"Yazık, kabiliyetlerinin fazlasıyla farkında olan genç Hıristiyanların Arapça dışında herhangi bir dile veya edebiyata dair hiçbir bilgisi yoktur. Onlar Arapça kitapları büyük ve bir hırsla okuyup inceliyorlar. Kütüphaneleri bu tür kitaplarla dolu. Ve her yerde Arap irfanına ait ifadeleri şarkı gibi söylüyorlar. Ama Hıristiyan kitapları söz konusu olduğunda bu tür eserlerin kendi fikirlerince değersiz olduklarını söyleyip küçük görücü bir edâ ile karşı çıkıyorlar”
(Piskopos Alvaro, 854 yılı).
Okuduğum ve edindiğim bilgilere göre Avrupa’nın ileri gelen birçok büyük ve ünlü Katolik kilse arşivlerinde “mozarap” adı verilen Katolik din adamlarının kaleminden çıkmış Arapça yazılı yüzlerce metin, mektup ve hatırat bulunmaktadır. Ernest Nys, Roberto F. Retamar, Bartolome de Las Casas, Jacques C. Rısler, Philippe Wolfe, Jose Ortega y Gasset ve niceleri bu bilgiyi doğrulamaktalar. “Modern Düşüncenin Doğuşu” üzerine Türkiye’de birbirinden değerli çalışmalara imzasını atmış, en geniş anlamda İspanyol kaynaklarını kullanma yeteneğini göstermiş ve bu anlamda tek araştırmacı olan Cemal Bâli Akal bu hususta şöyle der:
“Müslüman İspanya’nın Hıristiyan aydınları, yoğun bir düşünsel ve kültürel hayatın cazibesine kapılmışlardı. Dini işlevlerinde Latince'yi kullanmak zorunda olsalar da, kültür dileri Arapça'ydı. Henüz dini kinlerin yeşermediği yarımada çok kültürlü yapısını kuzeydeki Hıristiyan topraklara taşıyor, Mozaraplar buradaki manastırlarda görev alıyorlardı. Buna karşılık Hıristiyan krallar da, geleceğin egemenleri olacak veliahtları, eğitim yapmaya Müslüman üniversitelerine gönderiyorlardı. İşte Katolik İspanyol egemenliğini her türlü kaygının önüne çıkaran emperyalist düşünürlerin görmezden gelmeye çalıştığı şey bu gelenektir: Avrupa Ortaçağı’nın Müslüman ve Musevi uygarlıklardan soyutlanamayacak bir dönem olması. Ve Hıristiyanlığı seçmek zorunda bırakılan birçok Müslüman ve Musevi'nin fiziksel varlığıyla beslenmiş liberal bir kültürün zenginliği”(1).
Akal’ın bu yazdıklarının altına imzamızı atmakta biran bile olsun tereddüt etmeyelim. Gerçekten de oldukça titiz ve dikkatlice seçilmiş kavramları kullanmıştır Akal. Çoğu İslami aydın ve düşünür “Endülüs” derken “alınlarını secdeden kaldırmayan bir ümmet” tasarlar veya hayal ederler. Bu yüzden Akal’ın “liberal” bir kavramı tercih etmiş olması oldukça dikkate değerdir. Endülüs’te din, yani İslam, bir kimliğe ve daha ziyade kültürel bir kimliğe dönüşmüştü. Ne körelmiş bir olgu olarak iktidarın tekelindeydi, ne de samimi bir inanç olarak toplumun. Din gayet iyi harmanlanmış bir alt kimlikti, ki bunun üzerinde bugün bile çok sayıda Batılı olgunun köklerini içinde barındıran zengin bir kültür sofrası açılmaktaydı. Rönesans’ı besleyen kaynak buydu; bütün karşı çıkmalara ve dışlayıcı açıklamalara rağmen.
Endülüs Emevileri'nin son dönemlerinde bu yarımadada artık herkes okuma-yazma biliyordu. Bu gerçeğe modern Batı ancak son 50 yılda ulaşabilmiştir. Okur-yaralık oranının toplumun bütün katmanlarını içine alması sadece Müslümanlara özgü bir gerçek değildi. Aynı gerçek Hıristiyan ve Museviler içinde geçerlidir. Çok daha sonraki döneme ait, 1601 tarihli Messire Philippe Champagne’ye ait mektuplarda şöyle bir açıklama yer almaktadır:
“Önde gelen tanınmış Portokezli bir Yahudi, IV. Henri’ye (kral’a) elçi Philippe de Canaye kanalıyla: “Eğer Fransa Kralı bana ulusumdan 50.000 kişi için bir oturma izin verirse kendilerine yukarıda sözünü ettiğim kadar (yani 50.000) bilgili ve kültürlü insanları Fransa’ya taşıyacağım” demişti” (2).
Günümüzde bile bir ülkede 50 bin kişilik bir bilgin bulmak olanaksız olmasa da, zordur. Zira, “bilgin” okuma-yazma bilmenin ötesinde düşünsel bir etkileşimde bulunabilen, ilmi çabası bulunan, filozof, araştırmacı, ilahiyatçı ve her şeyden önce düşünce insanı karşılığını verdiğine göre, XI. Yüzyıl Endülüs’ünden ta XVII. Yüzyıla kadar uzanan bölgedeki kültürel zenginliği ve potansiyel insan kaynağını düşünün?
Daha 854 yılında Piskopos Alvaro Avrupa, genel anlamda Hıristiyan gençlerinin durumunu üzülerek şöyle anlatmaktaydı:
“Müslümanların kutsal hükümlerini incelediğimiz ve felsefe sistemlerini öğrenmek için onların bazı toplantılarında bulunduğumu ve bunu da onların yanlışlarını red maksadıyla değil, ancak dillerinin son derece yumuşak, edebi ve çekici güzelliği için yaptığımız halde İncil’i okumayı ihmal ediyoruz. Kutsal kitabımızı incelemeye dalmış, Latin büyüklerinin eserlerinden birisine göz atıp zaman harcayan bilgili bir adamı şimdi nerede bulabiliriz? Bol sözlü, nazik tavırlı Hıristiyan gençlerimiz elbiseleri ve (at) arabaları ile gösteriş yapmakta ve yabancıların ilimleri ile şöhret kazanmayı iyi bir meziyet saymaktadırlar. Arab’ın fasîh ve süslü dili ile başları dönmüş bir halde, Müslümanların kitaplarını hevesle müzakere ediyorlar ve içindekileri hırsla yutuyorlar. Bunlar kilise edebiyatından hiçbir şey bilmezken, İslamî eserleri yaldızlı sözlerle medhedip duruyorlar”
“Bugün kutsal metinlerin Latince tefsirlerini (suyunun suyunu) okuyan ve rahiplik mesleğine mensup olmayan bir kişi nereden bulunabilir? İncilleri, havarileri araştıracak kimse kaldı mı? Yazık, kabiliyetlerinin fazlasıyla farkında olan genç Hıristiyanların Arapça dışında herhangi bir dile veya edebiyata dair hiçbir bilgisi yoktur. Onlar Arapça kitapları büyük ve bir hırsla okuyup inceliyorlar. Kütüphaneleri bu tür kitaplarla dolu. Ve her yerde Arap irfanına ait ifadeleri şarkı gibi söylüyorlar. Ama Hıristiyan kitapları söz konusu olduğunda bu tür eserlerin kendi fikirlerince değersiz olduklarını söyleyip küçük görücü bir edâ ile karşı çıkıyorlar” (3).
Bu satırların yazıldığı dönemden 11 yüzyıl geçtikten sonra Piskopos Alvaro’nun tarif ettiği konumda şimdi Müslümanların olması ne kadar düşündürücü.
