoktur, anlamlandırma ondan sonra başlar. Hıım! ozaman bundan böyle biz ondan almiycaz, bakalım ontolojiksiz ve epistemolojiksiz nasıl yaşanıyormuş görmeyi,yeniden duymayı, düşünmeyi ve kendi sorularımızla kendimizi aramayı kendi usulümüzü -FELSEFEMİZİ-oluşturmayı deneyeceğiz. Mesela ontolojik-varoluşsal değil, YARATILMIŞ olduğumuz kabulümüzle YARADANIMIZI arıycaz; elbet bizi yaradan RABBİMİZ bizleri başıboş bırakmayıp isimleri(kelime) ve onları usulünce kullanmayı öğretecektir ve böylece hem kelimelerimiz anlamını bulacak hemde kendimiz. Doğru-yanlış nedir bileceğiz.
EY CEMAAT! Sizler zaten felsefe yapmak:usulünce düşünebilmek kabiliyetiyle donatılmışsınız Rabbinizin bağşıyla; ki O RAB ALLAH sizlere bilmediğinizi ve kalemle yazmayı öğretendir. Yeterki Rabbinizden gelene saygıyla kulak verin,kelimelerinize sahip çıkın, kendinizi başka mahallede aramayın;çünkü siz istemesenizde BURADASINIZ, çünkü size sorulmayacaktıda: varlığınızın şükrünü sunun, bizden beklenen budur. Neden takılmış plak gibi aynı şeyleri söylüyorum derseniz: herşey aynı çünkü.Başladığı günde aynıydı, biteceği günde.Aynı şeyleri yeniden yorumlamak ve doğrulamak için aynı biçimde geçiyoruz aynı dünyadan aynı güneş altında. iki aynıdan birini seçeceğiz; ya doğru aynı yada yanlış aynı. Düşünmekten sıkılmayın, doğru aynı olmaktanda;çünkü Peygamberlerimizin aynı olabilmektir bizler için en yüce hedef.İnsanların çoğuna uyarsak saparız, böylece çokluk algısının yanıltıcılığı konusunun kapısını açarız ve anlarızki aynı yerde dolanıp duruyoruz doğruysak mesele dolanmak değil, Rabbimizi ve hiç kimseyi sevememektir.Aynı sevgilerimiz olur inşallah;Rabbimiz tüm düşüncesizliklerimizi gidermede yardım edendir dualarımızda, sorumluluklarımıza sahip çıkalım.
NOTLAR: İz yayıncılıktan ''felsefenin arka merdivenleri '' adında yazarının adı ezberlenemeyecek derece ecnebi kitaptan okudum ilk felsefe tarihine ilişkin verileri. Derken ''kabala'' ne anlatıyor merakım, her ikisininde aynı kelimelerle aynı şeyleri aradığını farkettirdi. Sonra ''gnostikler'' ve ardından uzakdoğu felsefesi ve baktımki DÜALİZM kısaca putperesliğin tarihi ve felsefesi ve hepsi aşağı yukarı aynı kelimelerle HERMES in GİZ ini arıyor; aynı anlıycanız. isterseniz bide siz bakın ama önce FUKO SARKACINDAN başlarsanız tüm putperest tarihin ve felsefesinin ilişkisini görebilirsiniz. Şu ara gündemdeki DON bıravun da aynı masalların adersen versiyonu: bunlar hakkaten çıldırmış ama şaşırtıcı olan biz zencilerin bu oyunda bıkmadan yutulmaya devam etmesi.
Hilmi Yavuzun felsefeciliği mi? felsefeciler arasında ilişki kurması mı? Şiiri için bişey demeye çekiniyorum, hele bi pişelim cemaatte seneye onada bakıcaz.
Unutmadan, şu meşhur (!) fizikçi Newton aşağılık bi kabalistmiş meğer marksı saymazsak demiycem çünkü felsefe tarihinde aklınıza gelebilecek tüm isimler aynı yerden otlanıyor.
Adnan Hocadan da çok faydalandığımı ifade edeyim ve tüm bu bağlam içinde Tasavvuf felsefesininde bunlardan etkilendiğini, oldukça ilginç (!) fikirlerin ürediğini söylemek zorundayım elbetteki. Aynı yanlışı bizimkiler yapınca doğru olmuyor bilindiği gibi.
