renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Doğu ve Batı'da Aşk

Doğu ve Batı; modern çağda Ortadoğu ve Asya uygarlıkları ile Avrupa merkezli uygarlıkları isimlendirmek için kullanılır. Tüm tasnifler ve genellemeler bazı eksiklikleri taşır ancak birçok şeyi anlamak için bize bir çok ipucu verir. Doğu ve Batı hayat görüşü, gelecek tasavvuru, bireysel ve toplumsal ilişkiler, dış dünyaya bakış açısı vb. gibi bir çok konuda farklı anlayışlara sahiptir. Aşk’a bakış açısından da bir çok farklı noktalar bunlardan biridir.

Doğu’daki aşkta birbirini sevenler aşklarıyla vuslata ermeye, benliklerini aşmaya ve nihayetinde Allah’a kavuşmaya çalışırlar. Batı'da ise dünyevi, derinlikten yoksun, insanın dönemlik istek ve arzularının, bunalımlarının ifadesidir.

Doğu’daki aşkta çoğu kez küçüklükten başlayan ilk aşk- son aşk olan, ölümü bir son olarak algılamayıp, kavuşmanın en güzel yeri olduğu inancı vardır. Batı’da ise belli dönemde yaşanan ( ki genelde gençlikte) ve biten, bunu her an değişik bir kişiyle yaşamaya ve hissetmeye meyyal duygusal yoğunluktur.

Doğu’daki aşkta, aşık kişi kendi benlik zindanından kurtulur, çevrede ki varlık aleminden kopmaz onunla bütünleşir, hayvanlarla ve bitkilerle bile. Onun içindir ki aşkın sembolleri gül ile bülbüldür. Batı’da ise aşıklar toplumdan kopuk, kendilerini dış dünyadan yalıtan ve huzursuzluk girdabında yok olan bir süreç yaşarlar.

Doğu’daki aşkta paylaşım, fedakarlık, varlığını adamak vardır. Batı’daki aşk ise bencildir, sanaldır. Doğudaki aşklarda birbiri için ölmek vardır ancak öldürmek yoktur. Batı’daki aşklarda uğruna ölmek yoktur. Uğruna başkalarını feda etmek, yok etmek ön plandadır.

Doğu’daki aşklar bekar genç erkek ve kızlar arasında doğumlarından itibaren gelişen, kök salan şekilde yaşanır. Batıda ise genelde evlenmiş ama umduğunu bulamayıp hayal kırıklığı yaşayan kadın ile bekar erkekler arasında yaşanır.

Doğu’daki aşkta masumiyet, saflık, arınmışlık, teslimiyet ön plana çıkar. Batı da ise ihanet, korku, mutsuzluk hakimdir.

Doğu’daki aşkta aşıklar kendilerinin kavuşmasına engel olanlara kızmazlar, düşmanlık beslemezler. Onların birbirlerine kavuşmasına vesile olduklarını düşünürler. Batı’da ise aşk kahramanları kendilerinin kavuşmasını engelleyenleri yok edilmesi gereken düşman gözüyle görürler.
Doğu'daki aşkta ruhların birbirine kavuşması önemlidir. Batı'daki aşklar maddi alemde yaşanır, bedensel arzular daha ön plandadır.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Doğu’da Aşk : Batı’da Olmayan Şey

Aşk sözlükte şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi, sevdiğinden başka güzel görmeyecek şekilde ona düşkün olması şeklinde tarif edilir. Kelimenin aslı “ışk”tır. Farsça “sarmaşık” anlamına gelmektedir. Sarmaşığın herhangi bir bitkiyi sarıp onu öldürmesi hadisesi aşka izâfe edilir. Ayrıca aşkın “uşuk” adında hem tatlı hem de ekşi bir meyve ile ilgisi olduğunu söyleyenler vardır.