Endülüs’ün açtığı ortamda Hıristiyan Ortaçağında yoğun bir Mozarap oluşum yaşandı. Mozarap veya Mozarabes (Moz-Arabes) “Araplaşma” anlamına gelmektedir. Bütün bir Ortaçağ Avrupa’sının “Batılılaşma” serüveni “Mozarabes” olmak, yani Araplaşmaktan geçiyordu. Burada Araplaşmak, bütün Müslümanların beslendikleri zengin kültürden beslenmek, güçlü ve egemen bir kimliğin temsilcisi olmak demektir. Araplaşmak, İslam’ın ortaya çıkardığı kültürel mirası kendini korumak, muhafaza etmek ve bu sayede çağa ayak uydurarak ayakta kalmak demektir. Dini kimliğine, inancına ve hayat tarzına bakılmaksızın yüksek bir uygarlıktan beslenmektir. Mozaraplık sadece Endülüs’teki Hıristiyan kesimi kapsamıyordu. Kilise dışı Batı aydınları düşünce anlamında bu kimliğe daha yakındılar. Bu kimliğin İslam’la sıkı temasta olduğu İspanya, Fransa, İtalya dışında Londra ve Almanya’da da entelektüel anlamda etkin olduğu bir gerçektir.
Araplaşma olgusu sadece düşünce de değil, aynı zamanda ve belki de yoğun bir biçimde giyim-kuşamda, müzikte, günlük sosyal yaşamda, mutfakta, edebiyatta, özellikle de şiir, hikaye ve öykü yazınında, eğlencede, tarımda, ticarette ve hatta parada kendisini göstermektedir. O dönemde İspanya’da kesilen paralar üzerinde Hıristiyan yöneticilerin Arapça kullanması çok olağan bir durumdu (4). Ancak bütün bunlar bizim burada konumuzun dışındadır. Bizi ilgilendiren Batı’da, özellikle de rahiplerin dini mesajlarında, konuşmalarında, mektuplarının sonunda yer alan sadece bir kelimedir: “İnch Allah”.
Mozarap metinlerinin bir çoğunda bu kelime geçmektedir. Saint Jean rahipleri bu kelimeyi sıkça ve yoğun olarak kullanıyorlardı. “Inch Allah” yazılışından da belli olduğu gibi Müslümanların sıkça kullandığı ve adeta neredeyse artık günlük yaşamda bir ağız alışkanlığına dönüştürdükleri İslami bir terim olan “İnşallah”ın Latince'ye uyarlanmış biçimidir. Ciddi anlamda bir araştırma yapılırsa yüzlerce İslami terimin ve ibarenin bu şekilde Latin dillerine ve onu konuşanların yaşamına girdiği ortaya çıkacaktır. Örneğin Saint Jean rahipleri “Ad Laudem Dei” derlerdi. Bu dini ifade sözcük olarak Latince’dir. Ancak ifade biçimi İslami bir nitelik göstermektedir ve karşılığı “Tanrıya hamd ederiz”dir. Dinsel terminolojinin dahi bu denli etkilendiği Batı dünyası üzerinde bir İslami kültürel baskısının olmadığını var sayan ve Batı’yı ancak kendi kendini inşa sürecinde refaha eren ve başlı başına katışıksız bir uygarlık olarak gören modern anlayış kuşkusuz bu gerçeği safdışı etmekten yanadır. Çünkü bu anlayış ancak bu şekilde Rönesans’ı bütün bir dünyanın aydınlanmasının başlangıç noktası haline getirebilmekte ve Batı düşüncesini salt ve doğruya varışın gerçek yolu olarak sunmaktadır (5).
Bazı rahiplerin, Hıristiyan kesimin ve hatta Musevilerin dilinde “İnch Allah” güncel konuşma dilinin en basit bir temenni ifadesine dönüşmüştür. Bir isteğin Allah tarafından gerçekleştirilmesini temenni eden bu İslami tabir belki çoğu zaman kullanıcılarının dahi içerik anlamda farkında olmadıkları bir ifadeydi. Ama egemen kimliğin getirmiş olduğu avantaj ister istemez yönetimindekilere ve çevresindekiler kendi kavram ve söylemlerini bir biçimde dayatmaktadır. Tıpkı, bugün milyonlarca izleyicisi olan futbol fanatiklerinin anlamını bilmedikleri halde “oley, oley” çektikleri gibi. “Oley”, İspanyolca bir tabir olup, bir çeşit “Tanrıyı alaya alma” biçimidir. Bu tabir yine Endülüs’te doğmuştur. Ancak “Reconquista” (yani İspanya’nın Müslümanlardan arındırıldığı süreçte) Müslümanların “Tanrı”sını alaya almak için kullanılmaktaydı. Ama, günümüzde bu kavramı kimse bu biçimde kullanmaz. “Oley” anlamı dışına çıkarak bir eğlencenin sözlü ifadesine dönüşmüştür. İşte bu bir şeyi oluşturan kurucu bakışın, egemen söylemin bıraktığı etkidir. “İnch Allah” da Ortaçağ Batı’sında yaşayan kalabalıklar için kuşkusuz böyle bir anlama sahiptir.
Bu yazıyı okuyanların “vay be biz neymişiz” tarzında geçmişe dönük hayale kapılıp o ihtişamlı günlerin hasretinde bayat dinsel ve duygusal sömürü edebiyatı yapmalarını hiç tavsiye etmem. Aksine bu insanların aynı ihtişamı yeniden ortaya çıkarabilecek güce, zekaya, inanca ve çabaya sahip olduklarını gayet iyi biliyorum. Tek sorun nereden ve nasıl başlamaktır. Bunun içinde bizi ezik kimliğimize sıkıca bağlayan düşünce ve anlayışlardan kurtulmamız gerekmektedir. Bu ezik bilince içinde debelenip durduğumuz son birkaç yüzyıllık İslami kimliğimiz ve bu kimlik içinde taht kurmuş "kutsallarımız" da dahildir. Çünkü bu ezik kimlik bilinci çağdaş Müslümanlar için gerçek ilahi öğretinin ta kendisine dönüşmüş, adeta dinden öte din, İslam’dan öte İslam olmuştur. Var olmak için birçok şeyi, gerekirse her şeyi yıkmanın zorunluluk olduğunu bize bizzat dinin kendisi öğretmektedir. O din, yaşıyor gibi gözüken aslında yaşam küllerinin altında kararmış bir köz halini almış, ancak üzerine taze solukların üfürülmesini bekler durmaktadır. Ve bu köz şayet tutuşturulursa, ateş düştüğü yeri yakacaktır.
Dipnotlar:
(1). Akal C. B, Modern Düşüncenin Doğuşu: İspanyol Altın Çağı, Dost, Ankara 2003, s. 47.
(2). Üsdiken B, “Pera’dan Levantines, Marranes ve Yabancılar”, Avrupalı mı Levanten mi? Kitabı içinde, Yay. Haz: Yumul A. – Dikkaya F., Bağlam, İstanbul 2006, s. 77.
(3). Karlığa B, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, Litera, İstanbul 2004, s. 149-150.
(4). Bu konularda ülkemizde yazılmış eserler için bkz. Şeyban L, Reconquistra: Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, İz, İstanbul 2003; Bedevî A, Batı Düşüncesinin Oluşumunda İslam’ın Rolü, Türkçesi Tan M, İz, İstanbul 2002; Chikh B, “İslam Tarihinde Eğitim-Öğretim Kurumları”, Türkçesi Yazıcı N, AÜİF Dergisi, Ankara 1988, c. XXX, s. 279-285; Gabrieli F, “İslam Medeniyetinin İlmi ve Edebi Tesirlerinin Batı Avrupa’ya İntikali”, İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Türkçesi Kutluer İ, IV, Kitapevi, İstanbul 1989, s. 423-461;
(5). Bu konuda geniş bilgi için bkz. Avicenna Latinus, Hazırlayan: Simon Van Riet, Leyden 1968. Giriş kısmında “İnch Allah” kavramı hakkında bilgiler sunulmaktadır.
