renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Takva ya da Türk Sinemasının En İyi Dini Filmi

TakvaTürk sineması, “dindarlar” konusunda ikiye bölünmüş durumdaydı. Dinden diyanetten hiç anlamayan bağnaz Yeşilçamcılar “çember ve takma sakallı yobaz köy imamı” fikrine saplanıp kalmış; dindar sinemacılarsa “az önce gökyüzünden yeryüzüne inmiş yarı-melek dindar insan” tipini anlatmakta ısrar etmişti.

“Takva” bu ezberleri bozdu.

Takva, Türk sinemasında “dindar insanın ele alınışı” noktasında bir milattır. Çünkü, Yeşilçamla Beyaz Sinemanın tam arasında “sahici” bir çizgi tutturmayı başarmıştır.

Yeni Sinemacıların kaptanı Önder Çakar’ın senaryosunu yazdığı ve yönetmen koltuğunda da Özer Kızıltan’ın oturduğu Takva, ehl-i tarik Muharrem Efendinin “modern dünyayla” imtihanını anlatıyor. Babadan kalma evinde tek başına yaşayan, hiç evlenmemiş, hayatı Mercan’da çalıştığı çuvalcıyla, ölümüne bağlı olduğu şeyhinin dergahı arasında geçen Muharrem’in tek derdi “iyi bir insan olmak.”

Kabiliyetleri sınırlı, bağlılığı ve dürüstlüğü hadsiz hudutsuz Muharrem’e, hayatının en önemli görevini veriyor Şeyh Efendi: “Tarikatın vakfiyesinin sahibi olduğu ev ve dükkanların kiralarını toplamak.”

Parayla tanışıyor Muharrem. Cep telefonuyla, arabayla, Oltu taşı tespihle, takım elbiseyle, belediye başkanıyla, güçle, iktidarla tanışıyor. Kafası karışıyor.

Filmde tipler, öylesine iyi çizilmiş, öylesine gerçekçi ki; izleyince bu kadar olur diyorsunuz. Bir kere Şeyh Efendinin gerçek bir şeyh olduğunu düşünüyorsunuz. Kimseyi kırmayan, engin bilgisi ve öngörüsüyle olaylara hakimiyet kuran bir tip Meray Ülgen’in canlandırdığı şeyh karakteri. Sonra, Güven Kıraç’ın oynadığı Rauf var. Şeyhin halifesi. Muharrem’in kankası. İlmini artırmak için, Tarikatın dünyaya bakan işlerinden elini eteğini çekiyor. Ali Bey var; Settar Tanrıöğen’in oynadığı. Muharrem Efendi’nin patronu. Vakit okuyor, altın yüzük takıyor, tavla oynuyor, “helalinden” kazanmaya çalışıyor; ancak işini de biliyor.

Karakterler plastik değil. Hayatın tam da orta yerinden.

Ve tabii ki sanat yönetimi. Cübbesinden sarığına, zikrinden dergahına çok gerçekçi. Ve din konusunda cahil olmayı marifet sayan Atilla Dorsay gibilerin zannettiği gibi “Çarşamba” ekolünü değil “Süleymaniye” ekolünü temsil eden bir tarikat atmosferi kurgulanmış. Kimse üzerine alınmasın diye Tarikatın adı da konulmamış. Büyük bir nezaket göstergesi olarak.

Ve belki de en önemlisi; film, anlattığı karakterleri tek bir karesinde aşağılamıyor, eleştirmiyor. Övmüyor da. Sadece anlamaya çalışıyor. Muharrem’in cinsel içerikli rüyalarını, Şeyh Efendinin dünya işlerini niçin önemsediğini, Ali Beyin niçin hem Vakit okuyup hem tavla oynadığını anlamaya çalışıyor.

Sevgili kardeşim Tarık Tufan’la filmin basın gösteriminden çıktığımızda kurduğumuz ilk cümle “bu filmi biz çekmeliydik abi” cümlesiydi. Evet. Bu filmi biz çekmeli, bu anlama çabasını biz ortaya koymalıydık. Türkiye Müslümanları yani. Ama işte “babam hem Cumhuriyetçiydi, hem de Müslüman; ben ikisi de değilim” diyen bir senariste nasip oldu.

Biz senelerdir, “gökten inmiş dindarları” resmetmeye çalışırken Önder Çakar ve arkadaşları “sokaktaki dindara” çevirdiler kameralarını. Sağolsunlar varolsunlar.

Türkiye Müslümanları, hem sinemasal hem de sosyolojik anlamda The İmam’daki “pokemon imam”la Takva’daki Muharrem Efendi arasındaki 8 farkı bulduklarında, emin olun rahatlayacaklar. Zira, dindar insan “bir ayağı yerde, bir ayağı gökte” bir “iyilik abidesi” olmadığı gibi; “sadece çember sakal bırakan bir zavallı da” değil. Bunu ne zaman keşfedersek, o zaman hem modern hayata, hem de kendimize daha dürüst davranmayı öğrenebiliriz.

NOT 1: Her ne kadar, sayıları az ve fazla rahatsız etmeyen bir tonda da olsa, Takva’da bir kaç cinsel içerikli sahne olduğunu hatırlatayım. Eğer Ahu Tuğba-Meriç aşkını, Kral’da yayınlanan müzik kliplerini, Star Ana Haber Bültenini, Binbir Gece dizisini seyretmiyor; Hürriyet’in arka sayfasını ya da Bekir Hazar’ın yazdıklarını okumuyorsanız filmin bu bölümleri sizi rahatsız edebilir. Benden söylemesi.

