Kitap okuruysanız hele ki tarihe meraklı bir okursanız ve Mustafa Armağan’la hala tanışmadıysanız üzülmek için bir sebebiniz var demektir . Mustafa Bey yaklaşık 6-7 sene önce çok önemli bir karar alarak edebiyat dünyasından “tarihi anlatma” vazifesine geçti. Yazdıklarıyla ve ters bakışlarıyla kafalardaki tarihimizle ve genel tarih bilgilerimizle ilgili betonlaşmış tortulara darbeler indirmeye başladı.
Cemil Meriç “Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum” diyordu. Armağan’da o söze atıfta bulunarak “Ben de mazlum bir tarihin sesi olmak istiyorum” yollu iddialı sözlerle atıldığı bu yorucu vazifede benim gibi pek çok okuru tarafından tam not almayı başardı.
Son kitabı ise kelimenin tam manasıyla “mazlum bir adamı” anlatıyordu. Mazlumdu zira bazıları onu siyaset sopalarının başına bayrak olarak geçirmişti. Bir kısım bayraktar onun yüzüne suçlu bir üçüncü sayfa düşkünü misal simsiyah bantlarla kapatıyor, diğerleri ise bembeyaz bayrağı daha da açmak için çamaşır suyu kullandıklarından ötürü onu iyice soluklaştırıyorlardı. Tıpkı Necip Fazıl gibi tıpkı Nazım gibi… Bir de Necip Fazıl gibi adı çok anılmasına rağmen az okunan ve anlaşılan şahsiyetlerden birisi olma bahtsızlığını da yaşıyordu. Kavgadan oluşan toz toprak resmi iyice flulaştırıyordu. Ama işte Armağan’ın ortaya koyduğu fotoğrafta onun ne “Kızıl Sultan” ne de “Ulu Hakan” olduğunu ortaya koyuyordu. O belki bir babaydı , yalnızca bir baba.(bkz.Armağan Mustafa, Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı s. 284 “Babalar ve Oğullar”)
Asım Çanakkale’den sonra…
Neyse biz sizi kitaba havale ederek devam edelim. Mustafa Bey ile bu sene tanışma fırsatı da buldum bir “Çanakkale Konferansı” vesilesiyle. Biraz da “şehirlerin yazarı” olan Armağan şu an bizim olmayan ama belki de İstanbul kadar belki Bursa kadar “bizim” olan Osmanlı şehirlerinden bahsetti ve Çanakkale’yi Mehmet Akif’in Safahat’ının 6. kitabı olan “Asım” üzerinden sürdürdü. Meşhur Çanakkale Şehitlerine’yi de dinledikten sonra Armağan bir sürpriz daha yaptı ve Asım’ın, yani savaş yorgunu ve kahramanı Asım’ın Çanakkale sonrası başından geçenleri anlatmaya başladı. Akif’in ideale ettiği Asım toplumda yaşanan her kokuşmaya müdahale etmeye çalışıyor “biz orada canımızı ortaya koyalım onlar bunu yapsın reva mı?” diyor isyan ediyordu. Ama Akif ideale ettiği kahramanını kavgaya sürüklemiyor ve onu tahsil için “muasır medeniyet”lere yolluyordu.
Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı’nı okurken onun attığı adımların bazılarının etkisinin bugün bile hala devam ettiğini gördükçe hayret ve hayranlığa kapılıyordum. Abdülhamit Han bazlarının iddia ettiği gibi 33 yıl boyunca uyumamıştı. 93 Harbi’ni görmüş, yıkılmayı görmüş ve çözüm yolları için devaları da ortaya koymuştu. Çözüm yeni bir nesil ihya etmekle mümkün olabilirdi. Bu amaçla her gelişmeyi takip ediyor, Avrupa’ya öğrenciler gönderiyor, ülkenin dört bir yanına harika okullar açtırıyordu. Sırtındaki küfede duran bu civciv ve yumurtalar kırılmasın diye kendisine atılan çelmelere dayanıyor, tokatlara aldırmıyor, ihanetlere “ya sabır” diyordu.
İşte o harikulade ihya faaliyetinden küçük bir örnek: “Louise Pasteur, Fransa’nın ünlü kimyagerlerinden biridir. Kendine ait mütevazı laboratuarında çeşitli çalışmalar yapar. 1885’in Temmuz ayında Fransa’da Jupille isimli bir çocuk, kuduz köpek tarafından ısırılır. Pasteur, laboratuarında ürettiği kuduz aşısını ilk defa bu çocuğa uygular ve başarılı olur. Olay akademik çevreler tarafından duyulsa da, “Kuduz’un da aşısı mı olurmuş!” denilerek tıp otoriteleri tarafından hiçbir destek gelmez. Fransa hükümetinden de destek alamayan Pasteur’e sadece bir kişi el uzatır. O da zamanın Osmanlı padişahı Abdülhamit’ten başkası değildir. Abdülhamit gelişmelere seyirci kalmayıp Pasteur’u çalışmalarını geliştirmek için İstanbul’a davet eder. Pasteur, ihtiyar olduğunu öne sürerek davete icabet etmez. Fakat Abdülhamit’in, ‘Sana üç adamımı göndersem eğitebilir misin?” ricasını ‘Büyük bir şerefle!’ diyerek kabul eder. Tabii bu dönemlerde kuduz Osmanlı’da ölümlere yol açmakta ve insanlar ölmektedir.