Yorumlar
düştüğümüz yerden ayağa kalkmak
Salı, 29/08/2006 - 13:59 — Rabia Yavuzmerhaba,
yazı icin teşekkürler,
ilgiyle okudum ellerinize sağlık
bu yazının sonunda tam da
nereden ve nasıl başlamalıyız sorusunda kaldım...
son birkac yüzyılık süreci elersek
nereye varacagız?
sizce kimlik bilinci nerede düştü ve kalkamadı?
asrı saadete dönmek mi yada başka bir döneme mi dönüş yapmalı başlamak icin?
teşhisinizin devamını okumak isterim
selamlarımla
Ellerin dert görmesin
Salı, 29/08/2006 - 15:38 — Ercan HüseyinoğluSevgili Nadir, kalem gerçekten eline çok yakışıyor, lütfen bunu iltifat olarak kabul etme, daha da güzellerini başarabilmek için bir motivasyon kabul et lütfen.
"O din, yaşıyor gibi gözüken aslında yaşam küllerinin altında kararmış bir köz halini almış, ancak üzerine taze solukların üfürülmesini bekler durmaktadır."
İki satırlık bu cümle aslında çok daha fazla şeyler anlatıyor. Yapmamız gereken közün üstünü örtmüş olan ölü toprağını üflemek. Reformist hezeyanlarla yeni bir ateş yakmaya çalışmak değil !...
Rahatsızlık veren bir yazı
Salı, 29/08/2006 - 19:05 — Kâni Çınarcemaat'in en can alıcı, en kayda değer yazılarından birisini kaleme alan yazarımıza teşekkür ediyorum. Ufkumuzu açan bir yazı bu gerçekten.
Şöyle ki: Kabaca son 200 sene diyebileceğimiz bir zaman diliminde şurası burası diye debelenip duruyoruz. Bazıları bu zaman dilimini Kanuni zamanına kadar çekebilir. Mahsuru da yok aslında. Bu debelenme bir "aydınlanma çağı", "bir "bilgi ülkesi", bir "çağdaşlaşma" maksadıyla mı yaşandı yoksa başka amaçlar için kaybedilen bir zaman dilimi miydi? Herkes kendi tarihine göre bakıp değerlendirmelerde bulunacaktır. Çünkü "herkesin tarihi kendisine"dir maasesef.
Yazarımız kızacaktır bana lakin ifade etmeden geçemeyeceğim: Hâlen yasak sayılan bir kültür ve bu kültürün dili üzerinde ilkokulun, ilk günlerinden itibaren beyinlerimize yerleştirilen "ön - yargı"larla yaklaşımlarda bulunmaktayız. Bunun zıddı da söz konusu malum. Alakasız ve aşırı bir cehalet içerisinde "elif ve mertek" ilişkisinde olduğu gibi bir başka dar kalıp daha var.
"Beyin Yıkama ve İkna Metodları"nda mevcut bilgiyi tamamen imha etmeden üzerine yani bilgi inşa edilemeyeceği hususu da ayrı bir madde olarak yer alır. Ne zor iş oysa bu? Herkesin kendisine göre tarihinin olduğu, şahsileştirilen kutsalların cirit attığı, doğrunun gidecek başka mekanının kalmadığı coğrafyalarda "oley"lerle ayağımıza top değmeden maçı hezimet altında bitiririz "her hâlde".
Nereden başlamanın neresi, bulunduğumuz yerden rahatsızlık duymamız gerektiğidir diye düşünüyorum. Yazarımız rahatımıza bir "diken" gibi düşmüş, zonklayan beynindeki acıdan bizleri haberdar etmiştir. Bakalım ne kadarı rahatsız kılacak bizi?
Sayha
Kendi halinde, kendince
Sekülarizim İslam İlişkisi !
Salı, 29/08/2006 - 21:33 — Hamit AkçayNadir beyi bu bilgi yüklü yazısından ötürü tebrik ediyorum.
Yanlış mı anladım bilmiyorum ancak yazıda şu önerme de yapılıyor. Günümüz modern batı düşüncesi köklerinden birisi de islamdır. Sanırım bu husus açıklanmaya muhtaçtır. Yazar bu kısım hakkında daha tafsilatlı bilgi vermelidir.
Nereden ve Nasıl Başlamak?
Çar, 30/08/2006 - 02:12 — aysun yollardagezerEdward Said 'Oryantalizm' adlı kitabında: "Eğer Doğu'lu kendisini takdim edebilseydi herhalde sonuç başka türlü olurdu." diyerek "takdim"in Batı'lılara bırakılmasından dolayı Doğu'luların zararda olduğunu ifade eder. Herhalde önce takdimi ve takdiri öğrenmek gerekir. Kendini tanımak, takdir etmek ve sonra takdim etmek. "Vay be biz neymişiz" demeliyiz ama bu sözü "doymuş" bir halde değil aksine "acıkmış" bir ifadeyle söylemeliyiz. Biz neymişiz ve biz "daha neler olacakmışız"!
Taze soluklar var atmosferde, hissediyorum. Köz tutuşacak "İnşaallah".
Umudum var...
Sayın Marmara,
Ellerinize sağlık.
Vadi El-Kebir MÜrekkebim Olsa...
Çar, 30/08/2006 - 11:04 — Kevser Banu"Doğuyu gördüm mükemmellik simgesi bayrağı ayla birlikte ve ışığı bir dörtlükle dünyaya duyuldu" dizeleriyle başlayan bir Adamo SAlvatore şarkısı'nın ismi olduğunu hatırladım "İnch'Allah"ın bu yazıyı okurken.
Adamo, Jérusalem(Kudüs)'i tarif ederken gösterişten uzak küçük kilise anlamındaki "humble chapelle" tanımını kullanıyor. Ve her dörtlükten sonra tekrarladığı inch'Allah sözünün arkasından "Allah nurunu tamamlayacak" şeklinde tetcüme edilebilecek cümleyi söylüyor. Ki bu cümlenin yazıdaki "tanrıya hamdederiz( ad laudem dei)" ile benzer bir açıklaması olduğunu çekinmeden söyleyebiliriz.
Latin diliyle yazılan çok yazıda daha çok yerde de inch'Allah sözüyle karşılaşıyuruz. 2001 Yılında seyredilen Inch'allah Dimanche (İnşallah Pazara) filminde de bu söz aynı haliyle kullanılmıştır.
Güney İspanya bu örneklerin en sık rastlandığı yerdir. Önce isimlerde rastlarız bu etkiye; Alkazar( El- Kasr), Toledo(Tuleyto) gibi...İspanya'yla özdeşleşen flamenko müziği ise arapça "fellah minkum"dan gelmiştir. Ve "sizden olan çiftçi" manasındadır. İspanya'nın kendini tanıtmakta tepsiye ilk koyduğu müziği, adını arapçadan almıştır.
Güney İspanya'da çokca arapça ve arapçayı hatırlatan isimlere de rastlamak mümkün. Hotel Moamiades (İbni Meymun) ve hemen yakınındaki La Mezquita Bar ( Mescit Bar) garipgelse de, ismiyle bize bu etkiye dair işaret veriyorlar.
Bu etki yaşayış tarzına da var. Hatta Gırnata'nın hristiyan idaresine geçmesinden sonra prens Carlos-V valiyi izyarete gittiğinde onun müslüman sultanlar gibi bağdaş kurarak oturduğunu görünce ne yapacağını bilemiyor.
Hristiyan idaresine geçişte çok mabetler kiliseye çevrilirken o dönemden günümze kadar yeni yapılan mabetlerde islam mimarisinin izleri de hala görülüyor.
Endülüs'ten bahsedince El- Hamra( Alhambre) Sarayı'ndan da bahsetmek istiyorum.
Muhammed İbnü'l Ahmer başkenti Kurtuba( Cordoba)'dan Gırnata( Granada) ya taşıdığında 1232 de Beni Ahmer( Beni Nasr) devletini kurdu ve Gırnata'ya hakim bir tepe üzerine bu görkemli sarayı inşa ettirdi.
