renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Çağdaş İslamcı Söylemlerin Doğuşu – I

Tarih bir çeşit hasat toplama işlemidir. Tıpkı insanlar gibi düşüncelerde tarihten topladıklarıyla beslenmek zorundalar. Ancak Çağdaş Türkiye ve Doğu Müslüman toplumlarında yaşanan düşünce akımlarına, inanç ve davranışlarına baktığımız zaman kötü birer hasat toplayıcıları oldukları bir gerçektir. Toplanan hasat verimli olmayınca Doğu toplumlarının yüzyıllık düşünce darlığı, kısırlığı, yapaylığı ve çok daha acıklısı yaşamsal özürlüğü de kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Resmi tarih tezinin dayattığı, buna karşı çıkan görüşlerinse takındığı bütün olumsuzluklara ve farklı açıklamalara karşılık Çağdaş Türkiye ve Osmanlı’ya bağlı Doğu Müslüman toplumlarının tarihlerinin son yüzyıllık serüveninin temelleri kimimiz için “kutsal”, kimimize göre de “kızıl sultan” kabul edilen Abdülhamit zamanında (1876 – 1908) atılmıştır. Atatürk dönemi Türkiye’nin izlediği 15 yıllık politika dışarıda tutulursa Türkiye ve Osmanlı’dan kopan Kuzey Afrika ve Ortadoğu Arap toplumları günümüze kadar kötü birer Abdülhamitçi olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Türkiye’nin son 60 yılına damgasını vuran Laik, Demokrat, Milliyetçi ve Ilımlı İslamcı yöneticilerin, partilerin ve siyasi akımların tamamı Abdülhamitçi bakışın birer parçaları olmanın dışına çıkmamışlardır. Hatta o denli ki Türkiye’deki dini, düşünsel, sosyal ve ekonomik yaşam dahi bu bakış açısından devşirilmiştir denilebilir. Böyle bir yargıya varmamız aşağıda açıklayacağımız gerekçelerden dolayıdır. Atatürk dönemini dışarıda bırakmamızın nedeni bizzat Atatürk’ün izlediği siyasi söylemin farklı oluşundan ileri gelmektedir. Her şeyden önce Mustafa Kemal, Abdülhamit’in dışladığı bir kanadın ve yasakladığı bir düşüncenin içinden çıkmıştır. İkincisi Atatürk’ün devrimci oluşu ona farklı düşünmesi için bazı yetenekler kazandırmıştı. Örneğin, Batı’yı bir zorunluluk olarak benimsemiş, tarihsel olarak asla kabul etmemiştir. Üçüncüsü düşüncelerini siyasal olguların içinde gizlemiştir. Dördüncüsü devlet kurucusu sıfatı ona bazı konularda dezavantaj sağlamıştı. Beşincisi açılabilecek hiçbir dünya yoktu ve Atatürk dönemi Türkiye’si dünyada tek başına bir ada gibiydi. En fazla güvendiği İran’daki Kaçar yönetimi ve İranlı Türk aydınları da İngilizler tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Zira, 1923 yılında Türkiye bir Türk devleti kimliği ile ortaya çıkınca ve başarısını pekiştirince, İngilizler Doğu’da iki Türk devletinin varlığından rahatsız olarak Bolşevik yönetimini tanımadıkları halde Sovyetlerle gizlice işbirliğine gitmiş, 1925 yılında İran’da Kaçarların yönetimine son vererek burada İngiliz ve Sovyet destekli Pehlevi yönetimini kurmuşlardı. Bunun üzerine Atatürk, İran’da tekrar bir darbe yapıp yönetimin Türklerin eline geçmesi için çaba göstermişse de o zamanlar Paris’te bulunan Ahmet Şah’la yapılan gizli görüşmelerden bir sonuç alamayınca ve yapılacak darbe girişimine de bir meşruluk kazandıramayacağından bundan vazgeçmiştir. Ayrıca bir ada gibi Türkiye’nin kendi olanaklarıyla gelişmesi de imkansızdır. Çünkü Türkiye, bir Japonya değildi. Dünyanın ta merkezinde yer alıyordu. Her bakımdan Doğu ve Batı’daki etkileşimleri yakından hissediyordu. İkincisi Atatürk döneminde Türkiye’nin elindeki insan kaynağı neredeyse tükenmişti. Mevcut kaynaklar aşağıda anlatacağımız gibi Abdülhamitçi bakışın bir köşesinden tutunup varlıklarını sürdürenlerdi. Atatürk’ün çevresindekilerden birçoğu dahi aynı düşünceyi paylaşıyordu. Kazım Karabekir kanadının erkenden tasfiye edilişinde bu vardı. İsmet İnönü dahi yönetici kişilik açısından Abdülhamitçi bakışa sahipti. Örneğin laiklik Atatürk döneminde fikri ve idari bir söylem olarak benimsendiği halde, sosyal bir olguya dönüşü İnönü zamanında olmuş ve bir süre sonra ifrat-laikliğe dönüşmüştür. İnönü’yle birlikte laikler ise, Abdülhamit döneminin idarecilerine, laik aydınlar ise Yeni Osmanlıcı düşünürlere benzemişlerdir. Yine bu laikliği benimsemeyenler Abdülhamit döneminde temelleri atılan farklı akımların savunucuları haline gelmişlerdir. Bütün bunlar o denli karmaşık ve birbirlerine ince ipliklerle örülmüş olgular ki, bütün ayrıntılarına varacak kadar bu makale kapsamında irdelenmesi olanaksızdır. Ben bu yazıda sadece Çağdaş Türkiye’de ve bir ölçüde Doğu Müslüman toplumlarında İslamî söylemin kaynağını tartışacağım.

“Haksız” Sultan Sen Çok Yaşa
Abdülhamit tahta çıkacağı sırada Servet-i Fünün dergisi sahibi Ahmet İhsan parlak kağıda basılmak üzere divan-i celi harfleriyle dizilmiş bir cülüsiye hazırlamıştı. Yeni padişahı parlak ve yaldızlı sözlerle selamlayan cülüsiye metinin bir yerinde “vel-istihkak” (“hak ederek” veya “meşru olarak” anlamında) sözcüğü yanlış diziliş yüzünden “ve lâ istihkak” (“haksız olarak” anlamında) olarak gitmişti. Bu boynu ipe götürecek yanlışlık dönemin sansür komisyonunun da gözünden kaçmıştı. Şans eseri cülüsiye metini ciltlenirken birinin gözüne takılmış, derginin bütün çalışanları “Allah bizi korudu” diyerek bir ömür boyu şükür duası okumuşlardır. Yüzlerce cildi bulan cülüsiye ise ateşe atıldı. Bu yanlış dizilmiş cülüsiye metni Abdülhamit’in tarih içindeki kişiliğine yakıştırılacak bir sözcüğe dönüşecekti. Anlaşılan Servet-i Fünuncular bir yanlış yapmışlardı, ama kader yanlış yapmaz. Ancak her şey kontrol edilemezdi. Nitekim edilmiyordu da. Bir yazıda “şevketlü Abdülhamid” dizgisinde iki harf düştüğünden “şu kötü Andülhamid” yıkmıştı. Yine “leyle-i mesude” (mutlu gece) ibaresi “leyle-i müsevvide”ye (mutlu karanlık) dönüşmüştü. Bunlar bugün bize bir fıkra gibi gözükebiliyor, ama o dönemde bu hatalar can yakıyordu. Abdülhamit Osmanlı tahtına bir dizgi hatasından dolayı “haksız” sultan olarak çıkmıştı.

Defolsun Terakki, Yaşasın İttihat
Abdülhamit başa geçtiğinde Osmanlı Tanzimat havasını sürdürmekteydi. Tanzimat’ın sloganı “terakki” idi, yani gelişim. Bütün sorunların temelinde yatan şeyin geri kalmışlık olduğu düşünülüyordu. Terakkinin ideolojik temelleri de hazırlanmıştı. Yeni Osmanlıcılık akımı hep bunu savundu. Anayasa ve anayasal hükümdarı olacak Abdülhamit bu söylem eşliğinde arz-ı endam etmeye başlamışlardır. Ama Abdülhamit iş başına gelince durum değişti. Abdülhamit parlamento ve anayasayı asla kaldırmadı. Teoride ikisi de Abdülhamit’in yönetiminin sonuna kadar varlıklarını korudular, ama pratikte ikisinin de hukuki bir niteliği yoktu. Aksine gerek anayasa, gerekse parlamento birer dayatmaydı. Halk iradesine dayanmadığı şöyle dursun, Osmanlı tebaası böyle bir şeyin ne anlama geldiğini dahi bilmiyordu. Abdülhamit “terakki” sloganını bir tarafa attı, onun yerine “ittihat” sloganını getirdi. Terakkiciliğin çöküşü 1875 iflasına, siyasi arenada Osmanlının İngiliz ve Rusya rekabetinde götürdüğü dengeli politikaların çöküşüne ve Müslüman toplumun tümden fakirleşmesine, her alanda devletin Avrupa’dan bağımlı hale gelmesine bağlanmaktadır. Buna karşılık Abdülhamit “ittihat” söylemleri eşliğinde özlemlerin bir gün gerçekleşeceği hayali bir dünya kuracaktı. Bu hayali dünya bugün bile yaşamaktadır.

Abdülhamit yetenekli biriydi. Her şeyden önce tam bir siyasetçiydi. Abdülmecit ve şizofren V. Murat dönemlerinde her şeyi dışarıdan bizzat gözlemlemişti. Kişisel yeteneği asla inkar edilemezdi. Oldukça tutucuydu ve eli sıkıydı. En cimri Osmanlı padişahı olarak ün yapmıştır. Zaten kendisine de içi boşaltılmış bir hazne bırakılmıştı. Rüşvet Doğu devletleri için her zaman bir illet olmuştur. Osmanlı da bu çarkın kurbanıydı. En ihtişamlı dönem olan Kanuni zamanında bile rüşvet yönetimin süsüydü. Fuzulî “rüşvetsiz selamın bile alınmadığını” söyler. Zira bazı ulema Osmanlının çöküşünü Kanuni dönemine kadar götürmekteler. Son dönemlerde ise bu normal bir hal almıştı. V. Murat kısa sürelik yönetimi sırasında Ermeni ve Rum sarrafına 1 milyon altından fazla borcu vardı. Tabii, sarraflarda bunu kendi lehlerine bir takım yatırımlara dönüştürüyorlardı. Ama Abdülhamit böyle değildi. Şehzadeliği sırasında 100 bin altın biriktirmişti. Yönetime gelince de devlet harcamalarına çok dikkat etmiştir. Bunun dışında farklı kişiliği de kendisini belli ediyordu. Yaralı askerleri hastanede ziyaret eder, donanma ve ordu komuta heyeti ile beraber yemek yer, bazen de onların huzurunda ayakta saatlerce nutuk söylerdi. Halkın arasına karışır, cemaatle birlikte namazlarını kılardı. Halk tarafından çok sevildiği bir gerçekti. Hep dindar, adaletli ve akıllı bir hükümdar olarak tebaa tarafından sevilip sayılmıştır. Özel yaşamını ise gözlerden ve kulaklardan uzak tutmuştu. Gerektiğinde geceleri viskisini yudumlamış, metres edinmiş ve piyanoda Batı eserleri çalmıştır. Ancak bütün bunlar sarayın duvarları arasından dışarı çıkmamıştır.

Abdülhamit’in sürdürdüğü ittihat anlayışı kuşkusuz ittihat-i İslam’dan öte bir şey değildir. Ancak onun pan-İslamizmi gereğinden fazla abartılmıştır. Zira onun İslam anlayışı bir bastırma unsuru olmuştur. Öte yandan siyasal İslamcılığın doğuşuna eşlik eden bu gelişmeler oldukça karışıktır. Nitekim bu karmaşa bizzat Abdülhamit zekasının ürünüdür. Dini açıdan Osmanlı toplumu Abdülhamit öncesi, Abdülhamit dönemi ve sonrası olarak ikiye ayrılabilir. Sanıldığının aksine Osmanlı toplumu dini açıdan pek tutucu değildi. Dini baskının olduğu dönemler I. Selim zamanında bile Osmanlı Müslüman toplumu dini uygulamalarda oldukça rahattı. Oruç tutmayanlara ve namaz kılmayanlara karşı bir devlet baskısı söz konusu değildi. Ancak camii Osmanlı toplumunda yegane umumi mekan olduğundan tebaaca en sık uğrak alanıydı. Zira halk iyi ve kötüyü burada duyuyor, burada dertleşiyor ve burada deşarj oluyordu. Kahvehanelerin Osmanlıya girişiyle de ikincil bir konuma itilecekti. Zira, Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra kahvehaneler birer kültür merkezi haline gelmişti. Kapanan Bektaşi dergahının okuma yazma bilen yüzlerce temsilcisi buralara takılarak topluma yönelik fikri paylaşımlarda bulunuyorlardı. Cumhuriyetin başlarına kadar kahvehaneler bu özelliklerini koruyacaklardı. Bir çeşit kıraathane görevini üstlenen kahvehaneler gelenekçi Osmanlı tipinin değişimini sağlayan ilk toplu mekânlardı. II. Mahmut sonrasında bu kahvehanelerde devletin siyasi, ekonomik ve kültürel sorunlarını tartışan bir kesim yetişmeye başladı. Kahvehaneler o deneli önem arz etmeye başlamıştı ki çok sayıda siyasi örgüt buraları kendi ham deposu olarak görüyordu. Hatta Masonluk bile. Aydınlar Abdülhamit’in en sevmediği kesimdi. Memurların ve aydınların kontrol altına alınması için sultan ülke çapında geniş çaplı faaliyet gösteren bir istihbarat ağı oluşturmuştu. Sultanın ideolojisine hizmet eden aydın kesim için ise yasaklı ve doğru sözler diye geniş bir liste oluşturulmuştur. Dönemin kaynakları iyi sözcükler ve kullanılması sakıncalı sözcükler diye bu listeyi bize sunmaktadırlar. Abdülhamit toplumun dinsel yaşama en fazla müdahale etmiş padişahtır. Zira ondan itibaren Osmanlı’nın dinsel hayatı değişmiştir. Günümüze kadar yaşanan, yaşatılan, yaşatılmaya çalışılan, düşünsel ve inanç anlamında savunulan İslamî veya İslamcı anlayış demek olarak ki bu dönemde inşa edilmiştir. Bunları kavramlarla tartışalım:

Dini Kimliğinin Değişmesi
Abdülhamit halifelikle halk arasında yeni bir din bağı oluşturdu. Ona kadar resmi ulema aristokrasinin yanında ve altında bir kademe oluşturuyordu. Sanıldığının aksine ulema tebaadan çok uzaktı ve din adamıyla halk arasında büyük kopukluklar vardı. Osmanlı döneminde ulemanın toplum yaşamında en fazla müdahale ettiği dönem Safeviler ve Kızılbaş ideolojisinin Anadolu’da yaygınlaştığı dönem rastlamaktadır. Ama sonradan bu bağlar yine gevşemiş, halk dilediği gibi dini yaşamını sürdürmüştü.

