Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde ateşin keşfi ile tekerliğin icadı arasında bir yerde. Nuh tufanından önce mi sonra mı tam olarak bilinmez amma yerle göğün arasındaki boşluğun melekler tarafından doldurulduğu zamanlarmış. İşte o çağlarda günlerce süren masallar, destanlar ve hikayeler anlatılırmış. Tabii insan hafızası da güçlüymüş. Hatta daha sonra bunları bilen ve dinleyenlerden bazıları yazının ve alfabenin insanı tembelleştirdiğini ve unutkanlığa sebebiyet verdiğini iddia eder.
Söz ile anlam arasında bir ayrışma yokmuş. Yani dilden (gönülden) ne kasdedilir ve söylenirse muhatabına ulaşırmış. Yalnız havas-avam ayırımı her zaman olmuş. Fakat onların da şöyle bir avantajı varmış. Dile gelmeye/gelemeyen hususlar anlatılacaksa semboller, remizler, imalar kullanılmış. Bu yolla avam ile havas arasındaki fark korunmakla birlikte köprüler de her daim var kılınmış. Derken modern çağda sembollerin hurafe! olduğu keşfedilmiş. Böylece ilginç bir biçimde 'gönül' anlamına da gelen dil, et parçasına, sadece somut gerçekliğe, gündelik hayatın içine hapsedilmiş. İnsanlar günün 24 saati konuştuğu, dinlediği halde adeta Tevrat'ta belirtilen gazaba uğramışlar. Önce dilleri bozulmuş insanların ve kardeş kardeşe, ülke ülkeye girmiş ve helak olmanın ilk ve en önemli adımlarını atmışlar.
İnsanların birbirlerini anlaması, birbirlerine belirli mesajları sağlıklı bir şekilde iletmeleri için modern zamanlarda "İletişim" bilimi icad edilmiş ve hatta bunu daha da güçlü kılabilmek için "beden dili" de ilave edilmiş. Böylece sözün kifayet etmediği yerde buna el-kol hareketleri, jest ve mimiklerin da katkıda bulunması istenmiş. Ama yine de "ben sizi sabırla dinledim, şimdi de siz beni dinleyin" veya "kardeşim baştan söyleseydin ya şunu boşuna kavga etmişiz o zaman" gibi her gün karşılaştığımız bu durumların sayısı azalmamış.
Çağımızın bütün bilimsel ve teknik imkanlarını kullanabilmemize rağmen birbirimizi anlamada geçmiş yüzyıllara göre çok fazla mesafe katettiğimiz söylenemez. Witgenstein'in dediği "dilimizin sınırları dünyamızın da sınırlarını belirler" sözünü "Dilimizin yani gönlümüzün sınırları dünyamızın, düşünce ve davranış dünyamızın sınırlarını belirler şeklinde mi anlamalı acaba. Peki öyle ise insanlarla ve hatta diğer canlılarla iletişim kurabilmek ve iletişimi devam ettirebilmek için ne yapmalıyız? Kendilik bilgisine ve kendimizi bilmeye gayret etmek başlangıç olarak görünüyor.
Yorumlar
İmam Şıblî
Salı, 24/02/2004 - 01:40 — Selim SevkiogluAh efendim pek yoğun ve yorgun bir vaziyetteyim. Gel gelelim, vakti zamanın birinde Cemaat.com isminde bir site varmış. K-Pax gezegeninde yalnızlık çeken S. Şevkioğlu isimli biri de, kendi efkarıyla bu sitede okuyup yazarmış. Zamanında seyyah olup şu alemde dolansa da sonradan yorulup kendi gezegenine kapanmış. Günler günleri aylar ayları kovalamış. Ağaçlar çiçek açmış, meyveler olgunlaşıp yere düşünce leylekler sıcak ülkelere kaçmış. Ağaçların yaprakları dökülmüş, önce dağların doruklarına, sonrada ovalara kırlara kar yağmış ki; sitede Ergin Çağman imzalı bir yazı belirmiş. Meğerse Hızır, beklemekten sıkılan S. Şevkioğlu'un " Himmet et üstadım Umman'a daldım " demesini beklermiş :)
En evvela şöyle bir hoş geldiniz diyelim. Son cümlenize binaen bir giriş yapıp gerisini sonraya bırakalım, çünkü vakit ve durum bunu icap ettirir.