Abdülhamit hiç vakit kaybetmeden Askeri Tıb Mektebi’nden Zoeros Paşa, Hüseyin Hüsnü ve Hüseyin Remzi Bey’i Pasteur’un yanına gönderir. Gitmeden önce Abdülhamit üç kişiyi yanına çağırarak devletin en yüksek liyakat madalyası olarak bilinen, “ilmiye ve askeriyede mümtaz kişilere” verilen ‘Mecidiye Nişanı’nı’ Pasteur’e vermelerini söyler. Ayrıca Pasteur’e Fransa’da insanların yararına bir ‘Aşı Hayırhanesi’ kurması için de 800 lira gönderir. (O gün o parayla İstanbul’un en gözde semti Bebek’te yaklaşık 160 orta halli ev alınabiliyordu.) Yaklaşık yedi aylık eğitimden sonra, 1887’nin Ocak ayında Zoeros Paşa’nın kliniğinde Daûl-Kelp Ameliyathanesi (Kuduz Tedavi Müessesesi) kurulur. 1888’in Kasım ayında ise Pasteur, Abdülhamit’in de desteğiyle mütevazı laboratuarını genişleterek bir enstitü kurar.” (Dilek Nursel, Aksiyon sayı 611 “Türkiye Aşı Üretimine Geçiyor”)
Baba oğullar yetiştirmek için her türlü fedakarlığı göze almaktadır. Zira bu şahin bakışlı adam gelecekte kopacak fırtınayı anlamıştır. Büyük devletler hesaplaşmak için sürekli olarak bilenmektedirler. Bu büyük savaş vakti gelindiğinde hazırlıklı olunmalıdır. Ama olmamıştır işte. Ve biz Çanakkale’de bazı münevverlerimizin dediği gibi bir “Phyrrus Zaferi”ni yaşarız. Çoğu Abdülhamit’in attığı tohumlar tam meyveye duracakken, tam bu memleketi ihya edecek olanlar söz kesecekken felaket onların kapısını çalmıştır. Genç fidanlarımız çoğu da eğitimli bir nesilken yok olmuş ve biz bazılarınca 100 yıllık bir geri kalmışlık faturası ödemişizdir bu dört senenin sonunda. O dört sene bizim geleceğimizi un ufak yapmış, bir buldozer misali geçmiştir üzerimizden.
Eğitim Şart
Akif boşuna Asım’ı Avrupa’ya göndermemektedir yani. Başlatılan bu iş yarım kalmasın diye…Ama aradan geçen 90 sene bize kaybettiğimiz 100 yılı geri getirememiştir. Cumhuriyetle beraber gelen yeni rejimimiz hep bu iddiayı seslendirmiş ancak olmamıştır. Atatürk “Muasır Medeniyet” demiş ve hedefi koymuştur ama olmamıştır işte.
Baba’dan sonra gelen her fikir adamı işte bunun için eğitim demiştir. Hep kritik noktalar eğitim yuvaları olmuştur. 70’lerin o sersemletici buhranlı havasında bile öğretmen okulları ve üniversiteler hep ele geçirilmesi lüzumlu istihkâmlar olarak değerlendirilmiştir.
Yeni bir hareket ortaya koyan alimler, fikir önderleri, sivil toplum kuruluşlarından halka kadar herkes 2. Dünya Savaşında yıkılmasına rağmen yeniden ortaya bir yumruk olarak çıkan Alman ve Japon mucizelerini dillendirmiştir. Ama biz hep değiştirecek birilerini beklemişizdir. Bu o kadar ağzımıza pelesenk olmuştur ki “Eğitim şart” sloganlı reklam filmlerine kahkahalarla gülmekteyiz hala.
Peki biz bunu nasıl başaracağız. Abdülhamit Han’ın 30 yılda yaptığını 100 yılda olsun gerçekleştirebilecek miyiz?. Yani ki hakiki Asımları ne zaman yetiştireceğiz? Hala Osmanlı haritalarına bakarak iç geçiren fertlere sahip bir toplumuz elhamdülillah ta bir de kitap okusak mı ne? Ucuz kahramanlılar yaparak iyi işler yapanların önünü kesmesek mi? Her gün Osmanlı rüyaları görüp sabahlara kadar alemi İslam için dertlenenlere “kafir” isnatlarında bulunmasak mı ne? Ne yapmalı eğitim şartsa peki?
