renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Bir Kelime

Ansızın, bir kelime düştü kalp şehrinin yıldızlara gebe simasına.
Bir kelime ile yerle bir oldu tüm şehir.
Bir kelime ile soykırıma tabi tutuldu nice soylu aşklar.
Oysa yine bir kelime ile eğilmişti daha dün secdeye, içimde sayısız başlar.
Bir kelime ile, her şey bir kelimeyle...
Bir kelime ki, açtığı derin çukurda boğuldu tüm şehir.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

acı gelmiş ansızın...

"Bir kelime..."

derin düşüncelere daldım siir'i okurken...

"Bir kelime" ile gönüller harab oluyor hayaller bir bir yıkılıveriyor...

Gönlüne saglik Hacer Nazan.

Bir Kelime

"Ansızın, bir kelime düştü kalp şehrinin yıldızlara gebe simasına".
Burada "sima" kelimesinin yeri doğru değildir. "Gebe yüz" olmayacağı gibi, "yıldızlara gebe yüz" veya "Ansızın, bir kelime düştü kalp şehrinin yıldızlara gebe yüzüne" gibi tanımlamar da gerek şiir kalıbı, gerek dil, gerekse de mantık olarak doğru değildir.

Saygılarımla...

haddimi aşayım

sanırım ''gebe yüz'' tamlaması değil oradaki; kalp şehrinin siması. üsküdardan eminönüne bakınca orta çıkan fotoğraf gibi. Ki bunu akşam saati yapınca ortaya yıldızlara gebe bir şehrin siması / silüeti çıkıyor. sinemalarda parlament sigarasının reklamındaki gece mavisinin imgesi olmuş bu mısra da bir nevi. hani eleştiri biraz zayıf olmuş ama Tiyanşan'ın yorumunada bakmak lazım derim... Kelimenin önemine ilişkinde iyi bir şiir. İsmet Özel gibi amaçlı, kelimenin kökenine felsefesine derinliğine anlamına giriş gibi olmuş bence... Selamünaleyküm

Bir de Şiir Klavuzu Dağıtalım Ne dersiniz?

Sevgili Rüştü Hacıoğlu. Öncelikle selamınızı aldım ve başımın tacı yaptım. Ama aynı şeyi getirdiğiniz yorum için söyleyemeyeceğim. Bir yazı, bir şiir veya bir metin dili, üslubu ile kendisini savunuyor zaten. İlaveten ona şerh düşmek, bu onun tamamlanmadığının ifadesidir. Şimdi ben diyorum ki burada "sima" önermesi doğru değildir. Siz ise şu şekilde yorumlanmalıdır, şöyle anlaşılmalıdır diyorsunuz. Şiir dilin en üst zirvesidir. Ve dil her zaman kendini şiire dayatır. Ve şiir ancak dil içinde olanaklıdır. Şimdi sizin yorumunuza göre biz dilin kalıpları dışa çıkarak şiire kendimizce en uyumlu bakışı vermeliyiz. Dili anlatımın üzerine değil, anlatımı dilin üzerine inşa edebiliriz. Bir kelimenin doğası ve olanakları dışına çıkamayız dilde. Ben gayet sağlam bir temele (dil ve anlam bilime) dayanarak bunun doğru olmadığını söylüyorum. Siz ise değişken bir kalıpa uygun işi çözümlüyorsunuz. Burada öznel bir bakış sunma lüksümüz yok. Ben şiirin anlatımından söz etmedim, bizzat şiirin içinde yer alan bir kelimenin uygunluğundan söz ettim. Öte yandan bunu önemsemeyip burada yasıtılmak istenen bakışı anlayacak kadar çabayı da serfedebilirim çok şükür.

