renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Aydınlanma Kültürü...

Müslümanların matbaaya karşı sırtlarını çevirdikleri ve buyüzden geri kaldığımız her seferinde söylenir ve herseferinde İslamın bilime açık olduğu hadislerle ayetlerle açıklanmaya çalışır.

Matbaaya sırt çevrilmesi kültürle alakalı bir olaydır köyde neden ayaküstü yemek (fast food) yenilmediğinin sorgulanması gibidir.Batıda tarım toplumundan endüstri toplumuna geçiş artık günlük değişimlerin önem kazanması ve kültürün de buna göre değişimine yol açtı.Yani günlerin önem kazanması haberlerin gazatelerle dağıtımını, dakikaların önem kazanması ayak üstü yemek (fast food) tarzının gelişimini sağladı.

Birşeyin metinlerde olması önemli değildir onun kültürle, yaşam tarzıyla ve ihtiyaçlarla da alakalı olması lazımdır ki yaşansın metinlerde kalmasın sadece...

Türkiye dahil bütün müslüman ülkelerdeki on yıllık patent sayısı ABD'de bir günlük patent sayısına yetişmiyor..

Peki biz bilimi neden öncelemiyoruz, meraka kapalıyız ve gelişmeleri biz başlatamıyoruz sadece sonradan alıyoruz?

Bunun sebebi bizim dünyaya bakış açımızdaki bazı yanlış tutumlar;

Öncelikle biz bilimle uğraşmayı Yaratanın ilmine ukalalık olarak algılıyoruz.Bütün gelişmeleri buluşları ilerlemeleri sonunda tıkanacaklar nasıl olsa diyoruz boşa uğraş olarak algılıyoruz.

Bizdeki nerdeyse bütün bilimsel kurumlar da bizde de var denilsin diye gösteriş için.

İkincisi sadece inancın kutsal bilgilerin dünyada "siyasi" güç içinde yeterli olacağını düşünüyoruz ki "güç ve iktidar" için bence ne para ne inanç yeterli değildir.

Tabiki bunlar olmazsa olmaz ama yeterli olması için "kültür" çok önemlidir.Sporda bile böyledir parayla sporda başarı ve istikrarı bulmak çok zor ancak spor kültürü ve altyapısıyla yani yaşayan bir olguyla bunu sağlamak mümkündür.

Batıların bilimde sporda ve sanatta neden devamlı başarı ve istikrar sağladıklarını tek cümleyle açıklayacağım;

"Batılı inancını yitirdiğinden itibaren bu dünyayı istiyor önceliyor."

Sadece bu olguyla baktığı için bu dünyaya önem verdiği için yaşanabilir "kent", seyredilir "sinema", dinlenir "müzik", güçlü güvenli "ekonomi", kaliteli eğlenceli "spor", güvenilir (tabi inandırma meselesi) medya, "sağlıklı" yemek vs. herşeyin en iyisini ve kalitelisini yapmaya çalışıyor ki bu kısa dünyada kendi vatandaşları iyi yaşasın kendi kültürü sevilerek yaşansın ve kendi toprakları "cazibe merkezi" olsun ve bu da ona istikrarlı bir güç sağlasın.

Bana göre bilim bu dünyada daha iyi yaşamak için Yaratanın ilmini merak etmek araştırmak ve faydalanmaktır.İnsanoğlu hangi bilimsel gelişmeyi inkar edip sırtını geri çevirebilir ki? Bunu batılara neden bırakıyoruz peki?

Merak etmiyoruz..Peki neden? Aydınlanma hala olmadı bizde..Şunu kabul etmek gerekir ki Batıda düşünce Klisenin baskısı altındaydı ve Batılılar Klisenin bu baskısına karşı isyan ettiler.Bu isyanlar mezhep savaşları, sınıf savaşları sonucu Batılı kendi krallarını küçük bir saraya kapattı, kliselerini de vatikan gibi küçük bir toprağa tıkadı.Zaten kliseye de gitmez oldu.