NOT 2: Bazı gazeteler Takva’nın galasında “içki servisi” yapıldığını yazarak filme “çakmaya” çalışıyorlar. Ayıptır yahu. Adamlar “dindarız” demiyorlar ki. “Dindarları anlamaya çalışan bir film yaptık” diyorlar. İptidailiğin ne lüzumu var.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Takva'ya Dair

İsmail Kılıçarslan'a teşekkür ediyorum kendi adıma. Aylardır bu filme dair dönen muhabbetlerin kafama gömdüğü tüm soru işaretlerini havaya uçurdu. Filmi izlemedim henüz. Ve sular durulduktan sonra görmek gibi bir önkoşula sahiptim. Fakat bu yazıyı okuduktan sonra bir an önce görme isteği doğdu içimde.

Sanırım filmin anahtar kavramı Kılıçarslan'ın da belirttiği anlama çabası. Ve sonrasındaki ezber bozma. Ezber bozma demişken bugünkü Milli Gazete'nin kültür-sanat sayfasındaki Bünyamin Yılmaz imzalı "Ezber Bozan Takva" yazısı okunmalıdır. Kılıçarslan kadar derli toplu olmasa da o da yakın bir değerlendirme sunuyor Takva'ya dair. Linki aşağıdadır. İsteyenler tıklasın bir zahmet. İşin ilginci, filmi Zaman muhabiri Fatih Selvi'nin "Ârafta kalmış bir film" olarak nitelemesiydi (ikinci linkten görülebilir).

Kılıçarslan'ın Tarık Tufan'la filmin çıkışında kurduğu cümleye gelirsek; beyefendi tabii ki siz çekmeliydiniz bu filmi. Ama bu çekildiğine göre, sorumluluğunuz artıyor. Artık size düşen daha iyisini, daha ötesini, daha derinini çekmektir. Bunu bilmelisiniz.

http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=news&id=35941

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=464049

AGU

İsmail abi kusura bakma ama

İsmail abi kusura bakma ama artık şu cümle "biz yapmalıydık" bayıyor insanı.

Eleştiririz, cümleler süperdir lakin bu kadar.. ve anlamadığım çarşamba ve süleymaniye arası..

bunu açarsanız sevinirim..

Değersiz olanlar hiçbir şeyi değerlendiremezler. İbrahim PAŞALI

www.filistinemektup.com

asıl siz kusura bakmayın

"Baymayan" bir cümle bulamadım henüz. Evet. Biz yapmalıydık bu filmi. Hatta daha iyisini. Ama biz o esnada "pokemon imam" filmi yapmakla, "70'lerden kalma yeşilçam filmleri" yapmakla meşguldük. Dolayısıyla, "baydığım" için asıl siz kusura bakmayın.

Çarşamba - Süleymaniye arasında da şöyle bir fark vardır. Çarşamba, malum "Türkiye nakşibendiliğinin merkez semtlerinden"dir. Süleymaniye ise "kadirilik, cerrahilik, uşşakilik" gibi tarikatların daha çok ilgi gösterdiği bir semttir. Sosyolojik olarak bu böyledir yani. Bu sosyolojik ayrımı bilmeyenlerin, daha doğrusu "nakşilerle" yani hafi zikri esas alanlarla cehri zikri esas alanlar arasındaki farkı bilmeyenlerin filmi "çarşamba" ile özdeşleştirmesi -ki Atilla Dorsay yazısında öyle yapmış- eleştirilmesi gereken bir durumdur. Adamlar Çarşambayı anlatmıyor yani. Farklı bir sosyolojik grubu anlatıyor filmde. Hepsi bu. Selamlar.

Açıklamanız için

Açıklamanız için teşekkür ederim.
Bayıyor derken belkide başka bir cümle kullanmalıydım.Lakin o an aklıma gelen oydu.Evet biz yapmalıydık.Ve hala aynı cümle "yapmalıydık"...
Bunu öz eleştiri babında alın tek size veya başkasına değil hemde kendimedir bu...Vesselam..

Değersiz olanlar hiçbir şeyi değerlendiremezler. İbrahim PAŞALI

www.filistinemektup.com

İrfan meclisinin Kapısından, Günahın Köprüsüne...

Uzun zamandan beridir ilgiyle takibedegeldiğim bir proje olan Takva'nın arkaplanını da kendimce yeteri kadar takibettiğimi sanıyorum. Filmle ilgili belgesel nitelikli üç ya da dört program izledim. Filmin sitesine gittim. Yazıları okuyorum.

Ciddi bir proje. Emek verilmiş ve sabredilmiş. Yabancı filmlere hazırlanan aktörlerin beş altı ay Nasa'da, dağda, çölde, şurda, burda yaşadıklarını ve rollerine adapte olma süreçlerini en verimli bir şekilde değerlendirmelerini okur ve hayranlık duyardım. Şimdi de altı ay bir dergaha giden bir adam var. ve o dergahtan bir dervişin tabiri caizse konsept danışmanlığını yaptığı bir film. Güzel yani.