Aşk temel olarak iki biçimdedir. Birincisi aşk-ı hakiki de denilen ilahi aşk, ikincisi ise aşk-ı mecâzi denilen beşerî aşktır. Aşk kelimesi Kur’an’da geçmemektedir. Bunun yanında “herkesten daha sevgili olmak” anlamında muhtelif ifadeler Bakara suresi 165. ayette ve Tevbe suresi 24. ayette, ayrıca bazı hadis-i şeriflerde geçmektedir. Aslolan ilahi aşktır. Allah sevilmeye en layık olandır. Beşeri aşk ise buna bir basamak teşkil eder. Bazı kaynaklarda ilahi aşkın bir cüz’ü olarak da ifade edilir beşeri aşk. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki, beşeri aşkla kastedilen nefsten nefse olan değil ruhtan ruha olandır. Dolayısıyla beşeri aşktan maksat “ten” değil “can”dır.

Hz. Peygamber (s.a.v) Hıra mağarasında inzivaya çekildiğinde Mekke müşrikleri kendisine hitaben; “Muhammed Rabbine aşık oldu” demişlerdir. İmam-ı Gazali “Hakk-ı tanıyan O’nu sever.” diyerek aşk ile marifet arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir. Burada söz konusu olan şey gerçek manada bir aşığın aslında arif olduğu gerçeğidir. Nitekim aşk konusunu şiirlerinde en fazla işleyen şairlerden biri olan Yunus Emre aynı zamanda ariflerdendir. Rabiat-ül Adeviyye ise “Gerçek aşığın gönlünde Allah sevgisinden gayrı bir şey yoktur.” diyerek ilahi aşkın ne boyutta olabileceğini dile getirmiştir. Bir başka biçimde Hallac-ı Mansur ise “Aşk ile kılınacak iki rekat namaz kanla alınmazsa sahih olmaz.” sözüyle “Ene-l Hak” sözü sonrası içine düştüğü durumu ifade eder tarzda bir yaklaşım sergilemiştir.

Aşk konusunun gerçek manada başlıbaşına ilk olarak incelendiği eser Ahmet el-Gazali’nin “Sevânih-ul Uşşak” (1126) isimli eseridir. Sonrasında ise Rûzbihân-ı Baklî’nin “Ahber-ul Âşıkın” (1209) isimli eseri gelir.

Tasavvuf literatüründe geçen kudsi hadislerin meşhurlarından olan “Küntü kenzen mahfiyyen” yani “Ben bir gizli hazine idim, bilinmek istedim, mahlukâtı yarattım.” şeklindeki ifadeden anlaşıldığı üzre bilinmekten maksadın marifet, marifetten maksadın da aşk olduğu açıklanmıştır. Buna bağlı olarak “Hakikât-ı Muhammediyye” denilen kimi kaynaklarda “yaratılmış şeylerin ilki” olarak geçen kavramın da muhabbete ve daha da ötesinde aşka ait olduğu, Habibullah (s.a.v)’ın da “menbâ-ı aşk” olduğu dile getirilmiştir.

Divan edebiyatında geniş yer bulan aşk kavramı, “Alem aşktan yaratıldığı için varolan herşeyde onun izini görmek mümkündür” ibaresince pek çok şiire konu olmuştur. Bu manada Fuzulî’nin meşhur beyti, “Aşk imiş her ne var alemde / İlim bir kîl-ü kâl imiş ancak” zikredilmeye değerdir.

Aşk ile ilgili toplam yüzü aşkın deyim ve terkip vardır. Sembolik olarak aşkı ifade etmek üzre “Gül-bülbül”, “Şem-pervane” vb. ikilileri ve bunun yanında şarap, bâde, ateş vb. kelimeler de kullanılmıştır.

Asırlardan beri beşeri aşk adına birçok isim tarihe mal olmuştur. Bunlar arasında en meşhurları Adem ile Havva, Yusuf ile Züleyha, Süleyman ile Belkıs, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Asuman ile Zeycan ve Mem ile Zîn dir.