Sarayın kemerlerinde, duvarlarında ve tavanında "La galibe illallah (Allah’tan başka galip yoktur)" yazıyor.
İstanbul'un Fethi'yle büyüyen kin, Aragon Prensi Fernando ve Kastilya Prensesi İsabella'nın hristiyanları birleştirme amaçlı evliliğine sebep olmuştu. Ve Gırnata'nn alınmasıyla kendilerini tanrı saydıkları ElHamra'da yapılan büyük kutlamada salonun tavanında "Allah’tan başka galip yoktur" yazıyordu.
Bahsini ettiğimz isabella Gıranata'yı alana kadar yıkanmamaya yemin etmiş bir karliçedir. Bir yandan da şehirde müslüman izleri arasında şu sözlerin yazıldığı yerler var:"Fakir bir Endülüslü, kazandığı ilk akçesini beden temizliğine daha sonrakini ise ekmeğe verir."
İspanya'ya hamam geleneğini de müslümanların getirdiği bilnmektedir.Gırnata hristiyan hakimiyetine girdikten sonra derebeyler müslümanları çalıştırıyorlardı; beceri, çalışkanlık ve temizliklerinden dolayı. "Quien tiene moro tiene oro (Kimin bir mağriplisi varsa onun altını vardır)" diyorlardı.
Katolikleştirilen camilerin bazılarının minaresine dokunulmamış. Vadi-el Kebir(Guad-Al-Quivir) nehrinin akışını düşününce bu kalan minareleri nehrin rengine daldırıp çıkararak büyük harflerle içimden yazmak geliyor. Bunu gün batımında yapmak istiyorum ki ateş renginde olsun yazdıklarım.
Kevser Banu'ya...
Çar, 30/08/2006 - 14:03 — Nadir MarmaraAslında sevgili Kevser Banu'dan böyle bir yorumda bulunmasını ben rica ettim. Zira burada yazdıklarını dün anlatırken, verdiği bilgilerin bir çoğu benim meçhulüm olduğu için cemaat.com okurıyla paylaşmasını istemiştim. Zati-alileri de beni kırmayarak gayet uygun bir dille ve üzlupla yorumda bulunmuşlar. Öyle sanıyorum Banu Hanımın aktardıkları benim yazıma daha geniş bir perspektif kazandırmıştır. İlgileri için teşekkürlerimi borç bilirim.
Arayan ADAM!
Çar, 30/08/2006 - 11:48 — rüştü hacıoğluAslında daha dün bir yorum girecektim ama bir dakika acele etme, geri dön ne olmuş bir bak dedim kendikendime. İyiki öyle yapmışım, bakın neler buldum.
1) Bilgi arkeolojisi ve Kuran yazısı. Altında Kani Çınar: soru sormak iyidir yorumu.
2) Arap edebiyatı - Mısır yazısı.
Altında Yusuf Armağan : Yazıdan yola düştük yorumu
3) Arada yazdığınız bir yorumda, yahudilerin türkler açısından önemine değinirken, Gazaliden ibn Halduna ve avrupaya uzanan yolculuğu kısaca anlatmışsınız.
Yazılarınızın ortak bir amacı olduğunu görüyorum; ama göremediğim, bunca zamandır aynı merkezde farklı ve zenginleştirilmiş örneklerle sunduğunuz çalışmalara desteğin pek yetersiz kalışı cemaat okuru, yazarı, yorumcusu tarafından. Bugün gelinen nokta ise, Kani beyin, dumura uğratılmış beyinlerimize yaptığı haklı sitem. Dün okulların açılmasının yaklaşması dolayısıyla acıklı bir gündü; bugünse bu okullardan çıkacakların pekazının düşünme yetilerini kaybetmemiş olduğunu görmenin acıklı sonu ki, bu düşünebilecek potansiyeli harekete geçirmeye karar verenlerin de nereden başlayacaklarını bilememeleri sorunu karşımıza çıkıyor.
Yapılacak iş noktasında benim bir önerim var. Cemaat nasıl yazılsına ilişkin geliştirdiği usül gibi, nasıl araştırma yapılır, nasıl tasnif edilir, kurgu nasıl oluşturulmalı- sunumu nasıl olmalı, temel kabullerin sınırları, temel konularımız vs. vs. gibi belirlemeleri olabildiğince tanımlanmış çerçevelere oturtup yeni baştan aramanın öğrenmenin yorumlamanın... türkçe: içtihat kapılarını açsın hepimizin katılımıyla.
Bu şunun için önemli: görüyoruz ki belli başlı adamlar bazı kaygıları hepimiz adına duyuyorlar ama tek başlarına üstesinden gelemeyecekleri kadar büyük bir alan burası ve herkesin hayatını sürdürmek için profesyonel işlerine ayırmaları gereken zaman göz önüne alındığında kısa zamanda çok iş başarabilme zorluğu ve ama diğerleri katılmadığından dolayı diğerleri açısından bir anlam kopukluğu bağlam dışına düşme durumu oluşuyorki öncelikle bunu önlemeliyiz. Mesela şöyle bir örnek olsun. BİLGİ felsefesiyle başlayıp bunu tartışalım ve hepimiz bulabildiğimiz materyali taşıyıp siteye bir tanıma ulaşmaya çalışalım hepberaber.
Madem ki cemaat kom akımısınız buyurun önce dilinize, dilinizin içeriğine ve biçimine, kavramlara , onları gereği gibi tanımaya soyunalım. N. Marmara bize araştırma usulü öğretsin. K. Çınar başka iyi bildiği birşeyi ve hepimiz bildiğimizin en iyisini ortaya koyup tartışmaya açabilme cesaretiyle bize ket vuruyor olabilecek gerekli/gereksiz malumatla yüzleşmeyi göze almalıyız. bunlar başarılamasada, başarılamayacağı baştan bilinse (ki yok öyle birşey; en kötüye örnek) de denemeye değer arkadaşlar; çünkü bu arayışa girmekten daha değerlisini hiç bulamayacaksınız! Topyekün bir giriş yapamayacağını düşünen kardeşler: Ahmet abi ben senin araştırmaya kaynak taraması yapıcam veya Ayşe/Cevdet/Muhammed ortak bir çalışma. Makaleler çıksın kendimizi bulalım önce iddamızı sonra...falan falan gider bildiğiniz gibi. Tabi şimdilik benimki sizinle paylaşılmış ham bir hayal; nezamanki çalışmalar başlar umudumuz ve sonucumuzda gelir. Hem daha kolay öğreniriz hemde tahmin edilemeyecek ölçekte gerçek bir üniversite inşasına katılmış oluruz. Lafı uzatmayayım Selamünaleyküm
Ne Yapılabilir? Veya Cemaat.com'un geleceği
Çar, 30/08/2006 - 13:56 — Nadir MarmaraSevgili Rüştü Hacıoğlu'nun yazısı aslında bu soruya yanıt aramaktadır. Zamanında cemaat.com üzerine yaptığım bir yazıda bu şartlar altında sitenin nereye kadar ve ne kadar devam edeceğini belirtmiştim. Ki o zamandan beri de sağolsun cemaat.com üyeleri ve okuları beni yanıltmadan varlıklarını sürdürmektedirler. Bu siteyi ciddiye aldığım için tam bir senelik bir çalışanın özetini sunmuştum o yazıda. Ama cemaatin hiçbir fikri platformunda tartışılmadı bile. Üzerine tek bir yorum dahi yazılmadı. Mevcut yorumları ise açıkcası ciddiye almıyorum. Hepsi birer temenni ve arzu hal ifadesiydi.
Sevgili Rüştü aslında oldukça önemli bir şeyi söylüyorsunuz: Bu dar ortamda elimizden ne gelir sorusunu soruyorsunuz. Bana göre elimizden şunlar gelebilir:
1. Ekonomik anlamda ciddi anlamda bir veya birkaç destekçi bulunacaktır.
2. Gerekirse cemaat.com adı değiştirilip daha popüler bir adla devam edecektir.
3. Arka planda sitenin işleyen beyni olarak bir editör kurulu oluşturulacak ve bu kurul geceli-gündüzlü birkaç ay çalışarak izleyeceği kendi düşünce tezini hazırlayacak ve bu doğrultuda hareket edecektir.