Bir + bir formülünden dolayı ben gnctrkcll üzerinden sinemaya gidebilmek için Pazartesini bekliyorum. Sıkı bir blog girebilirim diye düşünüyordum. Sonra yukarıdaki blogu okudum. Sıkı bir blog girmeyi hâlen düşünüyorum. Çünkü yukarıdaki blogu okurken
şurdaki yazının hemen hemen aynısının yazılmış olduğunu farkettim.

Tabi ki yumurtanın yumurta olması bir başkasının da ona yumurta demesiyle değişecek değil. Bir de üç çürük yumurta bir sağlam yumurta etmez sözü vardı. Ama konumuzla alakası yok. Bu tür çalışmaların yapılması gerekir. Sayın Kılıçarslan ve sayın Tarık Tufan bu filmi yapsaydı ne kadar iyi olurdu bilemiyorum. Elimizdeki film de kuş olup uçar gider miydi roman gibi; yoksa ayda bir yazılan senaryoların hızıyla mı geçip giderdi bunları da bilemem.

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

bir açıklama

Sayın Yasir.

Ne kadar inanırsın bilmiyorum; ancak, "şurda" diyerek verdiğin linkteki yazıyı; yani Ahmet Hakan'ın yazısını görmemiştim yazıyı yazmadan önce. Ancak, evet, yazılar birbirine benziyor.

Senin film hakkında yazacağın "sıkı" blogu merakla bekliyorum.

Ayrıca, yorumunun son paragrafındaki muğlaklığı biraz dağıtmanı da isteyeceğim senden.

Selamlar.

Acaba rahatsız olmamaktansa hiç izlememek daha mı iyi ?

Bu filmi ilk defa birkaç hafta önce Marmarafm de Tarık Tufan'ın Düş Vakitleri programında duymuştum - ki yeri gelmişken söyleyeyim biraz geç yayınlanıyor ama dinlemediyseniz tavsiye ederim çok güzel bir program - O zaman da İsmail Kılıçarslan film hakkında iyi şeyler söylemişti bende merakla filmi bekliyordum ki bugün film vizyona girdi. Değişik yorumlar var, ben de - yazılarını severek okuduğum - İsmail Kılıçarslan'ın filmin sakıncalı sahneleri konusundaki tavsiyelerine rağmen - filmin resmi sitesindeki fragmanını izledim ve filme gitmemeye karar verdim

Şimdi bu noktada bazı şeyler söylemek istiyorum, yav siz bi ürünü piyasaya sürüyorsanız öncelikle o ürünün hedef kitlesinin genel profilini analiz etmez misiniz ? Bu insanlar nelerden hoşlanırlar, nelere kızarlar bakmaz mısınız ? Araştırmazmısınız ?

Bir sinema eleştirmeni değilim ama eminim ki bu filmi izleyecek insanların arasında bir anket yapılsa yine geçmişte "pokemon imam"ları izleyen kişilerin ağırlıkta olduğunu görürüz. Peki böyle insanların, hadi böyle insanları geçelim cümle adem'in önüne müstehcenliği koymanın hem de böyle bir filmde koymanın hem de bir zikir sahnesinin ardına koymanın ( ilgili arkadaşlar sevgili Ali Görkem Userin'nin verdiği linke tıklayarak Zaman gazetesi yazarlarından değerli Fatih Selvi'nin yazısına bakabilirler ) anlamını biri bana açıklayabilir mi lütfen?

Bilmiyorum belki ben fazla bir tepki veriyorum ama yine de bence bu film mevzu bahis sahneler olmasa daha güzel olurdu. Mesela en azından ben de giderdim.

Takva ve Kurgu

Eyyüp Bey,

Sinema dediğimiz şeyin temeli kinema(hareket, devinim)'dır. Görüntünün/görselin hareket kazanmasıdır bu anlamda sinema. Bu hareket ise, görüntülerin art arda sıralanışı ile, yani kurgu ile oluşur. Sinemada anlamın tamamına yakını kurgunun belirlediği bir durumdur. Elinize farklı görüntüleri içeren üç kare alıp bunları çeşitli sıralamalarla insanlara gösterdiğiniz zaman aynı karelerin tamamen zıt anlamlara gelebileceğini görürsünüz. Kurgudur bu ve kurgu anlamın ta kendisidir sinemada. Sinemaya giriş derslerinden bölük pörçük kalan bu bilgiyi sizinle paylaşma nedenimse, yorumunuzun üçüncü paragrafında yer alan, zikir sahnesinin ardına sevişme görüntüsünün konmasıyla ilgili sorunuzdur.

İmdi, sinemada ya da daha spesifik olarak Takva'daki müstehcenlik kullanımını konuşabilir, tartışabiliriz. Yani varlığını, olup olmamasını, sinema ahlâkını falan. Lâkin şöyle bir durum var: Bana kalırsa, yönetmen ya da kurgucu sevişme sekansını zikir sahnesinin hemen ardına koyarak çok da iyi yapmıştır. Orada değil de başka bir yerde dursaydı, sadece bir sevişme göstermiş olacaklardı. Ama oraya koydukları için, bir anlamı olmuş, ya da başka bir anlamın perçinlenmesini sağlamıştır o görüntü. Sinema tarihi, özellikle de doksanlar sineması, salt özgün bir kurguyla varolan öykülerin anatıldığı filmlerle doludur. Lynch’in Kayıp Otoban’ı ya da Memento ilk elde aklıma gelenler.

