renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Lübnan'a Gitmek Veya Gitmemek: Soru Sadece Bu Değil

Daha onceki yazimda sorunun sadece “gidelimmi gitmeyelimmi” degil “hangi gaye icin” olmasi gerektigine vurgu yapmis idim. Bu tur milletlerarasi guclerin gorev yaptigi bolgelerde ne yapip ne yapilamayacagi “rules of engagement” (angajman, catisma ya da gorev kurallari) ile belirlenir. Amerika ve Fransa’nin beraber hazirladigi BM Guvenlik Konseyi karari icinde bu gorev kurallarini barindimiyor tabiiki. Muhtemelen bu kurallar karar cercevesinde uretilip genisletilmis UNIFIL (Lubnan’daki BM Gecici Gucu) komutanligi vasitasi ile katilimci ulke birlik komutanlarina tevdi edilecektir. Konuda abnlasmazlik olmas durumunda bu gayeye matuf ikincu bir BM Guvenlik Konseyi Karari'nin cikmasi da muhtemeldir.

Mevcut kararin Israil’in cikarlarin korumak ve ABD’nin “Yeni Ortadogu” planlarina uygun olarak duzenlendigi artik gun isigi kadar aciktir. Zaten status quo ante, yani kararin ciktigi zamanki durum acisindan degerlendirildiginde, ABD ve Fransa’nin farkli bir karar metni hazirlayacagi beklenemezdi. Her ne kadar Hizbullah’in “zeferinden” soz ediyorsak ta, Israil’in “ikinci raund” dan bahsettigi, ve icerdeki Likud lideri Netanyahu gibi “sahinlerin” (Israil’de guvercin yasarmi acep?) bu katliamlari yeterli bulmadigi, 1982 deki gibi Lubnan’i toptan yerle bir etmeyi yegledigi dusunulurse, 1701 sayili karara neden Hizbullah’in kerhen de olsa evet dedigi anlasilabilir. Nasrallah’in su bizim amiral gemisi tarafindan “pismanim dedi” diye nakledilen “bana iki askerin kacirilmasi Israil’in bu tepkiyi gostermesine sebep olacagini bilseydiniz, bu emri verimiydiniz deseydiniz, hayir, askeri, politik, ekonomik, ahlaki sebeplerden bunu yapmazdim” cevabi Hizbullah’in bolge halkinin dertleri ile hemdert oldugnu, her halukarda manevi zafer ugruna daha fazla insanin katledilmesini, Lubnan’in yerle bir edilmesine razi olmayacagini gosteriyor. Nasrallah dusmanin cok onceden ABD ile yaptigi plandaki gayelerine ulasamadigini, yani zafer kazanamadigini bilyordu fakat ayni zamanda kurulusundan beri savas halinde oldugu dusmaninin barbarlik derecesini, ve bu barbarligin sozumona milletlerarsi topluluk tarafindan de engellenemeyecegini de biliyordu. Bu ahval ve serait icerisinde Nasrallah’in ateskese razi olmasi ideale degil mevcut sartlardaki optimum cozume razi olmasi olarak telakki edilebilir. Tabiiki herkes gibi Hizbullah’ta bunun oyunun sonu olmadigini biliyor.

Gel Tezkere

Ilk yaziyi yazdigimdan beri Turk bilrliginin gorev kosullari, kurallari konusu bir miktar acikliga kavusmus durumda. Ozet olarak, gonderilecek birligin “Deniz Gorev Gucu” olacagi, ana gorevinin deniz ve hava guvenligi icin kesif ve devir gorevi olacagi, buna ilaveten insani yardim faaliyetlerine ve Lubnan askerini egitme gibi islevler de uslenecegi belirtiliyor. Bu tezkere, 1701 sayili karar metni cercevesinde okundugnda “deniz guvenligi” ve “kesif ve devriye” ifadeleri daha iyi anlasilir. 1701’de “Lubnan’da resmi hukumet disinda hicbir unsura silah, muhimmat girisinin musade edilmemesi” ongrouldugu icin bu gorev ister istemez Hizbullah’a karsi, ya da onun hosuna gitmeyecek unsurlar icermektedir.