4. Aynı kurul site üyeleriyle düşüncel diyaloga geçip yazı, tartışma, haber ve gündem bazında ancak ve ancak kendisinin gündemi belirleyecek yazıları öne çıkaracaktır.
5. Site belli çevrelerden desteği aldıktan sonra reklam olarak her alanda kendini tanıtacaktır.
6. Site üzerinden bir Düşüncel platforum hazırlanacak ve buraya hiçbir ayrım gözetilmeden herkesin katılması sağlanacaktır.
7. Düşüncel bir temel hazırladığından katılımcıların gündeme getirdikleri söylemler ve düşünceler hiçbir biçimde huzursuzluk oluşturmayacaktır.
8. Editörler kurulu bir çeşit maaşlı elemanlar haline geleceklerdir ve bunların 24 saati internet üzerinden bir akım oluşturmaktır.
9. Oluşturlacak bu akıp İslam Epistemolojisi yazımda belirttiğim gibi bilgi, düşünce, söylem ve yönetim bazında bir terminoloji oluşturacak ve bunun izini sürerek yayılmasına çalışacaktır.
10. Maddi olanaklara bakarak sitenin en azı birkaç dilde yayını yapılacak (Arapça, İngilizce, Rusça, Almanca) ve bu dili paylaşan ve konuşanlar da bu site bünyesinde istedikleri biçimde yer alacaklardır.
11. Oluşturulacak bu sitenin tek gayesi olacaktır: düşüncel bir anlayışı bilginin ve anlayışın tabaı yapmak. Bunun dışında bütün katılımcılarına hiçbir biçimde siyasi, dini, ideolojik ve kimliği dayatmayacaktır.
12. Sitede oluşturlacak Düşünce Platformunda duygusal teminoloji yerine olgusal terminolojinin benimsenmesine çalışılacaktır.
13. site katılımcıları ile yazı anlamında gerkise beraber çalışmak zorunlu kılancaktır. Tıpkı bir üniversite öğrencisinin tez yapması gibi hıcayla kurduğu bağlantı gibi. Benzeri bağlantı burada internet üzerinde yazarla editörler arasında kurulacaktır.
14. düşüncelerin ve yazıların yayılması için sitedeki yazılardan hiçbir hak talep edilmeyecek ve isteyen dilediği gibi yararlanacaktır.
Benim bu dar ortamda yapılacaklar üzerine söyleyeceğim bu kadardır. Zira sanırsam birkaç paralı işadamını kandırırsak bu söylediklerim 2 ay gibi kısa zamanda çözümlenebilir şelylerdir.
Karar arifesi...
Çar, 30/08/2006 - 17:28 — rüştü hacıoğluen zor zamandır. Sorumsuz ilişkileri severim, hiç canımı acıtmaz; fedakarlık beklendiğinde terk etme gerekçelerim daha güçlüdür kalmaktan ve hep sevmezmiyiz çekip gitmeyi, kaçmayı '' uzun yola çıkmaya hüküm giymeyi..'' ; ''kendimizin ücrasındayız '' oysaki, bir ses bizi daima kendimize dönmeye çağırır ve şair böylece ''ne kadar uzağa gidebiliriz ki '' derken balığın karnındaki Yunus (a.s) u gösteriyor bana. Nadir Marmara' da, sadrını açıp ilk ben atıyorum adımı buyurun diyerek, elinde tuttuğu kevgire biriktirmeye çalıştığımız korkularımızın damla damla toprağa süzülüp heba oluşunu...
Sevgili Nadirim! Emeğini gördüm kardeşim, nereye varacaksa bu yol yürümeye hazırım Rabbimin izniyle. Çünkü bunun kaçınılmaz bir zaruret olduğunu bilmekteyim artık ve görüyorum ki yalnız değilim!
Şimdi sıraladığın maddelere gelince: finans noktasında özellikle, artık kimse sağamıyacağı ineğin önüne ot koymayı sevmiyor diyemem çünkü geçmiştede bu böyleydi ve bu yüzden bir '' epistemoloji : bilgi kuramı, bilgi felsefesi, usül '' problemimiz var. '' Zalimin ekmeğini yiyen kılıcını sallar '' yani etimolojiye: kelimenin kökenine ve kavramsal açılımına müdahale ederek ( tabi bu müdahale manipüle: göz boyayıp kavramı amacından saptırma maksatlı) yola çıkış sebebimize ihanete zorlar bizi. ne kadar iyi niyetli olursak olalım, insan olmamız hasebiyle direnemiyeceğimiz alanları en başında ilkelerle kuşatamazsak, ilkesizlik bizi kuşatır ki; Bilgi= güç denkleminin kurbanı oluveririz.
Finansman temelli bir çıkış yerine fedakarlık temelli bir çıkış, kesinlikle kambursuz ve başeğmez bir tutum olurki, hem doğruya ulaşabilmek hemde doğruyu söylenmesi gerektiği biçimiyle sunabilmemiz açısından çok daha faydalı olur kanaatindeyim. şu haliyle site çalışmalarımız için son derece müsait; yeterki azimli ve karalı çalışmalar ortaya konabilsin ve buna destek verecek insan unsuru bu fikri en azından şimdilik denemeye değer bulsun yahutta zaten denemeye devam edenlerle kendi yolumuzu çizme gayretinde olalım. Çünkü sonuçların elimizde olduğuna inansam emin olun sihirli değneğimi(!) çıkarıp bir ''PIT'' kondurmak isterim şirin burunlarımıza. hermetik bilgi kuramından (sihir-sır-gizem= belirsizlik) açık algıya, emeğe ve düşünüp paylaşmaya dayalı bilgi kuramına; insan üstü değil, insani (islami olanda budur kanımca= fıtrat)bir bilgi kuramına dönebilelim.
''gücünü belirsizlikten alan postmodern site= cemaat com '' olmaktan, tanımlanabilir bir bilgi kuramının, köken ve üretim çalışmalarının alanı, gücünü Hak ve Hakikatten alan yaşayan, canlı, belirli bir cemaat kom olabilelim.