Ancak Abdülhamit bu yapıya müdahale etti. Dinsel kimliği taşıyan her kesime büyük ilgi gösterdi. Çerciler, hafızlar, imamlar, şeyhler, dedeler, şerifler, seyitler, nakipler, üfürükçüler, müneccimler, büyücüler, mağribiler saray çevresinde temsil edilmeye ve politik sürecin içine sokulmaya başladılar. Özellikle tarikatlar ve zaviyeler mantar gibi arttı. Hatta Kuzey Afrika’dan birçok tarikat bile İstanbul’a gelmeye başladılar. Bunlardan en ünlüsü Cezayir kökenli Ticani tarikatıydı. Abdülhamit gözdesi olan bu tarikat dönemin en etkilisiydi. Bunun yanından Eski Nakşibendi, Rüfai, Şazeli gibi tarikatlar da etkilerini koruyorlardı. Bunun dışında bir sürü küçük tarikatlarda oluşmuştu. Abdülhamit döneminde İstanbul ve çevresinde tekke ve zaviyeler o denli çoğalmıştı ki her Müslüman’ın bağlanması gereken bir tarikatın olması zorunluluk haline gelmişti. Aynı şey Anadolu’da geçerliydi. İstanbul ve Anadolu’da cemaati olmayan onlarca tarikat ve yüzlerce şeyh için Abdülhamit saray çevresinde misafirhaneler oluşturmuştu. O dönemde bu misafirhanelerde çok sayıda Arap şeyh ve emirlerinin barındığı bir gerçekti. Gittikçe karmaşık bir hal alan bu yapıya Orta Asya ve Azerbaycan’dan gelen tarikatlar da katılacaklardı. Onların gelişi Arap şeylerinkinden biraz farklıydı, zira onlar Rus işgalinden kaçmışlardı. Ancak burada bir iki yüzlülük de dönmekteydi. Gelenlerin birçoğu Osmanlı’nın sempati göstereceği mezhebi yapılarda kendilerini tanıtıyorlardı. En basitinden Şeyh Cemalettin Afgani bunlardan biridir. Kendisinin Afganlıkla yakından ve uzaktan alakası olmadığı halde kendisini İstanbul’da “Afganlı Şeyh” olarak tanıtmıştı. Bu yüzden Cemalettin’in aslı nesebi Ebü’l-Huda’ya dert olmuştur. Bir ara bu durum şiddete dahi dönüşmüştür. Afgani’nin kendisini Afganlı olarak tanıtmasının bir diğer gerekçesi Osmanlı’da, özellikle de Abdülhamit döneminde Türk adına karşı duyulan nefrettir. Buna sonra tartışacağız.

Tarikatçılık bir süre sonra çekilmez bir hal almıştı. Zira cemaatleşme bir yerden sonra hizipleşmeye dönüştü. Tarikat liderleri arasında ise kıskançlık arttı. Her tarik padişahın gözünde bir yer edinmeye çabalıyordu. Padişahın iltifatını kazanmak yeni olanaklar demekti. Hatta Abdülhamit döneminin sonlarında çok garip bir durum ortaya çıkmıştı. Tarikat şeyhlerine tanınan ayrıcalıklar sonucunda suçlu veya yasaları çiğnediği halde bir cemaate mensup bulunana memurlar karışmaz olmuştu. Bu hava cumhuriyet dönemine kadar sürecekti. Eğer cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyeler kapatılmışsa, bunda tarikatlaşmanın yol açtığı bu durumda etkili olmuştur.

Ancak Abdülhamit bununla bir amaç gütmekteydi. Toplumu kontrol etmenin yolunu din olarak görüyordu. Bu yüzden padişah toplumun ve dinsel araçları değil, cemaat liderlerini, şeyhleri ve ulemayı kullanma yoluna gitti. Padişah halife olarak kendisini cemaat, tarikat ve zaviye liderlerine dikte ettirirken onlar aracılığıyla toplumu da yönetiyordu. Afrika ve Arap şeyh ve emirleri aracılığıyla da buradaki Müslüman toplum kontrol edilmekte ve böylece İngiliz ve Fransız sömürgelerine karşı hilafetin sözünün geçerliliği sağlanmaktaydı.

Bu gelişimin yol açtığı en büyük olumsuzluk okumuş ve eğitimli ulema kimliğinin gittikçe dışlanmasıydı. Ulemanın Müslüman toplumundaki yeri oldukça dardı. Genelde bir memur gibi çalışıyordu. Dini vecibeler, nikah uygulamaları, bir takım küçük vergi işlemleri (özellikle nikah işlemleri dolayısıyla), cenaze, cami idaresi gibi ve benzeri katılımları dışında ulema toplumun psikolojisine birebir hitap edip onu yönetmiyordu. Eğitimli oldukları için de cemaat arasında yaygın İslam dışı inançsal söylemlere de sıcak bakmamaları onları toplumdan uzak tutuyordu. Şeyhler ise dini toplumsal psikolojiye uygun biçimde sentezlemede çok başarılıydılar. Abdülhamit’in dini uygulamalarıyla eğitimli ulema kimliği büyük darbe aldı. Zira kitabi bilgi kuru ve fazla somut karşılanmaya başlandı. Şeyhler ise verdikleri hutbe ve yaptıkları konuşmayla adeta toplumu galeyana getiriyorlardı. Özellikle, Abdülhamit’in isteği doğrultusunda şeyhler toplumda Batı’ya karşı iyi bir nefret duygusu uyandırabiliyorlardı.

Şeyhlerin bir başka konumu daha vardı. Şeyhlerin mensup olduğu cemaati ulemadan farklı olarak çok daha yakından denetleyebiliyordu. Mürit halkası bu açıdan önemliydi. Şeyh müritler aracılığıyla cemaat içinde olup bitenleri takip etmekte ve gerektiğinde müdahale de etmekteydi. Hatta şeyh aile içi yaşama da müdahale edebiliyordu. Bu yapı bir süre sonra cemaatler arasında İslami anlayışların farklılaşmasına neden oldu. Hatta Osmanlı toplumun din, dini eğitim ve ilim anlayışını bile sakatladı. Bunda bizzat Abdülhamit’in kendisi etken olmuştu. Zira padişah toplum arasında yayılacak her türlü fikri akımı sakıncalı ilan etmiş ve bunlara “dehrîlik” (materyalizm) damgası vurmuştur. Osmanlı düşünce yaşamının fikri bakımdan en ucuz dönemi bu dönem olacaktır. Dil ve düşünce adeta linç edilecekti. O denli ki ilim kavramı dahi yasaklı sayılacak kadar baskı altına alınacaktır. Bu duruma fırsat bulunca sonradan değineceğiz. Özellikle Namık Kemal – Ernest Renan çatışmasında N. Kemal’in sergileyeceği Osmanlı ilmiyesini rencide edecek durum, Şeyh Afganî’nin sahtekarlığı ve niceleri bu dönemin özelliğidir. Yine etkileri günümüze kadar silinmeyecek “ucuz İslamcı edebiyat”ın temelleri bu dönemde atılacaktı. “Mehdi” anlayışı, “asr-ı saadet” kavramı ve İslamcı toplumu besleyen birçok söylem o dönemde kavramlaştı. Çok daha ilginci ise “ümmet” kavramıydı. Şayet zaman ve fırsat bulursak bu kavramları birer makale konusu yapmaya çalışacağız. Şimdilik ismen belirtmekle yetinelim.

Cemaatleşme kültürü şeyhlerin padişah adına bir polis gibi çalışmasına yol açtı. Bu devletle toplum arasındaki inançsal bağı güçlendirdi, öte yandan da Müslüman toplumun “ikiyüzlülüğüne” neden oldu. Zira oruç tutmayan, namaz kılmayanlar sıkıca denetlenmeye başlandı. Bazıları polise ihbar ediliyor, yakalanarak zındıklık, jönlük (halk arasındaki yaygın ifadesiyle “conluk” veya “con-conluk”) ve dinsizlikle damgalanarak işkence görüyorlardı. Ancak bunun bir faydası da vardı. Bu dönemde gayr-i İslami toplumların ve misyonerlerin etkisi azaldı. Ama bu da ters tepti. Zira Masonlar ve rindler kimliklerini gizleyerek bu defa Müslüman adıyla toplum arasına sızarak faaliyet göstermeye başladılar. Kendisi bir mason olan ve Meşrutiye dönemin şeyhülislamı Musa Kazım Efendi itiraflarında bu durumu ayrıntılarıyla anlatmıştı: “Mürtekiplerin büyükleri arasına geçen zatlar, ayıplarını örtmek, günahlarını saklamak için daima namaz kılarlar, seccadelerini resmi makamlara bile taşıttırırlardı. Rahmetli Abidin Paşa (kendisi Anayasa komisyonu üyesiydi) feylesof bir zat olduğu halde (feylesof demek o dönemde dinsiz demekti) başını seccadeden kaldırmazdı. Mabeyin’de ve Bab-ı Alî’de makbul ve beğenilir kişi olmak için mutlaka post-nişin güruhuna katılmak zorunluluğu vardı. Halifelik İlahlık seviyesine yükseltildi. Saray etrafında dergahlar açıldı. Şeyh Zafir, mağripten maşrıka kondu. Ebü’l-Huda ile beraber sarayı tehlil-hane yaptılar”. Musa Kazım Efendi’nin Masonluğu bu açıklamasına gölge düşürse de, benzer ifadeleri diğer ulemadan din adamlarının kullandıkları gözden kaçmamalıdır. Bu durum, ulemanın yaşananları tasvip etmediğini göstermektedir. Zira, dindar kimliğine karşı bazı aydınlarda simgeleşen takıntı bu dönemde değişen dini ve din adamı kimliği idi. oysa, o zamana kadar Osmanlı uleması dar ve kısıtlı da olsa devletin gelişim yollarını ve Müslümanların kurtuluş reçetesini aramışlardır. İlk reform girişimlerinin ulemadan gelmesine de şaşmamak gerek. Zira resmi tarihte sıkça gündeme getirilen matbaanın gelişine ulema neden olmuştur yanlış düşüncesi de Abdülhamit zamanında değişen dini adamı kimliğinden ileri gelmektedir. Anlaşılan kurunun ateşinde ulema da yanmıştı. Böyle bir yapının resmileştiğini düşünürsek Türkiye’de İslamcılık akımının ne türden bir yanlış yapılanmadan doğduğu kendiliğinden belirmektedir. Ancak bu daha başlangıçtı. Zira İslamcı söylemin kökleri İngiltere’den Müslüman topraklarına henüz ulaşmamıştı.

DEVAM EDECEK

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

ANIN ÇOCUĞU OLMAK, GEÇMİŞİ BİLMEKTEN GEÇER BİRAZDA

Türkiyedeki "islamcı" söylemlerin tarihi köklerinin, oluşum safhalarının bilinmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Onun için bu yazınızı büyük bir iştiyakla ve beğenerek okudum.

Bu yazının ve tabi devamının "cemaata" çok katkıda bulunacağına inanıyorum.

Özellikle tarikat oluşumlarının "şiş yanmasın, kebab yanmasın" yaklaşımından uzak, çok net bir şekilde ortayaya konması oldukça önemli.

Doğrusu bu yazı beni heyecanlandırdı ve sevindirdi.

Emeğinden dolayı arkadaşımıza teşekkür ediyorum.

NİÇİN?

Sevgili N. Marmaraya bu değerli emeğiyle, cemaatte önemli bir tartışmaya kapı araladığı için teşekkür ediyorum.

acizane minik katkılarımla bu çalışmanın cemaat için bir milat olmasını diliyorum; çünkü seçmiş olduğunuz konu buradaki tüm kardeşlerimizin kendi düşünce temellerine yapacakları yolculuğun başı olacaktır. Bir müneccim olarak değil, konu hakkındaki az-çok bilgime dayanarak söylüyorum bunu ve devamı gelecek bu çalışmanın sonraki aşamaları içinde yön vermesi bakımından sayın araştırmacı yazarımıza, bulur söyler olarak bir kaç hususta eleştirilerimi yöneltmeyi uygun buluyorum.

ana konu başlığımız : doğu osmanlı üzerinden batıyla yaptığı yüzleşmeden yenilgilerle dönmeye başlayınca kafasını kumdan çıkarmaya karar verdi. Ancak bu karar çare araması gerektiğinin farkına varmasıydı; yoksa ne yapacağını biliyor olmasının eylem planını uygulama kararı değil. Bu yüzleşmede yenilen doğu, topyekün yok olmadan çare bulma çabasını dört temel oluşumla ifadelendirmeye çalıştı.

