renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İngilizleri Nasıl Bilirdiniz?

"Şehrimizin en büyük hipermarketi yakında açılıyor" cümlesiyle tanıtıma başlayan market bundan kısa bir süre önce açıldı.

Konya gibi holdingler ve dolayısıyla marketler cenneti! olan bir şehrin marketlerine İngiliz kardeş geldi. Tesco Kipa törenlerle açıldı.

Çok yakınımızda bulunmasına rağmen izdiham nedeniyle uzun süre gidememiştik. Eee mahallemize komşu gelmişti ve bizde bir hoşgeldine gitmeliydik.

Yeri ise daha önce büyük bir park olarak hazırlanmış daha sonra ani bir manevra ile çark etmiş ve çark dönmeye başlamıştı. Park için yapılan çalışmaların tamamı durduruldu, havuzlar söküldü yavuzlar için hazırlandı. Aklımın ermediği , Sille'yi İngilizlerin neden seçtiği...Hani pek parlak bir muhit değildi buralar. Konyalılar Sille'nin kırı der geçerlerdi.

Alçakgönüllülüğün sınırı olmuyor. Geçen gün bir yerlerde okudum.Tesco helal çikolata üretiyor diye. Bu kadar düşünceli olmak da görülmüş birşey değil doğrusu.

Dahası var. Dünya çapındaki bu marka, marketine bir de mescit ilave etmiş, kapıdan girerken tabela gözünüze çarpıyor. Söylentilere göre İzmirde de Kipa varmış ama mescit yokmuş. Gidip yerinde incelemek gerekir! Sakala göre tarak kullanıyorlarmış diyorlar.

Bu adamlar hakkında yıllardır duyduğum şeylerin hepsi fos çıktı. Dedikodudan ibaretmiş meğer. Meğer ki adamlar ne merhametli ne halden anlayan insanlarmış.

Akşam arkadaşla markete gittik, geziyoruz. Falan kaç para, feşmekan diğer marketlerden ucuz mu muhabbetleri arasında...Bundan yıllar sonra gelecek neslimiz buralarda gezerek atalarımız ne aç gözlü insanlarmış her yere market açmışlar diyecekler. Ya bir karın doyurmaya devasa mekanlar. Tarihçi bilgiç bilgiç guruba anlatacak.Şu görmüş olduğunuz reyon tamamen ekmek doluymuş. Zaten hepsi obezmiş diyecek. Üzülecek gençler. Vah vah çok yazık.İçlerinden zeki birisi soracak :"Peki koşu bandı icat edilmemiş miydi?"

Ben bu tarihi atmosferde dolaşırken aniden müşteri hizmetlerinin önündeki şık cam masada hafifçe eğimli duran şeref defterini görüyorum.İşte o an düşüncelerimden sıyrılıp deftere doğru yürüyorum. Yazarlık var serde defter görünce heyecan yapıyor. Daha önce böyle özel koşullarda hiç yazı yazmamıştım nasıl bir tavır almalı ve neler yazmalıyım. Bu arada canı sıkılmasın diye yanımdaki arkadaşa "sen istersen mest lastik satılan reyona git, bakarsın , önümüz kış." Şaşkın şaşkın:

"Mest lastik reyonuna mı?" diyor arkadaş. Burada ha...

Ne olmuş. İlla Aziziye camiinin yanında bulunan küçücük
dükkanlardaki sakallı adamlardan mı alınır mest. Bu işten esasen İngilizler anlar.

Deftere önemli bir mevzu yazdım, hepsini sizlerle paylaşacak değilim elbet neticede özel bir defter.Yıllar sonra tarihçiler onu keşfedecekler. Ancak bir konuyu da yazdığımı size söyleyebilirim.. Bir kabak oyacağı parası ödemek için onca kredi kartı sahiplerini beklemek istemedim. Bir nakit kasası açsanız diye yazdım. Oysa benden önce yazan talihli müşteri keşke mescit büyük olsa diye not düşmüş. Kinaye falan değil, adam camii talep ediyor. İster misiniz çok yakında Selçuklu Kipa Külliyesi hizmete açılsın. Gelsin ardından tekke ve zaviyeler.

İşte böyle. Adamlar bizim mestimize kadar düşünüyorlar. Bizde oğlumun arkadaşı bakkal Murat abi ile alternatif market açacaktık. Gavurlara para yedirmeyelim diye. Fikrimizden utandık hizmeti görünce.

Çok yakında inanıyorum ki Hac malzemeleri de satılacak burada. tesbih takke v.s. Daha sonra ver elini Çarşamba...

Bizim market açma fikrimiz bu durumda suya düşecek. Oysa oğlum marketi ciddiye almış olacak ki şu soruyu sordu:

Bizim markette coca cola satılacak mı?

Doğru ya ne yapacağız? Her gün bir başka yerden aman içmeyin aman ha sakın ha... Farzı muhal açtık, satacak mıyız?

İmdada üçüncü bir ses yetişti şükür. Satın bari ama parasını kendiniz harcamayın mazlumdere verin.