Sevgili Ali Düz, Metah Çakko ve Zarif Çoban
Per, 27/07/2006 - 06:55 — farukyucelSevgili Ali Düz, Metah Çakko ve Zarif Çoban
Sadece ismimi zikrederek yorum yazmış olduğunuzdan dolayı cevap hakkı doğdu da ben de cevap veriyorum gibi algılamayın lütfen. Uzunca bir yazı ile yerimi bildirmeye kalkmış olmanızdan dolayı da açıkcası bir rahatsızlık duymuyorum. Fakat bugün sayın Metah Çakko ve sayın Zarif Çoban ile yüzyüze yaptığımız sohbetten ve ardından sayın Ali Düz'ün yorumundan anladığım şudur: bir insanı eleştirmek için vurulacak her yumruk mübahtır anlayışına sahipsiniz. Bu refleksinizi anlamakla beraber şık bulmadığımı ifade etmeliyim. Sadece sayın İsmail Kılıçarslan’ın yorumunu hepimiz adına faydalı bulduğumu ve mümkünse ordan devam edilmesini tavsiye ettiğimi de bu vesile ile söylemiş olayım.
Yazının konusu Hilmi Yavuz iken Faruk Yücel’in anlayışsızlığından dem vurmanızdan ve dahası diğer yorum sahiplerinin yazıyı üstünkörü okumakla suçlanmamın ardından böylesi bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum.
1. Söz konusu yazının neresinin roportaj neresinin Metah Çakko yorumu olduğunu korkarım Metah Çakko’dan daha iyi biliyorum. Çünkü roportajın aslını sanırım okuyan, Metah Çakko’da dahil olmak üzere tek kişi benim.
2. Israrla Hilmi Bey’in üniversite mezunu olduğunu söylememe ve bunlara kanıt getirmeme rağmen Metah Çakko’nun “biz onun nasıl o okula girdiğini ve mezunu olduğunu biliyoruz” şeklindeki yaklaşımı eğer bu ifadesini ispatlayamazsa sadece bir iftira olarak kalacak olmasına rağmen halen daha geri adım atmamasının izah edilebilir bir tarafı yoktur. Eğer sahiden hile ile bir diploma sahibi olmuşsa açıklayın hepimiz bilgilerimizi tazelemiş olalım. Eğer sadece bol keseden sallayacaksanız lütfen artık susun.
3. Katılıyorum; Hilmi Yavuz okumak insanı adam etmeyeceği gibi, okumamak da insanı adamlıktan çıkarmaz. Fakat bir yazarı eleştirmek için önce ne yazdığını bilmek gerekir. Kitaplarını okumadan eleştirip ardından böylesi bir savunmada bulunmanız kusura bakmayın minareye kılıf uydurma çabanızdan başka bir şey değildir.
4. “yorumunuzun başlığından anlaşılıyor... bu da çok çirkin. önce bu ayırt edilmeli: her hangi bir şey eleştirilirken içine şahsi duygularınızı katmamanız!!! bakınız dikkatinizi çekmek istiyorum; düşüncelerinizi demedim, duygularınızı!!!” Zarif Çobana ait bu satırlara ise cevabı sanırım hiçte duygusal olmayan kaynaklarım veriyordur. Daha entel bir cümle kurmak icap ederse, duygusal değil gayet ilmi bir yaklaşımdır benimkisi.
5. Her insan mütevazi olmalıdır sözüne kesinlikle katılmıyorum. Bildiğim ve bilgimden emin olduğum konularda mütevazi olmayı tercih etmem. Fakat savunduğumuz şey ne ise o’yuzdur cümlenize katılıyorum. Burada anlayamadığınız nokta ben Hilmi Yavuz’u değil “dürüst olmayı” savunuyorum. Akşam sabah Hilmi Bey’i savunduğumu söyleyip neşenizi bulmanız malesef berrak zihinlerdeki bu gerçeği değiştirmeyecektir. Evet ben dürüst olmayı savunuyorum ve mütevazilik yapmadan söyleyeyim çok dürüst bir hareket sergiliyorum.
