Şeker pancarından kağnı, karpuz kabuğundan teker
Beş yaşına kadar hiç oyuncağı olmamış çocuklardanım. Yalnız, Hafız Dedemin kucağına çıkıp sarığını çözdüğümü, düzgün taranmış, uzun, güzel sakallarıyla oynadığımı, dedemin de bana takılma yollu “kucağımıza oturup sakalımızı yoluyor” dediğini hatırlıyorum. Bu benim aynı zamanda ilk öğrendiğim deyimdi.
Hazır oyuncak diye bir şey olduğunu bilmiyorduk zaten. Oyuncaklarımızı kendimiz yapıyorduk. Bazen ağabeyleri, bazen de dedeleri çocukların oyuncak yapmalarına yardımcı olur, onlarla beraber yaparlardı. Yardım gerektiren oyuncaklar genellikle topaç, kızak, düdük gibi çivi çakmayı, yahut keskin bıçakla yontmayı gerektiren türden oyuncaklardı.
Şeker pancarından kağnı:
Benim yapmayı (oynamayı değil, yapmayı) en çok sevdiğim oyuncak, gövdesi şeker pancarı, tekerlekleri karpuz kabuğundan kağnıydı. Güz gelip de pancarlar sökülmeye başladığında biz çocuklar, tarladaki yığınlar içinden en iri pancarı seçmek için yarışırdık adeta. Yemyeşil pancar yaprağı yığınları üstünde bağdaş kurup oturmuş, eski entariler, kalın hırkalar giyip, başlarını yaşmakla sarmış kadınlar, kızlar, pancarları kesip doğrayıp zayi ettiğimizi ileri sürerek bizi kovarlardı. Bu yüzden tarladan iri, üçgen pancarı almak biraz gizli ve tehlikeli bir işti. Üstelik daha evden bıçağı yürütme işi vardı sırada.
Seçtiğim iri ve tam üçgen yapılı şeker pancarını yere yatırır, anamın tandırdan ekmekleri çıkarmak için kullandığı kör bıçakla önce üstünden, sonra çevirip altından ince birer dilim alırdım. İki düzgün yüzey elde ettikten sonra bir yüzüne bıçağın ucuyla derin bir dikdörtgen çizer, sonra bu dikdörtgenin içini oyup boşaltırdım. Güz güneşi renginde samanlar dolduracağım kağnımın içi hazırdı. Arka yüzüne ise pancarı enine kateden küçük parmağım sığacak kadar bir kanal açardım. Burası mazının (dingil) yuvasıydı.
Karpuz kabuğundan kağnı tekeri:
Sıra tekerleri yapmaya gelmişti. Önce çöplüğe atılmış taze bir karpuz kabuğu bulur, bıçağımla daire biçiminde iki teker keserdim bu kabuktan. Kör bir bıçakla oval bir karpuz kabuğundan tam ve düzgün bir daire kesmek öyle her babayiğidin harcı değildi tabi. Övünmek gibi olmasın ama bu karpuz kabuğundan araba tekeri yapma işini de zaten çocuklar arasında ben icat etmiştim. Sonraki yıllarda ne zaman bir “tekerleğin icadı” lafı duymuşsam, kıs kıs gülümsemişimdir bıyık altından. Tekerlerin orta noktalarını –yıllar sonra “dairenin merkezi” lafını duyduğumda da gülümsemiş olduğumu tahmin edersiniz- bıçağın kör ucuyla hafifce delerdim. Bahçemizdeki söğütlerden taze bir dal koparıp kabuklarını soyar, kağnımın genişliğince kestiğim parçanın iki ucuna karpuz kabuğundan tekerlekleri takardım. Son olarak kağnımın sivri ucuna yine çöplüğümüzden bulduğum bir ipi bağlar, çekmeye başlardım.
Vay be! Yürüyor resmen! İşte bu harika alet benim eserimdi! Kendimi gerçekleştirmiş gibiydim. Artık onu gönül rahatlığıyla “beceriksiz”, benden “küçük” ve sevindirilmeye muhtaç bir çocuğa verebilir, becerikli, güçlü, büyük ve işe yarar biri olduğuma dair inanç ve güvenimin keyfini ikiye katlayabilirdim. Hatta ona arabanın nasıl düz yerde ve hassasiyetle sürüleceği, samanın yahut toprağın nasıl yükleneceği, arabayı geriye doğru dikerek yükün nasıl boşaltılacağı gibi incelikleri de öğretebilirdim!