Aklım için Adalet bakanlığından koruma talep ediyorum. Duyrulur.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Konya'nın Değil Kapitalizmin Zaferi

Konya imaj olarak Türkiye'deki en muhafazakar yer bilinir.
(Güzel insanları barındırır vesselam.Bizzat gezdik gördük.)
Süper,hiper hatta giga (ciga;dev) marketler kapitalizmin sembolü olarak bilinir.(Onları da gezdik gördük)
Konya'da son yıllarda artan marketlerle çok farklı kavramlar mozaiği görülüyor..
Postmodernizm bu mu olsa gerek?!

''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''

Gavur yapıyor!

Kendileri paranın dini,imanı yoktur tezinden hareketle hareket ediyor olmalılar.Aksi taktirde pekde hoş olmadıkları bir dine ait araçları neden halka sunsunlar?Yapar adam kardeşim.Arkasında toplumsal bir baskı mı var?Hadi Asya Finans ingilterede bir market açsın,orada bir de haç satsın.Eleştirileri duyar gibiyim:Misyoner bunlar misyoner! Gerçek yüzlerini nasılda belli ettiler.Diyalogmuş hıh!Gavur sana seccade satar.O parayla gidip kurşun alır sana sıkar.Gavur işte.yapar mı yapar.Gavur yapıyor kardeşim,kim ne derse desin.

Kolalı/Konyalı Marketler Zinciri

Carrefour ilk açıldığında (sizin şeref defteriniz gibi şerefli bir kağıt değildi şüphesiz:) şikayet ve istek formuna "mescid isterim" diye yazıp adımı adresimi imzamı da ekleyip atıvermiştim kutuya. Hatta: " daha uzun süre alışveriş yapmamız için mescid yapın, namaz kaçıyor diye alışverişi kısa kesiyoruz, yazmıştım onları ikna edebilmek için:)

Kozyatağı Carrefour da öyle bir alana kurulmuş ki, binbeşyüz cami yapsan yanyana otoparkıyla beraber sığar:) abartmış da olabilirim :) Adamların bana yolladığı cevap aynen şöyleydi:
"İhtiyaç hissedilmediğinden böyle bir yer ayırmadık. Zamanla talep artarsa neden olmasın..."

Konyalı olsaydım bu müessesenin cevabı farklı olurdu herhalde. Paragözler bu işi çok iyi biliyorlar ne diyeyim.

Kolasız market teorisi :) bu bir hayal olarak kalacağa benziyor:) Güzel bir hayal...
Ellerinize sağlık...

Rabbim aklımızı korusun.

TESCO'nun sahipleri Kim!

Hani şu galataportun satılmaya çalışıldığı dünyanın enbüyük armatörleri yahudi kardeşler var ya...işte onlar...

Madem Konu Açıldı

Aslında bu konu için(sektörün içinde birisi olarak) kapsamlı bir çalışma yapmak düşüncesindeyim.Ama madem konu açıldı bazı konulara değinebilirim.

Dünyanın en büyük Hipermarket zinciri Walmart ın yıllık cirosu Türkiye Gayri Safi Milli Hasılasını aşmış durumda .(Meraklısı için not:Türkiye 2004 yılı yaklaşık Gsmh:300 milyar dolar 2003 yılı:241 milyar dolar)2010 yılında WalMart cirosunun Türkiye Gsmh sinin 2 katı büyüklüğüne ulaşabileceği tahmin ediliyor. Walmart ın ardı sıra gelen diğer dev perakende şirketlerinin de yıllık ciroları pek çok devletin gayrısafi milli hasılalarını kıskandıracak boyutta. Sanayileşmiş toplumlarda toplam ticaretin büyük bir kısmı market zincirlerinde gerçekleşirken bu oran azgelişmiş :) ülkelerde de hızla yükselmektedir. Pek çok avrupa ülkesinde tüm ticari faliyetlerin % 50 sinden fazlası zincir marketlerde gerçekleşirken bu oranın %80 e ulaştığı ülkeler de mevcuttur..Türkiye de bu oran %15. düzeyinde olup , ülkemizdeki ilk yabancı market zinciri olan Metro nun kurulduğu 1990 yılından beri sürekli yükselmektedir

PERAKENDECİ ŞİRKETLERİN GÜCÜ VE ETKİLERİ

Günümüz tüccar sınıfı olan perakendeciler içinde organize perakendiciler , zincir marketler büyük bir iştahla küçük rakiplerini yutarken tarih boyunca doğal olmayan bir süreci de sergilemektedirler.Günümüz zincir perakendecilerin şu temel özellikleri vardır

1-Tahaküm:Rakiplerine ve ticari partnerlerine karşı insafsız ve yıldırıcı tavır büyük zincir marketlerin temel özelliğidir.

2-Tekelci(Monopolist) Tavır: Ticari faliyeti tekel faliyeti olarak tasavvur etmekle birlikte , kullandıkları müştemilat ve diğer unsurlarla da müşterileri de şekillendirme gayreti içindedirler. Örneğin tüm marketlerde aynı müzik çalınmalı, müziğin türü satınalmayı tetikleyici olmalı, ürün dizilimi insanlara mesaj vermeli ve onları şekillendirmeli, çalışanların tarz ve tavırları dikkatle seçilmeli ve dikte edilmelidir.