Bunları da, filmi ya da yönetmeni savunmak için değil konuştuğumuz şeyin bir film olduğunu ve sinemaya ve anlatım tekniklerine dair temel kimi noktaları atlamamanın gerektiğini düşündüğüm için yazıyorum.

AGU

Sevgili Ali Bey

Sevgili Ali bey bence insanın maddi anlamda en değerli varlığı zamanıdır. Dolayısıyla gerek yorumumu okuduğunuz gerekse katkıda bulunduğunuz için dolayısıyla - bence - en değerli hazinenizden benim için de bir kısmını ayırdığınız için teşekkürü bir borç bilirim.

Anladığım kadarıyla siz daha çok filmin, ya da şöyle diyelim sinemanın kurgusu üzerinde duruyorsunuz, sinema tabi ki iyi bir şekilde kurgulanmalıdır buna katılmamak elde değil fakat film yine de izleyici hassasiyetlerine önem verilerek de kurgulanamaz mıydı acaba ?

Öteki filmlere sözüm yok ama bunun gibi merkezine dini ve dindarlığı alan bir film bence daha dikkatli kurgulanmalıydı.

Diğer taraftan zikir seansının ardından gelen müstehcenliğin "samimi bir dindar" için soğuk duş etkisi yapacağından adım gibi eminim bu yüzden bu aşamada bence kurgu önem açısından daha alt sıralara inmelidir.

Benimkisi sadece bir rahatsızlığı dile getirmek hepsi bu...

Bu arada yorumumun başlığında hece fazlalığından oluşan hatayı hoşgörmenizi diliyorum. Hürmetler...

...

bakış açısı çok önemli, neye nasıl baktığımıız önemli.. filme gitmenin bir nev'i kendi nefsimi izlemek adına güzel olabileceğini düşünürken bu tarz sahnelerin (müstehcen) gerçekten takva olmak isteyen kimsenin izlememesi gerektiği kanaatindeyim..

zaten uhrevi bakış açısı ile olay-lar-ı değerlendirmeyenler için bu söz konusu değil.. onun için Eyyüp beyin yorumlarının da abes görülmesi kaçınılmaz..
(Eyyüp bey) ben aynen katılıyorum fikirlerinize..

selametle

Sanat Takva İçindir (!)


"Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
her şeyi gördüm içim rahat"

...

Evet, sinematografik bir hayatı olabileceğinden bahseden şair böyle diyordu, hem de celladına gülümserken çektirdiği fotoğrafın arkasına yazmıştı bu satırları. Her şeyi görmüştü, içi rahattı, görmüş olmalıydı, zira her şey o yaşarken olmuştu...

Korkmalıydık, ama korkmuyorduk işte. Korkmadan bir şeyler yapabiliyorduk. Hayat böyleydi nasılsa. Her şey gelebilirdi insanın başına, sanat için mübah kılınabilirdi haram, kurguları biz kurmuyorduk aslında, kurgular bizi kuruyordu...

Çekinmeliydik, ama hayat, şu bazen modern olan, hatta postunu da yanına alan hayat bizi eğriltiyordu, çelişkiler yerleştiriyordu zihnimize, kalbimize ayrımlar, çıkmazlar sokuyordu, doğru yolda olduğumuzu zannediyor ve öylece yaşıyorduk...

İnsandı çünkü bu, sapmaya meyyaldi, hatta sapmaları sergilenmeliydi ki nasıl saptığını herkes görsün, demek böyle sapılıyormuş desin, öyle ya sanat insanları bir şeylerin farkına vardırmak içindi, yanlış mı öğrenmiştik yoksa bir şeyleri, bize nasıl öğretmişlerdi ki?

Takva ezberleri bozan takvaydı artık. Dünyada ezberler bozuluyordu, bozuluyordu çünkü insanlar, bozuluyordu çünkü hayat, ters giden bir şeyler vardı, akıntı vardı, akan şeyler, görsellik, cinsellik, sellik durumlar, sel gibi akıp giden bir şeylerdi bunlar, akıntıya ters yönde yüzmek de hayli zordu aslında, insan bu su misali, akıp gitmeliydi hayatın orta yerine, alabildiğine...

Artık bir sanat anlayışımız bile olmalıydı: Sanat Takva İçindir (!) Dünya öyle bir dünyaydı artık, takva sanat anlayışlarını altüst edebilecek duruma mı gelmişti yoksa? Sanat'ın halk için olduğu yalan mıydı? Sanat için miydi yoksa sanat? Tüm bu tartışmaları bitirebilir miydi bir film? Sinema, yani üst üste gelen kareler, yani durağanken harekete geçen kareler, insanları harekete geçiren kareler, karesi alındığında hayatı ivmelendiren şeyler, işte sanat buydu...

Takva da para için miydi acaba? Satılığa çıkarılacak bir şeylerimiz mi vardı bizim? Alan memnun satan memnun muydu neydi? Yok yahu, o kadar da değildi. Hala koruduğumuz değerlerimiz vardı, sahip çıkabiliyorduk, kaybetmemiştik henüz her şeyi, savaş devam etmeliydi. Ne savaşı mı? Medeniyetleri çatıştırmıyorduk henüz, kendimizle savaşımız, küçük saydığımız büyük şeydi o...