Ama tekrar etmekte yarar var, zaten karar esas olarak Hizbullah’in etkisizlestrilmesi icin hazirlandi. Bu gercekten kacis yok. Pek cok “gitmeyelmci”, sebep olarak Israil ve ABD’nin Iran, Suriye ve genelde bolgeyi yeniden tanzim planlarinda taseronluk uslendigimizi dusunerek, bu kirli planda rol almayalim diyorlar. Bu arguman 1 Mart tezkeresine karsi cikarken benim de 550 milletvekline yazdigim “hayir” demelerini telkin eden mekubumdaki rasyonel idi. Fakat burada sorulmasi gereken soru sudur: Turkiye UNIFIL’e katilmasa ne olur? Bu bahaseetigimiz seytani senaryo oynanmayackmi? Turk askerinin yerini Estonya, Polonya veya Fas askeri aldiginda bu bizim anti-Amerikanci, veya dindar dostlarimizi tatmin eden bir sonucumu hazirlayacak?

Bu mulahazalari yaparken daha onceki yazimda da vurgu yaptigim 1701 sayili karar ve onun uzerine olusturulacak olan “gorev kurallarindaki” muglakliklara dikkat cekmistim. Bu muglaklikla sadece kolay konsensus saglanmasi icin degil, kararin hazirlayicisi olan ABD’nin seytani niyetlerle Israil’in kullanbilecegi acikliklar birakma gayesine matuftur. Ama bu muglakliktan sadece onlar istifade edebilir demek degildir. UNIFIL’de yer alacak, Israil’in kabul edebilecegi pek az Musluman ulkeden biri olan Turkiye’nin de bu muglak “gorev kurallarini” kendinsinin yorumlamasi ve uygulamasi icin aciklik vardir. Ben bu acikligin daha fazla olmasini ve Turkiye’nin daha aktif olarak, UNIFIL’de yer alacak Fransa, Italya ve diger AB ulkelerinin yaninda Lubnanlilara din, tarih, kultur yakinligimizdan dolayi daha sempatik bakan bir dengeleyici olmasini dilerdim. Tezekere’de goruldugu kadari ile hukumet muhtemelen, ic basinclarin da etkisi ile olacak “gidelim ama risklerin minimize edildigi, ve onemli islere karsmadigimiz sartlarda ” demistir mealen.

Peki Turkiye bu gitmekle ne kazanmayi umit ediyor?

Gidelimcilerin ve hukumetin bir numarali argumani “bu kadar yakinmizdaki yangini seyredemeyiz; bolge guvenliginde, geleceginde soz sahibi olmaliyiz” argumanidir. Bu arguman soyut olarak degerlendirildiginde gayet mantikidir. Fakat icinin doldurulmaya ihtiyaci vardir. Bu da Turkiye’nin bolge ile ilgili makro politikalari ve genelde dis potikasindaki tercihler, stratejileden bagimsiz olarak yapilamaz. Oyle goruluyorki hukumet bu girisimden herkesi menun etmeyi umit ediyor. “iki tavsanin pesinde kosan hicbirini yakalayamaz” sozundeki gibi hem Amerika-Israil Inc’i hemde “diger taraf” olan Hizbullah-Suriye-Iran’i memnun etmesi zor gurunuyor. Sadece “aman hicbir tarafi karsimiza almayalim, onlara karsi gounmeyelim” saiki ile yapilmis bir gorev tanimi goruyoruz. Bu Ingilizce’de “it defeats the purpose” diye ifade edilen (gayeyi maglup eden) bir tutumdur. Gidelim ama suya sabuna fazla dokunmayalim. Basbakan Erdogan’in “risk ve menfaat ikiz kardestir” kuralina gore bu risk minimzasyonu menfaati yani bolgenin geleceginde soz sahibi olmamizi da minimize edecektir.