3-Merkezi Konum:Alışveriş hayatın merkezidir.Bu amaçla devasa alışveriş merkezleri inşa edililir.Bu alışveriş mabedlerinde ticaret merkezde yer alır, onu destekleyen bir unsur olarak eğlence ve tüketim çevresel olarak konumlandırılır(sinema , cafe oyun salonu vb) ibadet ve dine ise yer verilmez.

SADECE ALIŞVERİŞ Mİ?

Türkiyede Hipermarketlerin tezahürü ile birlikte karikarüze edilen kahraman bakkal süpermarkete karşı söylemi perakende zincirlerinin doğru olarak sorgulanması ve tartışılmasının önünü tıkamıştır.Olayın basit bir iktisadi mesele olduğu , yahut bir çıkar paylaşımı olduğu vehmedilmiştir.Bunların olduğu bir gerçektir ancak mesele bunlarla sınırlı da değildir.Evet Başlangıçta mesele iktisadi olmakla sınırlıdır ancak zaman geçip zincir marketlerin gücü arttıkça meseler çetrefilleşmektedir.Ben burada tüm dünyada , defalarca tekrarlanan iktisadi etkilerden söz etmek istemiyorum.(örn yapılan araştırmalar büyük perakendecilerin küçük ve orta boy işletmelerin sonunu getirdiği, başlangıçta istihtamı arttırıcı rol oynamasına karşın daha sonra işsizliği arttırıcı bir paydaya döndüğü, zincir marketlerin görünmesi ile birlikte fiyatları ilk dönemde ucuzladığı ancak sonrasında artış gösterdiği vb gibi sonuçları göz önüne sermiştir.)Dikkat çekmek istediğim zincir marketlerin sosyal etkileridir.

*Hipermarketler alışverişte insan etkisini minimize edip ,satınalma sürecini mekanikleştirirken alışverişi bir insani faliyet olmanın ötesine taşımaktadır.Dört bir tarafı ürünlerle çevrili insan tüketimin tek gerçek olduğu ve satınalmanın dini bir ritüele dönüştüğü anaforun ortasında kalmaktadır.Devasa teşhirlerle insanın üzerine üzerine gelen ürünler kişileri alışverişe zorlamakta hemde ürün karşısında dumura uğrayan insanın ihtiyaç duygusunu zayıflatmaktadır.

*Ucuza almak üzerine kurulu mantık silsilesi hayatın her alanına sirayet edebilecek ölçüde tek yönlü mekanik bir eylem olarak sürekli empoze edilmektedir

*Raf ve reyonlarla oluşturulmuş satın alma dünyası insanın alışveriş ve dolayısı ile yaşam biçimini sürekli olarak zorlamaktadır.Genelikle yiyecek reyonları ile başlattırılan alışveriş turu temizlik ürünleri ve tuvalet kağıtlarıyla sonlandırılmaktadır.Makarnaların yanına konulan soslar size makarna yeme biçiminiz hakkında ip uçları sunmakta yada mesaj vermektedir

*Yeni çıkarılan bir ürünün son kullanıcıya ulaşması tarih boyunca doğal seleksiyon ile olumuş iken günümüzde zincir marketlerin ürün katılım bedeli ile ilgiliğ seleksiyonu daha aktif rol oynamaktadır. Yeterince katılım bedeli sunan firmalar ürünlerini bir anda milyonlarca tüketiciye ulaştırabilirken bu imkana sahip olmayan iktisadi teşekküller ya dışlanmakta ya da bu cendere altında yok olmakatdır.

*Tüketicinin alışveriş ve dolayı ile yaşam biçimini bir ölçüde zincir marketler belirleyebilmektedir

BU NOKTADAN SONRA ALIŞVERİŞİN KALINTÜRK MODELİNİ :) KONUŞMAK LAZIM AMA BAŞKA ZAMAN İNŞALLAH

Öznesini Arayan Şehir: New Konya

Bizim oralar güzeldi. Yani Sille tarafları. Hani muhafazakar insanlar derler ya işte öyleydi komşularımız. Bir gün olsun yüksek sesle müzik dinleyen komşuluk ilişkilerinden dem vuranı görmedim. Yüksek bahçe duvarları olan müstakil evler vardı, konu komşu huzurlu yaşıyorduk. Zaman zaman Sille’de Ayana Elena manzaralı arkadaşımın evine gider uzun uzun mağaraları seyrederdim. Gürültüden uzak, temiz hava. Her şey yerli yerindeydi.

Daha sonra hayat değişmeye başladı Konya’da. Bu değişimi en yakından hissedenlerdenim desem abartmış olmam herhalde. 90’larla milenyum arasında şehirle kent kadar fark var Konya’da. Bir tarafta başkent olmanın siluetini taşıyan bir şehir, öbür tarafta küreselleşmeye kucak açmış bir kent. Gel muhterem gel Konya gibi bir Türkiye.

Önce yerel sermayenin bir gökdeleni Konya semalarında göründü, ardından küresel sermayenin gökdeleni belirdi. Daha sonra yine bir yerel sermaye bu defa plaka numarası, tam 42 kat. Alışveriş merkezi cenneti (!) oldu güzide başkentimiz. Bir süre gökdelen inşaatı da devam ediyor. Çocuk dünyası olacağı söylenen park da alışveriş merkezi oluvermiş. Konya’dan iki aylık uzak kalışım bir alışveriş merkezini getirmiş beraberinde. Karşısında da bir gökdelen oteli bitmek üzere. Ve bir de alt geçit hizmete girmiş. Dolmuşların önünde artık Sille yolunun yanında büyük harflerle mezkur alış veriş merkezinin adı yazıyor. Abla soruyor dolmuş şoförüne; Kipa’dan geçer değil mi?