Mustafa Armağan konferanstan sonra attığı elektronik mektupta kendisinden ucuz kahramanlık kokan bir Çanakkale destanı anlatmamsının dinleyicilerde nasıl tepki oluşturduğunu soruyordu. Tarih, destanlar anlatıp vakit geçireceğimiz çekirdeklik bir masal türü değildi. Tarih ders alınması gerekli bir bilimdi çünkü. Armağan hem Çanakkale hem Abdülhamit konusunda mazlum tarihi bir kere daha yıkmıştı.
Yorumlar
Hakkını vermek..
Çar, 13/09/2006 - 13:20 — Ali DüzHasan Hüseyin Koşar'a böyle bir tanıtım yazısı yazdığı için teşekkür ediyorum. Yazı, kitaba dikkat çekmekte zorlansa da.. teşekkür ediyorum.
(Kitap eksenli kurulan bu yazı, kitaptaki verimli-dikkat çekici-önemli tespitleri işaret etmiyor da, ortalama bir Abdulhamit yazısı gibi duruyorsa, bunu eleştirmeliyiz.)
Şunu da söylemeliyim: Hasan bey, siyahla yazılmış o uzunca alıntı yerine kitaptan bir tespit aktarsaydınız daha güzel olurdu bence. Yani, Pasteur alıntısı bilinen ya da bir şekilde ulaşılabilecek bir bilgi. Kitaptan, M. Armağan'ın tespitlerinden alıntı yapsanız daha iyi olurdu.
Mustafa Armağan, güzel eserleri olan, kendisinden istifade ettiğimiz birisi. Allah razı olsun.
Yalnız, Mustafa Armağan ve onun şahsında Abdulhamit bu yazıdaki gibi kötü-dağınık bir Türkçeyle anlatılmamalıdır. Vefa gereği yani, daha titiz olunmalı.
Nasıl ?
Çar, 13/09/2006 - 16:10 — Hasan Hüseyin KoşarÇok kötü bir Türkçe kullandığımı düşünmesem de saygı duyarım. Amacım tam olarak da kitabın tanıtımını yapmak değil başlıkta soruyu sorarak bir "beyin fırtınası" estirmekti. O soruyu ise tam olarak soramadığımı farkediyorum. Burada Nasıl? sorusu da aklıma geliyor ve sayın Düz sormak istiyorum nasıl hakkını verebilirdik? Özellikle de bu yazı için...
Nasıl mı? Böyle Değil
Çar, 13/09/2006 - 22:56 — Ali DüzTürkçeniz için 'çok kötü' demedim, 'kötü' dedim. Bu kadar canlı (şimdi'yi anlamada, çözme ve dönüştürmede önemli bir etken olarak Ahbdulhamit dönemi.. uzaklaşmasıyla bile canlı) bir meseleyi daha diri toplu cümlelerle anlatmanızı beklemek hakkına sahip olmak isterim. Anlamca düşük dağılan cümleler falan.. neyse.
Yazınız; Mustafa Armağan'la başlayıp Mustafa Armağan'la biten, kitaptan hareketle söz alan, kitaptan hareketle Abdulhamit okuması yapan bir yazı gibi göründüğü için, kitaptan/kitaba (ilişkin) tespitler konusunda eleştiri getirdim.
"beyin fırtınası" estirmek ( :) ), amacınızın sorusuna uzak kaldıysam bu da yazıdan dolayıdır, bence.
"Abdulhamit'in nesli tükendi Asım'ın nesli ne zaman gelecek?" sorusunu da zaten tam anlayamadım ben. Bu benim sorunum olabilir kabul ederim ama, "Abdulhamit'in nesli tükendi" ne anlama geliyor? Hangi nesil bu, yazının neresinde var bu anlayamadım, bir de 'Abdulhamit'in nesli' diye bir nesil vardıysa, tükenmemiştir zaten o. Abdulhamit'i yaşayan, "O'nu anlamanın her şeyi anlamak" için gerek olduğunu bilen, bu anlamlarla kendini tanımlayan insanlar bugün de var. Siz de, yazıdan anladığım kadarıyla, o insanlardansınız. O halde "tükenmek" diye bir durum yok.
Bence, neyi yapmamanız gerektiğini söylemekle zaten yapılabilir şeylere ilişkin bir alan açmış oluruz. Yani, ben yazıyı eleştirdim, (ama elbette bu yazı da kendi içinde bir önem arzediyor, ben istifade ettim) böyle yapmak yerine nasıl yapsaydınız daha iyi olurdu.. bunu da ilk yorumumda yazdım.
Hasan bey, böyle bir eleştiri getirmemi, tahmin ediyorum ki basit problem avcılığı yapmak değil de, üzerinde durduğumuz konulara ilişkin olumlu bir hassasiyet taşımak olarak görüceksinizdir.