1) Garbzedeler/ batıcılar : Merkezde İttihat ve terakki ile itilaf ve hürriyet diye özetleyebileceğimiz bugünkü CHP ve prens sebahattinden bu yana liberaller ( DP, AP, ANAP, DYP, AKP de liberallerle muhafazakarların ittifakı olarak bu safta yerini aldı )
Temel tezleri, batıdan gelen herşey doğrudur. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Abdullah Cevdet...Batıya olduğu gibi eklemlenip tüm sosyal ve siyasal norm ve formları olduğu gibi kabulcüler (emperyalizmle işbirliği içinde Cumhuriyeti kurdular )

2) Gelenekçi muhafazakarlar : Batıdan gelen herşey kötüdür. bizim herşeyimiz doğrudurcular. Tüm geleneklerimizi olduğu gibi muhafaza etme çabası. ( imp. çökerken söyleniyor bunlar) O günün konjonktüründe sistemden beslenen tüm statükocular.

3) Hindistanıda katarak modernistler : İktidar mekanizmaları ile uyumlu olarak, sorunun çözümlerini batılı mekanizmaların ürettiği sorulara modern cevaplar üretmeye çalışanlar. Seyid Ahmed Han. Aligar ekolü, Fazlurrahman bu ekolün önemli öğrencilerindendir.

4) Islahatçılar: Afgani, Abduh, Reşit rıza. Batı bize saldırıyor ve biz sömürüye müsait hale geldik.Bizimde bünyede sorunlarımız var dolayısıyla algımızla hesaplaşmalıyız, emperyalizmle savaşmalıyız.
Konumuz dördüncü gurup olacağı için zaten fazla ayrıntıya girmeyeceğim konuyla ilgili iki kitap önereceğim böylece Nadir kardeşim 2. yazıda daha dikkatli bir araştırma yapma imkanı bulabilir vede en önemlisi bu konu üç makaleye sığamayacak kadar geniş olduğu için temellerini öğrenmek isteyenler faydalanabilir.Jacop M. Landau/ Pan-İslam Politikaları/ Anka yayınları, Reşit Rıza- Hayreddin Karaman/ Gerçek İslamda Birlik / İz yayıncılık ( Fatih postanesinin yanında Ağaç kitabevinden temin edilebilir, imkanı olmayanlara kitapları yollarım ama tam özetini cemaate yazması koşuluyla/ ikisi 27 ytl)

M. kemalle ilgili anlattıkların çok yüzeysel. Paradigmanın İflası/ Fikret Başkaya okursanız gözlerinize inanamayabilirsiniz. emperyalizm işbirlikçiliğini ifşa etmenin bedelini hapisle ödemiş iyi bir çalışma. Batıcıların tüm argümanlarını özetle bulabileceğiniz bir kitap.

'' Osmanlıda düşünce yaşamının fikri bakımdan en ucuz dönemi bu dönem olacaktır. Dil ve düşünce adeta linç edilecektir. ''

'' Şeyh Afganinin sahtekarlığı ve niceleri bu dönemin özelliğidir. Yine etkileri günümüze kadar silinmeyecek ucuz islamcı edebiyatının temelleri bu dönemde atılacaktır. ''

Bu sözler sadece N. Marmaranın cemaat içindeki ilmi çalışmalarını zedeler kardeşim. Dil açısından değil, cemaat okuru bu denli bilgisizlik içeren cümleleri N. Marmaraya yakıştıramıyor; talihsiz maksadını aşan ifade olarak belirtip geçeceğim. Mümkün olursa aslında konuya ilgi ve talep gelirse Muhammed Ammaranın 1997 yılında haksözde konuyla ilgili röportajınıda tek parmak yazmaya üşenmeden ulaştırmaya çalışacağım.
Selamünaleyküm

NEDEN?

Sevgili Rüştü'ye yorumsal katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. Ben yorum garibinin yazılarının altını boş bırakmadığı için de ayrıca teşekkürlerimi iletiyorum. Söz konusu ilettiğin kaynaklar malumumdur. Bunlardan Landau'nun eserini sıkı biçimde okuduğumu da düşünüyorum. Belki ileriki zamanda fırsat bulursam bu kitabı sitede masaya yatırmayı düşünürdüm.

Beni, iki cümlemden dolayı cahil ilan etmişsiniz. Her halde Tanzimat dönemi Osmanlıca ile Abdülhamit dönemi Osmanlıcası arasındaki bariz farkı araştırmak size lüks gelmiş olmalı. Tıpkı Protestanlıktan Katalokliye geçmiş olan zengin İngiliz Wilfrid Scawen Bulunt'un Afgani ile gizli bağlantısını bilmediğiniz gibi.

Ama en ilginci sevgili Rüştü'nün bunları kendi adından değil de cemaat okuru adından söylemesi doğrusu ilginç. Cemaat okurunun sözcüsü olduğunuzu bilmiyordum doğrusu. Yazılarımın tartışma hakkını her okura tanımış biriyim ben. Yazdıklarımdan dolayı cemaat okurunun gözünde itibar sahibi olmak gibi bir kaygım yok. Hiç merak etmeyin yaş tahtaya basmayacak kadar da yeteneğim var. Söylediklerimin fikri eleştirisini yapacaksanız buyurun yapın, kendi yerimi ve konumu tayin etmeyi bırakın da ben yapayım.

Saygılarımla...

İlginç...

Nadir Marmara'nın bu yazısının nasıl devam edeceğini büyük bir merak ile bekliyorum. Zira islamcılık nasıl bir tepki olarak doğdu ise, bende de bu akım öyle bir tepki oluşturuyor, çünkü ister istemez etkileniyoruz, ne kadar kendimizi islamcı söylemlerden ari kılsak ta… Etki/tepki mevzusu diyelim kısaca… Bu yüzden yazıyı önemsiyorum…

Bir başka açıdan da şunu belirtmekte fayda görüyorum:
Yazıyı okurken yanlış mı anlıyorum diyerek bir kaç defa üşenmeden okudum...
Bazı ifadelerde/iddialarda kraldan çok kralcı olma politikası güdülmüş kanaatimce.
Ve gördüm ki makalenizde aydınlar ve Abdülhamit/yandaşları olarak belirginleşen iki kesim oluşmuş... Makale sahibi bu iki kesimden bir başka konuya dem vurmak isterken (islamcılık), aydınlar! kesiminde olmayı ihmal de etmemiş...
Bunlar benim acizane tespitlerim, yanılmış olabilirim...
Yanılgı kabulümdür...
Bu makale kaynakça ile birlikte sunulursa daha verimli olacak kanaatindeyim, çünkü hangi kaynaklardan besleniyorsak fikirlerimiz ister istemez o kaynaklara göre şekilleniyor... Bende yanlış bir kaynaktan beslenilidiğine dair izlenimler oluşturdu bu yazı...
Siz konunun uzmanı olabilirsiniz, biz kenardan köşeden geçen cinslerdeniz, alanınıza müdahale yetkisi bizlerde olmayabilir, fakat bir okur olarak ısrar ile kaynak belirtilmesini talep ediyorum, çünkü buradaki bazı ifadeler/iddialar fazlası ile ağır...

Bu kendi adıma !

'' Tarih, asla masumiyet yanı olmayan bir bilimdir. Eğer bilimi modern iktidarın bir gölge düzeni olarak kabul ediyorsak – ki, etmeyen bu düşünceyi henüz edinemediğine yansın – tarih de bu düzenin boğazını doyuran mutfaktır. Bu mutfağın besinlerini etnikler, halklar, toplumlar, insanlar, söylemler, yalanlar, inkarlar ve doğrular oluşturmaktadır. Tarihçi ele mahkum bir aşçı gibi kendisinden beklenen menünü en güzel hazırlamanın telaşıyla çalışır. Mutfağın sahibi iktidar; her gün, her saat ve her an beslenmeyi alışkanlık edinmiş insanlarla psikolojik bir aldatmaca içinde geçmişi bugün uğruna tüketmektedirler. Eğer, tarihçiden “tarihte bir Çingene İmparatorluğu oluşturulması istenirse”, mevcut koşullar altında bu tarihçilik adına yapılmayacak bir şey değildir. Birkaç olgu, verilerin yönlendirilmesi, birkaç okumayı farklı biçimde kaydırmak ve bu iddiaya destek çıkacak bir dizi benzeri makale ve yazı insanların zekasını altüst edeceği gibi Çingeneleri de uygarlığın çekirdek toplumu haline getirmek için yeter ve artar bile. Dilin kemiği yoktur, ama büyüsü vardır. Günümüzde tarih artık büyük devletlerin fizik laboratuarlarında deneylenmektedir. Çağın soylularının beş vakit önce soysuzlar vadisinin haydutları olduğunu gizlemek pek insanî olmasa da, “insanî” sözcüğünün kapsadığı anlam kadar da meşrudur. Hırsızların melekleri tecavüzünden ne hırsız doğar ne melek. Yalanı takılarla süslemek pekâlâ mümkündür, ama bu yapay süsleme “çirkin babanın çirkin kızını” koca sahibi yapması için yeterli değildir. Yani, “insanî olanın alanı” ne kadar genişse, bir o kadar da dardır. Dolu bir çuval ambarı doldurmaz, sadece yer kaplar. İnsan ve insanın oyun masasında harcanan dünyanın da yeri gizemli evren haritasında sadece bir nokta işgal eder. Anaksagoros şu ünlü değiminde ne kadar haklı: “Eğer aslanlar resim yapsalardı, kendi Tanrılarını aslan görünümünde çizerlerdi.
Günümüzde bilgi cehalet kadar tehlikelidir. Çünkü bilgi, doğuştan edinilmiş simgelerden koparıldı ve hiyerarşik bir bütünün figürleri haline getirildi. Tarih bilimsel anlamda görüntü zenginliği içinde günübirlik beklentileri karşılayacak bir depoya dönüştürüldü. Marietti Foucault’u okurken ince bir ayrıntıyı atlatmamaya epeyce özen göstermişe benzemektedir. Şöyle der, Foucault’un “Bilgi Arkeolojisi” adlı eserine yorumunda: “Düşünce alanlarının varlığı, eğer düşünce kurulmuş ise, düşünce alanlarının kopukluğunu da içerir”. Yani bir Tarih ve Tarih bilimi varsa, karşı bir tarihte vardır. Her orduda askeri disiplin adına sırıtan bir er olduğu gibi, tarih düzeni adına kurgulanan düşünce alanının varlığı içinde konuşturduğumuz zaman feryat edecek karşı tarihi bulgularda bulunmaktadır. Ancak tarihçi psikolog olmadığından – ki, burada “psikolog” benzetmesinin pekte uygun olmadığını itiraf edelim ve biz bunu “dertleşecek insan” olarak algılayalım – haylaz askerin yaptıkları ile değil de, onun içinde yer aldığı tüm bir ordunun macerasıyla ilgilenmektedir''
Araştırmacı yazar Nadir Marmara / Heterotopya / Tarih ve Karşı Tarih