Bizim oralar sakindi demiştim hani, dolmuşlar harbiden dolmuş, otobüsler dolu gidiyor artık oralara. Sefer sayıları da sıklaşmış. Kalabalıklaşmış bizim oralar. Apartmanlar birbiri ardına dikiliyor. Apartmanın bir ideoloji olduğunu anlatsam, abiler ablalar yapmayın bu kapitalizmin bir ürünüdür, yaşama alanlarınıza sahip çıkın falan desem bana garip garip bakarlar eminim. Paranın çoğu ya binaya ya da zinaya gider sözünü hangi büyüğümüz zikretmişti, apartman millet menfaati değil ferdi idealdir diyen Peyami Safa değil miydi? Şehir üzerine pek az şey söyleyen eskilerimizden yakınan Kürşat Bumin acaba yeni nesil hakkında birkaç çarpıcı cümle zikretse neler derdi?

Bizim oralar kalabalıklaşmış. Market zincirleri birbiri ardında açılmış. Kalabalıklaşan bizim oralar değil aslında, bütün Konya kalabalıklaşmış. Alışveriş zincirleri. Bilboardlar. Reklam levhaları. Rengarenk ışıklı caddeler. Renkli büfeler. Cafeler. Yabancı isimli dükkanlar. Shoplar. “Önemli olan değerlerin küreselleşmesi” diyordu sn. Başkan “Küreselleşme ve Konya” konferansında. Bilbordlarda kapitalizmin iğrenç sloganı boy gösteriyor: Dünya Kenti Konya.

Zafer meydanı trafiğe kapatılmış, orta yerinden yıkılmış yeniden yapılmış, yapılıyor. Alaaddin Tepesi ve Hacı Hasan Camii ortaya çıkarılmış görünüyor. Bir tarafta da İnce Minare. Peşi sıra renkli büfeler. Gökkuşağı gibi. Yani her renk var biz de izlenimi. Ivan Illich’in “ancak ruhu yok edilebilirse bir kenti tarihten silmek mümkündür” sözü bu kent tasarımını anlatır nitelikte. Bir başkentin orta yerini yıkıp modernize etmekle bir şehrin ruhu yok ediliyor. Mustafa Armağan’ın deyimiyle bütün şehirlerimiz için geçerli olan bu yıkım “ruhsuz kentleri” ortaya çıkarıyor.

Tüketim kültürü mahallelerimizin içine kadar girdi. Dün akşama doğru ben de mezkur alışveriş merkezini incelemek için gittim. Ah evet sosyal tespitlerde bulundum tez savunmam için. İnsanların kendilerini yitirdiklerini gördüm. Ben yukarıda söylenenleri biraz haksızlık olarak görüyorum ve Konya’daki şehrin göbeğinde böylesine büyük alışveriş merkezlerinin açılması hususunun eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Şehrin kültürü, ulaşımı, benliği her şeyi değişiyor bu tüketim mekanizmaları ile. Konya hakkında yazılacak o kadar çok şey var ki… “Öznesini Arayan Şehir: New Konya” adında bir yazı yazdım ama yayınlamaktan çekindim hep. Bu yazdığım yorum da, New Konya merkezli, Konya'yı seven bir bireyin yaşadığı sancılardan ibarettir. İçim acıyor be abla...

konya....

uzun yillar gormek istedigim konya'yi gorunce buyuk bir hayal kirikligina ugramistim,keske hic gormeseydim, hep hayalimde kalsaydi! mevlanayi okurken ziyaretinden daha cok zevk aldim.sanki mevlana o sehirden gitmis gibi idi! Alaaddin tepesinde insan biraz soluk alabiliyor ancak.Konya sehirlilikte kente dusmus!
konya'da hava sicakligi cok dusuk!

"yikilan sehirerin tekrar meydana gelmesine inanmayan kimseler inancsiz kimselerdir"

konyaa.. bu yoruma katılmayan varmıdırki

bu yazıya asla ve asla katılmıyorum değişen konya mı ???,
toprakta yatan şehitler mi, ikinci yeşil kubbede el açıp sevgi diye diye sevginin ta kendisi olmuş MEVLANA MI ?...
her adımda karşına bir yatır, bir ermiş çıkar konyanın...
işte selimiye, işte iplikçi, işte modern yüzüyle hacıveyiszade...
bir yanda modern çarşılar bir yanda gelenekle içiçe bedesten, çıkrıkçılar.......
işte şivrilik adeti hiç bir yerde olmayan gelenek....
işte içinde ateşbazı veli, tavuz babaları ağırlıyan zümrüt meram bağları
modernleşme şehrin ancak bir yüzünde.
SÖYLESENE SEN NERELERİNDE BULUNDUN KONYANIN........
SÖYLESENE MODERNİTE KARŞISINDA SEN DİMDİK DURABİLEN BİR YİĞİT MİSİN......
değişen konyanın tarihi, maneviyatı değil....
bunlar asla değişemez başkentler incisinde....