Ok ve yay:
Tabi her oyuncağın bir mevsimi vardı. Bahar gelip de harmanlara basmalar yayılıp loğ taşlarıyla bastırılarak düzlendiği mevsimde, ok ve yay yapmayı severdim. Yayı söğüt, oku kavak dalından yapardık. Bu oyuncak için çöplükten bulunacak bir iplik yeterliydi. Evlerinde bahçe olmayan çocuklar ise bir komşunun bahçesinden bir iki dal koparmalıydılar.
Söğüt çubuğunun bir ucuna ipi bağlar, öteki ucunu yay biçiminde eğecek şekilde sıkıştırıp düğümlerdim. Okun ucunu sivriltmesen de olurdu. Hafif kavak dalından yapılma ok, göğe doğru çıkarken yalpalardı. Askerlerin atış talimi yaptıkları Güllü Dağ’dan bulduğumuz boş mermi kovanı başlığını okumuzun ucuna takar da fırlatırsak, o zaman mübarek, havada yalpalamadan gelin gibi süzülür, gözle görülemez kadar yükseldikten sonra da yıldırım gibi dimdik inerdi. Basmaya saplanışını seyretmek ise harikaydı. Çocukların tepesini deler korkusuyla büyükler, mermi uçlu ok yapmamıza izin vermezlerdi gerçi, ama her çocuk oyunu biraz da büyükleri atlatmak üzerine kuruludur zaten.
Kızak ve fırfırık:
Altı ayın kış olduğu Erzurum’da şüphesiz en mühim oyuncak, kızak, fırfırık ve patendi. Küçük büyük her çocuğun bir kızağı mutlaka olur. Küçüklerin kızakları fazla sürat yapmasın da düşmesinler diye pabuç kısmına karyola çemberi çakılırdı. Büyük abilerin kızaklarının pabucuna ise parmak kalınlığında çubuk demir çakılırdı. Böylece iki demir ray üstündeki kızak, hışır karın üstünde tren gibi kayardı. Bir tahta, iki çubuk ve bir karyola çemberinden paten yapıp lastik ayakkabılara çuvalağzı iplerle bağlama işi ise biraz tafsilatlı bir oyuncak yapımıydı.
İstanbul Türkçesinde topaç denildiğini sonradan öğrendiğim fırfırık ise kamçıyla dövülerek çevrilirdi. Dönen fırfırığa kamçı vurmak maharet isterdi. Kamçıyı geniş üst kısmına sardıra sardıra düzenli aralıklarla vurup çekmeli, bu vuruşlar hem dönüşe yeni hız katmalı hem de gidilecek yöne doğru fırfırığı itmeliydi. Köyün ortasından akan çay buz tutar tutmaz fırfırık mevsimi başlardı. Gurup halinde çocuklar köyün üst başından alt başına kadar fırfırıklarını kamçılaya kamçılaya gidip gelirlerdi.
İyi bir fırfırık, ucunda “kadama” çivisi olandır. Bu kalın başlı kısa saplı özel çiviler, eski çeyiz sandıklarında desen vermek için kullanılmıştı. Anneannemin böyle üzerine çiviler çakılarak çiçek deseni verilmiş bir çeyiz sandığı vardı ve mahallenin bütün çocukları fırfırıklarının ucuna çakmak için bu çivilerden yalvara yakara isterlerdi.
Pamuk ipliğinden yıldız:
Benim yalnızken oynadığım bir oyunu da yazmadan duramayacağım. Bu oyunda bir oyuncak söz konusu değildi belki, ama hemen her gün aynı oyunu oynadığım için kullandığım taşlar ve çubuk parçaları benim oyuncaklarım sayılırdı.
Ailemden uzakta, dayımların köyünde (şimdi Ilıca’ya Başçakmak köyünde) hafızlık yaptığım yıllarda, yani beş ile sekiz yaş arasındaki dönemimde, günlük hıfzımı tamamlayıp da oyun için dışarı çıkarıldığımda, harmanda kendime küçük bir dam yapardım. Yol kenarından topladığım el büyüklüğündeki yassı taşlardan duvar örüp bir göz dam yapar, üstünü de çalı çırpıyla özenle örterdim. Harmanın bitişiğindeki samanlığın duvarından da dördüncü duvar olarak yararlanırdım. Damımın bir kapısı bir de penceresi olurdu. Üstünü çubuklarla ördükten sonra avuçlarımla toprak taşıyıp güzelce örtmeyi de ihmal etmezdim.
