Bir zamanlar insanlarda, tabiatta bir ruh vardı. Öyle bir ruh ki insana- aleme canlılık katıyor, O’nu diriltiyordu. Bu ruh ile var olabiliyordu. Çevresine huzur, mutluluk, denge getiriyordu. Adalet, özgürlük, tevhid O Ruh’un temel ilkeleriydi. Varlığın künhüne ermiş, sırrı çözmüştü. O ruhun estiği yerlerde heyecan, aşk vardı. Çirkinlikler, kötülükler yok olup gidiyordu. O ruh çamuru harekete geçiren, en üstün kılandı. Yokluktan varlığa, çokluktan birliğe çağrıydı. İnsanları bir araya getiriyor, toplulukları birleştiriyor, ayrılıkları gideriyordu. Erdemliler şehri inşa ediliyor, kimsenin canına, malına, ırzına yan gözle bakılmıyordu. Öyle bir ruh ki kendine güven, sabır, sebat vardı. Kendi var oluşunu toplumun varoluşu, kendi yok oluşunu başkasının yok oluşu olarak görendi o. Bir ruh vardı hissedilen, yaşanan, insandan insana, nesilden nesile, devletten devlete geçen. İnsan- toplum- devlet- doğa- tarih- Allah arasında bir ahenk oluşturan ruh.
Bu ruh uzun zamandır kayıp. Ne zaman ki kardeş kardeşi boğazladı, insanoğlu vahiyle irtibatını kopardı. İnsanlar merhamet bağını yitirdi, başkasının yok oluşunda kendi var oluşunu görmeye başladı. İnsanların kalbine- aklına şehvet- tüketim- mevki- makam okları saplandı. Yenilenmek adına tüm kutsalları red etti, yok etmeye başladı ve kelimeleri köleleştirdi. Kahpe füzelerle milyonlarca beden yok edildi. Savunulan tüm ideallerin tam tersi yapılmaya başlandı. Gerçek ile irtibatını kopardı, her şeye hakim olmaya çalışırken kendi özgürlüğünü yok etti, sevdaları kirletti. Vahyin diriltici nefesinden kendini yoksunlaştırdı. Değişik maskelere bürünmüş yeni ilahlar icat etti. Okçular yerlerini terk edip ganimete koştu, iktidar uğrunda feda edildi. İşte o zaman o Ruh kayboldu.
Ama ruh saklı. Her an taptaze, canlı… Ama nerede? Bu ruh annelerin gözyaşlarında, ateşe söndürmek isteyen kuşun ağzındaki bir damla suda, bataklıkta boğulan kardeşine uzanan elde… İsa’nın merhametinde, Musa’nın asasında, İbrahim’in taşlarını koyduğu Kabe’de… İnsanın başı beş vakit koyduğu secdede, kendi vicdanımızın dehlizlerinde, caminin minaresinde… Zulme karşı haykıran yüreklerde, dini vatanı namusu için canını siper eden gençte, yitik olan ilim ve hikmeti arayan gözde, kulakta, kalpte… Kurtuluşu başka insanlara, şehirlere taşıyan insanların çöldeki izlerinde, ellerini kalplerine her şeyi duyan- karşılayan güce açıp dua eden dilde… Söylenen sözlerin, itirafların, saklanmış sırların şahidi olan kalemde. Her an bilinç ışıklarını yakan kelimelerde, varlığı her anı bir mesaj olan eşyada… Her adımda, iyilik yolunda, mescit yolunda… Esen rüzgarda, yanıp sönen yıldızda, kuşun sesinde, suların çağıltısı, yaprakların hışırtısında… Her kalbini- aklını veren okuyana bilgi, bilinç, mutluluk coğrafyalarını açan Kitap’ta.
Saklı olanı bulmak, onu kendi benliğine sindirmek için daha ne kadar bekleyeceğiz. Kayıp ruhun peşindeyiz; kendimizde bulduğumuz, yine kendimizde yitirdiğimiz…
Yorumlar
Bir Buz Dolabı Bin Tane Ruh Eder...
Cts, 18/11/2006 - 00:18 — yusa ırmakKayıp ruhun peşinde koştum yazınızı okurken. Fikir olarak neye cırıt attırdığımın farkında olmayarak yazılan yazının üstüne birde kırmızı mürekkeple yorum yazınca iyice okunmaz oldu belki alem... Dünyanın aynalığı cal cal oynalığı geldi akla satır aralarından geçerken. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliği, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görüldü ayan beyan. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, bu değersizlik içindeki "kayıp ruh"(u) kendi başına ifade edilirse yanlış olur mülahazasındayım.
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, ruh ta kalmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka... Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı zannımca. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve ahirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğelenceden ibaret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Kayıp ruh ise bogazlanan kardeş kanının içinde ... Bir varmış bir yokmuş...
Kendimizde yitirdiğimiz değerler, aradığımız ruh elbette kendimizde. Ancak iki dakika düşünmenizi istiyorum. İnsanın dünyevi olarak zaruri ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helal yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde, ruh yörüngesini sizce de şaşırmamaktamıdır? Evet alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlak ve kültürü benlik ruhu alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” ruhuyla, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceleri, makine alır almaz, artık aklımızın ucundan bile geçmeyeceğini bilemedik. Binlerce örnekleri var çoğaltabiliriz. Ruhları esir etmiş Tv, kulakları paslandırmış radyo, içinde sadece kuru aşk sözcükleri olan kasetçalarlar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlakı da, ruhu da kaçınılmaz olarak getirmiştir? Esas ruhu burda aramak gerekmeycekmidir? Evet dediğim gibi iki dakika düşünmek yetecektir.
Efendim "saklı olanı bulmak, onu kendi benliğine sindirmek için daha çok bekleyeceğiz..." insanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, ruhunu beş paraya satıyor. Daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor hiç düşündük mü? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekarlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz?
Tüketim hastalığının mikrobu, hangi insanda ruh bıraktı? moda, adet, “ele güne karşı”, “iyi ama, herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; (skoda motorlu nice ferariler gördüm ben!) insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahabe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkansızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; ahirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor. Geriye ne ruh, ne de anlı samimi secde gören insan kalıyor...
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz azizim? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, mesela kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, bu parayla kaç tane insan ruhu diriltirsiniz, hiç düşündük mü? Eşya, para kötü bir şeydir demiyorum. Eşyanın, maddenin, paranın insanın ruhunun nasıl yok olduğunu göstermeye çalışıyorum.., bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hakim, insan mahkum ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insani değerleri yutuyor. Dünyevileşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibadeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklamlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş gayesini düşünemiyor bu insanın ruhu, hayatı nasıl canlı kalmış olabilir? Şayet bu insanın duygu ve ruh dünyası canlı ise de bu hayatın içinden 1000 kişiden 1 kişinin ancak canlı olarak kalacağına inanıyorum. (Ama "yeis mani her kemaldir" derler yeis içinde de değilim.)
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; ruh dünyası, gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevasına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikayetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahabe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fani eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; ruh heykelleri seranatlar ile inşaa edilmiyor, demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bu ruhlar...
İnşallah kayıp ruhlarımızı bulmak için geç kalmış olmayız!...