DEĞİŞEN YALNIZCA SEN , BEN, O.......

ve biryerlerinde eminimki konyanın, hala dervişler zikir çekiyor, mesneviler okunuyor, birileri sabah akşam dua ediyor......
BUNA İNANIYORUM......

a.g

'Aklım için Adalet

'Aklım için Adalet Bakanlığı'ndan koruma talep ediyorum'

İşte tüm yazının, nezdimde oluşturduğu etkinin hülasası bundan ibarettir. Çünkü meselenin boyutu kapitalizm ekonomisinin fersah fersah üzerindedir. Bu bir sosyoloji.. bir medeniyet meselesidir. Dünyaya bakışı.. hayat tarzını simgelemektedir. Alt üst olmuş bir yaşam felsefesinin trajik ve hatta trajikomik tezahüründen başka ne olabilir.

Bir de uyarı; küçük çaplı pek çok meteşebbisi ve yerel/yerli kültürü baltaladıkları..ve bu tesisi kurabilmek için -mülkiyet, adalet ve imar hususu başta olmak üzere- pek çok kural ve teamül kökünden dinamitlendiği halde, bir de utanmadan karşınıza geçip; yabancı sermayenin faziletlerinden, kentin istihdam, ekonomi ve sosyal nitelikli pek çok sorununa yönelik katkılarından dem vurulduğunda aklınıza mukayyet olmak hususunda daha fazlasına ihtiyaç duyabilirsiniz. O zaman.. siz siz olun ve lütfen 'taptığınız ayaklarımın altında' diyen deliler hatırına aklınıza daha fazla mukayet olmaya çalışmayın.

Biliyorsunuz; aynen delilik ve velilik hususunda olduğu gibi zillet ile sabır arasındaki mesafe incecik bir çizgiden ibarettir. Ve aklımızla eylemlerimizin arasında duran bu satıh, zonklayan şakaklarımızın üzerinde infilak etmek üzeredir.

Kim daha gavur?

Koskoca Yıldız Teknik Üniversitesi'nin içine mescit yapmayan,hatta merdiven altına koyduğumuz kartonları kaldıran devletimiz mi,yoksa yaptığı markete ticari amaçlı olsa bile bir mescidi de ilave eden İngilizler mi?

Kendisine İhanet Eden Şehir Konya

10 yılı geçti herhalde Konya'dan ayrılalı. Uzunca bir süre Konya’ya her gelişimde fark edebildiğim tek değişiklik akrabaların ve tanıdıkların çocuk sayılarıydı, sürekli artıyordu ve ben takip edemiyordum artık. Ha haksızlık etmeyeyim bir de parke kaldırım taşları vardı değişen. Hani bu çok da garip gelmiyordu, ne olsa Konya’ydı, tutucu-muhafazakar idi, tutulması gerekli/gereksiz ne varsa her şeyi tutuyordu, muhafaza ediyordu, değiştirmiyor ve değişmiyordu. Konyalılar şehirlerinden bahsederken “Konyamız” derler hep, Türkiye’de başka hiçbir şehir için birinci çoğul şahıs eki kullanıldığı görmedim, bu denli bir sahipleniş söz konusu olunca da değişmeye gerek bir durum yok demekti. Konya’dan uzak kalmam arada bir soğukluk yaratmıyordu, şehirle ilişkimize kaldığımız yerden devam edebiliyordum. Herşey bıraktığım gibiydi. Konya’daki yürüyüşüm bile farklıydı, `herkes bizden, her yer bizim` havasında bir yürüyüştü.

Sonra birşey oldu, ne olduğunu tam anlayamadım, “28 Şubat” desem tam değil, “parayla, güçle tanıştılar” desem o da değil, ne olduğunu çözemedim ama kompleksli, akl-ı evvelin birkaçı “bu şehrin imaj sorunu var” diye bir tespitte bulundular. Kendi sakallarını kısaltarak veya tamamen keserek bu imaj düzeltme işinin, değişimin startını verdiler. Artık sloganları “değişimin yeni yüzü Konya” olmuştu. Buna bilinçli ya da bilinçsiz herkes kendi çapında katkıda bulunuyordu. Biriktirilmiş bir potansiyel varmış sanırım, bir anda fiziksel ve ruhsal bir değişime uğradı.

Önce bizim meşhur parke kaldırım taşları yollara inmeye başladı, parke taşlarından yollar yapılıyordu. “Battı-çıktı” diye Konyalıların literatüre soktuğu altgeçitler, üstgeçitler çoğalmaya başladı ama yenilerinin ismi artık “battı-çıktı” değildi. Estetikten uzak, ultra-lüx! binalar dikey ve yatay uzadı. Bol yıldızlı oteller, alışveriş merkezleri, cafeler, shop, center marka olan ne varsa peşpeşe açıldı. Konya’da İstanbul gibi güvenlik sorunu olmamasına rağmen İslamcı! denen amcalar tarafından giriş-çıkışı kontrollü siteler inşa ettiler. Fakir fukaraya kapalı, randevusuz, haberiz ziyaret edemiyeceğiniz izole edilmiş sitelerde yaşamanın seçkinliğini sunuyorlardı insanlara. Artık zil çaldığında “acaba kim?” gibi bir soruları olmuyordu insanların.