Mesela kendi algıma ilişkin bir örnek vermek istiyorum. El Kitabın ne liğine ve nasıllığına ilişkin pek çok problemim oldu( bazılarımız kafamızı kuma gömünce problemimiz yok sanıyor ama üzgünüm...) ve bu yüzden '' kelimenin'' neliği nasıllığı, kendimin ve hayatın...hep bir belirsizlikle yüzleştim ve hep yorulup yıldım; içinden çıkılamaz buldum karanlığı. İnandığımı söyledim ama kelimelerim dayanaksızdı, nereden tutsam kopuyor, beni hiçbiryere ulaştırmıyordu.'' Hidayet'' dediğimiz ama benim sihirli değnek sandığımı aradım; sonra birdaha dibe dalmak için sandığı belime bağladığımda, dibe varınca belime bağladığım sandığı buldum.(ki umuyorum İsmet Özel' de bunu başarabilmiştir; çünkü bazen şairler bir durumu çok iyi tanımlamayı yolun sonu sanıyorlar...) Kelimeye ilişkin bir yol buldum kardeşlerim! Daha doğrusu O oradaymış gözümün önünde de, ben onu ararken gözlerimi buldum. Bu çerçevede RUM suresine bakmanızı ama görebilmek için uğraş verip duanızı ortaya koyarak bakmanızı umuyorum(temenni) 22. ayette dillerimizin ve renklerimizin farklılığının AYET lerden biri olduğu vurgusu, o güne değin baktığım yeri değiştirmemi bir şey görmemi ve yeniden düşünmemi söylüyordu... öyle yapmayı denedim ve kısaca şunu gördüm kardeşlerim:
Kuran bize bazı seçilmiş cümleler olarak seslenmekten öte, kullandığımız dillerin kelimenin etimolojisinide veriyordu hemde en geniş anlamlarıyla zihnimizde oluşturacağı imgesiyle beraber KAVRAMSAL düşünceyi öğretip bir İSLAM EPİSTEMOLOJİSİ oluşturuyordu. Bakın buna ilişkin bir örnek olması bağlamında: '' Mehmet Yaşar Soyalan/ Vahiy savunması /Anka yayayınları '' çalışmasını okumaya çalışıyorum ve '' Vahiy '' kavramının kuranda ele alınış biçimine bakınca, hiçbir tarihsel verinin (bunu tarihsel verilere bakılmasın için söylediğim anlaşılmasın) açıklayamayacağı düzeyde Kurani kavramları anlaşılmaları gereken biçimiyle Kuranın bizzat kendisinin bunu yaptığını gördüm. oysa düne kadar, çöl arapçasının ve cahiliye arap şiirinin yokluğunda Kurani kavramların etimoljik incelemesinin nasıl ''nesnel ''bir okumaya tabi tutulacağı sorusuna cevap armaya çalışıyordum. farklı algılamaların kökenindeki Kuran etimolojisi yokluğunu ve dolayısıyla kelimelere bağlam dışı anlamlar vermenin YORUM olmayacağını gördüm ama bu yalnızca girişti; karşımızda duranın ne büyük bir çalışmaya açık olduğunu, cevaplarımızın ancak sorulunca bulunabileceğini ve insanın yolculuğunun onsuz karanlıkta dönmekten öteye geçemeyeceğini gördüm. ancak temel bir koşulu var bunun, yola çıkmaya karar vermek.Selamümaleyküm
İslam Epistemolojisi
Çar, 30/08/2006 - 13:28 — Nadir MarmaraÖncelikle yorumsal katkıda bulunan değerli arkadaşlarıma teşkkür etmeyi bir borç bilirim. Sevgili Ercan Hüseyin'in içtenlliğine mutlu olmamam imkansızdır. Kani Çinar hocamın ilgisine mazhar olmak ise bir ayrıcalıktır. Çok değerli Hamit Akçay, Rabia Yavuz ve Aysun Yollarda gezerin görüş ve açıklamaları içinde müteşekkirim. Sevgili Banu ve aziz dostum Rüştü’nün yorumlarına ilişkin görüşlerimi ise yorumlarının altına girmeyi tercih ettim.
öyle sanıyorum Hamit Akçay ve Rabia Yavuz'un yorumları birinci dereceden soru niteliği taşıdığından dilim döndüğünce yanıt vermem gerekmektedir. Aslında vereceğim yanıtın da bütün yönleriyle tartışmaya açık olacağı ve nihai bir yanıt olmayacağı şimdiden kendisini dayatmaktadır. Gerçekten de her iki katılımcının sorusunu zorlanmadan yanıtlamak güçtür.
Hamit bey, "Sekülarizm İslam ilişkisini" yorumunun başlığına taşıyarak benim "Günümüz modern batı düşüncesi köklerinden birisi de islamdır" anlamında bir ifadeyi kast edip etmediğimi sorgulamaktadır. Evet, böyle bir şeyin varlığını var kabul ediyorum. Bunun için bir yığın tesiptte bulunabilirim. Ama ben sadece burada Batı'da uluslararası hukuk, devletlerarası ticaret kurallarının tekilliği, savaş için meşruluk anlayışının gerekliliği, Avrupa Birliği ve en önemlisi doğal hukuk kavramlarının kurucusu Salamancalı Sokrates olarak bilinen Francisco de Vitoria'yı göstermek isterim. Vitoria'nın edindiği bütün kavramların sıkıca bağlı bulunduğu Thomasçılık geleneği içinde bulmak çok zor. Ama Endülüsteki İslam söylemleri arasında benzer olgulara ve kavramlara sıkça rastlanmaktadır. Ben son birkaç seneye kadar herkes gibi Rönesans aydınının skolastik düşünce karşısında Eski Grek ve Roma düşüncesine bir geri dönüş yaptığına inanıyordum. Ama böyle düşünmekten galiba hızla vazgeçmeye başladım. Ancak gayet iyi bilindiği gibi bu geridönüş öyküsü bizzat İslami etkiyle ve İslam üzerinden yapılmıştır. Ama bizler ve gerekse de Batılılar İslamın Batı düşüncesine etkilerini hâlâ şahıs bazında tartışdığımızdan Rönesans'tan beri Avrupalı söylemlerinin temelindeki fikri olguların yerini belirlemede zorluk çekiyoruz. Bence artık şahız bazında İslam bilginlerinin ve düşünürlerinin Avrupa'ya etkisinden çok İslamî olguların ve kavramların Rönesansla birlikte Batı düşüncesindeki etkisi aratştırmak gerekmektedir.
Evet Batı anlayışı gerek seküler, gerek laik, gerekse de dini anlamda İslam’dan etkilenmiştir. Papa II. Sylvestre’den beri İslami etkinin din alanında Batıyı etkilediğine bütün kaynakalrıyla Bekir Karlığa “İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri” kitabında kaynakalrıyla değinilmiştir. Benzer etkilere aynı kitapta ve diğerlerinde İslamın Batı düşüncesindeki yerine yer verilmiştir. Ancak bu düşüncelerin söylem değeri maalesef tartışılmamıştır. Burada birkaç hususa dikkat çekmek isterim:
Kilseden ve skolastik düşünceden kaçan Rönesans aydını Endülüs üzerinden İslam düşüncesinden etkilenirken, doğal olarak burada din olaran İslam’ı önemsemeyecekti. Çünkü o kendince dini Hıristiyanlıkla tanıdığını düşünmekteydi. Bu yüzden Rönesans aydını Endülüs üzerinden din olarak İslamı değil de İslamın ortaya çıkardığı düşünceye ilgi duydu. Ve düşünce olarak İslam’ın Endülüsteki “seküler” ve bir anlamda “liberal” söylemlerini temel aldı. Zira, Endülüste din olarak İslam algısı şeriat anlamında baskın bir güç değildir. Burada din olarak İslam her düşüncenin temelinde yer alan değişmez bir epistemeye dönüşmüştü. Ve bunu İslam tarihinde başarmış bence en büyük toplum Endülüslülerdi. Bu yüzden Gazzali ile İbn Rüşt arasındaki fikri tezatlar ne kadar yoğun olursa olsun, temelde aynı epistemeni baz aldıklarından aynıydı. Yani düşüncenin tabanında yer alan ana olgular Kuran üzerine temellendirilmişti. Batılılar burada şunu yaptılar. Fikri, düşünsel ve olgusal anlamda İslamdan ve İslam yoluyla edindikleri bu anlayışı edindiler, ama onları Batı epistemesi üzerine oturttular. Ama burada hazırladıkları episteme kurgusu doğayı ve insanı temel alan bir epistemeydi ve dolayısıyla bu heme Hıristiyanlığa hemde İslama zıttı. Ama bunu da hemen gerçekleştiremediler. Bunun için Rönesans’tan ta Yeniçağın ortalarına kadar uzun bir yol izlediler. Batı episteme olgusu veya anlayış ancak XVII.-XVIII. Yüzyılda tam biçimde oluştu. Sözünü ettiğim etkileşim böyle bir etkileşimdir. Söylemi temel alan bir etkileşim değil, sadece söylemsel etkileşimdir. Vitoria’nın kavramları Endülüsteki İslam düşüncesinden besleniyordu, ama o kavramlar Batı epistemesi üzerine inşa edilmişti.