Sermaye sınıfı (Burjuva) ile kapitalist kültür ve bu kültüre çalışarak tüketerek ve merak ederek hizmet eden uluslar doğdu..Burada uluslar kendi kültürlerini silmediler atmadılar küçük bir alanda tuttular ama kendileri için şu önemliydi..Biz bu dünyayı istiyoruz.Bunun için klise de kral da vs. de bize engel olamaz..İşte bu kendi inançlarından kopmuş (ama kültürel değer olarak saklamış) insanların sanatta bilimde vs. de dünyaya sınırsız özgür bakışlarına aydınlanma deniliyor.

Nihat Genc'in de dediği gibi Batı bizi kabul etmiyor medeniyet bu dünya bana ait diyor ve dışlıyor.Kitap yasaklanınca bütün basını geliyor sırf bizim aydınlanma kültüründe uzak olduğumuzu göstermek için..Chirac gibi Batılı devlet adamları her defasında aydınlanma bize özgüdür diyor.İşte bu sebepten..

Sonuçları doğrudur ama Batının dediği gibi bu genetiksel veya onların Hristiyan olmalarından kaynaklanan bir başarı değildir bu güç..Dibe vurup aç kalmanın verdiği bir çıkıştır bu..Klise ve kralları halkın karnını doyurabilseydi dibe vurmazlar hala klisenin ve krallarının dibinden ayrılmazlar karın tokluğuna itaat ve kulluk ilişkisine devam ederlerdi.

Peki biz nasıl bağdaştırabiliriz batıdaki dinden, kraldan vs.den kaçış ile özgür yaşam ve düşünceyle bir güc olarak ortaya çıkan aydınlanma kültürü ile kendi inancımızı..

Aydınlanmadaki özgür düşünce,merak etme,sorgulama bizim inancımıza ters değil ki? Zaten demiyormuyuz Kuranda şu kadar kelime akletmezler mi düşünmezler mi diye geçiyor diye..

Peki neden düşünmüyoruz, akletmiyoruz? Çünkü bu dünyayı istemiyoruz merak etmiyoruz hakikati bulduk diye daha fazlasını istemek merak etmek bize anlamsız geliyor.

Öbür dünyayı istediğimiz gibi bu dünyayı istersek aydınlanma bizde de olur..

Tek yaptığımız batının buluşuna icadına yaşam tarzına özen ve onu kendimize adapte etmek.Ama kendimiz merak etmiyoruz.Milyonlarca böceği kuşu çiçeği batılı merak ediyor belgesel yapıyor isimler veriyor sınıflandırıyor ilaç sektöründen fotoğrafçılığa kadar birçok alana kadar bilgileri bu dünyada kullanıyor..

Bu dünyada daha fazlasını istemek insanca yaşamayı kolaylaştırmak inanca ters değildir ancak bilimsel gelişmelerin zenginleşmenin rerahın getireceği bedel ağırdır.Bu insanın kendisine acizliğini unutturmamalı bilimsel gelişmeler sonucu 150 yaş yaşasa da ölümün hak olduğunu bilmelidir.

Asıl kendimizi inancımızı takvamızı bu bilimsel gelişmelere ayarlamalıyız.

Yazımı geçenlerde tv. de seyrettiğim Batılı bilim adamlarının bir araştırmasıyla bitireceğim.Anne karnında yüksek oranda alınan testesteronun yüzük parmağını işaret parmağından daha fazla uzattığı ve böyle kişilerde de kalp ve damar sisteminin daha çok geliştiği teorisi üzerine bir araştırma..Bu araştırma kapsamında 6 denek koşturuldu ve (3üncü ile 4üncünün yerleri hariç) bilimadamının öngördüğü sıralamada herkes yarışı bitirdi.