Şehir fiziksel olarak talep edilen değişimi yakalamış, imajı düzeltmişti. Artık Konya’ya dışardan gelenler kafayı çekecekleri yer bulma noktasında sıkıntı yaşamayacaklardı, diskosundan barlarına, cafelerine kadar onlara Konya’da olduklarını hissettirmeyecek şekilde ne lazımsa yapılmıştı, ne mutlu Konyalılara ki şu tarz muhabbetlere maruz kalmayacaklardı bundan sonra. “Ramazan’da Konya gittik aç kaldık, açık lokanta bulamadık veya işte içecek bir yer bulamadık’. Sanırım gözden kaçırdılar, bir eksik kalan bir şey vardı, son gittiğimde gördüm, onun da inşaatına derhal başlamışlar. Gençlerin piyasa yapacakları, sevgililerin dolaşacakları İstiklal Caddesi tarzı trafiğe kapalı bir cadde lazımdı, Zafer’i bu şekilde düzenlemeye başlamışlar çok şükür. Biraz geç de olsa büyüklerimiz farketmişler, bu artık görmezlikten gelinemez bir ihtiyaçtı, artık İslamcılar’ın! bile sevgileri vardı, öyle ya, nerede gezecekti bu insanlar, gidip bedestende de gezilmez ki. İyi düşünmüşler valla, sağ olsunsnlar, var olsunlar.

Konyalılar da üzerine düşeni yaptı, yatırımcı ve icracıları mahçup etmedi, sunulan arzlara görgüsüz bir şekilde tatminkar taleplerini oluşturdular, bu konudaki yılların açlığını saklamadan yeni müteşebbislere sundular. Hilton’un bile kurban kesilerek, dualalarla açılmasından ziyadesiyle memnun oldular, mescidi unutmayanlara belki bir “Allah razı olsun” da çektiler. Ismet Ozel’in “Konyalılar 30 yıl önce bıraktığım yerde duruyorlar, hala uyuyorlar” dediğine bakmayın siz, İsmet Abimiz son yıllarda Konya’ya gitmemiş herhalde, haberdar değil Konya’daki olup bitenlerden. Yeni imaji ile Konya artık Avrupa Birliği standartlarında bir şehir olma yarışında olan, o vizyonla hareket eden bir şehir. Artık yönünü o tarafa çevirdi ve bizim eski samimiyetimiz kalmadı artık, ne bana yüz veriyor ne ben onu tanıyabiliyorum. Artık “herkes bizden, her yer bizim” mod’unda yürüyemiyorum, adres sormak zorunda kalıyorum daha kötüsü tarifleri de anlayamıyorum.

Konya kendisine ihanet etti desem abartmış olur muyum bilmiyorum. Bu değişim beni 4000 km uzaktan rahatsız ediyor, hani senede 15-20 gün gidebiliyorum ve değişmeyen 3-5 şeyle idare ediyorum ama bu değişime Konya’da tanıklık edenler ne hissediyor bilmiyorum.

Çok şükür Bolu Lokantası halen yerinde, her ne kadar Havzan diye kendisine bir rakip çıksa da. Çok şükür Çıkıkçılar içindeki Kısmet Kuruyemiş halen yerinde, her ne kadar ismi Murat Kuruyemiş olarak değişse de. Çok şükür İstanbul Caddesi’ndeki Şehirli Bakkaliyesi yerinde, her ne kadar eskisi kadar çeşit olmasa da. Çok şükür Kapu Camii arkasındaki Abdullah Parlayan’ın kendisi ve kitapçı dükkânı yerinde, her ne kadar dükkânın yarısında poşet, kâğıt vs. satılsa da. Çok şükür eski Odun Pazarının orada bisiklet tamircisi İbrahim Abi yerinde, her ne kadar benim bisikletim olmasa da. Çok şükür Bakırcılar halen var, dini yaşıyor ve anlatıyorlar her ne kadar her görüşlerinde bana “artık evlen” dışında bir nasihat yapmasalar da. Çok şükür Macur Pazarı halen yerinde, her ne kadar minibüslerde artık Muhacir Pazarı olarak yazılmaya başlansa da. Ve çok şükür dedem hayatta ve masada yemek yemeye başlamadılar, halen yer sofrasına oturabiliyorum. Şimdilik bunlar elde kalanlar. Elden gidenleri saymakla bitiremem herhalde.

Ben geldiğimde İstanbul Caddesi’nde yolda cuma namazı kılmak isterim. 10 yıl öncesine kadar Aziziye Camii’nden cemaat artar, İstanbul Caddesi’nde cuma namazı kılardı, trafiği kapatma diye bir sorun olmazdı, çünkü o saatte trafik olmazdı. Artık yolda namaz kılınmıyor. Bir de Sahipata Camii’nin ateşli bir imamı vardı, akit gazetesinden manşetleri gibi her Cuma’da birilerine geçirirdi, cemaat dört köşe olurdu, bu zevki de en azından senede bir kez tatmak isterdim ama o imam şimdi sendika başkanı olmuş herhalde, orada şimdi diyanet hutbesini var.