Bu bağlamda sanırım Rabia Yavuzun sorusuna da yanıt verebiliriz. Bence asr-ı saadete dönmek gibi ne bir şansımız var ne de lüksümüz. Kendi asr-ı saadetimizi kendimiz kurmalıyız. Bunun için ben Batılıların yaptıklarının bir başka türden yapılabileceğini düşünüyorum. Ki bence bu zaman kaybetmeden yapılacak en uygun yöntemdir. Kuran’ı tabana oturarak bir İslam epistemolojisini oluşturmakla bir bakış açısı ve düşüncesi geliştirilebilir. O zaman Batılı söylemleri değerlendirmekte ve ifade etmekte bu kadar zorlanmayız. Çünkü olgu hangi temel üzerine kurgulanırsa o söylemin malı haline gelir. Kant ve Hegel’le birlikte yükseliş gösteren felsefi düşüncenin baskısı karşısında Yahudiler bunu başarıyla gerçekleştirdiler. Örnek olarak şunu belirteyim: yaklaşık son on yıldan beridir Batı dünyasındaki ana fikri akım post-modernist ve yapısalcı söylemlerden yapı-çözümcü veya yapı-bozumcu söyleme dönmüş durumdadır. Bu düşüncenin kurucusu Derrida’dır. Derrida bu anlayışın temeline Tevrata dayalı bir episteme kurgusu oturmuştur. Onun yapı-çözüm olarak basettiği şey aslında Tevrat’ta Babil olayı, dillerin ve toplumların dağılmasıydı. Episteme olarak bu böyledir. Ancak Derrida hiçbir zaman böyle bir şeyi söylemedi ve suskun kaldı. Çünkü gayet iyi biliyordu ki böyle bir şeyi itiraf ettiği anda Batı onu dışlayacaktır. Sessizce ve sakince Batı düşünceinin bu yeni anlayışının temeline Tevrata dayalı bir episteme olgusu inşa ederek çekip gitti. Çünkü bu düşünceye dayalı üretilecek her şeyin temelde farkında olsunlar veya olmasınlar Tevrata dayalı bir söylem çeşitliliği oluşturacağını biliyordu. Yapılacak olan şey de budur. İnsanları, çağı ve dünyayı içine çekebilen bir İslam episteme anlayışını düşüncelerin tababında inşa etmektir. Varsın ona İslam adı verilmesin, ama düşünce ne kadar söylemsel farklılık gösterse de, çıktığı temelde aynı kalacaktır. Yapılması gereken şeyi ben açıkca burada görüyorum ve bunun için çabalıyorum. Çünkü çağın gerçeğine sırt çeviremeyiz. Kimsenin dini değerlerine dokunamadığımız gibi, kimseye de hakiki İslam budur diye bir anlayışı kabul ettiremeyiz. Zira dünyada Müslüman kadar Müslümanlık anlayışı mevcuttur. Söz konusu şahsların dönüşümü değildir, söz konusu olan siyasi, ekonomik, düşünsel ved. anlamında bir İslam episteme anlayışını oluşturmaktır. Yani oynayan değil senaryoyu yazan olmalıyız. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.
Epistemolojik Yöntem
Çar, 30/08/2006 - 23:35 — Hamit AkçayÖncelikle Nadir Bey e sorumu doğru anlayıp geniş bir izahla yanıtladığı için teşekkür ediyorum.
Eğemenlerle yenilenler arasında değişik düzlemlerde etkileşim olması olağandır.(Arnold Tonby nin Heredion ve Zeolot tanımlaması ve dualist izahı malumdur). Son tahlilde kimin yenen kimin yenilen olduğu ise ayrı bir düzlemde alınması gereken bir konu.
Tarihi vakıalar eğemenlerin yendikleri topluluklar tarafından içselleştirildiği veya düşünsel düzlemde yenilgiye uğratıldığı örneklemleri de bize sunmaktadır. Ancak yazarın verdiği örnekler etkileşimin epistomojik bir düzlemde olmasından ziyade etkileşimin daha sathi ikincil önermelerde ve uygulamalarda olduğuna dairdir. Bunun böyle olması daha kabul edilebilirdir zannındayım. Ancak Batı düşüncesinin temellerinde islami bir etkileşimin olması hakkında bir delil sunulamamıştır. Şahsen böyle bir köklü etkileşimin olmadığı kanaatindeyim. Çünkü modern batı düşüncesi hakikatin kaynağı hususunda epistemolojik bir sapma oluşturarak tebarüz etmiştir. Sanırım sn:marmara ile bu konuda hemfikiriz. Çünkü yazar ilerleyen parağraflarda batı epistemolojisinin sistematik olarak islamdan esinlendiğini ancak hakikatin kaynağına insanı ve doğayı oturtarak tarihi bir kırılmayı gerçekleştirdiğini ifade etmektedir. Yazar ilerleyen satırlarda aynı yöntemi tersten uygulayarak benzeri bir düşünsel devrim uygulanabileği savını sunmaktadır. Bu sav ise ise konu bütünlüğü içinde zayıf kalmaktadır. Çünkü epistemolojik anlamda islam a katacağımız bir şeyimiz yoktur. Bilgi üretimi açısından uygulayacağımız yöntemlerin ise böyle köklü bir dönüşüme sebep olması muhaldir. Allahu alem.
Hamit Akçay'a
Per, 31/08/2006 - 14:56 — rüştü hacıoğlusevgili kardeşim, sorunuzu Nadir bey'e ilk yönelttiğiniz de daha nereye gelinmek istendiğini görmekle beraber, öncelikle Nadir beyin yaklaşımını bekledim ve iyiki öyle yapmışım ardından gelen yorumunuz, konuyu açabilmemiz açısından daha belirli bir noktaya geldi.
Öncelikle Nadir beyin iddasını örneklendiremediği noktasından bir katılım yapmayı uygun görüyorum. Gazali önemli bir örnek açıkçası.( oldukça geniş bir konuyu ana başlıklarla ele almak zaruretimizden dolayı anlaşılmayan yerlerin açılımına bilahare dönmek kaydıyla bir deneme yapmak istiyorum)
Gazali, ansiklopedik bilgi bakımından(yani, hemen herşeye ana başlıklarıyla değinmiş olarak) o günün tartışma ortamının tasnifini yapmış olmasıyla günümüze hatrı sayılır bir veri taşımıştır, doğru-yanlış; ki bunların doğru- yanlışlığından ziyade etki alanlarını ve etkilendikleri alanlar bakımından incelemesini yapmaya çalışacağız öncelikle. N.M 'nin ifade ettiği önemli bir ayrımıda ifade etmeliyimki anlaşılmaya katkı kolaylığı sağlasın. DUYGUSAL termineloji ve OLGUSAL termineloji. Özellikle Gazali üzerinden verirsek örneği, G. olgusal bir incelemeye tabi tutuğu dönemi ve öncesinin düşün hayatını, duygusal bir terminelojiyle sunmuştur ki bugün islam coğrafyasında olgusal ve duygusal termineloji ayrımı yapılmamaktadır geçmişe dönük olarak. Yani duygusal terminelojiyi '' kutsallaştırılmış bilgi '' , olgusal terminelojiyide bizzat '' olgunun nesnel bilgi '' olarak sunumu biçimiyle dar bir tanımla ifade edersek, biri üzerinde tartışılabilir diğeri tartışılamaz bilgi biçimini almıştır ki sonraki açılımların izahını kolaylaması bakımından ifade etmeyi uygun gördüm. G. tüm bu verileri toplamakla kalmamış, birde epistemoloji ortaya koymuştur içinde pekçok unsuru barındıran ama bizlerin en çok dikkate değer bulmamız gerekeni DÜALİZM dir. G. tabanında düalizm yatan bir bilgi felsefesini islamileştirme kaygısıyla sentezlemiş ve bugün içinde bulunduğumuz yaygın duygusal terminelojinin temellerini sistematize etmiştir. ondan sonra gelenlerde alanlarında uzmanlaşmakla beraber temellere oturan yapıyı sorgulamaksızın(en azından hakim paradigma) üretme yoluna gitmişler ve bugünkü batı medeniyeti temellerini aradığı GREK/MISIR medeniyeti ile bağlarını yani düalizmi islam medeniyeti üzerinden bulabildi. Aslında hristiyan dünya, duygusal terminelojisinde bunun ifadesini Pavlos ile bulmuştu ama bunu olgusal terminelojiye taşıyanlar müslümanlar oldular. doğru muydu bu yapılanlar, insanlar yaşadıklarından başkasını yapamazlar ki... Bunlar mutlak surette açılıp konuşulması gerekenler, bugün kendimizle yüzleşebilmemiz açısından ve bu iddaların (aslında olmuş olanın) açılımını yapmak tartışmak isterim ilgilenen olursa. Duygusal terminelojinin olgusal terminelojiye etkileri ve medeniyetlerin temellerinin inşasını...