Bu oyunu o kadar oynadım ki sonunda dama bazı eklemeler yapmaya başladım. Bunların en önemlisi ise damı bir fitille aydınlatmaktı. Evden, yorganların kaplanmasında kullanılan kalın pamuk ipliğinden parmak boyu bir parça alır, kibriti de gizlice cebime koyup çıkardım. Damı yapıp üstünü de örttükten sonra orta tavandaki çubuklardan birine bu pamuk ipliğini bağlayıp odanın ortasından sarkıtırdım. Bu bir elektrikli lambaydı. Sonra kibritle ucunu hafifçe yakar, eğer alevlenmişse de alevi üfleyip söndürürdüm. Tabi alev sönünce de pamuk ipliğinin ucundaki kızarıklık kalır, ve iplik ağır ağır bir fitil gibi yanarak karanlık damın içinden küçük bir yıldız gibi bana göz kırpardı. Yüzükoyun toprağa yatarak, yaptığım damın minik penceresinden içerideki lambamı seyretmenin keyfine doyum olmazdı.
Şimdi ne zaman Kur’an-ı Kerim’i iki yıl boyunca gaz lambasının, hatta bazen idare lambasının ışığında okuyup ezberlediğim aklıma gelse, yaptığım bu dam ve içinde kızıl bir yıldız gibi ışıldayan lambam da aklıma geliyor.
Bir de ağaçlara iyice su yürüdükten sonra söğüt dalından düdük, iplik makarasından ve telden araba; ve son güzde kurumuş evelik saplarından ‘şeytan oku’ yapma bahsi var ki artık nasip olursa onları da bir başka yazıda anlatırız.
İyi ki hızlı yaşıyoruz diyorum bazen! Kırk yaşımı henüz idrak etmeme rağmen kendimi hem “tarihte” hem “gelecekte” yaşamış gibi zengin ve mutlu hissediyorum!
Yorumlar
Anadolu'nun dili, şiir ve belgesel
Cts, 12/08/2006 - 16:28 — Mustafa YürekliSevgili Şaban Abak;
Yıllar sonra seninle Cemaat'te karşılaşmak ne güzel. Büyük bir özlemle, sevgiyle kucaklıyorum.
Eline sağlık, güzel bir metin olmuş; senden sık sık kendi gerçekliğimizi ortaya koyan bu tür yazılar okumak isteriz.
Sen Anadolu'nun dilini çözmüş, onunla söyleşebilen ve onun dünyaya, hayata ve bizlerin sorularına verdiği cevabı anlamış bir kardeşimizsin..
Erzurum'dan yeni geldim.
Palandöken'e çıktım, Cennet çeşmesi'nden su içtim, Erzurum Kalesi'ne çıktım, Tabyalara gittim, Abdurrahman Gazi'ye gittim..
Kısmet olursa, Alvarlı Efe'nin belgeselini yapacağım..
O güzelim şiirlerini sık sık okuyorum; yeni şiirlerini bekliyorum sabırsızlıkla.. Cemaat'e de şiir vermelisin bence..
Gönlüne sağlık..
Kalemine sağlık..
Diline sağlık..
Kardeşim, benim!
Selam, sevgi ve dualarımla..
merhaba!
Cts, 12/08/2006 - 18:11 — cemalcalikeh "fırfırik".. bizim de "eneke bilya"larımız vardı çamurlu sokakta.. hele "aşşık".. umarım devamını okuma zevkinden mahrum bırakmazsınız.. hürmetler.
Toprağın dili çocuğun dili
Cts, 12/08/2006 - 22:15 — Ali DüzToprağın dili.. evet.
Sanki topraktan gelen kelimeler bunlar. Özlü, sade, biraz sessiz, biraz yağmurlu, öyle.."sessiz müzik" gibi işte.
Teşekkür ederim Şaban Abak büyüğümüze...