Rüya, topu topu bir rüya hepsi, söylenenler, yazılanlar, çizilenler, görülenler...

Belki de uyanmak gerek...

... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...

Sanat ve Takva

Konusu takva olan sanatsal bir yapıtla karşılaşınca ve sevgili Tiyanşan konuyu derinleştirince; ister istemez bişeyler söyleyesi geliyor insanın. Konunun ismi, konuyu işleyenlerin kimliği, konunun işlenişi ve sunumu ve belki aklıma şimdi gelmeyen üç beş madde daha ilave edilerek ele alınabilecek böyle bir tema heyecan verici hakikaten. Ne söylense kaldırır hissi uyandırıyor evvela bende. Bu yüzden, sanat ve takvaya dair bildik bir ismin sevgili Mehmed Akif'in bir şiirini ilave etmek isterim, hiçbirşey söylemeyen kelimelerimle ortamı işgal etmektense...

'' Kadermiş! '' Öylemi? Haşa, bu söz değil doğru

Belanı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu.

Talep nasılsa, tabii netice öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?

'' Çalış! '' dedikçe şeriat, çalışmadın durdun

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun.

Sonunda birde '' tevekkül '' sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin maskaraya!

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevla ecr-i hasın iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini;

Birer birer oku tekmil edince defterini;

Bütün o işleri Rabbin görür, vazifesidir...

Yükün hafifledi...Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk çocuk sürünmüş sonunda aç kalarak..

Hüda vekil-i umrun değilmi? Keyfine bak!

O' nun hazine-i in' amı kendi veznendir.

Havale et ne kadar masrafın olursa... Verir!

Silahı kullanan Allah, hududu bekleyen O;

Levazımın bitivermiş, değilmi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altında ordu ordu melek,

Senin hesabına küffar-ı hak-sar edecek!

Başın sıkıldımı, kafi senin o nazlı sesin:

'' Yetiş! '' de, kendisi gelsin, ya Hızır'ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;

Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.

Demekki: herşeyin Allah... Yanaşman, ırgadın O;

Vekil-i harcın O; kahyan, müdiri veznen O;

Alış seninsede mes'ul olan verişten O;

Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;

Ya ordu lazım imiş.. Askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı; şehrinde baş muhassılı O;

Tabib-i aile, eczacı... Hepsi hasılı O,

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Birazda saygı gerekir...Ne saygısızlık bu?

Hüdayı kendine kul yaptı, kendi oldu Hüda;

Utanmadanda '' tevekkül '' diyor bu cür'ete...Ha!

Yahud Üzeyr'e, Nasara Mesih'e, İbnu'llah'a

Demekle unsuru tevhid olur giderse tebah;

Senin bu kopkoyu şirkin sığarmı imana?

'' Tevekkül '' öyle tahakküm etmekmi Yezdan'a?

Kimin hesabına inmiş, düşünmüyor, Kur'an...

Cenab-ı Hak çıkacak, sorsalar muhatab olan!

Bütün evamire ilan-ı harb eden şu sefih,

Mükellefiyyeti Allah'a eyliyor tevcih....

Sanat biçimlerinden biri olarak: şiir
Takva: sorumluluk olarak alınırsa, şiir'in yaklaşımı....
Selamünaleyküm

Mütevekkil-Muttakî

şiir gayet şık bir alıntı, susup sözü merhum Akif'e bırakmak fiyakalı bir duruş da rüştü kardeşim takva ve tevekkül kelimelerinin anlamları konusunda kafan karışmış gibi...

merhum orada tevekkül nedir ne değildir onu anlatmaya çalışıyor... takvayı değil ki?

Yörünge, bir dergi miydi?

Mehmet Akif'in şiiri çok anlamlı. Sahte takvaya vurgu. Kader ve tevekkül mantığına dair yanlış tasavvurlar ve bunun takva sanılarak nefsin temize çıkarılıp faturanın Allah'a kesilmesi...

Rüştü beyin duruşu, yörüngesi, tepkileri ve çabası temelsiz ve ucuz eleştirileri haketmeyecek bir durumdadır. Fiyakalı duruş derdinde olmak çok başka birşeydir. Bazen şunu düşünürüm: Mızraklı İlmihaller kimi yaralar? Eleştiri okları.. Takva ve tevekkül konusunda kafa karışıklığına düşme ihtimali belirgin bir şekilde az olan insan ile, eleştirmek için mi eleştirmek yahut hak için mi eleştirmek arasında genelde ilkini tercih eden insan arasında farklar vardır.

Sahte takvalar, sahte kimlikler, sahte gülücükler, sahte kemalistler, sahte müslümanlar... En temeldeki problem samimiyetsizliktir. Sahte samimiyetsizlik bir strateji olabilir belki ama, sahte samimiyet rezilliğinde sürünen bir insan, kötü beteri bir kötülüktedir.

"...şimdi tûfan başladı..."

Ümmet zatınızdan fetva beklerken

Serkan Tekin, varlığınızı yazınızla hatırlattınız iyi oldu. size, "sakal konusunda bin yıllık fetvaları beğenmeyen siz, cenazelerde tekbir getirilmesini nevzuhur fetvalara dayanarak mı veriyorsunuz" diye sormuştum da o sıralar cenaze hazırlığında olunduğundan mıdır nedir bir türlü cevap gelmemişti.