Efendim, merak edip araştırdım ve Kuran'da kullanılan " Alim yada ilim sahipleri " tanımlamasının bilenleri değil ilmi ile âmil olan (ilmine sahip olan, yaşayan) kişileri ifade ettiğini öğrendim. Zaman geçtikçe ilim kaybolsa da, eskiler yenilere nazaran bu tabirleri yerli yerince kullanmaya dikkat eder ve ifade ettiklerini hayatlarına geçirme hususunda daha titiz davranırlardı.
İşte böylesi alimlerden biri olduğu söylenen İmam Şıbli'ye " ilminizi kimden öğrendiniz " diye sual etmişler. O da " bir köpekten " diyerek anlatmaya başlamış.
" Bir gün nehir kenarına vardığımda orada susuzluktan yanmış bir köpek gördüm. Su içmek için nehre doğru yanaşmıştı ki, suyun yüzeyine yansıyan aksini görünce geri çekildi. Orada gördüğü köpekten kormuştu. Bir kaç kez daha aynı şeyi tekrarlamasına rağmen her gördüğünde yeniden korkarak geri hamle yapıyordu. Fakat suya öyle yanıyordu ki, sonunda yüzleşmeye karar verdi ve yapmak istemediği ve zor olan şeyi yapmarak suya atlayınca hem hiç bir zakar görmedi, hem de suya kanarak ferahlayıverdi "
Efendim sözümüz Yunusça " İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır " sadedinden, İlmin başı da sonu da aslen kendini bilmekle ilgilidir. Çünkü insan küçük bir alemdir. Kendini bilmek için de kişinin sıklıkla kendi ile yüzleşmesi gerekir. Kendi ile yüzleşmeden kendini bilmek mümkün değildir. " Kendini bilmeyen neyi bilir ki " diyelim ve bunu bir giriş olarak kabul edelim.
Empati ve etkin dinleme
Çar, 25/02/2004 - 11:24 — Ercan HüseyinoğluNerden aklımda kalmış bilmiyorum etkin dinleme diye bir şey var. Bence buna adamn gibi dinleme demek lazım.
Aynı dili konuştuğumuz herhangi bir kişi ile anlaşabilmek için önce doğru anlamak gerekiyor. Doğru anlamak için doğru dinlemek, "adam gibi dinlemek" lazım. Burada hemen devreye "empati" ve objektif olmak" kavramları devreye giriyor.
Muhatabı doğru dinleyebilmek için önyargıdan uzak ve muhatabın içinde bulunduğu duruma, konuma göre dinlemek gerekir. Bunları yaptıktan sonra zaten anlamak çok kolaylaşacaktır. Bundan sonra ise geriye "hoşgörü ile yaklaşmak" kalıyor. Ancak cümlenin başında da belirttiğim gibi aynı dili kouşmak gerekiyor. Bu nedenle muhatabın seviyesine göre konuşmak ve kullandığımız kelimeleri özenle seçmek gerekiyor.
Üslubumuz da gayet yumuşak ve nazik bir üslup olmalı, özellikle de tanımadığımız insanlarla kurduğumuz diyaloglar da çok daha özenli olmaya dikkat etmemiz gerekir. Yani demek oluyor ki anlaşmak için anlaşmaya çalışmak ve emek vermek gerekir.
Endişe duyuyorum
Per, 26/02/2004 - 02:26 — Şadan ErcanÇağımızın teknolojisi iletişim tekniklerini zenginleştiriyor ama gönülleri fakirleştiriyor. Teknoloji ilerledikçe insanlık ve medeniyet geriliyor. Bilimsel gelişmeler ışığında eşya inanılmaz bir hızla değişiyor ve gelişiyor. Ancak insanlar insani değerler açısından sürekli geriye gidiyor.
Günümüzde insanların anlaşma konusunda yaşadığı sıkıntılarda en temel nedenin bu geriye gidiş olduğunu düşünüyorum. Eski Roma'da borcunu vadesinde ödeyemeyen kişi alacaklının malı oluyordu. İlkel ve insanlık dışı bu ve benzeri hukuk kuralları zaman içinde kaldırıldı. Peki aradan geçen yüzyıllarca zaman sonra ne oldu?
Amerika'nın Guantanamo'da uyguladığı vahşet, hukuk kurallarını hiçe sayarak yaptığı insanlık dışı uygulamalar, Afganistan ve Irak başta olmak üzere dünya barışı adına dünyayı kana bulaması karşısında endişe duymamak mümkün değil. Amerika ve İsrailin desteklediği Tutsiler ile Fransa'nın desteklediği Hutular arasında yaşanan savaşta 2 ay gibi bir sürede 1 milyon insan katledildi. Ve daha nice insanlığın yüz karası olaylar...