6. “Hilmi Yavuz'u kendi cemaatini savunur gibi savunmak görüntüsünü vermemelisiniz. Hilmi Yavuz'un yeri neresidir, Allah aşkına, kendisini ne zannetmektedir.. bunları siz de sorabilmelisiniz? Kendinize yeteri kadar bakmalısınız. Ahmet Selim'i kendi cemaatinizi savunur gibi savunmamalısınız. A. Selim'in bu yazısı çok kötüydü gerçekten, diyebilmelisiniz ara sıra, bunu yapmıyorsunuz.” Bu paragraf Ali Düz’e ait. Ahmet Selim ile ilgili tek bir cümlem yoktur. Tekrar edeyim anlamanız için, Hilmi Yavuz’u savunur tek bir cümlem de yoktur. Hakkında yazdıklarım sadece bir tesbittir. Genel felsefe anlayışı içinde Türk Düşüncesini kavramlara göre ifadelendirmek çabasında olduğunu ve ülkemizde daha evvel kaleme alınmayan bir yazının sahibi olduğunu ifade eden bir tesbittir.
7. “Arada kalmanın işe yaramaz alanında tepinmektense” diye başlayan ifadenize cevabımı şimdilik saklı tutuyorum. Bu konunun bu kadar sığ bir şekilde tartışılmasından hoşlanmadığımı da belirteyim. Ben bir daha yorum yazmak istemiyorum bu konuda. Beni ve yazdıklarımı anlayacağınızı umarak bu tartışmadan affımı rica ediyorum.
Son olarak, sayın Metah Çakko: yüzünüze de söylediğim gibi hilesiz bir oyunda sayın Hilmi Yavuz’a benimde söyleyecek bir iki kelamım vardır. Fakat yazınızı hazırlaken roportajın bir kısmını kesip sonrada kestiğiniz kısımdaki bölümü yok sayarak bir eleştirel bakış yakalamanız mümkün değildir. “Felsefeci veya üniversitede hoca oluşu, üniversite bitirdiği için değildir; zaten üniversite bitirmemiştir.” şeklindeki yorumunuzu roportaj metnine sadık kalarak, ilgili paragrafın altına yazmış olsaydınız daha delikanlıca bir davranışta bulunmuş olurdunuz. Aşağıda Hürriyet gazetesinin arşivinden Hilmi Yavuz’un “Bilimle din aynı yola çıkar” isimli söyleşisinin sayın Çakko’nun yayımlamayı tercih etmediği bölümleriyle beraber okuyacaksınız.
Bu yoruma kaynak göstererek ve sorgulayarak yazılan yorumlar haricinde nasihat verir ve mesnetsiz imalarla iftira olarak algılanabilecek tarzdaki yorumlara karnımın tok olduğunu hiç de mütevazi olmadan bildirir cümlenizi saygı ile selamlarım sitop.
Bilimle Din Aynı Yola Çıkar – Hilmi Yavuz
1) H. Yavuz tartışmasına dair 2) Anlaşamama sorunu
Cts, 29/07/2006 - 17:01 — Ali Düz“Düşünceyle sıhhatli bir ilgi kurmak, düşüncenin sıhhatini korumak için neyi, niçin yaptığımız sorusuyla aramızı soğutmamak lâzım. Neyi, niçin yaptığımız nerede bulunduğumuzla sıkı sıkıya irtibatlıdır. Yani neyi, niçin yaptığımız sorusunu ancak nerede bulunduğumuz hakkındaki belirginliğimiz sayesinde cevaplandırabiliriz.”
İsmet Özel
1.)
-Sayın farukyucel, “uzunca bir yazı ile yerimi bildirmeye kalmış olmanızdan dolayı da açıkçası bir rahatsızlık duymuyorum” diyorsunuz; okuyunca üzüldüm gerçekten, ve yanlış anlaşıldığımı düşündüm. ‘Yerini bilmek, bildirmek/mütevazi olmak ’ bahsini, ben düşüncenin neresinde durduğumuzu açık etmemizin, yapılan tartışma için ciddi bir önem arzettiğini ifade etmek amacıyla açtım. Söylemek istediğim; haddinizi bilin siz ne demek istiyorsunuz, gibisinden kabaca bir karşı çıkış durumu değildir. Ne haddime! Buraya geliş maksadımız bu mu ki? Ben, şahısları yüceltmek ya da yerin dibine batırmak için burada değilim; buraya, değerli insanların yorumlarını okumak, onlardan istifade etmek için geliyorum. Ve acizane, ihtiyaç duyuyorsam mevcut konuda kendi fikirlerimi de beyan etmek için. Doğru bulduğuma doğru demek ihtiyacını nasıl hissediyorsam, yanlışa da yanlış demek ihtiyacını öyle hissediyorum. Yani meselem (belki bazılarının ki öyle olabilir) şahıslarla değil, fikirlerle-durumlarladır.