Ben yürüyen merdiven başında heyecanlanan, ona inmeyi ve binmeyi çok isteyip ama stress yapan Konyalı teyzeler, amcalar görmek isterim. Artık herkes çok ustalaşmış bu konuda, marketlere izliyorum kimsede böyle bir tedirginlik göremedim. Ayrıca çocukken asansöre benimle birlikte binmeyen örtülü, şalvarlı teyzeleri de özledim. Merdivenle çıkmaya razıyım ama onlar da yok piyasa da.

Adese (yeşil sermaye denen sahtekârların marketi) ilk açıldığı dönemlerde kendi personeli olmayan, tedarikçi firmaların reyon görevlilerinin bile başını örttürüyordu, son gittiğimde yeni binasına taşınmıştı, girişte Atatürk resim ve mumyalarında oluşan ücretsiz bir sergi vardı ve yeni imaj sonrası kasiyerler içinde başörtülüleri göremedim. İşte, değişim ise istenen, böyle olmalıydı. Vaktinin en radikal İslamcı amcaları bu Holding’i yönetiyorlar ve şimdiki eserleriyle gurur duyuyor olmalılar ki, tüm sahtekârlıklarına rağmen, milletin parasının üzerine konmalarına rağmen yüzleri kızarmıyor ve Konya’ın sorunları daha iyi dile getirmek için sivil toplum örgütleri temsilcilerini toplayıp, başkanı oluyor. Hepsine bir şekilde eyvallah da bunu midem kaldırmıyor işte.

Bu tarz örnekler için epey malzeme var ama bunları Konya’da yaşayanlara bırakayım. Taa buradan kafa yormanın çok anlamı yok, koca Erbakan Hoca bile çözemedi durumu ben mi çözeceğim. Her seçim oylarının yarısını Hoca’ya veren Konyalılar son seçimde ancak oylarının zekâtını (%5) verdiler.

Ciddi şekilde rahatsız olduğum ve gözlemlediğim pek hayra alamet olmayan bir değişimi söyleyerek bitireyim. Bizim zamanımızda ortaokul, lisede okuyan her çocuğun kendisi ile ilgilenen abisi, bir ablası olurdu. Şimdiki çocuklara bakıyorum en iyi ihtimalde onları sadece ders çalıştıran, gittikleri dershane tarafından ayarlanmış abileri, ablaları var. Ders dışı bir muhabbetleri yok sanırım, çocukların daha namaz kılmayı bile doğru dürüst becerebildikleri yok zaten oraya da sadece maklube yemek ve ders çalışmak için gittiklerini söylüyorlar. – “Çocuklara, gençlere din anlatan bu abiler, ablalar nereye kayboldu?” derseniz 3-4 ay önceki ilahiyat kapısındaki yaptığım gözleme dayanarak size iki ihtimalden bahsedebilirim. Ya KPSS kursundadırlar ya da gitar kursunda, hani Zafer'de yeni düzenleme hizmete açılmış olsaydı üçüncü ihtimal olarak orayı da sayardım. Kimseye saygısızlık yapmak istemem, hala bu tarz faaliyetlere devam edenlere değil sözüm, onları hürmetle selamlarım ama uzaktan gördüğüm kadarı ile bu konuda saha çok boş durumda, belediyenin getirdiği Zara ve İkbal Gürpınar Ablalarımız bu boşluğu dolduramıyor inanın.

Ne diyelim, Allah şehirlerimizin ve bizlerin akıbetini hayırlı etsin. Ramazanın bereketinden şehirlerimizi ve bizleri mahrum etmesin.