Aydın sorumluluğu deyin isterseniz insani sorumluluk. Tarih yukarıda ifadesini bulduğu biçimin dışında bir yol sunmuş olsaydı bize, yani ''salt doğru bilgi '' sunmuş olsaydı; insanoğlunun vahye ihtiyacı olmazdı, Hz. Adem' e inenden başka. Yukarıda bahsi geçenleride hiç bilmiyor olurduk. Çünkü yalan, güç arayışı, insanların sömürüsü vs pekçok problemimizde olmamış olurdu, yani cennette yaşıyor olurduk. Ama tüm bunlar böyle olmadığı için pek çok yalanın içinde doğruyu aramak zorunda kalıyoruz ki bulduklarımızdanda asla emin olamıyoruz, bulduklarımızı doğrulayacak bir TEMEL KABUL ümüz olmazsa. Olmakta olan ve olmuş olan herşey, bir insana sunulduğu andan itibaren inanmayı zorunlu kılar önce. Bir tercih yapacak ama onada inanmış olacak aslında. Hiçkimse bu söylediklerim mutlaktır diyemediği için '' metinlerin güvenilmezliği sorununu '' ortaya atıp, varolan tüm bilgiyi aynı belirsizlik kuyusunda paydaları eşitlemeye çalışıyor ve böylece rasullere gelen vahyide aynı katagori içinde değersizleştirmeye çalışıyor. kısaca iblisin tarihinin tanımı budur. Oysa müslümanların vahiy dışında yol arayanlardan çok farklı bir algıları var. Onlar sadece tarihe ilişkin değil, en başta insana, topluma, hayata ve içindekilerin tümüne dair bir TEMEL KABUL le başlıyorlar yolculuklarına. Tüm verilerin sağlamasını yapabileceklerinden emin oldukları KESİN İNANÇLILAR olarak, RASUL olduğunu, YARADANDAN yol haritasını getirdiğini söyleyen kendileri kadar insan olduğunu bildikleri İsimleri belli tarihsel olarakta yaşamışlıkları belli çok değerli insanlara inanmakla başlıyorlar herşeye ve tüm yaşamlarını bu yol haritasına göre düzenleyebilme çabası içinde sonuçları almak üzere geldikleri yere geri dönüyorlar.
Bu insanlar, insan olmaları itibariyle ve apaçık düşmanları iblisin aldatıcı baskısı altında, kendilerine verilen melekelerle sihirli değnekten yoksun olarak eşit şartlarda kıyasıya bir mücadele veriyorlar. Kimi zaman yoruluyorlar, umutsuzluğa kapılıyorlar, canları acıyor, çok üzülüyorlar, hatalar yapıyorlar... düşe kalka bir '' saf tutma '' beyanını herşeylerini kendilerine vermiş olan Rablerine güvenerek ortaya koymaya çalışıyorlar, yine O YÜCE RABBİN RIZASI uğruna.
Şimdi böylesi bir perspektiften bakarak, Müslümanların insanlar oldukları göz ardı edilmeden Vahyin ışığında eğrisiyle doğrusuyla bir tarih okuması yapmaya çalışırsak, bugüne değin tarihi gerçek olarak bildiklerimizin pekçoğu havada kalacaktır ama bu yeterli değildir, ayakları yere basanı bulup çıkarmakta bugün yeryüzünü işgal edenler olarak bizlerin sorumluluğudur.
Konuya dönersek, Abdülhamit geniş bir coğrafyanın insanlarının sorumluluğunu taşıyan bir lider olarak batı emperyalizmi ile uzlaşmaya, paylaşıma yanaşıp iktidarını korumaya yanaşmamıştır. Siyaseten egemenler arası çatışmaları kullanmıştır ama tüm çözümlerini beğenelim beğenmeyelim, batının bombalarının düştüğü yerlerin insanlarında aramıştır, başaramamıştır ve bu başaramamanın sonuçlarını halihazırda iliklerine kadar yaşayanlar yine bu coğrafyanın kara çocuklarıdır; dolayısıyla buda bizim hikayemiz. Ancak şu çok önemli tespiti yapmalıyım: o gün başlayan ( öncesindeki imparatorluk rehavetine dayanan durağanlığa dayanarak ) zilletimize çözüm arayışımızın düşünsel birikimi, yine temellerimizde örtülü duran birikimin yeniden gün yüzüne çıkarılma çabasından başkası değildir. Yeniden tüm olanaklarımızla seferber oluşumuz da düştüğümüzü bildiğimiz gün olmuştur. Abdülhamitin çözüm arayışına destek verenler o şartların sınırlarını zorlayarak temellere dönüş yolculuğunu başlattılar ve bu yolculuk bugün burda bizlerin eğrisiyle doğrusuyla yaptığımız çabalarda devam ediyor. Kazananları konuşacağız, emparyalizme teslim olarak kimliklerini inkar yolunu seçtiler ve yürek acılarını büyük bir kine dönüştürüp, bu topraklara romadan sonraki en büyük zulmün kapılarını tapınma huşusu içinde açtılar.
Afgani, Abduh ve R. Rızanın neler söylediğinden hiç bahsetmeden ( hayrettin Karmandan okuyabilirsiniz) bu coğrafyadaki mücadele geleneğimize katkılarıyla etkiledikleri alanlara kısaca değinmek istiyorum.
Afgani, Abduh ve Reşit Rıza üzerinden Mısır, Suriye, Sudan ve tüm kuzey afrika da zaten geleneğimizde mevcut olanı ( temel tezleri: Kuran ve sünnetin yeniden ihyası ) gün yüzüne çıkarmak suretiyle; Hasan El Benna- İhvanı Müslimin Hareketi dolayısıyla Seyyit Kutup- Filistinde İslami Cihad- hamas; İranda, Talagani- Muntazari- Ali Şeriati - İmam Humeyni dolayısıyla devrim- bugün Hizbullah; Cezayirde, ulemalar heyeti Bin Baura- Malik Bin Nebi dolayısıyla FIS hareketi; fiilen İranda ingiliz emperyalizmine karşı tütün isyanı, Sudanda mehdiye hareketi ki mehdi inancının yanlışlığını bilmelerine rağmen konu etmemişlerdir. ( oysa Hindistandan Aligar ekolünün modernistleri aynı dönemde ingilizlerin siparişi üzerine, islamda mehdi inancının yanlışlığı üzerinden sudan direnişini mahkum etmişlerdir.) Türkiyeyi özellikle en sona bıraktım : ( H. Karamandan) Sırat-ı müstakim Sebilürreşad. (açıklama gerekir mi?)
Şimdi bu insanları mahkum ederken bence, söylediklerine ve yaptıklarına bakmak lazım. Aslında Afganinin Abdülhamite sunduğu raporu buraya yazmayı düşündüm ama kendinizin okumanızı istiyorum. Unutmadan; bu adamlar İslam dünyasını birleştirme projesi üzerinden şii-sünni yakınlaşması çabalarınında öncüleri olmuşlardır. Öyle bir birleşme çabası ki bugün bahsini yaptığımız D 8 ler(tabi ozaman d 3 olark tasarlamışlar şaka) ana hedefleri, ortak islam ekonomisi (sözde bahsetmiyecektim ) Hepsi o günün koşulları gereği tasavvuf eğitimi almış insanlar ki bugün burada bizlerinde şikayet ettiği hususların ıslahı derdinde olmuşlardır.
Gelelim yanlışlarına. yapmayı göze alanlar elbetteki yanlış yaparlar. Kimler yanlış yapmaz? Tembeller; çünkü hiçbirşey yapmazlar. Merak etmeyin okuduklarınızda onlarıda tüm açıklığıyla bulacaksınız. Bundan sonra yeri geldikçe temel tezlerinede değineceğiz. ( Fazlurrahmanın Afgani için ne söylediğini yazmayacağım...birazda merakınızı kendiniz giderin )
Sevgili Nadirim Osmanlıcam yok üzgünüm ama zaten mukayeseyi M. Kemalin dil devrimi üzerinden ediverdiğim için bu denli yanılmışım üzgünüm tekrar. darılmak yok, biz aynı bombalanan coğrafyanın içinde aynı güneş altında aynı kaderi paylaşıyoruz; bilgilerimizi neden paylaşmayalımki?
selamünalaeyküm.

Link vermek gerekirse...

Hayrettin Karaman da islamcı olduğunu iddia ettiği için, islamcılar hakkında ne söyleyeceğini tahmin etmek hiç te zor değil...
Müsadenizle ben bu konuyu başka bir konuya birleştirmek istiyorum...
Benim makalede takıldığım yer islamcılık değildir...

http://www.cemaat.com/?q=node/29

Hasadı Toplamak Üzerine

Öncelikle bu yazının üslubundan rahatsız olduğumu ifade edeyim. Cemaat.com olarak Sayın Nadir Marmara'nın araştırma yazılarını okuyoruz, bilgileniyoruz. Kendisine emekleri dolayısıyla teşekkür ediyorum. Ancak bu yazıda bize sunduğu tarih çerçevesi, bizim olmayan bir çerçevedir. Oryantalist bir bakış açısıyla, kendi tarihimize, tarihi kişiliklerimize, tarihi kurumlarımıza bu denli taraflı bir tutum içerisine girmek doğru mudur? Objektif olmak demek bazen kişinin kendini kandırmasından, kendine yabancılaşmasından başka bir şey değildir aslında. Bitaraf olan bertaraftır. Bu anlamda sonuna kadar subjektifim.

Yazının başlığında geçen "İslamcı" kelimesini bize ait olmayan bir kelime olarak görüyorum. Kanımca bu bize yakıştırılan bir şeydir. Tarihi anlamda bir akım olarak kullanılıyor, ancak bu kelimenin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Şuculuk buculuk bizi bir araya getiren değil, parçalayan bir şeydir sadece.

II. Abdülhamid Han 1876-1908 yılları arasında 33 yıl Osmanlı Devleti'ni idare etme makamında olan biridir ve böylesine küçük düşürülmeyi, böylesine karalanmayı asla haketmemektedir. Hakkında söylenen bu şeyler belki bir batılının kaleminden çıksaydı, ona düşmanlığı sebebiyle bunu yaptı derdik. Ama bunu bir doğulunun yapmasına bir anlam veremiyorum.

O dönemde Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zor şartlar dolayısıyla bir bozulma süreci içinde olduğumuz bir gerçektir. Ancak bu demek değildir ki her şey berbat bir haldeydi. Şimdi soruyorum, bir devletin 33 yıl ayakta kalması sizce basit bir şey midir? Bunu bazı Osmanlı düşmanları gibi istibdat kelimesine bağlayacaksanız, ben zaten böyle bir şeyi kabul etmiyorum. Çünkü bu bakış bize ait bir bakış değildir.

Gelelim tarikatlar meselesine. Tarikatlar Osmanlı Devlet'inde önemli bir kurumdur. Bu herkesin malumudur. Son dönemde maruz kaldığımız bozulmadan elbette onlar da nasibini almıştır. Ama bu demek değildir ki tarikatlar tamamiyle bozulmuştur. O dönemde dahi halen varlıklarını sürdürerek toplumun manevi olarak ayakta kalmasına yardımcı olmuşlardır.

Bu yazıyı acımasızca bir eleştiri olarak görüyorum. Biz Osmanlı ahfadıyız. Hatasıyla sevabıyla bu tarih bizim tarihimiz. Böylesine bir bakış bizi zedeler yalnızca. Bunu dile getirmek istedim.

Selamlarımla...

... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...

Sn:Marmaraya sorular

Aslında ayzı hakkında bir yorum hazırlamıştım ama yazdığım yorum yazının hülasasından edindiğim aşağıdaki kanaatler çerçevesinde teşekkül ettiği için yazarı doğru anlamadan konuşmak aptallığına düşmemek için öncelikle anladıklarımı soruya dönüştürdüm.Sn yazar bu sorularıma cevap verirse yorumum girilecek yada yoruma ihtiyaç kalmayacaktır.Sn Marmara aşağıda maddelemeye çalıştığım konular yazınızın içindeki fikirler olarak sizin görüşünüz müdür?

1-Abdulhamit terakkici değildir ittihatçıdır.İttihatçılık ise temel felsefi bir duruş olmaktan ziyade romantik-siyasal bir duruştur.

2-Abdulhamit in bu siyasal duruşu ülke içindeki dini anlayışı etkilemiş/şekillendirmiş ve neticede toplumsal çatı değişime uğramıştır.Bu değişim ülkenin uzak diyarlarında(periferde) batıya karşı bir direnç sağlarken payitahta (centralde) toplumsal bozulmaya/riyakarlığa/kokuşmuşluğa sebebiyet vermiştir.

3-Ve anladığımız kadarı ile yazarımız İttihatçılık ı doğru bir siyasal duruş olarak görmemekte ittihat ve terakkinin terakkisinin atılmasını yanlış gördüğü gibi Abdulhamiti bu anlamda ittihat ve terakki karşısında antitez makamına oturtmaktadır.

4-Asrı saadet bu dönem has bir düşünce olarak ortaya çıkmıştır.

Abdulhamitin İslamcılık Siyasası

Tezin Başladığı Yer: Sayın yazar Abdulhamit in düşünce sistematiğini anlatmadan önce matbuat aleminde vuku bulan kimi vakıaları dillendirirken bu vakıalardan retorik üretmesi kuşkulu bir durum üretmektedir.Bknz:Haksız Sultan sen çok yaşa başlığı altındaki kısım

Yazar Ne Söylemektedir:Yazarın temel tezinin dayandığı noktalar(bence) şunlardır.

1-Abdulhamit terakkici değildir ittihatçıdır.İttihatçılık ise temel felsefi bir duruş olmaktan ziyade romantik-siyasal bir duruştur.

2-Abdulhamit in bu siyasal duruşu ülke içindeki dini anlayışı etkilemiş/şekillendirmiş ve neticede toplumsal çatı değişime uğramıştır.Bu değişim ülkenin uzak diyarlarında(periferde) batıya karşı bir direnç sağlarken payitahta (centralde) toplumsal bozulmaya/riyakarlığa/kokuşmuşluğa sebebiyet vermiştir.
3-Ve anladığımız kadarı ile yazarımız İttihatçılık ı doğru bir siyasal duruş olarak görmemekte ittihat ve terakkinin terakkisinin atılmasını yanlış gördüğü gibi Abdulhamiti bu anlamda ittihat ve terakki karşısında antitez makamına oturtmaktadır.

Yazının oturduğu kurgusal çatının İttihat ve Terakki kavramları çevresinde şekillenmesinden ötürü meseleye buradan başlamanın doğru olacağı kanaatindeyim.

Hümanite/Aydınlanma/ilerleme ekseninde seküler batının varacağını son nokta , ilerlemenin insanın kendi yazgısını yazacağı/kendi kendisinin tanrısı olacağı/ hatırdan uzak tutulmamalıdır. Atomdan başlayan maymunla devam eden evrim tanrılıkla en nihai noktaya varacak insanoğlu ilerlemesini tamamlamış olacaktır.İslam toplumlarının batıyla göğüs göğüse olan ileri ucu Osmanlı “yenilgiyi” kabullendikten sonra Batının galebe çalmasının nedenlerini sorgulamış genelde şu yargıya varmışlardır :batının üstünlüğü teknolojisinden /ilminden kaynaklanmaktadır.Sorun bu ise çözüm de bellidir. İttihatçılık kabaca bu fikriyatın sosyal dönüşüm yönüne tekabül ederken /batılı kurumların transferi ile bu süreci tamalanacağını öngörmüş, İttihatçıları saf dışı eden Abdulhamit han ise sosyal yapıların transferinin bir bozulmaya, ahlaksızlığa neden olacağı düşüncesiyle işin pratik yanının / bilgi –teknoloji transferinde ve siyasal yapının transferinde çareyi görmüştür.(merkezi anlayışlı batı yönetim biçimi central-perifer ilişkisi döneminde teşekkül ettirilmiş ittihatçıların emelleri de yerine getirilmiştir.Özetle itttihat ve terakkicilerin rüyalarında göremeyecekleri terakki bu 30 kusur senede hakiki manada gerçekleştirilmiş (bknz Abdulhamit döneminde inşa edilen demiryolları metrekaresine) yazarında kabul ettiği üzere şöyle yada böyle ittihatta gerçekleştirilmiştir.