Devlet terörünü bir kenara bıraksak bile yaşanan bir toplum terörü var. Öyle olaylar duyuyoruz ki inanmakta güçlük çekiyoruz.
İncir çekirdeğini doldurmayan nedenler yüzünden meydana gelen yaralama ve ölüm olayları ortaya korkunç bir tablo çıkarıyor. Cinnet geçiren toplumun içimi ürperten çığlıkları...
İnsanlığın geldiği noktada insanların anlaşması, sağlıklı diyaloglar kurması, sulh içinde yaşaması hiç te kolay görünmüyor.
Kelime haznemin düşündürdükleri
Cum, 27/02/2004 - 07:53 — Selim SevkiogluEfendim, İletişim bilimine detayları ile olmasa dahi üstün körü vaziyette vakıf olduk. Ülkemizde bu hususla alakalı bir çok kitabı yayımlanan x şahsının iki dersine de katıldım. Anlatılanlar yabana atılası değil lakin, tavsiye edilenlerin bir çoğu güzide kültürümüzü sindirmiş olanları kızdıracak mahiyette. Göz boyamayı, siz de olmayan şeyleri varmış gibi göstermeyi, kısacası rikayakarlığı salık veriyorlar. Hem de bunu gözünüzün içine bakarak ve iyi bir şeymiş gibi anlatıyorlar.
Bir de anım var kısaca özetleyeyim ; İletişim uzmanı anlatıyor " x partisinin sorumlularından bir dostum, propaganda yaparken sık sık alabildiğine hiddetleniyordu. Bir ara yanına giderek, etkili iletişim için tebessüm etmesi gerektiğini söyledim " dedi. İletişim uzmanının sözünü keserek " Siz ona şekilsel bir riyakar oluşu tavsiye etmiyor musunuz. Anlattığınıza göre, adam hiddetli ve biraz da anarşist ruhlu birisi ve siz ona içinden gelmeyen şeyi yaparak olmadığı şekilde görünmesini salık veriyorsnuz. Bu adamın belli ki bir takım sorunları var. Önemli olan şekilden ziyade daha kalıcı ve içsel olan düşünceleri yada mizacı eğitmek, psikolojisini düzeltmek değil midir " deyince. Bu sözlerimden ötürü salonun beni alkışlamasını istedi. Daha önceki alkış hem tecrübesizliğime hem de nefsime hoş gelmiş ve açıkçası tongaya düşmüştüm. Zira müslüman bir delikten bir kere sokulabildiği için bu sefer yemedim. Uzman resmen, öğrendiklerini ve öğrettikleri bana karşı da uyguluyordu. Konuyu irdelemek yerine, alkışlatarak susturmak gibi basit bir şeydi bu. Hatta kendisine, benzer yanlış telkin ve tavsiyelerden ötürü hüzünlü türküleri sırıtarak söyleyen insanların ne kadar komik durumlara düştüğünü de ifade ettim.
İletişim uzmanları sindirilerek içselleştirilmesi gereken ve sorunu kökünden çözecek olandan ziyade dışsal ve görsel(aslı saklayam makyaj ve süslemeler, görsel olana hitap eden şeyler) haplar sunuyorlar. Karakter analizi, empati vs gibi bir fark edilmesi gerekli hususları da vermiyorlar değil.. İçinde bir takım sakıncalı hususlarında bulunduğu öğretiler diyelim de haksızlık etmiş olmayalım. Seçici olmak gerek.
Şimdi ikinci ve en önemli kısma gelelim; Evet efendim, son derece haklısınız; Kitle iletişim araçlarının çoğalmasına ve bu hususta özel çalışmalar yapılmasına rağmen iletişim sorunu çözümleneceği yerde, bence daha da artarak büyüror. En azından yüz yüze olanın yerini hiçbir muadilinin tutamadığını söyleyebiliriz. Kitle iletişim araçları ve iletişim bilmi ilerledikçe sıcaklık ve samimiyet alçak sürünmeye geçti sanki.