şimdi müsaitsiniz madem soruma cevap alabilir miyim? cenazelerde -özellikle laisizme, sosyalizme, kapitalizme...vs. iman etmiş, bunu höykürmüş birilerinin cenazesinde- tekbir getirmenin fetvasını nerden, hangi kaynaktan aldınız?

Cenazeler tekbirle uğurlanır.. Ya cansız kelimeler?

Madem ikinci defa sordunuz. Ben de ilk seferinde "cevaplandırılmayacak kadar yüzeysel" bulduğum yorumunuza ve mezkur sorunuza fetva değil, cevap vereyim bu sefer. Müslümanların gömülmeleri tekbirlerle olur. Eğer şimdi siz "Ecevit müslüman değildi" diyecek olursanız bu sizin altında kalacağınız bir iddiadır. Bunu da isbat edemezsiniz. O zaman iddia ile iftira arasındaki dokuz farkı bulmamız gerekir. Ki zaten Ecevit tekbirlerle ve Kuran-ı Kerim okunarak toprağa verilmiştir.

Şimdi sizin bu eski zamanlara ait sorunuzla, sayın Rüştü beye yaptığınız içi boş eleştiriye binaen yaptığım tenkitin üzerini örtmüş olmuyorsunuz. Gerçi üzerini örtmüş olsanız da olmasanız da, ortada bir cevap olmadığından dolayı bu durum aleyhinize çalışan bir süreçtir. Samimiyet dışarı, rekabet içeri mi? Eğer bir kimse, müslüman kardeşinin üzerinden şov yapmaya kalkarsa; kendi itibar hanesinden o kadar şeyi de kaybeder. Burada bir Emre Uğur vardı. Sayın blog sahibi açıkça olmasa da dolaylı yönden kovmuştu onu. O bir yorumcuydu. Ondan kalan boşluğu doldurmak niyetindeyseniz eğer, cevaplarınızın ve yorumlarınızın daha temelli olması gerekir diye düşünüyorum...

"...şimdi tûfan başladı..."

Gözüm kötü korktu

amanin serkan tekin! demek burada emre uğur diye biri vardı da -kendi gitmiş adı kalmış; herkese nasip olmaz bak bu- o kovulur gibi oldu. gözümü cidden korkuttunuz serkan tekin! yorumlarımı ve cevaplarımı bundan sonra kuzu kuzu ve uysal bir halde veririm; sizi memnun eder gerekirse masaj dahi yaparım. peh!

ben soruma adam akıllı bir cevap alamamışken tenkidinize bir şeyler yazmam nerden icab eder ki? oradada zaten yorum yapacak bir şey yok. takva ve tevekkül kelimeleri kökleri itibariyle de anlam itibariyle de ayrı kelimeler. ama şu da var takva ile ihlas da buluşturulur, tevekkül ile infak da birleştirilir. yani islam'ın vermek istediği mesaj genelde aynı kapıya çıkar. ama buradaki olay farklı. adamlar filimlerine takva ismini vermişler. tevekkül nasıl bağdaşıyor bu filimle ve adıyla hayret! temel istiyorsan tüm lûgatlar ve sözlükler...

madem temel diyorsunuz ben de aynı temel'i vurguluyorum. cenazede tekbir getirilir derken kaynak ne diyorum, temel ne diyorum; tııss! Kur'an ve Sünnet diyen rüştü kardeşim bakalım sizin onu savunduğunuz kadar bu konuda sizi savunacak mı, merak ediyorum! bu arada dini konularda hüküm vermek ne zaman fetva değil de cevap sınıfına dahil oldu, o da ilginç!

mekke müşrikleri de putlara taparken "kendilerini Allaha daha yakın kılsınlar" diye tapıyorlardı. o zamanda abdullah adı vardı. Allah yok değildi. önce iman nedir, vahdet nedir, şirk nedir, gizli şirk nedir, tağut nedir bunları öğrenmemiz lazım demek ki! muhyiddin-i arabi'yi hatırlatırım.

ecevitin laikliğe iman edişini ben tv'lerde çok duydum. hasta yatağından son kez ayağa kalkışı niçindi onu da tüm türkiye biliyor. bunlara rağmen hâlâ hüsnüzanda bulunmak müslüman ferasetine yakışmaz. kimsenin inancıyla işimiz yok. dileyen dilediğine inanır. ama inancımızı, dinimizi sömürmesinler, mürai olmasınlar, müslümanlar olarak biz de buna çanak tutmayalım.

sözün özü budur. şimdi ben 'temelli' cevap/fetva istiyorum hâlâ. biliyorum yüzeysel soru deyip kıvırmak daha kolay. ama ben derunî sorular soramıyorum ne yazık ki? zaten şurada kovulmama ne kaldı ki! korkan gözlerim bari açık gitmesin buradan!

muhabbetle...