Sayın N: Marmara içinde bir önerim var. İslam dünyasının egemen düşünce biçiminin dışındada tabanında düalizm yatmayan buyüzden popülerite(REYTİNG) toplumsal taban bulamayan ama günümüze değin ince bir damar olarak akmaya devam etmiş düşün ekolleri olduğunuda gözden kaçırmasın. Özelliklede ''İslam dünyası '' olarak adlandırılanın homojen bir yapı olmadığı yalnızca sosyolojik bir tanım olarak varlığıda gözden kaçmamalı. Selamünaleyküm
mahallemize dönsek
Per, 31/08/2006 - 00:34 — aysenurerken“tarihin merkezinde İslam vardı. Osmanlı kadim, yüce, adil büyük devletti. Avrupa İslam sayesinde kalkındı. Biz büyüktük. dedelerimiz neler yaptı neler. Ve benim babam seni döver” şeklindeki varolan durum/koşullarımızdan memnun olmadığımızı alenen yahut zımnen içeren, ve geçmişin iktidarı ile kendimizi avutarak, uyumamızı meşrulaştırma işi gören ne çok söz sarfederiz.
Tarihi imkanlarımızın keşfine yönelik okumak ise başkadır ;böyle bir tarih okuması. “Burada ve şimdi” olan yani kıymet arzeden şeyi anlamlı kılmanın bir kanalıdır. öncekilerin izini tahlil etmek Alemlerin rabbinin bize bahşettiği yoldur.
Nadir marmaranın durumu ortaya koyan paragraflarını degerlendirdigi kısım olan son paragrafında; kaygısının, gecmisle büyüklenme edebiyatından başka bir sey olduğu görülüyor.
her zaman bir yol vardır:
Yürüyeceğimiz bir yolumuz varken, başkalarının bize sunduğu, kazanacak kişinin belli olduğu anlamsız yarışta debelenme inadımızdan vazgeçebiliriz (biz koştukça daha çok koşacaklar: çünkü oyun onların oyunu). Bir mızıkçılık yapıp oyundan çıkabiliriz mesela. Kendi mahallemize dönebiliriz. Kavgamızı mahallemizde verebiliriz: kendi sokaklarımızda.
Önemli bir hatırlatma!
Per, 31/08/2006 - 12:12 — rüştü hacıoğlu14/04/2004 Bir teklif nedersiniz / Y.Armağan
İnşaallah : Allah'ın hayatın seyrine müdahalesinin bir ön kabulü 1-2 / Y.Armağan
şimdilik bunları görebildim geçmişe dönük konuyla alakalı olarak, az evvel okudum : ağlamak istiyorum. İnsanın acımasızlığı ve duyarsızlığı üzerine bir analiz yapmak isteyenler cemaat com' da ''magazin çarkları arasında ezilen bilgi cümlelerinin'' tarihi seyrini görebilirler. marmara fm in magazinleşmesi bizleri bu kadar üzüyorsa, kendi magazinimizde en az onun kadar üzmeli değil mi?
Kardeşlerim! Kısa bir zamandır (benim için) burada ''bilgi'' yi öğrenme, anlama, paylaşma merkezli bir takım işler yapmaya çalıştığımızı zannediyorum. Bunu yaparken, konularla alakalı geçmişe dönük okumalar yapma gayretide taşıyorum ama ürkütüyor bu beni açıkçası. Aynı temenniyi tekrar etmeye gelmiş ve bir süre sonra popüler polemikler içinde yutulup, yeni kuşların ağa düşmesini bekleyen bir polemik canavarına mı dönüşeceğim? Yusuf Armağanın yazılarına verilmiş tepkisizliğin N. Marmara' nın yazılarınıda tüketeceğini ve ürettiğimiz zannettiklerimizinde hepimizi tüketeceği endişesini paylaşmak istiyorum sizlerle. Burada yazanların pekçoğu okumuş çocuklar şaşırtıcı gelmiyormu sizede?
Epistemolojiden bahsediyoruz ve belli bir vasatı olan ( islami yada geleneksel kaygılar taşıyan) insanlarız; herhangi bir çet odasında çağrılara yanıt aramıyoruz zannediyorum, hepimizi ilgilendiren en temel varoluş meselelerimizi armaya çalışmıyormuyuz? Çalışmamalımıyız?
Haddim olmadığını düşünebilirsiniz bu sözlerimin, bilesinizki benim haddim bu zaten ve hatırlatmaya çalıştığım ve diğer farkında olanlarında hatırlatmaya çalıştığı bu: üstümüze vazife edinmek, sorumlu olmak Rabbimize kendimize annemize babamıza kardeşimize komşumuza arkadaşımıza insanlığa...(Takva ne demek?) Çünkü bizler insanlara şahitler olmak üzere insanların içinden çıkarılmış ortalama bir ümmet olma derdinde değilmiyiz? Arkadaşlar Allah'a rağmen Allah rızası diye bir uyarı gördüm yazıların içinde, nerdedir bilemiyorum tam olarak, yanlışmı söylemiş söyleyen? 2 yıl önce yapılmış o çağrıya verilmiş bazı yanıtlarda gördüm, çok merak ediyorum: Kuranda anlatılan '' PEKAZ '' kavramını incelemeyi hiç düşündünüzmü? Birdenbire bu celalimin sebebi: bu yazının altına girmiş olduğum yorumların benzerlerinin daha önce söylenip söylenmediğine bakmadan BEN FİLOZOFUM RÜŞTÜ HACIOĞLU edasıyla yapılmış sözlere dönüştüğünü görmem ve kendime acırken birazda sizlerin canını acıtma vandallığıdır! Selamünaleyküm
İnşaallah'a Dair
Per, 31/08/2006 - 14:48 — Fatih M. TiyanşanEs-Selam
Sayın Yusuf Armağan'ın yazıları buradadır, inşaallah okuyalım efendim...
İNŞAALLAH...- Allah' ın hayatın seyrine müdahalesinin bir ön kabulü- (1)
İNŞAALLAH...- Allah' ın hayatın seyrine müdahalesinin bir ön kabulü- (2)
Selam ve muhabbetlerimle...
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
suyunun suyu
Cts, 02/09/2006 - 23:43 — Rabia Yavuzyanıt icin teşekkür ederim,
Kuran ı tabana oturarak bir islam epistemolojisi oluşturmakla bakış açısı ve düşünce geliştirilmeli cümlesine
iştirak etmeyecek kimsenin olmadığını sanıyorum
lakin tam da burda kara kara düşünmekteyim ben
edilgenden etken olana gecmek icin
kendimiz olmak icin
gecmişimize dönmek, bize kalanları
iyi yada kötü algılamak icin bile olsa
ciddi bir ehliyete sahip olmak gerek
ama elimizdeki kaynaklar suyunun suyu oldukca
biz kaynagın başına gidemedikce
ve bu yol cok uzun ve meşakkatli olduğu icin
ben bu konuda oldukca karamsarım
bu da cehaletimin derinliğinden olsa gerek
tam da bu yüzden bu yazının
nereye ve nasıl dönmemiz gerektigini hatırlatması icin
iyi bir vesile olduğunu düşündüm
teşekkürlerimle