Bilgiler araştırmalar gün gelir hiç olmadık bir alanda çığır açarlar.

Bilgi güçtür. İnanç ise bilgiye rağmen birşey bilmediğinin acizliğini bilmek paraya sağlığa iktidara vs. ye rağmen herşeyin bir sonu olduğunu unutmamaktır.

Batıda inanç ve bilgi birarada olmadı.Ve olmayacağını söylüyorlar..Ama bizde birarada olacağını neden ispatlamayalım?

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

acaba?

Araştırmadan salt “söylenenlerin ve savların” kabulünden hareketle söylenenlerin ve savların karşısında özür beyan edici tavır sergilenmesi onanması ya da değillemesine girişmek bu ülkeye özgü müdür? Genel midir? Bilmiyorum. Yukardaki yazıda geçen iki iddia var ki akıllara seza. Biri matbaya sırt çevirmeye ait diğeri de bilimle uğraşmanın neliği.

Matbaaya niçin sırt çevrilmiş? Kültürel. Peki 140 küsur tanımlı nazenin kültürün bunda ne gibi payı olabilir ki? Matbaaya karşı olunuşun esbab-ı mucibesi batıda dinsel midir değil midir? Onu batılılar söyleyecektir. (matbaanın kullanımı batıda hemen olmamıştır.) ya bizde Osmanlı da? Osmanlı da matbaaya karşı çıkışta “sosyal boyut” vardır. Bir kitabın yazımında ciltlenmesinde emeği geçen insan sayısı kimi tarihçilere göre beş bin kişidir. Matbaa bu beşbin kişiyi işsiz bırakacaktır (bu beşbin sayısı ailelerle birlikte düşünülmelidir). Bu beşbin kişinin sosyal güvencesi sağlanana kadar kullanılmasına karşı çıkılmıştır. Tıpkı Karl Mark’sın İngiliz fabrikalarında insan yerini alan makinaların yok edilmesi için işçilere çağrı yapması gibi. Sosyal yaşamı bozucu “alet-edavat” karşısında nasıl bir tavır takınılmalıdır? “ölen ölsün kalan sağlar bizimdir!” mi denecek yoksa bir takım önlemler mi almak gerekecektir? Gerekir? Olayın bu boyutu göz önüne alınmadıkça söylenenler ve söylenecekler salt bir kör sav olarak kalacaktır. Bu problem günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Hem de dünyanın her kesiminde.

Bir başka husus –ki bu hep karıştırılmakta- teknoloji ile the science’n karıştırılması. Teknoloji alet edevat yapımı ile ilgilidir. Alet edevat karşısındaki tavır özellikle doğuda “itikadi” olarak hiçbir zaman değerlendirilmemiştir. İşleri kolaylaştırıcı alet edevatta salt sosyal yapıya yansımalar göz önünde bulundurulmuştur, bulundurulması da doğaldır. The science gelince yani bilime. Pozitivst bir dünya yorumu yanlısı da olabilir science idealist vb. Bunlar Hıristiyan itikadı içinde sorundur. Dünya hakkında, “şey”ler hakkında fikirler ileri sürmek İslam dünyasında hiçbir zaman itikadi olarak değerlendirilmemiştir. Değerlendirilmesine de imkân yoktur. düşünün ki “ Allahın varılığı” dahi “farz-ı muhal” kaydı konularak tartışılmıştır. Hal böyle iken nasıl olur da şöyle bir sav ortaya atılır, neye dayanılarak denir: “bilimle uğraşmayı Yaratanın ilmine ukalalık olarak algılıyoruz.” Bunu söyleyen ve bu yüzden dünyayı ve “şeyleri” araştırmadan imtina eden hangi İslam alimidir? Biruni mi? Cabir mi? İbn-i Sina mı? Nasirüddin el Tusi mi? Tabataba imi? Kim? Ali Kuşçu mu?

