Yolculuk bitmiş, içimizde bir kırıklık, tedirginlik ile inmiştik şehre. Yeni anlam arayışları ile şehre girecektik. Şehirde her köşe başına kurulmuş tuzaklara aldanmamalıydım. Albenili vitrinlere, son model arabalara, sefahat içinde kahkaha patlatanlara, ha bire Tüketim! Tüketim! diye çığlık atanlara, okumak- düşünmek için gerekli hiçbir mekan hiçbir iz bırakmayanlara. Gözlerimizi, yüreklerimizi, kulaklarımızı daha iyi açmalıydık. Şehirde her adım başı tuzaklar kurulmuştu. İyilik gizlenmiş, kötü olan ise aşikardı. Arka sokakta kaldırımda sabahlayanları kimse görmüyordu. Önünde gidenin çantasından çalınan parayı- telefonu görmememezlikten gelinmeye çalışılıyordu. Mankenler gibi güzel olmak için kadınlara, elbiseler, kozmetikler, süsler pazarlanıyordu. Reklamlar, tabelalar her şeyi boğuyordu. Ufuk kaybolmuş, binalar herşeyi kapatmıştı. Gökyüzü yoktu. Yıldızlar küsmüş görünmüyorlardı. Daha çok mutluluk için daha çok alışverişi öğütlüyordu herkes ve herşey.
Şehir medeniyetin beşiğiydi. Şehirde medeniyetin izini takip ederken her şey ya üstü örtülmüş yada deforme edilmiş, içinden anlamı alınmış sadece kabuk bırakılmıştı. Her şey şekildi; öz, içerik nemelazım. Arabalar, arabalar… model model, renk renk birbirini takip ediyor. İnsanlara 1- 2 metrelik kaldırım, yürüyüş yolu bırakılır bunun yarısı da dükkanların tezgahlarıyla bölümlenirken, arabalara geniş, çift şeritli rahat yollar inşa ediliyor.İnsanların, varsa kuşların seslerini bastırıyorlardı. Yaşasın teknik, kalmasın insanlık. Makina sesi sert, soğuk, herşeyi bastırırcasına haykırıyordu: “ Beni siz yarattınız ancak ben size hükmedeceğim” Şehir boğuluyordu, şehir isyan ediyordu: “Ben ölüyorum, beni kurtarın.” Gelen bir ambulans sesinde yardım beklerken çarkların ezdiği yeni bir bedel gidiyordu. Var olan yeşilliklerde kurulan mekanlar normal gelirli bir vatandaşın rahatça oturup bir şeyler yiyip – içebileceği, dinlenebileceği bir ortam değildi. Halka “şehri terkedin, gidin kırlar, ormanlar size, buralarda siz yaşayamazsınız” deniliyordu. Kimse bu sese kulak vermek istemiyordu.
Çocuklar, yaşlılar, kadınlar rahatça gezemiyordu. Şehir güçlü olanların mekanıydı, zayıfa yer yoktu. İnsanların elinden ve dilinden zarar geliyordu. Yapacakları işi bir an önce yapıp eve dönmeleri gerekiyordu. Tenha sokaklarda, parklarda gezmemeyi öğütlüyordu büyükler. Televizyonlar, gazteler güvenlik için yapılacak şeyleri ha bire sıralarken yine bir kadın çantasından çekilerek yerlerde süründürülüyordu.
Şehirde her şey birbirinden fayda esası üzerine kurulmuştu. Her şeye şahit oluyorsun ancak hiçbir şeyi görmeyeceksin. Bana faydan yoksa hiçsin. Yok ol, görünme, konuşma diyor herkes ve herşey. Bu yalan daha ne kadar devam edecek bilmiyorum.
Şehir insanın aynasıydı. İnsanın kendini en rahat görebileceği yerlerdendi. İnsan nasılsa, şehirde öyledir. Bu kadar karmaşık, estetikten yoksun, geleneğin izlerini taşımayan ve devamı olmayan, insan ruhuna mutluluk, sağlık , barış aşılamayıp; kin, öfke, ayrılık tohumları eken bir insanlık veya şehir ile karşı karşıyayız. Erdemliler şehrini inşa etmek isterken, düzensizlikler şehrini inşa etmişiz.
Şehirde akşam oluyor. Her yer bir an önce kapanmalı, herkes bir an önce evde olmalı. Derin bir sessizlik kaplıyor şehri. Şehrin en mutlu anları, bu anlar. Ara sıra sessizliği bozan sesiyle ambulanslar ve polis sirenleri dışında her şey güzel. Gece tüm iyilikleri ve de kötülükleri örtüyor. Yıldızlar göz kırpıyor şehre yalnız değilsin diyorlar. Ay selamlıyor. Rüzgar sokakları, caddeleri, meydanları kirletilen şehri temizliyor. Toprağa saplanmış hançer gibi duran binaların yüzüne yüzüne çarpıyor. Ve şehir biz kez daha düşünüyor; soğuk yüzlü binalarda yaşayan soğuk kalpli insanları…
Yorumlar
sehirler.....
Salı, 29/08/2006 - 08:59 — medine doganhttp://earth.google.com/
download yaypip sehirlere yolculuk yapabilirsiniz.