“Aşk için aklı kurban etmek lazım” diyen Hz. Mevlana, “Aşkın aldı benden beni / Bana Seni gerek Seni” diyen Yunus Emre, “Ah min-el aşki ve hâlâtihi / Ahraka kalbî bi-harârâtihi” yani “Aşktan ve hallerinden ah, sıcaklığıyla kalbimi yaktı” diyen Şeyh Galip ve Ahmet el-Gazali, Ayn-ul Kudât el-Hemedâni, Feridüddin Attar, Rûzbihân-ı Baklî, İbn-ül Fârız gibi mutasavvıflar, bunun yanında Zâhirî mezhebinin kurusucu Davud ez-Zâhirî ve yayıcısı İbn-i Hazm gibi alimler de aşk üzerine eserler vermiş ve bu konuyu geniş bir şekilde işlemişlerdir. Bu noktada Davud ez-Zâhirî’nin “Ez-Zühre” ve İbn-i Hazm’ın da “Tavk-ul Hamame” yani Türkçede bilinen ismiyle “Güvercin Gerdanlığı” beşeri aşka dair en önemli eserlerden ikisidir.

İbn-ül Cevzi, İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyim el-Cevziyye gibi alimler ise aşk kavramınının yerine muhabbet kavramıyla yetinmişlerdir. Hariciler, Mutezile ve bazı sapık fırka mensupları da aşka karşı durmuşlardır.

Hz. Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım.” sözü çerçevesinde denilebilir ki aşk her ne kadar tarifi mümkün değilse de ulaşılabilecek son dereceyi göstermek üzre “yanmak” olarak ifade edilebilir. Bunun beşeri ve ilahi yansımaları ise devirlerden beri görülmekte, aşk halihazırda insanların üzerinde en çok durduğu, hakkında en çok şey yazılan kavram olarak kitaplardaki, gönüllerdeki, yerdeki ve gökteki yerini muhafaza etmektedir.

Selam ve muhabbetlerimle...

Not: Bu yazı büyük ölçüde İslam Ansiklopedisi'nin "Aşk" maddesinden derlemedir.

... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...

Hani hırçın

Hani hırçın bir kaya gibi çarptığında başını kayalara; kayalar nasılda şekillenmişti içinde.......
hani üstüne yağmurlar boşalırken; sen bir çift camdan sızan sarı ışıkta gölgeler aramıştın.......
nasıl da hıçkırırdın başına yorganı çekerken.... ve içli senaryolar yazardın; ebediyyen sen , o ,...ve aşk.......
sonra çeşmi siyah çözüldü, karıştı saçlarına, gecenin tüllenişi gibi... ellerin eskisi gibi ceplerinde değildi; ellerinde onun elleri.....çileli gecelerin sabahındaydın çoktan;
sen, o..... ya aşk?
herşeyin "o" olacaktı değilmi; güneşin, suyun , ekmeğin.......
şimdi avuçlarında ona adadığın sıradan günler.....

ve çocuklar yetiştirecektin dava ehli, gür sesli ; çocuk AŞK'a aşık olacaktı....
şimdi sen burdasın, çocuk dizlerinde dilinde bayağı şarkılarla.....
peki ya aşk?

bir şiir gibiydi kavuşmanız; şehirlere varılmış, ayak izleri silinmiş, gemiler yakılmış.......
eskisi gibi çağlamasada gözünde iki damla; birini rüzgar üfürmüş, birini güneş buharlaştırmış............
herşey tamamdı; sen, o.....
sonra aşkı aradınız; YOKtu...

oysa aşk ve vuslat cennettekilerin yansıması bize;
bedenimizde aksetti ve aşk rabbine döndü çoktan.....
aşkı bu dünyada yaşatmak isteyenlerse; kıyamete kadar başlarını leyladan leylaya çarpmaya mahkum edildiler.........
a.g

AŞK MI?