Tabiiki bu mulahazalar haiz oldugumuz SINIRLI bilgilere dayanmaktadir. Hukumetteki politika ureticilerinin butun bilgilerinin mulahazalarini saydam olarak kamuya yansimasi beklenemez. Ozellikle otoritenin sadece sivil kanatta olmadigi, ve farkli guc merkezleri oldugu gercegi goz onune aliniginda aklimiza gelen bazi tereddutleri husn-u zan cercevesi icerisinde yorumlalak zorundayiz. Hemen hemen her politik konuda fikrini aciklayan asker kanadinin bu konuda “bize verilen gorevi yapariz” diyecek seviyede “demokratik” davranmasi da kayda degerdir. Ben bundan Erman Toroglu'nun “kodumu oturtan” GK Basani Buyukanit’in kapali kapilar arkasinda da bu kadar demokraik oldugu yargisina varamiyorum. Tahminim tezkerenin “az riskli az kazancli” bir misyon icermesinde Buyukanit yaninda diger icerdeki aktorlerin de rolu oldugu yonundedir.

Fakat bu konuda karar verirken gozonune alinmasi gereken, indeterminizmin dis poltikanin tabiatinda oldugudur. Lubnan’a gitmekle ne saglayip ne kaybedilecegini kesin larak belirleyecek bir karar analizi programi veya herseyi ongorebilecek bir politik deha yoktur. Politika ureticiler, karar vericiler ancak mudahil olup olmamaya karar verebilirler bu noktada. Bu, bu mevzuda verilecek son karar degilir. Oradaki gorev suresince meydana gelebilecek gelismelerin her biri konusunda tekrar tekrar kararlar verilecektir, tezkere seviyesinde olmasa da. Simdilerde oldukca sessiz olan asker oraya gidildikten sonra tabiati ile gunluk operasynel kararlar verici durumunda olacaktir. Bunu yaparken sivil otoritenin misyon tanimina ne kadar sadik kalacagi onemli bir husustur. Faraza kesif ve devriye gorevi yapilan bolgeye bir Israil savas gemisi girdignde ne tepki verilecegi bir standard prosedur degil komutan insiyatifnin rol oynayacagi bir karardir. Iste bundandirki hukumetin bu tezkere de guttugu misyonun asker tarafindan tamami ile anlasilp sindirilebilmis oldugunu, yani asker ve hukumetin bu konuyda “goz goze gorduklerini” bilmek isterim.

Her halukarda, bu tur belirsizlikler ve dis vede ic politik risklere ragmen, mudahil olmamayi gorevden kacma olarak telakki ediyorum. Bunu soylerken aklimdan gecen “gorev” ise daha onceki yazimda da vurgulaigim adalat, ahlak cercevesi icerisinde yani mazlum ve magdur Lubnan’li kardesmerimizin yaninda olmak ve dolayli olarak bolgedeki saldirgan teterorist entite’yi frenleyici bir “gorevdir”. Boyle bir gorev anlaysi tabiiki disisleri bakani’nin poltika danismani Ahmet Davutoglu’nun “stratejik derinlik” olarak tanimladigi “butun yumurtalari ayni kefeye koymama” stratejisinde daha drastik bir politik cizgi kaymasini icermektedir. Resmen Israil-ABD Inc.’e sadece “biz yokuz bu kirli iste” degil “karsinizdayiz” mesaji verecek bir “gorev” den bahsediyorum. Biz gidersek gerek biz gerek Lubnan, ve Ortadogu kaybedebilir. Gitmezsek bu ihtimal daha da gucludur. Irak’a gitmemek dogru karardi fakat bize ragmen, Irak bu gunku hale geldi. Lubnan’da mudahil olmak sonucu belirlemeyi garanti edemez fakat irade ahlaki poltikalar yonude tecelli ederse sonucu etkileme sansi vardir. Tezkere son soz degildir. Muhalefetlerini “bu ABD’nin Israil’in poltikalarina hizmet ediyor” olarak ifade etmekten oteye gidemeyen dostlarin alternatifler uzerinde de dusunmelerini tavsiye ediyorum.

Bekir L. Yildirim