Lütfen bir şeyler yazarken hiç değilse yazdığımız konuyla ilgili bir iki saatlik bir araştırma yapalım olmaz mı?
Bakın belki çoğunluğun imrendiği günümüz dünya ve yaşam biçimi karşısında bu dünyayı oluşturanların otağında büyümüş ve bir takım itibarlı statülere sahip kişiler mevcut dünyanın yaşanılır olmadığı ve git be git insanlığın yoksullaştığını haykırmakta ve bir an önce bu dünyadan kurtulmaya çağırmaktadırlar. Hiç değilse onlara kulak verin.
Örneğin “Tüketim Köleliği”ne vurgu yapan İvan İllich, “Bilim Kutsal Bir İnektir” diyen Anthony Standen, “Bilim Kilisesi”ne savaş açan ve “Bilimsel Yönteme Hayır” diyen Paul Feyerabend, “ Yaşayanlara Çağrı” yapan Roger Garaudy’e kulak verelim. İnsanlık için. Geleceğimiz için. Feryatların boşuna olmadığını çevremizi –artık çevre bütün bir dünya olmuştur- gözlemleyerek görmek olası. Yeter ki bakmasını ve görmesini bilelim.

Cemal Bey'e

Aslında bu yazıyı yine bu sitede bilimle ilim arasında bir seçim yapan bir yazıyı okuyunca yazmaya karar verdim.

Benim savım şudur: Aydınlanma kültüründen uzağız bilime ve akla önem vermiyoruz. Bunun iki nedeni var; birincisi yaşadığınız medeniyet dilimidir yani köydeki bir insan gazete okumuyor diye suçlanamaz, geri sayılamaz. Tarım kültürünü yaşayan bir toplumda endüstri kültürüne ait değerlerin olmadığını sorgulamak zaten abestir bunu cahilliğe, bağnazlığa muhafazakarlığa bağlayamayız ki, endüstri toplumuna geçişle bir çok yeniliği de sindiriyoruz. Matbaa örneğinde demek istediğim o devirde bizde okuma kültürü toplumda seçkinlere elit bir tabakaya hastı yani şehirlerde yaşayan halk, işçi sınıfı yoktu ki "örmezsek köyünü terketmiş olup yaşadığı şehre sahip çıkmayan ama gitmediği yaşamadığı köye yol elektrik su götüren irrasyonel bir kültür içinde yaşar, yaşadığımız şehirdeki bir çok nahoş musibetleri de kader olarak algılarız ve bunu da sözde mensubu olduğumuz inanca uygun olduğunu da düşünürüz. Buna karşın aydınlanma kültürünü, bilimi, rasyonel düşünceyi içselleştiremeyiz, en kötüsü "bizim buna ihtiyacımız yok ki" deriz.

Batının bilime akla dayalı sisteminin aslında o kadar da güzel olmadığını, eleştirilerine insanların gittikçe yoksullaştığına tabi ki hak vermek gerekir. Ama gerçek demokrasi hiç bir zaman yoktur. Kararları herzaman otoriteyi elinde bulunduranlar "güç" sahibi olanlar verir. Yani Dünya ekonomisinde, biliminde, sanatında sıfıra yakın değeri bulunan güç olmayacağı için de etken değil edilgen olacaktır.

Asıl önemli sınav batının müreffeh seviyesine ulaşıp ekonomik ve kültürel anlamda bir yüksek toplumdan oluşan yüksek güce eriştiğimizde bizim nasıl adil davranacağımızdır.

Peki neden geri kaldık, neden ilkleri biz gerçekleştiremiyoruz, birilerinden görüp alıyoruz veya neden üretmiyoruz ama tüketiyoruz? Neden bilimadamı denilince örnek olarak İbni Sina'lara kadar geriye gitme ihtiyacındayız da günümüzden örnekler aklımıza gelmiyor?