("Sessiz Müzik", üstadın beni saran beni hep büyüten şiiri)
Sahici kelimelere ne çok muhtacız.. gittikçe kopuk gittikçe metal rengi alan dünyada sahici kelimeler. Sahiden yaşamak.
Çocukluk işte.. herkesin en sahi dünyası. O dünyanın sözleri, masalları, şiirleri, kavgaları, hemen barışmaları...
Zaten şiirler de en çok çocuklara benzer, değil mi?
Çocukluğumuzu paylaşmaktır sanki şiirlerimiz..
Karmaşayı aşınca ulaşılan yalınlık!
Oyunlar, masallar, uyumalar. Küsmeler. Hepsi toprağın üzerinde güzel! Toprakla birlikte güzel, pantolonlara yakışan lekeler güzel. Çimenlerin içinden boyanmalar.. elbiselerde yuvarlanmış çiçekler. Anne hep kızsa da ne güzel.
Çocuğu, çocukluğu öldürüyor modern hayat. Birkaç sene içinde nasıl da değişti çocuklar bile.. misket oynayan kalmadı neredeyse, saklambaçlar, istop oynamalar filan. Çocukluk ölürse ne kalır geriye.. çocukken kurarız kendimizi, masumiyetimizi, diğergamlığımızı, dostcanlısı oluşumuzu hep çocukken, o neşesi bitmez tükenmez oyunlardan alırız, büyütürüz. Boşuna mı masal yazdı C. Zarifoğlu, şiir yazdı. Çocukluğu yazdı.. düşünsek.
Çocuk ölürse ne kalır geriye, ne dedi üstad Sezai Karakoç:
"Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne" ... çocuk ölürse anne, anne ölürse çocuk..bağ.. hayat.
Ya "Çocukluğumuz" şiiri üstadın, ne destansı ne şahane öyle, sonu şöyledir o şiirin:
"Şimdi hiçbirinden eser yok
Gitti o geceler o cenk kitapları
Dağıldı kalelerin önündeki askerler
Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi"
Yedisinde neyse yetmişinde de öyle mi olur insan? Çocukluğu mu olur insan?..
çocukluk dediğin ömrün yarısı/şaban abak
Paz, 13/08/2006 - 00:07 — hüseyin karacalarŞaban Abak'ın bu denemesinin Sühan Dergisi'nin 14.sayısından yani oyuncak özel sayısından iktibas edilmesi çok güzel... Cemaate çok teşekkür ederim bu yazıyı yeniden burada yayımlayıp bizlere okuma fırsatı sunduğu için...
...........................
bu yapışkan yaşam
bu yokluk yurdu
senin gibilerle dolu
ilhami çiçek
Çok güzel
Çar, 16/08/2006 - 16:00 — ilhancancaŞaban Abak'ın denemesi şiirleri gibi çok güzel.
Şiirleri demişken hiç aklımdan çıkmayan iki mısraı ekleyelim:
"kör hafızın düşlerine bir ses ol da gir n'olur
Sana aşır okurum, sarılıp ağlaşırız" (Şaban Abak)
Benimde en iyi oyuncağım toprak bir "dam"dı.
Per, 17/08/2006 - 10:56 — M.Mustafa UZUNBir hoş eda ile okudum yazıyı. Yüreğinize sağlık.
Benimde en güzel oyuncağım, Erzurum'un bir köyünde, evimizin hemen yanında topraktan yapmış olduğum "dam"dı.
En güzel oyuncaklarım köyümüzde ki oyuncaklardı, çünkü hepsini ben yapmıştım.
Bir uzun sopa'dan ne atlar çıkartmıştık. Gerçi öğrenene kadar köyün çocuklarına az rüşvet vermedim hani.
...
Siz kırklı yaşlarınızda "geçmişi" ve "geleceği" yaşamış gibi zengin hissediyorsunuz kendinizi. Ben yirmili yaşların başındayım ve aynı hissi taşıyorum.
Gerçekten çok hızlı gelişiyor Dünya... Aynı hızla ters yöne ilerlemesin sakın :)
Vesselam
ENDÜLÜS
Sizin hiç haberiniz var mıdır Endülüs’ten
Bir siz kalmışsınız duymayan halimizi!
Onlar sizden yana çevirerek gözlerini
Ufuklara bakıp bir imdat beklediler