henüz değil

Sinema eleştirmeni değilim,hatta sinemasever bile sayılmam.Ama "The İmam" filmi ile "Takva" arasındaki başarı farkını kıyaslamak için sadece isimlerine bakmak bile yeterli.Türk sinemasının gidişatı üzerine kafa yoranlar için gerçekten önemle incelenmesi gereken bir film olmuş bana kalırsa.Yine de filmin sonu tipik bir türk sineması geleneğine uygun olarak karamsar,muallak ve absürd bitirilmiş.Ayrıca filmdeki rahatsız edici sahneler,rahatsız edecek derecede fazla ve estetik dışıydı.Dindar bir seyirci kitlesini hedef alarak düşünülmüş bu filmde,onların hassasiyetlerine dokunmamak ve rencide etmemek adına her türlü ayrıntı değerlendirilmiş nedense bu sahneler göz ardı edilmiş.Buna bir anlam verebilmiş değilim.
"Bu filmi biz yapmalıydık"sözü üzerinden ironi yapmak gereksiz ve yanlış olacaktır.Kaldı ki burda "biz"kelimesinden kasıt iki kişi değil muhtemelen.Ben yinede,"biz bundan daha iyisini yapabiliriz" şeklinde söylenmesini tercih ederdim.Bana göre büyük düşünmek,her zaman gerçekçi olmakla eşanlamlı değildir.Ezcümle;eğer bir Tarık Tufan filmi olacaksa birgün,bende yer almak isterim.Hatta karakter rolü isterim:)Selamlar.

The Taqva

Türk sinemasının en iyi dini filmi belki olabilir ama kendi başına kesin ve kesinlikle iyi bir film değildi. Kur'an-ı Kerim'den bir ayetle enfes bir giriş yapıp, alakalı alakasız bir Nazım Hikmet şiiriyle bitirmek abesti...

Erkan Can evet iyi bir oyuncu, lakin bu konsepte yabancılığı her yerden belli oluyordu. Yani Minyeli Abdullah'ta oynayan Berhan Şimşek bile daha bir rolün hakkını veriyordu. İyi oynamamış demiyelim de yabancı kalmış diyelim...ve artık lütfen Güven Kıraç'ı oynatmayın böyle kritik rollerde. Adam komedyen. Ne yapsa abartı, ne yapsa komedi...O zikir sahnelerindeki kılığı neydi ya. Bu kadar mı olmaz bu kadar mı olamaz...

Neyi iddia etti, neyi amaçladı bilemedim. Müzikler yetersizdi hissedemedim...Neden böyle filmi biz çekmedik diye hayıflananlar boşuna üzülmesinler...Daha iyisi muhakkak ki olabilir de çekilebilir de...

Evet etkili bir girişim takva filmi. Cesaret ve akıl da isteyen bir film. Ama objektiflik bir şeyleri havada asılı bırakmak değildir ki...

Filmden buruk çıktım. Ya çıtamız çok yüksek bir şeyi beğenemiyoruz veyahut hâlâ daha sinemadan bir şey anlamıyoruz...

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

Komik 1 Yargı: Güven Kıraç=Komedyen.

Şule Hanım, yorumunuzun küçücük bir yeriyle ilgili yazacağım: Kusura bakmayın ama Güven Kıraç gibi bir oyuncuyu komedyen diyerek geçiştirmeniz en hafifinden saçmalıktır.

Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'inde, Fatih Akın'ın Duvara Karşı'sında, ya da Yavuz Turgul'un Gönül Yarası'nda canlandırdığı rolleri görmeyen biri böyle bir laf edebilir ancak. Ve bu filmlerdeki oyunculuğunu görmeden böyle bir yargıda bulunuyorsanız saçmalığınız birkaç kat daha artacaktır.

AGU

Komedyenin ta kendisi

Bahsettiğiniz tüm filmleri izlememle birlikte ki duvara karşı bence muthiş bir filmdir; ben şahsın seda sayan'la "kaynanalar bir değil iki" dizisini de, taksi'ye aldığı insanları kafaladığı, taksi programıyla da izlemişliğim vardır. Nietzsche karşılıyor halet-i ruhiyeyi "yaşamakta olduğun; bu da bir önyargıdır belki"...Adam bu filmde tam bir komedyen gibi oynadı, bir komedyen, rolunun ciddiyetini başaramamış bir komedyen gibi. Duvara karşı'da bu kadar kötü oynamamıştı. Salkım hanımın tanelerinde de iyiydi...Ama bu filmde kötüydü...

Hem komedyen olup, hem böyle rollerin üstünden gelmek zordur, Bu ancak Ahmet Uğurlu gibi ender oyuncuların başaracağı iştir. Tabutta roveşata'da bunu kanıtlamıştır el hak.

Şimdi saçmalığım ne boyutta ben anlamak istiyorum, bahsettiğiniz filmleri de hali hazırda izlemişken ve bu benim fikrimi değiştirmiyorken?

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

Komedi Sürüyor

Şule Hanım,

Anılan filmleri ve Kıraç'ın o filmlerde oynadığı rolleri görmenize karşın hâlâ komedyenlikte ısrarcı oluşunuz anlaşılır bir durum değil.

Bir oyuncunun birbirinden çok farklı karakterleri iyi bir performansla canlandırabilmesidir onu iyi oyuncu kılan nokta. Güven Kıraç da bu anlamda iyi bir oyuncudur. Oysa siz hâlâ komedyendir demekte inat ediyorsunuz.