-Yanıtımın “uzunca” olması, sizin yorumunuza karşı bir misilleme olsun diye değil; konuya ilişkin fikirlerimi ancak o uzunlukta açımlayabildiğimdendi. Yorumlar yaparken, konulara ilişkin bazı şeyleri ele almamama ve yazdıklarımı belli bir seviyede tutmaya çalışmama rağmen, yazdıklarım “uzunca” olmuşsa, bu ancak, durumu o şekilde ifade edebildiğimdendir. Yani, uzun yazmakla bir misilleme yapmayı (ki bu maksadı gütmek ahlaksızlık olur) falan düşünmüş değilim, eğer öyle sandıysanız öyle değil.
-Yazdıklarınıza göre, “Bir insanı eleştirmek için vurulacak her yumruk mübahtır” şeklindeki çıkarımınızın sebebinde ben de varım. Üzüldüm doğrusu.. böyle bir amacım kesinlikle yok! Yorumumun başına sizin adınızı yazmış olmama rağmen, yorum bir yerden sonra geneli kapsayan eleştiriler getiriyordu. Mesela, sizin yorumunuzda A. Selim’le alakalı bir şey olmadığını elbette görüyorum ben. Orada tartışma içinde olan genel’e bir hitap vardı. Ama pay almamız gerekiyorsa eleştiriden, hep beraber almalıyız da.
-“H. Yavuz’u savunur tek bir cümlem de yoktur” diyorsunuz ama; benim H. Yavuz’un yaptığı felsefe ve taşıdığı/taşıtılan sıfata ilişkin getirdiğim eleştirilerin altına yaptığınız yorumda, H. Yavuz’un bir konuşmasından alıntı yapıp, alıntı adresine ulaşmıştır umarım diyorsunuz! Ben, fikirlerimi o şekilde ifade ettikten sonra siz yaptığınız o alıntıyla bir cevap verdiğinizi mi düşünüyorsunuz? “Savunur” değilim diyorsunuz; ama kendinizi yerime koyunuz lütfen, o yorumun altına o alıntıyla karşılık veriyor ve alıntının adresine ulaşmış olmasını umuyorsunuz! Tuhaf gerçekten. Adrese de ulaşmıştı zaten.
-Arada kalmakla ilgili sözlerimin taşıdığı kaygı, tartışmanın sağlam bir zeminde yürümesi için düşüncelerimizin nereden çıktığını, neyi amaçladığını belli etmemizdi. Fikirlerimin bir türevini dün İ. Özel’in Cuma Mektupları 7’sini okurken gördüm, ve yukarıya aldım. Tekrar okunabilir. O eleştiriler de geneli kapsayan ifadeler içermektedir, ama pay almamız gerekiyorsa neden almayalım ki!?
Yine de, (eğer) ifadelerim kaba olduysa da düşüncelerimin kibar olduğunu ifade etmek isterim. Buna rağmen özür diliyorum, hakkınızı helal ediniz!
***
“Aklın temel ilkesi şudur: Algılamanın sınırlı kapasitesine aynı şeyin birliğinin tamamlandığı sınırsız olanı bulmak.”
I. Kant
2.)
Sitede yapılan yorumlarda ve onlara verilen cevaplarda sürgit yaşanan bir sorun var: Anlaşamama, anlaşılamama sorunu... Birisi bir yorum yazıyor, başkası onun altına yazdığı cevapta yorumda yazılanların tersini ya da değişiğini anlıyor ve öyle cevap veriyor.. yorumu yapan tekrar yazıyor; onu kastetmediğini, aslında amacının o olmadığını filan ifade ediyor... Bu şekilde tartışma uzayabiliyor, bilindik kelimelerle kurulmuş olmasına rağmen bazı cümleler çok değişik algılanabiliyor. Bu önemli bir mesele aslında! Bunun farklı sebepleri var; ama en önemlisi Türkçeyi kullanmadaki eksikliğimiz. Zaten Türkçenin geldiği/getirildiği yer anlaşabilmemizi zorlaştırıyor (pek çok kavramın olması gerekenden çok fazla tanımı var), buna bir de bizim Türkçeyi kullanmaktaki, anlamaktaki eksikliğimiz eklenince iş olumsuz bir alana kayıyor.