Ben yorumun şiirin önüne geçmesini de istemiyorum ve açıkcası bu dil sorununu bir faciaymış gibi sunmuyorum. Sadece dikkat çektim o kadar. Dil açısında sunacağınız bir önerme varsa memnuniyetle. Anlatım olarak zaten ben en ufak bir şey söylemedim. Öte yandan dil ve anlatım açısından İsmet Özel'in örnek verilmesi de sakıncalıdır. Çünkü, dil, İsmet Özel şiirlerinde bir "varlık" olarak yer almaz. Dil, İsmet Özel için zorunluluktur. Bir kültürel varoluş biçimidir. Bir coğrafi, dini değerdir. Dil, bütün bunları kapsayan bir varlık biçimi değildir. Aynı şey bir başka anlamda Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Can Yücel, hikaye ve anlatımda ise Aziz Nesin ve bir çoklarını için de geçerlidir. Ama, bu Tanpınar,Attila İlhan, Melih Cevdet şiirlerinde geçerli değildir. Dili en uç biçimde anlatımın dünyasına sokan ise Ece Ayhan'dır. Neyse bunların belki burada anlatmanın bir anlamı yoktur. Sadece konuya nereden baktığımı belirtmek istedim. Öte yandan burada bir çok nokta bulunmaktadır. Örneğin anlatımı dilin önünde tutarsanız, o zaman buna bir kılıf bulmanısınız. Aksi halde bu kimlik ve kişilik tartışmasına gider. Zira Kimin neyi nasıl anladığına kimse karar veremez. Bu ancak dil gibi ortak bir zeminden bakmakla mümkündür. Dilin dışında bir şiir tanımlaması asla mümkün değildir ve bunu yapanlar da kendi duygusal yoğunluklarını şiire aktararak bir çeşit kişisel piskolojik tanımda bulunanlardır.

Saygılarımla...

Sevgili Nadirim!

üç cihetten sıkıntılıyım. cemaat gibi kamusal bir alanı birgün için fazla işgal ettiğimi düşünüyorum. herşeye atlayan bir polimikçimiyim acaba? gibi insanı fazlasıyla utandıracak bir düşüncede hasıl oluyor ama en önemlisi öğrenmeyi seviyorum ve öğrendiklerimi paylaşmayı. Allahıma dua ediyorum hocam, sırf bilmek farkında olmak için ve cemaatte bunu bulduğum içinde son derece mutluyum da; senin şu cümlene takıldım '' Dili, anlatımın üzerine değil; anlatımı dilin üzerine inşa edebiliriz'' bana göre bu cümle ''Dili dilin üzerine değil, anlatımı anlatımın üzerine inşa edebiliriz'' yada ''anlatımı anlatımın üzerine değil, dili dilin üzerine inşa edebiliriz'' gibi olmuş ki bu aynı şey; tartışmayı gerektirecek bir durum göremedim ama belirliliğe yaptığınız vurgu açısından sonuna kadar hem fikiriz. sonra bir ordünaryüsa selam verme girişimiydi benimki madem bu kadar kızdınız dil bilimle ilgili sıkı bir çalışma bekliyoruz artık ve bizde sonuna kadar eleştireceğizki, doğru veya yanlış; hem kendimizi ifade edebildiğimiz hemde sosyalleşirken entellektüelleşebileceğimiz bir okula kavuşmuş olacağız böylece. mesela Ahmet Yozgat beye cevap beklediğim bir yorum yazdım öğrenmek ve anlamak için; adam 1000 tane şiir yazmış bizi dikkate alırmı diye düşündüm ama merak işte sordum yinede yani niye kızıyorsun ki? Bilenler susmasın; yazan pekçok kardeşimizin pekçok eksiği var ama konuşmadan bunları çözemeyiz ki!