Bu açıklamadan sonra yazarın tezlerine geri döner isek

1-Yazarın iddiasının aksine Abdulhamit han temel tezlerde ittihat ve terakkiden çok farklı bir yerde durmamaktadır.Abdulhamit hanın farkı daha onurlu ve şerefli bir kişiliğinin olmasıdır. Zeki ve siyaset bilir bu adamın farklılığını oluşturan sebeplerden birisi de içinde bulunduğu , yetiştiği köklü hanedan geleneğidir.Elbetteki Osmanlıyı en çok seven kişi toprakların birinci dereceden sahibi olan Han ın kendisidir ve Abdulhamit han atalarının onuruna kendisi sahiptir. Abdulhamit hanın prağmatik siyasetinin ise yazarın söylediğinin aksine ne kadar işe yaradığı ortadadır. Bu siyasal duruş Osmanlı devletini ayakta tutmuş ama toplumun batı karşısındaki travmatik yenilgini derinleştirmiştir

2-Terakkici Abdulhamitin payitahta topladığı meşayih ve ulemanın toplumsal yapıyı riyakarane olarak bozup bozmadığının daha tafsilatlı delillendirilmeye ihtiyacı vardır.Sayın yazar fikrinde sabit ise konu hakkında bizleri aydınlatmalıdır.Ancak fikrimce payitahta toplanan tarikat ve ulemanın siyasal düzlemde dönemindeki pozitif etkileri sabittir. Bugün bile kuzey Afrika ve Kafkaslarda Abdulhamithan adına hutbe okunabiliyor , filistinde saygı ile anılıyorsak bu sebeptendir.Payitahtaki bu yoğunlaşmanın neden bir zenginleşme olduğunu düşünmüyoruz ki ?. Bence Abdulhamitin bu siyasasındaki en büyük mahsur toplumsal yapıyı kaydırdığı merkez-çevre sistemi olmuştur .

3-Abdulhamit Hanın temelde İttihat ve Terakkicilerden farklı bir düşünsel yerde durmadığı kanaatindeyim:İttihaççılardan farkı daha vatansever ve asil olması daha akıllı ve daha tedbirli olması ile mündemiçtir.Abdulhamitin ittihat düşüncesi nefsi müdafa ya mecbur olmuş herkesin kadar meşru bir refleksdir.Tarihsel sonuçlara bakarak yanlış yada doğrudur diyemeyiz.Ancak batı ilerleme düşüncesinin meşru zeminini sağlamış olması sorgulanmalı bu meseleyi Müslümanlar olarak yeniden gözden geçirmeliyiz

Daha dikkat.

Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

Eğer yazılan bir araştırma yazısı ise, elde tutulması gereken en önemli şey objektifliktir. Bu yazıda bir yanar dönerlik seziyorum. Bir alt ust etme, sonra geri toparlama. Abdulhamit Han hakkında konuşurken daha dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum.

Metresleriyle geceleri odasında viski içen Abdulhamit'in tarihi kanıtını istiyorum. Saraydan çıkamayan bu bilgi(!) sayın Marmara'nın dağarcığına hangi kaynaktan gelmiştir.

"O'nun islam anlayışının birer bastırma unsuru olması" ne demektir. Abdülhamit'in tahttan indirilmesi Osmanlı tarihinin en büyük lekelerinden birisidir. Böyle genel geçer ifadelerle Bu harika padişahtan bahsedilmemeli. Böyle bir araştırma yazısı bu pespayeliği sergilememeli.

2 3 tane vatan haininin tahttan indirdiği bahtsız ve sonsuz imanlı bir padişahtan bahsediyoruz1. Ceddimin bir neferinden. Başına ne gelmişse dini hassasiyetleri olan birisinden...

Kafama takılan yığınla şey, verilen bilgilerin tam zıddı olarak, kaynaklarıyla öyle olmadığını gösteren bir sürü bilgi...Ben bu yazıyı okudukca "benim bildigim Abdulhamit bu mu?" diye sordum. Tüm osmanlı kulliyatını da alt üst edecek nitelikte bir araştırma yazısı oldugunu da düşünmediğime göre ben delil bekliyorum, bu kesin ifadelerin arkasındaki tarihi delilleri.

Bu benim doğal hakkım, yazı sahibinin de boynunun borcu...

1-Ömer Faruk Yılmaz; Belgelerle Osmanlı Tarihi

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

İddaları ciddiye almak lazım (!)

Ingilizler, Mithat Pasa yolu ile 2. Abdülhamid zamaninda anayasa degisikligine gidilerek Halîfenin siyasî yetkilerden arindirilip sadece ruhanî konumda kalmasi için de girisimlerde bulunmuslardi. Yine sömürgeciler 19. yüzyilda Hilâfeti karalama ve onu saptirma amaçli bir çok dergi ve gazete çikartmislardir. Ayrica Veresman Ingiliz Baskonsoloslugunda Cemaleddin Afgani ile bulusarak ‘Sembolik Hilâfet’ ve ‘Arap’ Hilâfeti’ fikrinin yayilmasi konusunda planlar yaptilar. (Nikki R.Keddie, An Islamic Response to Imperialism, Univ. Of California Prese, 1968, sh. 30 Sultan Abdulhamid’in hatira defteri sh. 73) ( Afgani, Abduh ve diğerlerinin böyle bir çaba içinde olup olmadıklarına dair söylemlerine bakılabilir )
....
Hilâfet kavramını karıştırmak için 1880’li yıllarında bir İngiliz diplomat ve ajan olan Wilfrid Scawen Blunt’in (1840-1992) yazdığı bir makalede ortaya atılmıştır. (Thomas W.Arnold, The Caliphate, Rautledge sh.227-228) Daha sonra W. S. Blunt ruhanî Hilâfet fikrini İslam alemine yaymak için Arap yazar Abdurrahman el-Kavakibi (1849-1902) ile irtibat kurdu. El-Kavakibi sembolik-ruhanî Hilâfet fikrini 1899 yılında yazılmış olan ‘Ummu’l-Qura’ kitabında açıkladı. Bu açıklamada şunlardan bahsetmektedir:
“İslam dünyasının ve Arapların tekrar derlenip toparlanmaları, Mekke’de Kureyş asıllı bir Halîfenin belirlenmesi ile olur. Bu yeni düzenlemeye göre siyâset ve ruhanî otorite ayrı olmalıdır. Ve Halîfe sadece ruhanî otoriteye sahip olmalıdır. Halîfe, özel bir şurâ tarafından denetlenmeli ve her üç yılda bir seçilmeli.’ (Ummu’l-Qura sh. 227) (ws blunt la ilgili goglede yaptığım tarama esnasında türkçe olarak burayı ve ekşi sözlükte şarkiyatçılık başlığı altında bulduklarımı aktarıyorum. ingilizce bilen kardeşlerimizden biri bu yazının altına daha detaylı bir bilgi eklerse bluntla ilgili -gogleden bakabilir- çok memnun oluruz. Divan dergisi 96 yılı 2. sayıda Dücane Cündüoğlu nun bir makalesi yayınlandı, iddaların sıhatlerine dair bende onu bulup arştıracağım inşaallah )
...
Kökünü Ingilizlerden almis, bayraktarligini Afgani, Muhammed Abduh ve Resid Riza’nin yaptigi ve günümüze kadar gelen bu ekolün yeniden canlandirilmaya çalisildigi, yazarlarin ve bazi kisilerin bu hastaligin müptelasi oldugu, Müslümanlarinda bu etkinin altinda kaldigi ortadadir. Kasitli ve manali üretilen bu gibi düsünceler, Islam’a ve Müslümanlara düsman olanlar tarafindan üretilmektedir. Maksatlari ise; Müslümanlarin bu gibi fikirlerden etkilenip tek birliktelik olan Hilâfet altinda birlesmelerini önlemektir. ( Mümkünlerin çabalarını verenlerle, hayallerin yumuşak tembelliğine yaslananların mukayesesi için bir örnek makale )
b- Birleşik İslam Devleti kurulması ve Halîfelik unvanı verilmesi, özlemi içerisinde olunduğunu görüyoruz.
Bu düşüncenin bir benzerini Cemaleddin Afgani'nin İslam Birliği tarifinde görmek mümkündür:
“Benim içtenlikle istediğim, bu ülkeleri ( Osmanlı, İran, Afganistan, Hindistan ve öteki Güney asya müslüman devletleri ve çarlık boyunduruğu altındaki Kuzey asya müslüman halkları ) birleştiren tek otoritenin Kur’an ve onların din birliği olmasıdır. Her ülke için bir yönetim olur. Fakat bu yönetim, din birliğinden dolayı diğer ülkedeki yönetimle dayanışma bilincinde olur.”
Malezya devlet başkanının İslam birliği hakkındaki sözlerinin bundan farklı olmadığını görüyoruz.
“Malezya Başbakanı Mahathir’in yaptığı açıklamalar geniş yankı buldu. Toplantı sonucunda İslam dünyasında işbirliği önemlidir. Bugün D-8’lerin söylemlerini hatırlatan fikirler ortaya atılıyor. Konferanstan Filistin için temenni dışında somut bir teklif çıkmadı. Müslüman ülkeler ilerisi için geçerli ve yapıcı bir vizyon gösteremedi. Bütün bunlar 35 yıldır İslam Birliği, İslam BM’si, İslam NATO’su, İslam Dinarı gibi fikirleri niçin söylüyoruz. Bütün bu sorunlar İslam Konferansı’nda toplanıp dağılmayla çözülmez.” (Milli gazete 27/ekim /2003)
İslam birliği, İslam IMF’si gibi fikirlerde Cemalettin Afgani’nin görüşleri temel alınmıştır. MÜSİAD Başbakanı Erol Yarar’da bu görüşlerden etkilenmiş olmalı ki; aynı düşünceden bahsediyor.
“IBF Başkanı ve eski MÜSİAD Başbakanı Erol Yarar, Müslüman ülkelerin kendi aralarında IMF benzeri bir yapılanmaya gidebileceklerini söyledi. Yarar "Müslüman ülkeler kendi atıl kaynaklarını bir fonda toplayarak IMF benzeri bir kuruluşu oluştursalar ve yüz milyarlarca Müslüman ülkelerin kalkınmasını taahhüt etseler, bugün İslam ülkelerinin durumu nasıl olurdu? Bizler kaynak yönünden fakir değiliz. Bizler birliktelik, aksiyon, fikri çeşitlilik ve doğru istikamet yönünden fakiriz" diye konuştu.” (16 eylül 2004 Radikal)
Bu demektir ki; bugünkü İslam beldelerin bölünmüşlüğünü kabul etmektir. Ayrı ayrı yönetimlerin bulunması ve bu devletlerin kabulü parçalanmışlığı onaylamaktır. Parçalanmış devletlerin ekonomisi de parçalanmış demektir. Bu halde şekli bir birlikteliğin parçalanmışlığın dışında ne anlamı olabilir?!. ( Ben bu arkadaşların olaya hangi bağlamdan baktıklarını anlayamadım. Sn. Erbakan Hocamız - elbetteki bu başlıbaşına delil değildir ama iddialarda bu denli ucuz olmamalıdır -dahil pek çoğumuz bu tuzağın içindeyiz demekki. Makalenin gerisini merak edenler okuyabilir. Yalnız ben basit bir örnek vereyim ki Jacop M. Landau 222 s. Hindistan ve Osmanlı arasındaki somut yardımlaşmanın kurucusudur Afgani ; ki farkında olmayarak İş Bankasının kurulmasının sorumlusu olarakta onu görebiliriz.)
Hilafet. com / Raşid Halife Düşüncesine Saldırı makalesinden alınmıştır.
.....
said’in oldukça kasitli dislamalarina -araplara, türklere ve islam’a olumlu bakan yazarlardan söz etmemesine- iliskin örnekleri çogaltabilirim; sözgelimi, misir ve arabistan’daki gezileri “içinde britanya emperyalizmine karsi siddetli bir tepki yaratan ve ömrünün ikinci yarisini misir, hindistan, arabistan ve irlanda’daki milliyetçi dava lehine pek çok siir, kitap ve risale yayimlayarak geçiren”75 w. s. blunt (1840-1922) gibi yazarlar. sözgelimi, sunlari yazan lady mary wortley montagu (1689-1762) gibi yazarlar: “efendim, bu insanlar [türkler] onlari sundugumuz kadar kaba insanlar degiller. görkemli yanlarinin bizim begenimizden farkli, belki de daha üstün bir niteligi oldugu dogrudur. yasamlarini müzikle, bahçelerle ve nefis yiyeceklerle geçirirken yasama iliskin dogru bir görüsleri oldugu kanisindayim neredeyse; oysa biz bir siyaset tertibiyle beyinlerimize iskence ediyor ya da asla ulasamayacagimiz bir bilimle ugrasiyoruz.
Ekşi sözlük / Şarkiyatçılık makalesinden alınmıştır.