Kelimelerin taşıdığı farklı anlamların zenginlik sebebi olmaktan çıkıp, yanlış anlama ve polemik nedeni olması.. kelimeler yan yana gelince oluşan cümleler ve anlaşamamız....
Kullandığımız Türkçe sayesinde, yazıda oluşturduğumuz anlamın okuyanın zihninde anlam parçalanmalarına, çok farklı algılamalara, dağılmalara neden olmadan, bütünlüğünü koruyarak kendini göstermesini sağlayabiliriz. Dediğim gibi bunun en önemli nedeni Türkçeye hakimiyetimiz, yazmak ve anlamaktaki hakimiyetimiz.
Ben, bu konunun daha çok düşünülmesini ve konuşulmasını isterim. Sorunun farkına varmak, çözüm adına en azından bir mesafeyi katettiğimizi gösterir.
Kant’ın yukarıdaki sözünü de düşüncemize bir katkısı olur diye yazdım.
iyi tarafından...-ya da-madalyonun diğer yüzü...
Cum, 21/07/2006 - 22:38 — misafir-mevlana hayder-
ölüm, uysal bir mesnevi gibi
aktı gider, döne döne
güneş de batarken sararır
acılar kaldıysa dünden bugüne
elbet sorulacak bir hesap vardır
ve hüznü bir kirmen gibi eğirip
yükleyip türküleri tuza ve yüne
ve ilkyazı bir garib efsane
diye söyleyenler, yaşatanlardır
ölüm, uysal bir mesnevi gibi
aktı gider, döne döne
ve gel zaman, git zamandır
söz yanar, cönk üşür, yaz morarır
saçları çil kuşu, sesi nar tane
ve ürkek bir kilim gibi seğirip
ve nasılsa bir gülü edip bahane
gözleri mahzunidir, karacaoğlandır
güneş de batarken sararır
ölüm uysal bir mesnevi gibi
aktı gider, döne döne
-hilmi yavuz-
Hill Me Yavuz!!!
Pzt, 24/07/2006 - 21:34 — aysun yollardagezerHilmi Yavuz hakkındaki bütün bildiklerimizi, anılarımızı, önyargılarımızı bir kenara koyup bu yazıyı öyle okuyalım.(ben öyle yaptım) Ve bu Hill Me Bey'in ne yapmaya çalıştığını anladım: Birine benzemek istiyor, şiir dalında TEK olduğunu, EN İYİ olduğunu söyleyerek aslında vücuduna sızan hastalığı itiraf ediyor, evet Hilmi Yavuz İsmet Özel olmak istiyor. İddialı sözleri sadece spotlar için, konuşulmak için, meşhur olmak için. Yakında "NAHİF TÜRK" adında bir kitap çıkarırsa şaşırmayalım. Metah Çakko'yu bu araştırmasından dolayı tebrik ediyorum.
not: TDK sözlüğü kuşa çeviredursun, ben de bir deyiş eklemek isterim Türkçemize: ismetözelleşmeye çalışmak... Hadi bakalım, hayırlı olsun.
Metah, ellerine sağlık!
destur !
Pzt, 24/07/2006 - 23:35 — misafirpolemiğe girmeden, sabırla okumaya devam edeceğim..
bakalım sonu nereye varacak ?
Hilmi Yavuz da mı Ulusalcı!
Paz, 06/08/2006 - 15:15 — Mümine KAYABu yazıyı yazan arkadaşı "ulusalcı" olmakla suçlayan arkadaşım Hilmi Yavuz'un "Kanal Türk"te arada bir boy gösterdiğini atlamış olmalı...(en son 06.08.2006)
Ah anlayış nerede kaldın
Cum, 25/08/2006 - 23:08 — Hasan Hüseyin KoşarHanımefendi ben sayın Çakko'nun Hilmi Yavuz'u eleştrisinden