Bülbül konmuş sarayına Konya'nın

Ne yabancı ne de yerli sermaye bana o güzelim yılları asla getiremedi. Onların ayrı ayrı yapmış olduğu tahribi dillendirmem fazlasıyla anlaşıldı gibime geliyor.
Eskiye dair bir şeyler söylediğimiz vakit bunun adı "nostalji" deniyor. Hayır hayır bu bir nostalji değil. Bu bir yitik arama çalışması. Belki de bulma ihtimalinin her geçen gün azaldığı bir çalışma .
Durmadan ve hesapsızca kazılan yolların arasından evin yolunu bulamayan insan, elbette gezmede uyuklayıp da rahmetli abisinin sırtına binip battı çıktıda yürünerek eve dönülen günleri arar. Ne yürümek ne trafik...Ben rahat etmiş bir kula rastlamadım dersem mübalağa etmem.Dünyada rahat bulmak adına hergün yeni bir icadın şehri değiştireceğini düşünmek ve bunu "değişimin yeni yüzü "sloganıyla kendi yeni metruş yüzleriyle birlikte sunmak.
Kör Ahmet'in dillendirdiği türküyü de bilmez gençler:
"Bülbül konmuş sarayına Konyanın
Eremedim vefasına dünyanın"
Bunu konuşmak asla nostalji değil biliyorum. Şalvarlı bir kadına rastlamak,sobanın başında yerde zini(sini)de bir pilav yemek istemek nostalji değil. O kadının meşhur höşmerimi icat edişindeki muhabbeti aramak hiç değil.Kendiniz bir tatlı yapacaksınız ve akşam erinize "hoş mu erim?"diye soracaksınız.Hoş tabii...Çok hoş hem de...Aile de aynı kulvarda aynı dehlizin içinde koşarken koyboluyor. Ben dışarda yiyorum sende ye. Sonra muhabbet aramaları. Kimsenin ne yediği kimsenin umurunda değil.Sadece yediği değil kendisi umurunda değil.
Çarşı pazar dolaşmayan bir Silleli hanımın sedir örtüsünden model alıp da dantel perde ördüğü günler.Emek çekmeyenler türedi.Sadece yemek arayanlar.Taş gibi panjur taş gibi insanlık...
Pilastik medeniyetini hakim kılanlara inat pilastik çiçek sevmemek ve tenekelerdeki sakızları aramak sadece yitik aramak. Ve bütün bunların sebebi kalbi mutmain olamamış bir çok insanın boşa kürek çekişleri.Lüzumsuz arayışları... İnce minare gibi bir sanat şaheserinin önüne plastik büfe yapabilen kişilere bunu nasıl anlatacaksınız. Birkaç defa çalıştım ancak başarılı olamadım.
Bu kadar hoyrat kulllanılan ne yazık ki bizleriz neticede...Bu çok önemli bir vakıa. Temelde insana hizmet diye yola çıkanların sadece üç beş dalkavuğun cebine hizmet etmeleri ne üzücü. Bu anafora kapılma ihtimali olmayanların bile...Evet onların bile boğulduklarını görmek...
"Hilkati bozmayın" der Kuran-ı Kerimde...Hilkati koruyamadık. Her taraf toz duman. Bir defa kapı araladık değişim dediğimiz bu garabete...Karşı çıkmadık. Hep "büyüklerimiz bilir" gailesizliğiyle dolaştık yeryüzünde...
Evet izole sitelerden birisinde girdim ben de üç aylara. Bilenler bilir ki Konya üç ayları şivrilik (şivlilik)ile karşılar. Çoluk çocuk o gün gelir ve şeker kuruyemiş isterler kapıdan. Güvenlik birimleri onları içeri almıyorlar baktım. Gittim yanlarına "ne oluyor? "diye...Dışarıdan gelen çocukları apartman hatunları istemiyormuş. Çünkü uyku saati diye bir şey var. Fakir çocuğu bu. Erkenden kalkmış geliyor kapıya.
Benim evimin numarasını vereceksiniz tarif edeceksiniz ve göndereceksiniz dedim. Abla bizim başımızı belaya sokma dediler. Benimkini sokun dedim. Benim ki belaya alışkın nasıl olsa...Her yerde birileri var ve siz hep onlara uymak zorundasınız. Ahh yitiğimizi nasıl bulacağız?
Yukarıda bahsettiğiniz imama benzer bir imamdan kaynanamın oğlu da bahsetmişti. Acaba aynı kişi mi diye hangi camide olduğunu sordum. O keskin hoca Ferhuniye camiinde imiş.Lakabı da İbrahim Putkıran hoca imiş. "Minbere vururdu ve sorardı diyor "ne duydunuz?"ses duyduk dermiş cemaat. "Tahtadan ses gelir sizden gelmez "der hayıflanırmış adamcağız.
Ben başka bir camiye geçmiş olabilir mi? dediğim vakit. Zaten yok. Sürekli o camiden o camiye sürülür dedi.
Eskiden birde Tahir hoca vardı. Babamlar Kapu camiine ellerinde büyük bantları olan koca teyplerle giderlerdi.Evdekiler de dinlerdi o keskin vaazları.
Yitik arıyoruz besbelli. Rahatlık adına terk ettiğimiz her şey gönül kalemizi bir bir harap etti. Elini tutmaya çalıştığımız medeniyetin elleri plastik çıktı. Ne bizi taşıyabildi ne de ısıttı.
Mübarek günler geldi hal böyle iken. İnşaallah nasiplenenlerden oluruz. İnşaallah yitiğini bulanlardan oluruz.Ama asla Allah'dan ümit kesenlerden olmayız inş. Allah yar ve yardımcımız olsun.

üç ayları karşıladılar mı bilinmez ama......

üç ayları karşıladılar mı bilinmez ama peki nasıl ramazana hoşgeldin diyebiliyorlar.......
yıllardır hiç bir jön ismine verilmedi onun adı...
recep , şaban , ramazan hep sinir bozucu ya da alay edilen karakterlerin adı oldu televizyonlarda....
hiç anımsanmadı yıl boyu.....
"o" kime hoşbulduk diyeceğini biliyor
a.g

Mahyalı marketler zinciri

Artık Kipa üzerinde büyük bir mahya barındırıyor."HOŞGELDİN ŞEHR-İ RAMAZAN" diye. Yeşil yeşil parlıyor. Şöyle bir derin hoca bulsam soracağım." Hocam kipanın önündeki çadırda iftar etmem caiz midir?" diye.Hocalarda televizyonlarda...
Bana sorarsanız caizdir.Kıskananlar çatlasın(holding marketleri)

Molla Kasım'a soralım

Molla Kasım'a soralım abla. O işin içinden çıkar biiznillah... Bu arada KİPA düğün pilavı vermeye başlarsa bir zahmet haber ediver. Fatih Bilge'yi de alıp fakir fukaranın gözünü gönlünü doyuralım.

Şu gaflete bakınız

Ben nasıl olur da Molla Kasımı unutur derin hoca ararım. Önce özür beyan eder sonra cevabını beklerim.