Cemalettin Afgani İngiliz emperyalizmine karşı - başta Abdülhamit ve diğer dönemin aklıbaşında devlet adamlarının desteğinde- verdiği mücadele ve etkilerinin bugün geniş bir coğrafyada direniş hareketlerine dönüşmesi, emperyalizmin kuyruk acısını iki temel sloganda bulmasına vesile oldu : '' kızıl (!) sultan '' ve '' sapkın (!) Afgani '' Ama tarih boyunca Hakkın adamları bu tür küfürlere ve daha ağırlarına maruz kalmışlardır dolayısıyla döneme ve bugüne ilişkin sloganları değil, varsa fikirleri konuşmak hepimiz için daha hayırlı olacaktır. Çünkü bugün bu küfürleri savuranlar hali hazırda İslami Hareketi mahkum etme çabalarını '' temellerden yoksun, köksüz hareketler '' olarak göstermeye çalışmaktadır. Son dönem padişahlarının ve mücadele adamlarının masonluğunu vargulayanlar; o dönem masonluğunun sivil toplum kuruluşu olmaktan öte anlam ifade etmediğini gözden saklamaya çalışanlardır. Nitekim Teodor Herzl öncülüğünde _ 1900 lerin başlarıdır _ siyonist hareket masonluğa sızmaya başlamıştır, bugün eleştirisini yaptığımız '' siyonist masonluk '' hüvviyetini kazanmıştır. Dolayısıyla padişahlara ve mücadele adamlarına yakıştırılan masonluk iddialarını ciddi bir sav olarak kabul edemeyiz.

Amaç yakıştırmaysa teodor herzl ile Abdülhamitin görüşmesinden işte '' siyonist kızıl sultan '' sonucunumu çıkaracağız? Ama istiyorsanız ben size gerçek anlatayım görüşmeyle ilgili kabaca. Abdülhamit ile teodor h. görüşmesini ayarlayan emanuel karusso ( bir iddiaya göre bugünkü karasuların atası, magazin bilgisi olsun diye ) Bu adam italyan locasına bağlı olarak Selanik şubesinin kurucusu ve burası ittihat ve terakkinin örgüt merkezi. İşte bunların masonluğu siyonist bir amacın parçası. A. Hamit i tahtan indiren kadroda buda var. ( padişahı azl etmeye gelen komisyonda ) Şerif hüseyini filistin hicaz emiri yapıyorlar. cemal paşalar ingilizlerle işbirliğini sağlıyorlar, paylaşım ve israil hesapları operasyonun amacı. Filistinde terör ve aydınlara yönelik suikastlerle kışkırtma hareketleri ama bugün hala İslami hareket tüm bu coğrafyada Abdülhamiti ve mücadele adamlarını saygıyla anıp yollarını devam ettiriyorlar ve kimlerdiyse dünkü düşmanlarımız bugünde onların çocuklarıyla savaşıyoruz ...Selamünaleyküm

hasada devam...

Müslümanlar İslamcılıklarını Neden Gizlemekteler

Çok daha temelde, direkt olarak II. Abdülhamit’in saltanatıyla başlayan renkli ve çetrefilli bir alanda debelenip duruyor gibi görünmemin ve bunu yaparken dönüp dolaşıp lafı Abdülhamit’e vurmamın ve en önemlisi okurun ve eleştirmenin bundan rahatsız oluşu ve kendini bir Abdülhamit savunmacısı olarak görmesi ve bütün bunların nedenini gerek yazarın, gerekse okurun söylemde değil de bizzat ideolojinin kendisinde görmesi Müslümanların topyekun İslamcı olduklarının belgesidir (Yeri gelmişken sevgili Rüştü Hacıoğlu’nun Haksöz’de yayınlanan Hamza Türkmen’in yazısını bir makale nasıl olmalıdır biçiminde bizzat bana örnekleme yaparak alıntıladığı araştırması tam bir İslamcı bakışın ürünüdür). Gerek yazar olarak ben, gerekse okur olarak eleştirmen İslam’ın Söylem alanına çekilmekten bilinçli veya bilinçsiz biçimde kaçmaktadır. Aslında eleştirmenlerimle ben el ele vererek söylemi İslamcı ideoloji boyutuna çekerek tartışma hevesindeyiz. Bu öyle bir heves ki işte burada her temel kavram ve kuram ideolojinin kaypak, düzensiz, görünürde farklı tartışınca farklı yapı alacak değerler yığını içinde masaldaki birbiri içindeki 40 oda gibi alan içinde alanlar açacak Güncel’in koynunda sonsuza kadar kıvırmanın dinamizmini kendi bünyemizde iliklerimize kadar hissediyoruz. Bu alan zaten Güncel-Kişisel bir görüntüdür. Ve buraya kadar ne ben, ne de eleştirmenlerim durup, beni ve kendilerini uyarma gereğini duymamışsa ve “Söylem olarak İslam’a ne oldu?” sorusunu sormamışsa ve benim bu yazıma kadar binlerce kez öne çıkarılan “Abdülhamit Sorunuyla” mücadele sahnesinin içine kolayca atlamışsa bu, evet bu doğrulama-meşrulaştırma biçimini değiştirmiş İslamcılık değil de nedir? Ben, bizzat okuru (ve itiraf edeyim özellikle sevgili dostum Rüştü’yü) bu değişmiş doğrulama-meşrulaştırma biçiminin ötesine taşımak istiyorum.

Ama eleştirmenlerim ısrarla beni bu rasyonelliğin alanına çekmektedirler. Bu rasyonelliğe dönüş sırasında Abdülhamit ve İslamcılık gölgesinde kapışarak bütün eleştirmenlerimin önünde haklı çıkmak (ki haklı çıkacağımı biliyorum ve benden komik biçimde iddialarım karşısında kaynak talep eden eleştirmenlerimin önüne devasa dipnotlar yığarak onları tarihle tebelleş edeceğimden oldukça eminim; buna rağmen bundan neden kaçıyorum? Bizzat bu kaçışım Müslümanların İslamcılığın ortaya koyan rasyonelliğine tepki olarak görülemez mi?) kurnazlığını göstererek tartışmayı lehimde kapatmaktan ne haz alabilirim? Veya okurun bütün eleştirilerine teslim olarak (ki itiraf etmeliyim sevgili Hamit Akçay ve dostum Rüştü Hacıoğlu’nun eleştirileri ve sunulan çehreyi derinleştirmeleri benim sunduğum yapının hayli derecede alternatifi olmakta ve onların eleştirileri karşısında benim epey terlememe gerekçe olmuştur) onların rasyonel gerçekliğine meydan vermem neyi değiştirir?

Abdülhamit’i ve İslamcılığı bilmem kaçıncı yüz kez okurla tartışmak gayesinde değilim ben. Bu yüzden benim yazımda göze batması gereken kavram “Abdülhamitçi Bakış” kavramı olmalıydı. Ama okur tercihini kişiselleşen, kimlikleşen ve Müslümanları için özerkleşen Abdülhamit üzerinde yaptı. Oysa ben, net biçimde bütün bir son yüzyıla (aşağı yukarı 130 yılı) Abdülhamitçi damgasını vurarak Abdülhamit’i onurlandırmış da gözükebilirdim. Atatürk dönemini (bu isim karşısında sevgili Rüştü kavramlar kadar kişilere de sinir kaptığını gizlemeyerek ideolojik bir ağa düşmekten kurtulamıyor) bu zaman dilimi içinden çıkartmamın nedeni Ziya Gökalp’ın adeta deyim yerindeyse İslamcıları “haşat” ettiği söylemin devamında siyasal bir gerçek olarak ortaya çıktığını açıklamak isteyişimdendir. Zira ileriki yazılarda fırsat bulursam bu konuya gelmeyi düşünüyorum.

Okurun önüne Abdülhamit dönemi Yıldız Sarayı evraklarını, günü gününe tutulan tutanakları, yüz kızartan jurnal kayıtlarını, gazete yazılarını, hatıratları, risaleleri ve döneme ilişkin araştırma eserlerini devirebilirim. Onlara “inanmıyorsan git tarihe bak” tarzında bir ev sahipliği de yapabilirim. Bu konuda ne kadar acımasız olduğumu gerek bu sitede, gerekse diğer yazılarımda ve çalışmalarımda kanıtlamış biriyim ben (Nitekim, bu yazının dipnotlu ve kaynaklı biçimde word dosyası halinde yazı sonuna eklenti olarak girilmesini ileriki günlerde sevgili Şadan’dan rica etmeyi de düşünmekteyim). İşin doğrusu ben Söylemi, bizzat Söylemi okurun karşısına çıkartmak için son nefes koşturuyorum. Ve bu yazıda sevgili Fatih Tyanşan’ın söylediği gibi “oryantalizm hastalığına” (ki düşünülmeden bana yakıştırılan bu kavram karşısında kendimi haksız biçimde aşağılanmış hissediyorum. Oysa, sevgili E. Fatih Bilge’nin “Edwart Said ve oryantalizm”le ilgili cemaat.com sitesinde yer alan yazısına oryantalizmi söylemsel olarak tartışan tek okur ben olduğum halde, bu cenabet kavramın yatağına fırlatılıyor ve kavramın bir fahişesine dönüştürülüyorum) yakalanamayacağımı ve İslamcılığın ideolojik çemberinde takılmayacağımı ortaya koymakla yetinmeyip, bugüne kadar Müslümanların duyabileceği en sert, en aşağılanmış ve en acımasız iddiayı ortaya koyacağım. Ortaya koyacağım bu iddia ile bizzat Gelenekçi İslam’ı ve İslamcılığı ölüme mahkum edeceğim. Burada modern bilimsel mantık çarkında karşıtlarımı un ufak edecek bir araştırmacı olarak kalmayacağım, bizzat söylemsel bir eylemde bulunacağım. Ben şimdilik sadece bu ve bundan sonraki birkaç yazıyla okuru sahnenin içine çekmeye çalışıyorum.

Ben, bizatihi şunu soruyorum ve bunu sorarken benim yazımdan haz duyup duymamanız umurumda bile değildir. Çünkü ben bunu bizzat Müslümanların gerçeği olarak ortaya koyuyorum. Ve hiçbir Müslüman’ın bu yapının dışına çıkmadığını söylerken, bu gerçeği inkar edenleri kendi İslamcılıklarını gizleten “ikiyüzlüler” olarak ilan ediyorum. Batmış bir gemiyi boyayarak denize indirme aptallığını göstermeme kimse beni ikna edemez.

Soru şu: Geleneksel İslam’da, ki bizatihi İslam’da dinin doğruluğu müteal onarmada aranılırken, neden Batı karşısında istisnasız bütün Müslümanlar rasyonel biçimlerde dayanak ve haklılık arayışına saptılar? Bu İslamcılık değil midir? (sevgili Rüştü, bana örnek almam için alıntıladığın yazı bile böyledir). Çok daha önemlisi Teocentrik bir açıklamanın yerini neden Antropomorfik açıklama aldı? İnsanın merkez olduğu yeni bir İslam anlayışı savunması neden ortaya çıktı? Allah’ın iradesi, çağdaşlığın ürünü olan insani değerlerle (tevhit anlayışını savunanlar bile bunu yapmaktadırlar) yeniden yorumlanmasına neden tâbi tutuldu? Bu benim kendi sitemde daha önce duyurduğum “Müslüman Öldü” iddiasını doğrulamıyor mu? Bana, ferdi İslam anlamında dahi bir Müslüman’ın bu yapının dışında kaldığını söyleyebilir misiniz? Bunun mümkünlüğünü rasyonelliğin dışına çıkarak nasıl söyleyeceksiniz? Böyle bir olanak mümkün müdür? Asr-ı Saadete yapılan göndermeler, Tevhide verilen yeni anlam rasyonellik dışı mıdır? Bunun mümkünlüğünü nazari olarak varsayanlar bile zaman itibariyle bu yapının içinde kalmaya mahkumdurlar.

Benim yazımda Abdülhamit bu soruların siyasal arenada görünüm kazandığı ortamın dönemsel bir simgesi olarak varlık göstermektedir. Bizzat Abdülhamit’in kendisi bu konumda olmak zorundadır. Bunun dışında onun “kızıllığı” ve “ululuğu” beni bağlamaz da zaten. Çünkü ben burada tarihsel bir kişiliği araştırmaya tâbi tutmuş değilim. Abdülhamit’in nasıl görünmesi, İslamcılığın yanlışlığı ve gerçek İslami değerlerin doğruluğunu Batı karşısında savunmak gibi bir oyuna da gelmek istemiyorum. Ben okurun şu soruya katlanıp katılmadığını bilmek istiyorum: bir birlik halinde Müslümanların rasyonelliğin biçimlerinden kurtulmaları mümkün müdür? Bu geriye dönüşle (Asr-ı Saadet’e), aslında geçmişi güncele, ancak güncel değerleri geçmişe dayatarak mı mümkündür? Yoksa bu yapının tümden ölüme mahkum edilmesi mi gerekmektedir? Aksi takdirde eleştirmenlerim gibi rasyonelliğin göbeğine taht kurmanın rahatlığı bana yabancı değildir.

Saygılarımla…

Not: Bu yazıya tartışma boyutu kazandıran bütün yorumculara ve okurlara gerçekten de teşkkürlerimi bir borç biliyorum. Zira, yukarıdaki yorumumda eleştirmeme rağmen özellikle sevgili Rüştü ve Hamit Bey'in sorgulayıcı yorumları benim için büyük değer taşımaktadırlar. Hamit beyin soruları karşısında yanıt hakkımı yazının devamında kullanacağım. Sevgili Nazan ve Şule hanımefendilerinin kaynak taleplerini doğal karşılıyor ve ileriki günlerde kaynakları yazının altında eklenti biçiminde sunacağımı belirtmek isterim. Sevgili Fatih Tyanşan'ın yorumunu ise rasyonellikten öte duygusallık olarak görmekteyim.

Timsah Yumurtasını Kaz Yuvasına Yerleştirmek

Girizgah:

Sn:Marmara
Konulara olan vukufiyetiniz sizinle konuşmayı anlamlı ve zevkli kılmakta.Duruşunuz anlatmaya ve anlamaya matuf.Bu sebeple cemaatte yer alan her tartışmaya iltifat etmezken sizinle anlama çabalarımı derinleştirebilirim.