"Bir Kelime"yi Toparlarken

Sevgili Rüştü Hacıoğlu. Kızdığımı nereden çıkatın ya; aksine sizinle konuşmak, tartışmak ve hatta cedelleşmek bir zevktir. Ben kendimin asla yazdıklarımın üzerinde görülmesini istemiyorum. Lafım ortamdan dışarı, düşüncenin üzerinde şahsıma gelecek saygıyı haram kabul ediyorum. Hepimiz aynı değeri ve kimliği paylaşıyoruz. Benim için asıl olan şey bu sitede düşüncelerin, fikirlerin, bilginin, değerlerin, sistemlerin tartışılmasıdır. Ancak düşüncelerimiz kafa kafaya geldiği ve sağlam olan düşüncenin zayıf ve çürük olan düşüncenin kellesini kırdığı zaman daha sağlıklı bir sonuca varabiliriz. Bu yüzden öğrendiklerimiz ortaya koyacağız ve daha fazlasını öğrenmeyi ilke edineceğiz. Bu ilkeyi bana birkez daha hatırlattığınız için asıl ben size teşekkür ediyorum. Böyle bir konuda asıl kızgınlık duyan, küsen, küçük düşürüldüğünü sanan, küçük kaprislere kapılarak konuyu başka boyutlara çekenleri "namussuz" addediyorum. Bu yüzden sitedeki kalem sahibi bütün arkadaşlarımdan düşünsel anlamda eleştirinin ilk hedefi olarak bizzat beni seçmelerini istirham ediyorum ve bunu bir şeref kabul ediyorum. Düşüncelerin çarpışması dostlukları ve kardeşlikleri asla yıpratmaz. Daha güçlü ve sağlam yapar. Bu benim yazın anlamında öncelikli olarak edindiğim, öğrendiğim ve saygı duyduğum değişmez bir ilkedir. Aynı ilkeleri taşıdığmıza göre, asıl yormumun altına yorum girme ihtiyacı duyduğunuz için ben sadece size teşekkür edebilirim. Bunun dışında her hangi bir kişisel ve kimliksel kaygı benim ilgi alanımın dışındadır.

Sevgili Nazan Hanımefendinin şiiri ve yorumculardan Ahmet arkadaşımın sorusu üzerine Arap edebiyatı kaynaklarından konuyla ilişkin bir parça seçtim ve onu buraya aktarmakla bu mevzudaki söylediklerimi topraklamak istiyorum. Bu parça şiir ve dil kapsamındaki görüş ve düşünceleri de öyle sanıyorum dorulayacaktır.

X. Yüzyıl Arap Dilcilerinden Ebü’l-Faraç İsfahanî şöyle aktarıyor:

“Bir defasında Ukaz sergisinde şairler toplanmış, tartışmalar başlamış ve meşhur şair Nabiga ez-Zubyanî için bir çadır kurulmuştu. Çadırda Nabiga dışında diğer ünlü şairlerden E’şâ, Hanse ve Hassan b. Sabit de bulunuyorlardı. Önce E’şâ, ardından Hanse birer şiir okudular. Daha sonra Nabiga yüzünü Hansa’ya döndü ve dedi: “Eğer E’şâ burada kendi şiirini okumasaydı, ben seni en büyük şair ilan ederdim. Ancak Allah’a yemin olsun ki sen ondan daha büyük şairsin”. Bunun üzerine Hanse ona şunları söyledi: “Allah’a yemin olsun ki ben bütün erkek şairlerden de büyük bir kadın şairim”. Bu sözün üzerine kibirli Hassan b. Sabit Nabiga’ya şunu söyledi: “Allaha yemin olsun ki, ben senden de, Hanse’den de daha büyük şairim” dedi ve ardından içinde şu mısraların da bulunduğu şiirini okudu:

Bizim (misafirleri ağırlamak için) sabahleyin berg (ışık, parlayan) saçan yemeklerimiz var,
Kılışlarımızın ucunda ise düşmanın kanı damlıyor”.