Varedenin varettiklerine bahşettiği en büyük lütuf,

insanoğlunun bekasının sırrı, varolşsal gaye, varoluşun bahası, oluşun aynası, kurtuluşun yolu,
hakikatın anahtarı, hayatın anlamı, dünyayı her gün yeniden kuran, insana yapmadığını yaptıran,
onu her herşeye razı eden , şarlatanları, soytarıları adam eden güç, bahşedileni divane eden yazgı.

her gün güneşten önce doğan nur, karanlık yüreklere asılan kandil, içeni divane eden iksir,
susuza sonsuzluğu bahşeden bengisu, ruhun ab-ı hayatı.

gün batımının muhteşem güzelliğinin tapusu, mumdan gemiyi ateşten denizden geçiren kaptan,
gözlerin sesin, kalbin ve benliğin komutasını devralan komutan, ruhu boydan boya sarıp sarmalayan kuşak;
kelebeği aleve, mumu pervaneye, ruhu ruha bağlayan kement.

uçsuz bucaksız çölde bineğini kaybetip günlerce aradıktan sonra, umutsuzca bir gölgeye
sığınanan adamın bineğini yanıbaşında görüverdiğinde gözlerinde beliren ışık.

gözlerin farıması, sesin titremesi, kalbin ürpermesi. sesteki heyecan, gözlerdeki ışık,
kalbteki ürperti;
Mono Rossa’yı yazdıran, Mihriban’ı söyleten, Üçüncü Şahs’a şiir yazdıran;
şiiri ve şairi sevdiren ilahi tını, her gün güneşin doğuşunu gurupta bekleten umut iksiri.

sevgilinin yanağına kondurulan busenin damakta bıraktığı tat, körpe hulyaları sulayan bakir
dağın bağrından kopan nehir, karbeyaz umutların candamarı, dilsizin bir ömür sabrına ve sukutuna
ektiği dua, canların yoluna sebil edildiği menba, umudun şafağı, sabr-ı cemilin yemişi,
tevbetün nasuhanın icabı.

babamız Adem’e mabedi inşa ettiren, İbrahime putları kırdıran, Yusuf’u kuyuya attıran,
Yunus’u balığın karnına süren; Eyyub’a sabrı öğreten, Musa’ya Harun’un yakasını toplatan,
İsa’yı beşikte konşuturan; Muhammedi Fahr-i Alem, Ebu Bekir’i Sıddık, Ömer’i Faruk kılan,
Ebu Zer’i Rebeze’ye süren, anamız Havva’ya hayayı öğreten, Züleyha’yı Yusuf’a bağayan;
Asiye’yi Firavun’a asi Meryemi Mabede hadim kılan mefkure.

Fatımatü’z-Zehra’nın yüreğinden kopan taş.

günahın üzerine kapanan zindan, şeytani imrendiren çiçekleniş, mü’minin bedenine
cehennemi haram kılan gözsuyu, adamı kul, kulu adam eden ilahi ışık huzmesi, özün taşkınlık,
aşırık ve sapkınlıklarının önündeki sütre, yolcu olduğunu bilip yola koyulanların;
sarp yokuş yolcularının feneri,

Varedenin varettiklerine bahşettiği en büyük lutuf.

ve gale yevmün asibün

aşkın doğusu batısı...

Aşkın doğuya ya da batıya göre değiştiği de nerden çıkmış?
bence batıyı çoğu kez önyargıyla suçlayan 'doğulular' çoğu kez aynı hataya kendileri düşüyorlar. neden sürekli 'kutsal' saydığımız değerler sadece bizim için 'kutsal' oluveriyor, neden 'insan olmanın getirdiği özellikler' bizde, bizim gibi düşünen ve yaşayan insanlar da var da sevmediğimiz daha doğrusu ya da _hatta_ tanımadığımız insanlarda yok?

aşkın doğusu batısı olmaz. Evet, bizim güzel aşk efsanelerimiz, hikayelerimiz var ama belki onlarında vardır, niye Romeo ve Juliet çok mu sıradan, bayağı ya da madde ağırlıklı?

sadece düşüncelerim...

evet.. aşk eğer karşı

evet..
aşk eğer karşı cinsler arasında yaşanılan duygusal bişeyler ise aşk/ın doğusu batısı olmaz, ama gerçek aşk o/bu mu?

ve gale yevmün asibün