Yorumun Yorumu:
Sn Marmara yorumlara cevap verdiği yorumunda /en azından dışarıdan okunan göz olarak algılandığında/ biraz alıngan ve kırgın görülmektedir. Belki bunda sevgili Rüştünün (kendisi ile cemaatin film etkinliğinde tanışıp biliştiğimizden ötürü, sevgili hitabını kullanma hakkını kendimde görüyorum) çift dalması :) neden olmuş olabilir ama çift dalmaya maruz kalma onu mazur göstermez. Ayrıca Nadir beyin İsmet Özel vari okuyucunun zihnini teşevvüş etme gayretine düşmesi yahut öyle yapacak iktidara sahip olduğunu vurgulaması kendisini çıkartmak istediği rasyonalist kertenkele çukurunda en fazla biraz daha iştigaline sebep olur. Üstelik aydınlanmacı zihnin tezahürlerinden olan dualist söyleme düşmekten içtinap etmeliyiz. Burada/cemaatte okur ve yazar olarak iki ayrı zihinsel duruşta arz-ı endam etme gayretinde isek o başka

Nadir beyin bu yorum formatındaki yazısında vurguladığı en önemli nokta hakikatin kaynağının Allah tan gelmesinin (teocentrik/tanrı-merkezli) ihmal edilmesi ve yerine Hakikatın merkezinde yer alan insan odaklı (Antropomorfik/insan-biçimli ,insan merkezli) yaklaşımın İslam dünyasında tebarüz etmesi gerçeği ve bunun İslamcılık olarak ifşasıdır. Özel de Müslüman aydınların (zaten aydının rolü tanrıyı toprağa indirmek değil midir?) genelde İslam ümmetinin günümüz çoğunluğunun bu yaklaşıma düçar olduğu hususunda yazarla aynı fikirdeyim. Ama tamamının değil.

Müslümanların İslamcılıklarını neden gizledikleri sorusunu kendi adıma yanıtlamaktan kaçınmayacağım . Ben İslamcı olduğunu gizlemeyendenim /evet şayet gerek varsa şimdi burada ifşa ediyorum.İslamcılığımı ifade etmemin sebebi ise şudur. 20 li yaşlarda İslamcılığımın = %100 Müslümanlık olmadığını anladığımda kafamı bu mevzuda çok yordum. Gördüğüm manzara şu idi bu gerçeği anlayan insanların samimi olanları çözülüp dağılıyor dünyeviliğin çukurunda yok olup gidiyordu.Görmemekte ısrar edenler ise ya derin bir ahmaklık içinde yaşıyor yada kumun altına kafalarını gömüyorlardı. Ben İslamcılığımdan vazgeçmeden önce zihinsel berraklığa ulaşmayı umarak İslamcılığı utandığım bir elbise gibi dolabıma tıkmayı reddettim.İslamcılık bu ümmetin vicdanı idi / ama ruhu değil.Ruhumu bulmadan vicdanımı da kaybetmek istemedim.Bunun yerine sıkıştığım/ız bu koridordan 3. bir yol ile çıkmayı umdum ; ki buradaki anlamaya matuf gayretlerim bu çabanın bir ürünüdür.

Hatime: Nadir bey düştüğü dipnotta benim sorularıma cevap vereceğini ve söylemlerimin hakkında yorumda bulunacağını belirttiği için yeni yorumunu dört gözle bekleyeceğim.Ancak belirtmek isterim ki Nadir beye itirazım Abdulhamit i eleştirisi üzerine değildir/her ne kadar isim atam olsa da :) .Ben Abdulhamiti yanlış yerden eleştirdiği kanaatindeyim. Belki bu tartışmadan önce ilerleme düşüncesini burada tartışmalı ve zihinsel berraklığa ulaşmaya çaba göstermeli daha sonra İslamcılığın durduğu yeri sorgulamalıyız.Çünkü her ne kadar Asrı saadet söylemine benzer söylemleri tarihsel perspektifte önceki çağlarda rastlasak da böylesine kopuk bir sıçrama ile dillendirilen Arsı saadet söylemi Abdulhamit Han ve sonrasına mahsus bir söylemdir.Asrı saadet söylemi hem mitik bir söylem olarak kalmış hem de kaynakların yeniden okunması söylemi ile İslam ı yeniden rasyonel zihin ile okunması talebini dayatmıştır.Bu yeniden okumanın müslümanları nereye sürükleyeceğini ise ancak Allah bilir.

Belirsizlik üreticisi, gayya kuyusu sakası Nadir Marmara!

Bugün cemaate bakamadım ama şu saatte acaba ne var ne yok diye bakayım dedim huuu!.. Hurafeciliğin bu topraklardan neden bir türlü atılamayacağının realitesiyle bir daha yüzleştirdi bizi N.Marmara. Az buzda sövmemiş doğrusu '' söylem '' adına. Şu '' söylem olarak islam '' ve '' ideolojik islam '' ; ''teomerkezli'' ve '' insanmerkezli '' birde ben sorayım '' coni merkezli '' kavramlarına bir açıklık getirde boşluktan çıkalım, hazır kuyunun başını tutmuşken. Şimdi müsait değilim, yarın güzel bir analiz yaparız da, sitede müminliğini gizlemeye çalışana ben pek rastlamadım, sen bizi tarantula sanıyorsun diye kendimize tarantula diyecek değiliz. Bence söylemini oturttuğun kavramları kimin ürettiğine bir bak : uzağa gitme, yukarıda H. Türkmenin yazısında bulacaksın. Dolayısıyla, Tiyanşanın sana söylediği birşey yok; oturduğun yeri gösteren bir durum tespiti yapmış, bunu duygusal ifade etmesi sana olan saygısından olabilir ama senin oturduğun yeri değiştirmiyor bu. Karşısındakileri ''salak '' görme müstağniliği eski bir hastalıktır, sadece batıyı suçlarsak haksızlık etmiş oluruz. Sana '' söylemsel söylem (!) '' olarak öğretilmiş, seninde sana tüm uyarılarıma rağmen bakmaktan kaçındığın EL KİTAB bu durumu ayrıntılandırıyor. Arzu edersen kendin bak, yok ısrarla bakmayacağım dersen; Onun, N. Marmaranın ifadesiyle '' Vahiyde kavram yoktur, hakikati söylem olarak ilahi söylem vardır '' cehalet önermesini delillendirebileceği hiçbir kelime içermediğini ben söylemek zorunda kalacağım. Dünyaya baktığın yerin yabancısı değilim, kavramlarla oynamak insanlığın başından beri yapılagelen yegane iştir; ben gayya kuyularından geldim, olur-olmazın '' ne '' liği, '' nasıl '' lığıda benim uzmanlık alanım. Rahat ol, neydiyse marifetin dök ortaya ama işaret parmağı gösterme. Ben şehrin insanının zarif ihanetlerini kendime cibinlik yapmak için burda değilim; varsa doğru bildiğim paylaşalım, yanlışsam düzeltelim; ama ikiyüzlülük tanımı ağır oldu hakkaten. Bizim literatüde '' Münafık '' ile karşılığını bulurki, benim söylemimde buradaki insanların söylemide doğru bildiğini söylemek üzerine kurulu yanlış bildiklerimizide düzeltme çabasındayız ama münafıklık yapmadık enazından buradaki yazılarımızda. M. Kemal, Z. Gökalp... bunlar yanlış kulp Nadirim; sinirimi belli etmişim diyorsun ama eli kanlı iblis ordularından hep nefret ettim ve namuslu insanlarda nefret ettiler ama üzülmüyorum, zulmedende ölüyor, zulme maruz kalanda, zulmün karşısına dikilende... Sen teolojikle uğraşalım istiyorsun ama ordan çok sular aktı, azcık sende kafayı kaldır bak. içine düştüğün oryantalist bakış ve kavramlarla bu mahalleden sana adam çıkmaz, sen onları kavramsız zannedebilirsin ki zannetmek sınırsız bir özgürlüktür, gayya kuyusunun kaynağıda odur zaten ama bu toprakların öncü oryantalist bile sayılamayacak devşirmelerini bize örnek diye yutturamazsın. Bunu sansür et diye söylemiyorum, garp cephesinden yeni ne geldi seni bu denli heyecanlandıran onu merak ediyorum ama ziya gökalp eski sayılır daha akıllısı yusuf akçura sen ordan dene istersen. Bu yazıya hem takılma hem alınma senden fazla sövmedim ama arsızlığımın senden aşağı olmayacağını bil istedim, algın kapanmış arkadaşım, ironiye yukarıdaki yorumlarda uyanmadın, ordan girme ezilirsin, burdan girme büzülürsün dedim ama anlamadın, şimdi meydan geniş, görelim maharetini...Çünkü kavramın anlamını kavratacağım sana...
Selamünaleyküm

Kendimi asla Abdulhamit

Kendimi asla Abdulhamit savunucusu olarak görmüyorum. Bu fiil icin savunulması gereken bir suc bulunması lazım ki ben ortada sucta gormuyorum. Bu kavramların altında ezilip büzülüyorum ben ki, az cok okumuşluğumuz, bilgiçliğimiz vardır lakin daha önce karşılaşmadığım bir sürü kavram, karmaşa, ordan burdan çaprazlama belirsizlikler...Alis harikalar diyarında...

Yani bir müslüman'a islamcı denmiş, bununla suçlanılmış. (Artık islamcı olmak nasıl bir günahsa).Bakıyoruz bunun nedeni ne? Zırvalanmış, gereksiz ve yanlış olduğunuz düşündüğümüz bilgilere delil istemek. O zaman külliyen aşina olduğumuz tarihi herodot'tan başlayıp bir mansur'un hallacıyla alt üst edelim. Kanıt nedir? Delil nedir? Bunları isteyene ne denir? Bir öğrenelim.

Şu yapılan yorum dahi mikser.Okuyucuyu küçük düşürücü, ağıma düştünüz tavrı. Yani ben bir yazarın hem yazısını, hem okuyucusunu yönetme isteğini anlayabilmiş değilim. Bu nasıl bir egoistliktir ki, yorum yazan her kişi hakkında deriiin ve derin kişilik tahlillerine kadar gidebilmiştir. Böyle yazıya bir satranç tahtası, yorumlayanları da birer piyon gözüyle bakmak bence ters bir bakış açısı olur ki, tüm konkav, konveks aynalarla baksak biz anca olsak olsak Vezir, Şah ve at oluruz bu gereksiz meydan muharebesinde...

Bu baştan aşağı dizilecek kanıtları, Saray bilgilerini, artık önüme ne getirilecekse, hani herkese dersini böyle vermişsiniz ya...Hepsini bekliyorum. Öyle önüne bir kişiyi alarak, onu paravan yaparak, geride söylenen o hamişlere göz kapatacak değiliz. Söylemlerin tartışıldığı bu ne menem yazı eğer ibresini bir padişahın altında bir din, iman kültür soruşturmasına getirebilmişse, bence yapmak istediği şey haricinde her konuya vakıf olmuştur!

Ben bu yorumun sonunda sorulan soruların ne sorduğunu henüz anlayabilmiş değilim...Ama şu kanıtlarım bi gelsin, çarşaf çarşaf önüme bi konsun, ben başımı ellerimin arasına alıp "yaaa...gördün mü bi" diye kendime sorayım o zaman o sorulara da allahın izni ile cevap veririz...

Sahnenin içindeki bir okur olarak selam ediyorum.

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

Nadir Marmara neden bu sitede yazıyor?

Herkese selamlar, belli bir zamandır siteyi takip etmeye çalışıyorum. Rüşdü kardeşimin dikkatimi çekmesinin ardından bazı yazıları daha bir özenle incelediğimi söyleyebilirim. Özellikle Nadir Marmara mahlasıyla yazan arkadaşımızın yazıp-çizdiklerine harcadığım vakitle başka pekçok hayırla yadedilebilecek işler yapmak mümkündü; diğer sefere bu gibi konularda daha dikkatli olmaya çalışacağım.