" Witgenstein'in dediği "dilimizin sınırları dünyamızın da sınırlarını belirler" sözünü "Dilimizin yani gönlümüzün sınırları dünyamızın, düşünce ve davranış dünyamızın sınırlarını belirler şeklinde mi anlamalı acaba. Peki öyle ise insanlarla ve hatta diğer canlılarla iletişim kurabilmek ve iletişimi devam ettirebilmek için ne yapmalıyız? Kendilik bilgisine ve kendimizi bilmeye gayret etmek başlangıç olarak görünüyor." (Ergin Bey'in bloğundanalıntı)
Witgenstein'in olduğunu ifade ettiğiniz sözü tarif ettiğiniz şekilde anlamak ne güzel. Bir de ufuk meselesi var tabi, dilin sınırları insanın ufkunu da etkiler. Aslında belki aşağı yukarı aynı manaya da geliyor olabilir. Kelimelerin gönül dünyamız ve ufkumuz üzerindeki etkisi çok büyük. Bunu anlamak için bazı Dil bilimcilerin yazdıklarını müşahade etmek dahi bu kanaate sahip olmak için yeterlidir sanırım.
Evet efendim, kendilik bilgisinin öneminden diğer yazımda kısmen bahsetmiştim, bu yüzden tekrar etmek yerine dilin iletişim üzerindeki etkisinden söz etmek istiyorum.
En evvela dil üzerindeki hakimiyetin iletişim hususuna etkisinin çok büyük olduğunu düşündüğümü ifade etmeliyim. Çünkü, çoğu kere aynı kelimeleri kullandığımız halde farklı şeylerden bahsediyor/kastediyor olabiliyoruz. Bence bunun da iki sebebi var. Birincisi kelimenin manasını bilmemek, ikincisi de kelimenin ifade ettiği ruha ve derinliğe nüfus edememek. Bu iki noksana yada kusura sahip olan kimsenin muhatabını yanlış anlama ihtimali kuvvetleniyor, yada zat-ı şahanemin de sık sık yaptığı gibi iki cümlelik meseleyi yarım sayfada anlatmaya çalışırken muhataplarını bezdiriyor. Üstüne üstlük bir de anlatmak istediğini anlatamamış bile olabiliyor. Efendim sözüm özü, hem sade bir dil kullanan hem de kısa ve öz cümleler kurarak meramını anlayabildiği kadar avama, gücü nispetince de havasa aktarabilen kimseler çok ama çok az bulunuyor/yetişiyor. Gel gelelim kişi kendilik bilgisine vakıf olduktan kelli, iletişim diye bir problem de kısmen de olsa ortadan kalkıveriyor. Çünkü bu tür kişiler en evvela problem sahibi olmuyor. "Varlığa sevinmeme, yokluğa yerinmeme" düsturu sebebi ile bunu sorun yapmıyor da diyebiliriz buna. Sorunsuz insanın diyemesek dahi sorun yapmayan insanın iletişim kurması daha kolay oluyor. Niye mi ! çünkü o hem kendini bildiği kadar başkalarını da bilip anlayabiliyor, hem de aslî maksadın bilinci ile talî maksatlara takılıp kalmıyor. Asli maksat nedir ? " . Bu soruyu, en azından " iddiasını muhatabına kabul ettirmek zorunda hissetmek demek değildir " diye cevaplayabiliriz. Bu husus çok önemli olmasına karşın biraz uzun ve belki de boyumuzu da aşar niteliktedir.
Efendim son söz babından; dilinin sınırları geniş olan insanın, (fikir, gönülvs) dünyası geniş olduğu gibi KENDİSİ DE GENİŞ olur. Bilen insan tahammüllüdür ve hoşgörüye daha yatkındır. Zira bu bilgide, kişinin kendilik bilgisine ulaşma şartı da illaki aranır.. Kişi daha ziyade bilmediği ve ne olduğunu anlayamadığı şeyden rahatsız olur. Kişi kendisini biliyor, dili anlıyorsa, kimin ne demek istediğini bildiği gibi, neden böyle söylediğini de (empati) bilir. Ne dendiğini bilmiyorsa dahi kendini bilen biri olduğu için tedirgin olup hiddetlenmesi diğerlerine nazaran çok daha zordur. Böylece iletişim de kolaylaşmış olur :)
Not; Ergin Bey, hususen son parağrafınızda ifade ettiklerinizi açarsanız müstefid olmaya çalışacağımız hususunda hiç kuşkunuz olmasın. Dilin; gönül, düşünce ve davranış dünyamız üzerine olan etkilerini ilk defa sizin vesilenizle düşündüğümü ifade etmek isterim.