Şiiri sonuna kadar dinleyen Nabiga şöyle dedi: eğer sen liyakatini sözlerinle ayaklar altına düşürmeseydin gerçekten de büyük bir şiar olacaktın. Sen “yemekler” için Arapça “cemanat” kelimesini kullandın. Bunun anlamı şudur: sizin misafirleri ağırlamak için yeterince yemeğiniz yoktur. Yemek çeşitlerinin fazlalığını belirtmen için “cemanat” yerine “cifan” kullanacaktın. Yine sen, misafirler için hazırlanmış yemeklerin “sabahleyin berg saçığı”nı söyledin. Doğrusu ise şu olacaktı “yabrugne budduca”, yeni “gecenin karanlığında berg saçan”, çünkü adettendir genelde misafirler akşam ağırlanmalarıyla meşhurdur. Yine senin “kılıçlarmızın ucunda ise düşmanın kanı damlıyor” dizesinden anlaşılan şu ki “senin öldürdüğün düşman çok azdır”. Şayet sen “yecrine” fiilini kullansaydın şiirde çok düşman öldürdüğün anlaşılırdı.

Bunun üzerine Hassan, Nabiga’nın gerçekten de büyük bir şair olduğunu anladı”.

Dil ve şiir, dil ve anlam, dil ve metin üzerine bundan daha iyi bir tarihi metin seçemedim. Sanırım bu alıntı ortaya attığım iddia için bir kaynak niteliği taşıyacaktır. Ve özellikle de bunu İslam şiirinin kaynağında yer alan bir dil kalıbının içinden seçtim.

Nazan Hanımefendinin "sima" kelimesi kapsamında dikkat çekmek istediğim şey de yukarıdaki yer alan metindeki husustur.

Saygılarımla ve cemaat.com'un köklü bir düşünce tartışması anlayışına sahip bir site olması dileği ile...

Merakım Mazur Görüle

Nadir Marmara'nın dil ve anlam bilimi meyanında söylediklerine itiraz etmek mümkün değil. Ancak, Nazan Toy'un ilk mısrasında dil ve anlam bilimi açısından nasıl bir hata var ben göremedim. Öğrenmem gereken bir şey var sanırım ve bu yüzden buradaki hatayı görmek istiyorum. Merakla bekliyorum.

Selam ve muhabbetle...

______________________________________
"Bütün sorular sorulduğunda cevap verilmiştir."

Bir Kelime Bir Yorum

Es-Selam

Rüştü kardeşim, mahcup oldum sözlerinizden. Sanki benden bir yorum beklentiniz varmış gibi düşünerek yazıyorum bunları. Eğer daha öncesi için söylüyorsanız ona da estağfirullah. Ben şiirde kendisine yorum danışılacak biri olarak görmüyorum kendimi. Bazı şiirlere yazıyorum kendi halimce. Teknik manada da yeterli olduğumu hissettiğim olmadı şimdiye kadar.

Tüm bunların üzerine bir şeyler söylemem gerekirse bu metinde "Ansızın, bir kelime düştü kalp şehrinin yıldızlara gebe simasına" ifadesi anlamı ifade etmede bize uzun bir yol sunuyor. Bu simanın gebe olması hadisesi mantıksal bir yaklaşımla doğru bulunmayabilir. Şiirde her daim mantık aramak da mümkün değil, belki mantığı nerde aramalıyız dersek, daha çok düşüncenin yoğunlaştığı bölgelerde cevabını verebiliriz sanıyorum.

"Bir kelime" ifadesi tekrar edilmiş, tekrarlar vurgu anlamında şiire güç veren şeylerdir. Burada da benzer bir şey düşünülebilir. Ancak yine de belirsiz bir ifade olduğu için fazlaca tekrarı şiirin diğer kısımlarına odaklanmamızı güçleştirebilir.

Hacer hanımın yazdıklarında göze çarpan şey bence küçük bir pencereden büyük bir alanı görmek isteği diye düşünüyorum. Şiir'i tanımlamak adına bu tarz bir yaklaşım benimsenebilir. Ancak bu şekilde olan her yaklaşım şiirdir diyemeyiz. Şiirin ne olup ne olmadığı sorusu zihinlerde hep vardır. Bunun biraz da içimizdeki sesi yakalayıp gerçekten onu dış seslerin potasında eritebilmekten geçtiğine inanıyorum.

Öğrenmeye ve öğrendiklerimizi paylaşmaya devam etmeli...

Selam ve muhabbetlerimle...

... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...

"Bir Kelime", "gebe sima", Dil...

Elbette bir ucu soyut'a dokunan kelimelere kavramlara ve bunlar arasındaki ilişkiye dair konuşurken mutlak bir durum ya da kesinleme öne sürmek çok sağlıklı olmaz! Soyut şeyler arasındaki ilişkide birçok ihtimal vardır.
Bazen bir şeye diğer bir şeyin penceresinden bakamayız. Bakarsak o iki şeyinde varlık sebebine aykırı hareket etmiş olabiliriz. Kavramlarda da bazen bu vardır. Tam bir serbestlik değil anlatmak istediğim; aksine (düşüncede, histe) tam bir serbestliği savunanlar boşluğa dayanıp kalırlar/kalabilirler (Genişler genişler sonunda patlar gözükmez olurlar). İnsanın kalbi de göğüs kafesindedir.
"Şu şöyledir, bu böyledir" gibi konuşmak riskli olsa da bazen düşünceyi kuvvetle sunmak dolayısıyla bu tarz sertlikte konuşulur. Ben elbette, "herkes eğilip bükülerek konuşsun, kenardan hep -ebilir, -abilir ile konuşsun" demiyorum. Zaten bariz şeylerden bahsediyoruz.
Şiire şiir dışında bir pencereden bakmak hata yapmak demektir. Bunun içine dil de dahildir. (Şiirin dille varolduğunu biliyoruz. İnsan hareketle de şiir yapabilir mi? Hayır diyoruz. Şimdi, konunun geldiği bu yer çok genişletilmeye müsait, neyin şiir neyin şiir olmadığı.. kelimenin olmadığı yerde şiir olmaz diyoruz; yani şiir kelimeyle olan bir şey. Resim şiir değildir; çünkü o boyayla oluyor, müzik sesle oluyor. O zaman şiir etki eden, etkisiyle varolan bir şeyse sesle kelimenin ya da hareketin etki farkına gitmek-zamanlamaya gitmek gerekir. İşin ayrı yönleri de var. Şimdi konumuz değil)
Şiir dille varolur-etki eder; ama dilin neresiyle? Siz 'gebe sima olmaz' derseniz dilin hangi boyutunu dilin her şeyi yapmış olursunuz? İlk anlamı mı? Bu yanlış bence. Sima=yüz ya da tip karekter. Yani 'gebe sima olmaz' bu ifade dil açısından yanlıştır diye bir şey olmaz, şiirde hiç olmaz! Gebe sima da olur, el de, kol da, burun da olur. Büyük şairlerde de bunlara benzer ifadelendirmeler vardır.

Her şeyi, yukarıda dediğim gibi, şiir yapmak için genişletmek durumuna girmek de hatadır. Neyin, nerede, nasıl durduğu bellidir. Şiir içinde etkisini belli eder.
Ben, "Ansızın, bir kelime düştü kalp şehrinin yıldızlara gebe simasına" gibi dizelerden hoşlanmıyorum. Benim şahsımda yaptığı etki neredeyse yok.. sanki zorlama, okununca içinde barındırdığı kelimeleri zayıflatan bir kurgu, dil var orada. Daha önce Derya Akel isimli kişinin "cebimizde yıllanmış sızıların küflü homurtusu" dizesi için yaptığım eleştiri gibi. Yani, ben bu dizelerden şiir tadı alamıyorum. Alanlar olabilir. Şiiri beğendiğimi söyleyemem ben. Ama şiiri yazanın hislerine son derece saygılıyım. Daha iyi bir dil kurmak meselesi...

"Bir Kelime" şiirini yazan bir şehir tasvir etmiş, şehri insana benzetmiş olabilir. Yıldızların bulunduğu yer ise şehrin/insanın siması/yüzü olabilir. Gök-yüzü yani. Vücut olan şehrin, bir zamanlar kelimeyle bir şeyler olan/yapan şehrin yüzü, yüz kısmı. Gökyüzü. Yıldızlar geceleyin görünür. Gündüz anları için gebelik durumu denebilir yıldızlara. Gündüz nedir, gece nedir? Renk nedir?