Bu soruların cevaplarını ben bir şekilde açıklamaya çalıştım ki, zaten neden geri kaldık sorusuna hakikat olan "kitap" tan uzaklaştık şeklinde verilen cevaplar bile beni destekler. Kitaptan uzaklaşmayan ama hala kalkınamayan parası olduğu halde üretken olmayan müslüman toplumlar da var çünkü.

Türk milleti her zaman yeni çağlar açmıştır bunu da başaracaktır. Edward Said Araplar başlarına bir musibet geldiğinde "Bunu bana kim yaptı" der, Türkler ise "Biz nerde yanlış yaptık" der diye açıklar. Yeter ki biraz düşünelim, akledelim. Tanzimattan bu yana biz nerde yanlış yaptık diye düşünüyoruz biraz daha düşünmeye devam edelim.

Aydınlanma kültürü = power arayışı

Öncelikle hoşgeldin Alp kardeş! Bugün yine enteresan bir gün oldu. Kafam karışık değil ama pekçok konuyu birarada ele alma zorluğu, hepsini anlatabilsem arzusu sıkıştırıyor insanı. Önce şunu vurgulayarak başlıyayım : yukarı sağ köşedeki heybeye kısmındaki Y. Kaplan'ın yazısı çok önemli, hem bu yazıda geçen bazı sorulara cevap olması hemde sitede epeydir kafamızı karıştıran '' islamcı '' kelimesini bu kelimeyi kullanmadan asli anlamı müminlerin özelliklerini belirterek ( Kitabımızın kamusal alana müdahalesi zaruretimiz, görevimiz, sevgimiz, duamız...) putperestlere de iyi bir cevap niteliği taşıması bakımından. Hocam laiklik dini demiş ben mealini verdim : putperestlik. Çünkü Kuranda açıkça anlatılan firavun tipi putperestliğin tipik bir örneği laiklik dini. Herneyse konuyu dağıtmayalım.

Şimdi şu batı aydınlanması ve bizim durumumuz meselesine gelelim. Önce şunun adını koyalım biz kimiz? Batıya göre doğuda yaşayan batılının keyfince kullanabileceği geri kalmış köle insan / androit yada köleleşme sürecini tamamlayamamış mutasyona tabi mutant mı? Efendinin gözlükleriyle ve dünyaya baktığı yerden bakınca öyle görünüyor elbette ama Yusuf hocamda onu vurgulamış ya, bize ne oluyor? biz kendimize efendinin gözlükleriyle ve durduğu yerden niye bakıyoruz ki? sevgili Alpim, kardeşim kısaca budur derim aydınlanma serüveniyle kendimizi kıyasımız; yani kendi varoluşunu bir anti tez olarak ortaya koyma çabası, sürekli ötekine ( bu ötekide hiç şakası olmayan iblis yada onun çocuğudur ) göre bir konumlanış, ya kabul ya red, ya sev ya terket ...

Asıl soru 'biz kimiz' in doğru yanıtını bulamadıkça, kendi varoluş kodlarını ve tanımlarını bulamadıkça elbet eloğlu (iblis ) adamı mutant olarak tanımlar ve dünya, mavi kanlı soylular(ezoterik yorumlarda fiilen kendini iblis soyuyla ile ilişkilendirenler bile olmuştur, satanizim bunun türevi) bunlara hizmet için var edilmiş kölelerle, efendilerine hizmete yanaşmayan '' terörist / medeniyet dışı mutantların '' savaşıdır diye inandırır adama. Çünkü iblisin bizimle olan kadim / eneski-enköklü / savaşı KONTROL olarak karşımıza çıkıyor ve bunun somut karşılığını seküler / taşa-toprağa kul olmuş dolayısıyla iblise / yaşam düzeni kapitalizm ve onun antitezi komünizm olarak kendimizide bunların içinde buluyoruz.Şimdi, dünyacıların/müşrik-putperest kullandığı kavramları kullanmadan izah edersek yukarıda söylemeye çalıştıklarımızı şöyle bir giriş denemesi yapmak istiyorum:

Bakara suresi ve araf suresinden ayrıntısıyla okuyun, şimdi hatırlayamadığım bir kaç yerde daha anlatılıyor yaradılışımız kıssası. Adem, bir bilgi deryasının içine Rabbi tarafından, Rabbin sınırlarını asla bilemeyeceğimiz ilminin (tüm denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa yedi misli olsa ilmi tükenmez...) insan formu/biçimi olarak varediliyor, herşeyin sahibi Yüce yine maliki-sahibi olduğu canlılık / farkındalık / bilinç / ruh / algı / akıl / kalp... (yine Rabbin ilminin formları olan ve yine bunların mahiyetinide asla bütünüyle kavrayamayacağımız) nederseniz deyin bunu insana bahşediyor;yani ilmin bir formu insan, ilim denizinin içinde kendisinin ve Rabbinin farkında olan bir canlılık kazanıyor Rabbinin izniyle.(insan suresi 1 ve devamını okuyun lütfen) Kendisine varoluş amacı bildirilip amacına uygun hareket edip etmeyeceği deneniyor ama nasıl? (Bakın yukarıda söylediklerimin arasına binlerce parantez daha açmak istiyorum ama mümkün değil, bu yüzden bu parantez içlerini sizin okumanız gerekiyor: Kurandan tabiiki.) Necm suresi 1-20 arası Hz. Muhammedin bu sınırsız ilmin bir kısmıyla olan muhatablığındaki tutumu övgüyle sunuluyor 17. ayet '' göz ne kaydı, nede sınırı aştı '' ve hangi durum karşısında 18. ayet '' Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü ''
Yani sınırların içine varedilen sınırlı Ademin, sınır yokmuş gibi davranabilen bir tamahı var onu tanrısal nitelikler peşinde koşmaya zorlayan, tüm bu ilim havuzunun sahibi olabileceği vehminide kulağına fısıldayan başka bir bilgi formu iblis... yine yani, adem tamahını / nefsini / arzularını / duygularını... kendisi, Rabbinin kendisine öğrettiği biçimde kontrol etmez ise, bunları iblisin kontrolüne terk etmiş olarak, kendisinin faydasına sunulmuş olana kölelik yapmak suretiyle varlığını aşağılar, kendi elleriyle aşağılıklığı kabul etmiş olarak baştan yapılmış anlaşma uyarınca iblisin peşisıra aşağılıklar diyarının yolunu tutar...Şimdi dönelim başa, adem cennette tamahının sınanacağı bir ''yapma'' buyruğuyla muhatap (bizimde hergün olduğumuz üzre) iblis gelip diyorki: yaparsan bu bilgi havuzunun daha yücelerinden olabilirsin; çatışma ne ? daha yüce olma herşeyin sahibi olma yani tanrısallaşma arzusu, peki mümkünmü? değilse neden her gün gücün peşinden koşuyoruz hala ders almıyoruz kardeşlerim? Adem tanrısallık arzusuna yenilip Rabbini -HAŞA- yalan söyledi durumuna düşürüp iblise inanıyormu ve bizim gün içinde yaptığımız mukayeselerde tarafımızı seçişimize benziyormu bu durum? sonuç aşağılık olmak elbetteki. Kardeşlerim! Ayaklarımızı denk almak durumundayız, Rabbimiz bize çok yakın, kendimizden bile lütfen bunu hatrımızdan çıkarmayalım. iblis bizde sürekli bir '' uzak Allah ve uzak hesap günü ( hesap günü ne zamanmış derler..hüüü! daa var) '' tasavvuru oluşturup '' nasılsa affedileceğiz Allah bağışlar '' yada '' sayılı gün değilmi, cezamız neyse yatıp çıkarız '' biçiminde cahilane bir pervasızlık ve sorumsuzlukla neye kafa tuttuğunun bilincinde olmayan şuursuz bir hayvanlaşma meydana getirmeye çalışarak aklınca Rahman' a insanın ne mal olduğunu ıspat edecek. İblis yalan söyler kardeşlerim, bizleri aldatır ve çocuklarımıza ortak olup topumuzu kendi aşağılar yurduna çağırır. Konuya dönersek yazıda kullandığım iblis kelimesinin yerine modern batı kavramını yerleştirin fark göremeyeceksiniz ve rahatsızlıkta oluşturmayacaktır yazının biçimsel akışı bakımından; çünkü onun çocuklarının medeniyetidir bu.