Bir selamlama yazısı olması hasebiyle, belki bazı arkadaşlar damdan düşer gibi bir soru sorduğumu düşünebilirler: "Nadir Marmara neden bu sitede yazıyor?" sorusu hepinizin malumu olduğu üzre bir merak sorusu değil. Elbette herkesin her yerde adabınca ve usulünce yazmaya hakkı vardır. Ancak, hassasiyetleri sitenin katılımcılarının kimliklerinden az çok anlaşılan böyle bir ortamda zihni melekelerini, bu ortamdakilerin ıslahı için harcamadığı çok açık olan (zihni melekelerinin ne tür refleksler içerdiğine dair çokça tahlil yapmak mümkün ama sizi bunlarla sıkmak istemiyorum. Sonra maazallah ben de "pre-modern", "modern", "post-modern" tahliller havuzunun kurbanları arasına dahil olurum neme lazım!) Marmara'nın buradaki insanları içine çekmeye çalıştığı mesela ASAM vb. ortamların üretimleri ve hedefleriyle örtüşen bir zihnin inşasını neden müslüman mahallesinde salyangozculuk oynamaya çalışarak oluşturma azmi göstermiş olduğunu doğrusu anlayabilmiş değilim. Belki yapageldiği "akademik" çalışmaların antrenmanını daha uygun ortamlara taşıması mümkün iken, neden ısrarla kendisine cevap vermeyen ya da sadece tebrik mesajları yollayan insanlarla paylaşma ihtiyacı duyduğunu da bir türlü kavrayamadım.
Birilerini rasyonel bir dil kullanmak ve teocentrism yerine insan merkezli çözümlemeler yapmakla suçlayan Marmara'nın kullandığı dil acaba hangi platforma izdüşüyor. Ya da daha açık olalım ve soruyu şöyle soralım; Rüşdü kardeşimiz gibilerini sırf XIX. yy Islah öncülerini koruma çabası göstermeye çalıştığından ötürü bir nevi "rasyonal" çözümlemeler bataklığına saplanmış olmakla itham eden Marmara'nın kendisi Afgani'yi "sahtekarlık"la suçlarken acaba hangi batı-merkezli (ya da gelenek merkezli) rasyonel dezenformasyonların kucağında konuştuğunun farkında mı?
Tabii ki fikirleriniz olacak, tabii ki perspektifiniz olacak, bizler de mümkünse bunlardan faydalanacağız. Kimseye şöyle ya da böyle düşün deme lüksüne sahip değiliz. Nitekim fikirlerine katılmadığımız pek çok insandan yeri geliyor aynı zamanda istifade de ediyoruz ama sözü uzatmadan öze gelip sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim:

Marmara İslamcılık hakkında hiçbir şey bilmiyor. Ama bu konuda da tıpkı diğer pekçok konuda olduğu gibi "gizli bir hazineymiş" edasıyla konuşuyor. Hele son yorumunda kullandığı ifadeler, aslında yetkin ve soğukkanlı olamadığını faş eden bir psikolojinin ezikliği içerisinde yazılmış. Yazık! Bildiklerin varsa paylaş ama paylaştıklarını okuduğumda da inan (onların adına konuşmuş olmayayım ama) buradaki kardeşlerimize çok da katkı sağlamayacağını düşündüğüm ve bolca kavram kargaşası içeren "tahlil"lerle muhatap olmak zorunda kaldım. Ermeni Meselesi ile ilgili yazdığın ve bu konuda maalesef cemaat.com'da hiç kimse fikir beyan etmedi dediğin hususlarla ilgili karaladıklarının ilmi doğrulukları bir yana (çünkü bahsettiğin mikro filmlere ulaşmak sen de çok iyi biliyorsun ki bizim gibiler için imkansız ama sen ulaşabildiğine göre, bolca imkanların olduğu bir ortamdasın ya da birileri sana bu hizmeti sunuyor. Her neyse konu bu değil) ideolojik tavrını çok açık biçimde ortaya koyuyor. Birilerini bu meseleyle ilgilenmemekle suçlarken, mesela merak ediyorum Kürt Sorunu daha doğrusu "Türk sorunu" ile ilgili hiç birşeyler karalama ihtiyacı duydun mu? Ya da mesela "Kudüs Meselesi", "Lübnan Savaşı", Bu ülkedeki ekonomik, siyasi, kültürel zulümler, Kemalizm, Ulus-devlet, işkenceler, gözaltılar.....
Konu bitmez, ama önemli olan hangisini önceleyeceğimiz. Şimdi ben bir kaç yıl ilgi alanıma girmiş olan Felsefe Tarihiyle ilgili döktürmeye kalksam (haddim ve derdim olmadığını hemen bildireyim) elbette müşterisi çıkar. Ama bu bizim hangi akidevi, zihinsel ve pratik sorunumuza çare olur. Velev ki olsun, bunun ortamı burası mıdır?

Altını boş bırakmamak açısından gelelim İslamcılık konusuna. Bu konuyla ilgili acizane bir ekip çalışmasını yıllarca yaptık, karınca kararınca bir birikimimiz oldu. İnşallah gelecek zamanlarda bunları buradaki kardeşlerimizle paylaşırız. Bunlardan bir tanesini Rüşdü kardeşim sizlere sundu. Bu makalenin I. bölümü de var ve onu da en kısa zamanda dizip sunacak. Şunu hemen belirteyim ki, bu çalışmalar özet mahiyetinde ancak sahip olduğumuz perspektifi çok açık ve net olarak ortaya koyuyor. Lafı evirip çevirmeden, kavramlarla dans etmeden. Dipnotlarıyla. İddialarıyla. Karalamalara verdiği cevaplarla. Tozun dumana katılmak istendiği son iki yüzyıllık serencamımıza müslümanca bakmaya çalışarak. Amacım kimseye cevap yetiştirmek değil. Çünkü cevap öncelikle eğer muhatabınız buna değecek argümanlara sahipse verilir. Benim tek ve mütevazi arzum, bu konulara meyil duyan (ki aslında müslüman olmamız gereği Hz. Adem'den bu yana süregelen tevhidi bilinçlenme tarihini bilmekle yükümlüyüz) kardeşlerimizin konuyla ilgili kaynaklara ulaşabilmesi noktasında destekçi olabilmek. Zihinlerimizin allak bullak edilmeye çalışıldığı bu liberal süreçte kavi bir kimliğin sahibi olabilmemiz için buna o kadar ihtiyacımız var ki.

Cemaleddin Afgani Hakkında Bazı Bilgiler

Cemaleddin Afgani ya da İslamcılık konusuna girmeden evvel, bu sitedeki kardeşlerimize Afgani hakkındaki bazı kaynakların değerlendirilmesi meselesiyle ilgili aşağıdaki aktarımları yapmayı uygun gördüm. (Şüphesiz Rabbimiz en doğrusunu bilir)

Afgani hakkındaki neşriyat oldukça zengindir. Bunlar, 650 madde(kitap) ve 40 civarındaki Türkçe neşriyat ve yüzlerce makaleden oluşmaktadır. Bunları 1963’ten öncekiler ve sonrakiler olmak üzere ikiye ayırmak gerekiyor. Çünkü O’nun 1891’de Tahran’dan çıkarılmasından itibaren –emanet ettiği ailede- saklanan bazı vesikalar, Asgar Mehdevi ve İrac Efşar tarafından baskıya hazırlanmış ve 1963 yılında Tahran üniversitesi tarafından neşredilmiştir. Bu yüzden hakkındaki eserlere başvurulurken çok dikkat edilmesi gereken hususlar söz konusudur. Mesela özellikle 63 sonrası eserler ya batı merkezli düşünce sahiplerince ya da N.R.Keddie ve E. Kedourie gibi oryantalistlerce maksatlı olarak yazılmıştır. Bunu kesin bir dille söylüyorum, çünkü ilmilik düzeyleri sıfıra yakın propagandif kitaplardır ve içerikleri çoktan ilmi araştırmalarca faş edilmiştir. Bir küçük örnek vermek gerekirse mesela F. A. Tansel’in Belleten 33/125’te bu gibi çalışmalarla ilgili değerlendirmelerine ya da örneğin Prof Dr. Kemal Karpat’ın Bilgi ve Hikmet Yaz 1993/3'teki incelemelerine bakılabilir. Hadi Husrevşahi el-Urve’nin Türkçe neşrinin girişine (s 54 vd) yazdığı değerlendirmede, 1963 sonrası Oryantalist çalışmaların “Müslümanların çağdaş sömürgeciliğe ve baskılara başkaldırma azimlerini kırmak üzere ABD gizli servisince yönlendirildiklerini” iddia etmiştir.

Bugüne dek Afgani hakkındaki kaynaklar üzerine yapılan çalışmalardan en aşılamamış olanı ve halen bu konulara ilgi duyanlarca keşfedilmeyi bekleyen çalışma hiç kuşkusuz ki Dücane Cündioğlu’nun Divan dergisindeki 1996/2 sayılı 90 sayfalık etüdüdür. Ki Cündioğlu bu çalışmasını oldukça mütevazi bir tarzda sunmuş ve bu çalışmalara kapı aralayan ama eksikleri bulunan bir ilk adım olmasını temenni etmiştir. Bu konularla sadece akademik olarak ilgilenen değil, tüm sorumlu arkadaşların her şeyden evvel bu esere müracaat etmeleri elzemiyet ifade etmektedir.

Bunların dışında daha kolay ulaşılabilecek ve pek çok ev kütüphanesini süsleyen Urvetu’l Vuska (ki sadece 18 sayı yayınlanıp İslam ülkelerine girişi ve taşınması İngiliz devletince yasaklanmıştır.) adlı dergi mutlaka okunmalıdır. (Bu sadece bir dergi değil, İslam dünyasında bir ilki ifade eden gizli Urvetu’l Vuska örgütünün yayın organıdır ve O’nun ıslahatla ilgili düşüncelerini öğrenmek açısından 83, 88-109. sayfalara bakılabilir) Fecr yayınlarından çıkan Muhsin Abdulhamid’in “Afgani Hakkında Şüpheler” isimli eserinin de tetkik edilmesinde fayda vardır. Bunlara ek olarak Haksöz dergisinin 35-36 sayısında Afgani hakkında soruşturma ve yine Haksöz dergisinin 72. sayısında Muhammed Ammara ile bir röportaj bulunmaktadır.

İlk elde giriş mahiyetinde bunları yeterli görmekle birlikte, ilgilenen arkadaşlar (hemen ulaşabilecekleri) aşağıdaki kaynaklara da bakabilirler:

Çağdaş Arap Düşüncesi, Albert Hourani
Gerçek İslam’da Birlik, Hayreddin Karaman
Günümüz İslam Düşüncesinde Islahat Kavramı, Mevlut Uyanık, İslami Araştırmalar s4/1 s55
Son Yüzyıldaki İslami Hareketler, Mutahhari
Osmanlı Suriyesinde Islahat Hareketleri, David D. Commins
Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, Hamid İnayet
Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, Hamid İnayet
İslami Direniş ve Islahat, Muhammed el-Behiy
Batı’ya Karşı İslam, Şekip Arslan’ın Mücadelesi, William Cleveland
İslami Hareket Anadolu II, Musrafa İslamoğlu
İslam Süreklilik ve Değişim, J.Obert Voll
İslam Bilim 1, Ali Şeraiti
Vs…

Yukarıdaki kaynaklardan bazılarının mevcudu tükenmiş olabilir, ancak Müslümanların kütüphanelerinde mevcuttur. Az bir emekle ulaşılabilir.

Son olarak şunu belirtmekte fayda var ki, önemli olan sadece şahıs olarak Afgani değildir. Ancak saldırı mekanizmaları genelde (psikolojik ve kültürel savaş) fikirler değil, kişiler üzerinden yürür. Yoksa Afgani, Abduh gibi şahısların 19. yy.da yapmaya çalıştıkları şeyler, tarih boyunca ıslahat önderlerinin konusu olmuştur. Birilerinin modernist/reformist olmakla suçladıkları bu insanların gerçek kimlikleri ve neyi nasıl ve hangi düzeyde savundukları bilinmeden çağdaş ya da son iki yüzyıllık İslami mücadele ve ıslahat süreci doğru algılanamaz.

Selam ve dua ile

N. Marmara Casusmuş!

Bay Bahadır Kurbanoğlu kısaca bunu söylüyor. Nadir Marmara ASAM adına cemaatte gündem oluşturmakta ve şayet kendisinin ulaşamadığı ete mındar diyen kedi gibi beni casuslukla suçlamaktadır. Beyefendiyi bu iddialarını kanıtlamaya davet ediyorum. Madem kendileri yayıncılar medeni insanlar gibi buyursun karşılıklı görüşelim, katılmak isteyen cemaat.com üyleleri huzurunda iddialarımızı tartışalım. Şayet buna cesareti yoksa çamur attım izi kaldı kişiliksizliğini başkalarına yakıştırmasın.

Paşaçayırında güreş...

Seviyemizi dökmekten pek hoşnuduzdur, çaresizlikten alevlenen öfkemizin üstüne...neler yokturki içinde '' ben '', '' bunu bana yapamazlar '' , '' göstereceğim size '' vs. devam eder gider. O yüzden çok ve boş konuşmak ve özellikle karşındakini dinlememek, yada dikkatli dinlememek (yazılarda bu okumamak, dikkatli okumamak biçiminde cereyan eder) lüzumsuz biçimde öfkeye sebebiyet verir, güreşmek için en yakın meydan aranır ama bu öfkeyi dindirmez biliyorum; bu yüzden sabrı tavsiye ediyorum size, yazdıklarınızı ve insanların yazdıklarını bir daha dikkatle okursanız, tozu dumana katmanıza ve özellikle bunu ''seviyeyi meydane dökmek suretiyle" yapmanıza lüzum yok.

Kimse size ''casus'' demiyor, neden oryantalistlerin uslubunu kullanma ihtiyacı duyduğunuz soruluyor? Sonra, oryantalist gibi sövmek zor gelmiyorda, yaptığınız söylenince mi dar geliyor?

Ya olduğun gibi görün yada göründüğün gibi ol; yazın literatürüne çevirirsek, iddasında bulunduğunuzun (sizin deyiminizle: iktidarın boğazından geçirmeyi düşündüğünüzün) büyüklüğü, gırtlağın hacminden küçük olsun, yoksa bakınız işte... Tarih tezlerinden, edeb tezlerine yolculuklar... küfürleşmek müslümanlara yakışmaz, olur böyle bazen bende çok kızıyorum, arkadaşlar ''soğuk su iç '' diyorlar, daha çok kızıyorum; sabredince geçiyor, iyiki sövmemişim diyorum sonra.

Birde mevzuları kişiselleştirmemek lazım. Bak bende bu meseleye çok kızdım bir daha yorum girmeyecektim ama olmuyor insanız işte. Aslında bence yazının ikinci bölümünü daha sakince ve arkadaşlarımızın sorularını ciddiye alarak hazırlarsanız, güreşe gerek kalmaz. Yoksa zararı yine siz görürsünüz, şu bakımdan: yazıya kocaman I yazmışsınız, II yi hazırlamak zul olmuş öfkeden ötürü... Gerek yok!
Selamünaleyküm