Rüştü hocam, buradaki derinlik ile İsmet Özel mukayesesini yapman bana tuhaf geldi. İsmet Özel'in şiirlerinde Güzel şeyler var. Ama onun bazen sunduğu sorunsallar ile, felsefenin alanına da giren yaklaşımlar ile yukarıdaki şiirin bulunduğu alan, bilmiyorum ama bence çok ayrıdır. Bence yukarıdaki şiir, tek kelime ile anlatılan bir şiirdir:Kelime. Gerisi kelime kelimesinin açılımıdır. "Ol" buyruğunun birkaç dizeyle açılımıdır, zor değildir bana göre. Ama şiiri yazan farklı derinliklerden buraya gelmiş, bunları yazmış olabilir. Biz yine de gördüğümüz ile (ondan duyduğumuz ile) yorum yaparız, yoksa herkesin gördüğü rüya kendinedir.

Kalp şehrinin siması

Kalp şehrinin (yıldızlara gebe) siması , yani yıldızlar çıkmadan önceki hal yada zahirde güzelliklerin oluşmaya başladığı zamandan önceki hal...

Şiir dilinde aynı dilden konuşmayabiliriz ama tamlama hatası küçümsenir bir şey değil,eğer cidden bir hatam varsa elbet düzeltirim , düzeltme yapmaktan rahatsızlık duymam ,hatta teşekkür dahi ederim...

Ama ben hala göremedim bu hatayı...
Tamlamayı alıp gösterirseniz sevinirim...
Çünkü gebe sima değil burada tamlama...Burada tamlama , kalp şehrinin siması...

bir kelimeyle atılan düğüm boynumda

Kısa şiirde dizginleri elde tutmak için neler yapmalı insan, bilmiyorum. Ama neler yapmayacağı hakkında söyleyeceğim "bir-iki kelime" var.

Her satırda tekrarlanan "bir kelime" ifadesi anlamı güçlendirmediği gibi, sürprizini de kaçırıyor şiirin. Zaten kaç satır ki, diğer kelimeleri erimiş gitmiş sanki: bir kelime de bir kelime:)
Haa, bir de "şehir" kelimesi, daha ne kadar tekrar edilebilirdi ki: yoruldu kendinden...

"...yine bir kelime ile eğilmişti daha dün secdeye..."
Bu cümlede de arıza var gibi göründü:
"yine/daha dün"
İkisinden biri tercih edilseydi keşke...

Ve şimdi Nazan, tüm eleştirileri gözden geçirip yeniden yazarsa - ki yazmayacağını biliyorum:)- bu bir estetik harikası mı olur, bir ucube mi?

Estetik ve ucube :)

"Şiirimi tanıman lazım ,görür görmez kaşlarının bitişikliğinden"

Bir Kelime'nin elinden yine başka bir şiirimden alıntı bu cümlenin tutuyor olması kafidir...

Şirimin neden yine, daha, bir kelime ve şehir kelimelerini tekrar ettiği ve hatta tamamen bunlardan oluştuğu,kendi içinde görünen ve görmek için caba isteyen haliyle malumunuzdur...

Ve Aysun : ) bu konuda haklısın...Dil bilgisi konusunda yanlış yaptığımda düzeltmekten rahatsızlık duymayacağım gibi kelime değiştirmesi yapmayacağım malumundur...

Şiir ağrıyan yanımdır...
Bazen isyan yanım...
Bazen uzaklardan! yakınlara! kaçışım ...
Bazen davam...

Her ne kadar bir şair!!! olmasam da , büyüyünce bir şair!!! olmaya karar vermemiş olsam da ( zaten şiir benden bir parçadır ), hatta şiir konusunda entelektüel
kaygılar! taşımıyor olsamda ,şiir benden ben şiirden ayrılmayayım duası ile yorumlarıyla katkıda bulunan kişilere çok teşekkür ederim...