Bize gelince, pekçok yanlışımız var kardeşlerim ama en temelde olanı Kitapla olan ilişki zayıflığımız. bakın Kitap demek doğrudan Rabbimize muhatab olup O'nu dinlemek O'nun yol göstericiliğine teslim olmak demek; ki bunun mümkünlüğünün en zarif ve mükemmel biçimini sevgili yegane örneğimiz Muhammed ( Allhın selamı ve bereketi üzerine olsun) de gördüler, görüyoruz, görecekler kıyamete değin... Dolayısıyla, görev tanımının dışına çıkılarak yapılacak bir bilgi arayışının ne olduğu aşağı yukarı belli olmuşken güç-güçlü denklemine çok dikkat etmeliyiz diyorum.

Son olarakta hazır yeri gelmişken açık ve seçik olarak ikide konuya kısaca değinmek istiyorum:
1) cehennemde sayılı gün yanılıp çıkılacağına dair Kuranda bilgi bulunmamakla beraber Allah bunu bir iftira olarak belirtmiştir Ali imran 24 / Bakara 80 konuyu açıklayıcı mahiyettedir. ( okumaları yaparken konunun başını bulup oradan gelirseniz bu tutumların tarihsel köklerini ve bu söylemi kullanma sebeplerinide görebilirsiniz)

2) Yukarıda yaradılış konusunda bahsedemedim tam olarak. ...ona ruhumuzdan üfledik... ifadesi pekçok kimse tarafında Rahmanla organik bir ilişki olarak algılanmaktadır. -haşa- Rahmanın bir parçası olarak ruhundan değil; sahibi ve maliki olarak ruhtan bahsedilmektedir ki O herşeyin malikidir, bize herşeyimizi verendir. SUBHAN çok önemli bir kavram yanlış anlaşılmalara karşı dikkatli olalım. Hilafet olayıda insanın yukarıda bahsettiğimiz görev tanımından başkası değildir.

3) ilave olacak ama refah toplumu meselesinede açıklık getirmesi bakımından : Firavun, Karun ve Bel’am özelinde baktığımızda, “bu üç tipin ortak vasfı, Kur’an’da mutref olarak tipleştirilir. Etrefe fiili, kolay ve müreffeh bir hayata düşkün hale getirmek anlamına gelmektedir. Mutref sözcüğü ise, kolay, müreffeh bir hayat yaşayan/hayatın tadını çıkaran, yani ahlâkî-dinî endişelere hayatında yer vermeyen demektir.” İlkav Ramazan ve Kuran paneli / Ramazan Yazçiçek konuşmasından aldım.

sonuç: Alp kardeşimiz hakikati bulduğumuz ve daha fazlasını aramadığımızdan dem vuruyor ama bizim neyi bulduğumuz pek bi şüpheli....

Bugün amma bereketliymiş. tam yazıyı postaya vericem, bakıyorum yeni bir yorum; hadi onu oku dön ilave yap, pat yeni bir yazı...neyse Cemal abi yazıyı hazırlamış bulundum Ayşe kardeşimizde benzer yerden deşmiş başka bir konuyu bende ilaveten bunları söylemiş ve tüm kardeşlerimi bu mübarek günün çoşkusuyla dolu dolu selamlamış olayım...

Selamünaleyküm