Saçmalığınız ısrarcılığınızda yatıyor sanırım. Çünkü ısrarcılığı bırakırsanız şu gerçeği kabul ve ifadede zorlanacağınızı sanmıyorum: Güven Kıraç iyi bir oyuncudur. Ve her iyi oyuncu gibi çok farklı rolleri başarılı bir biçimde canlandırabilir. İyi komedilerde de oynamış olması, oynadığı dramları görmezden gelmemize neden değildir. Tam tersi de doğrudur: İyi dramlarda oynamış olması, oynadığı komedileri ve bunlardaki başarısını görmemizi engelleyemez. Ve bu da onun toplamda iyi bir oyuncu olduğunun kanıtıdır. Başka bir şeyin değil.

Adı geçen filmler ve diziler bağlamında konuşursak da şöyle bir durum var: Benim andığım filmler, Türk sinemasının gelecek yıllarında doksanlar ve ikibinden kalan filmler olarak izlenmeye ve anılmaya devam edecektir. Oysa sizin andığınız dizi ve film silinip gidecektir.

AGU

ilahi komedya

Adama komedyen demiyorum, filmde rolunu beceremeyen bir komedyen gibi oynadi diyorum. Anlamamakta israr ediyorsunuz. Anlamayin muhim degil.

selametle

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

Bir Tutam Tutarsızlık

Şule Hanım,

“The Taqva” başlıklı ilk yorumunuzdaki “Adam komedyen. Ne yapsa abartı, ne yapsa komedi...” cümleleri size ait değilse bu ilahi komedyaya hak verebilirim. Ya da “Komedyenin ta kendisi” başlıklı yanıt size ait değilse.

Ama bu iki yorumdan sonra birden kazı çevirip de ben öyle demedim/demiyorum dediğinizde durum değişmiyor. Sadece yazdıklarınıza bir tutam fazladan tutarsızlık katmış oluyorsunuz. Ama siz çevirin, benim için sorun değil.

AGU

Bir tutam tuz

Ben boyle anlayamama sorunu olabilen insanlarla yorumlasmaktan siddetle kacınıyorum, kendi bloglarım zamanında oldukca yasamıstım bu talihsiz durumu. Yazdıgım cümlenin tamamen arkasında olmakla birlikte, yazdigim bu cumlenin tamamen soylemek istedigimi aktardigini da soylemek isterim.

Kazı ben çevirmem, başıma da ne geldiyse bu yüzden geldi...

Haydi selametle

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

Biber

Şule Hanım,

Başınıza neler geldi bilemiyorum ama kendi yazdıklarınızı unutmanıza ya da sahiplenmemenize ve dahası muhatabınıza yok yere garip hakaretler etmenize neden olacak kadar talihsiz şeyler yaşadıysanız, size önerim yalnızca kendi türünüzdeki insanlarla ortak platformlarda bulunmanızdır.

Biraz uzun ve zor bir cümle olduğunun farkındayım ancak, fakir gibi "anlayamama sorunu" olan birisinin kurduğu bu âciz cümleyi o sorunla muzdarip olmayan biri olarak rahatlıkla anlayacağınızdan zerre şüphem yok.

AGU

Biber gazı etkisi yaptın AGU

Sayın profesör! Hanım kardeşimiz bi yorum yaptı; bi komedyene komedyen dedi, ama rolü komüklük olmadığı için dahada beter dedi. Bu onun yorumu, nass değil anlıycan. Sende velev ki zıddını düşünüyorsun; o komedyen rezil bir rol çıkarmış yada çıkarmamış, neden '' saçmalama '' gibi lüks bir kelime sarf ediyorsun. Napmış? Açık naslara karşı mı gelmiş Şule Demirtaş? Tamam, bi sataştın, cevabını aldın; ne diye polemee devam ediyorsun. Ben senin lükslerinin farkındayım ; ama öteki insanların bu lüksleri yok, biraz saygılı olsan. Umuma açık yorumlar yazıyoruz hepimiz, neden umumu ilgilendirmeyen kişisel polemikleri lükslerinizinde avntajıyla burayı msn ye çeviriyorsunuz. Sitenin bir iletişim bölümü var. Girersin ordan, mesajını gönderir, dilediğin gibi tartışırsın ne o öyle?

Benim aklıma ne geliyor biliyor musun? Şule hanımın o Kafka yorumu sana baya dokunmuş. Oranın acısını burdan çıkarmaya çalışıyor olmalısın ama yakışmıyor inan. Bu mudur arkadaşım, yazışma edebiyat sinema falan. Neden bunu yapıp bi sürü insanın cinini tepesine üşüştürüp tepesinin tasını attırıyorsun? Kabak tadı verdi ama olmuyor ki...
İnsanın sinirden selam vermiyce geliyor.

Selamünaleyküm

R.H. ve Maskeli Balo

R.H.;

Bu sitedeki işlevin nedir, anlamış değilim. Fakat nedense sürekli aynı şey oluyor ve farklı insanlarla yazışmalarımın bir noktasında birden yırtık bir yerden fırlar gibi sen çıkıyorsun karşıma. İşin ilginci konuşulan konuyla ilgili bir tek kelime de etmiyor/edemiyorsun. Halin yalnızca komik değil biraz da âciz. Ama bu senin seçimin.

Hareket iyidir tabii. Yazı durgun sularda kokuşur der benim Usta'm. Ama hareket edenin niteliği ve ne'liği de önemli bu bağlamda.

Yazdıklarımın umumu ilgilendirip ilgilenmediğine de sen değil umum karar versin bence. Kaldı ki, yazışmaların seyri yukarda görülmektedir. Fakat burası herkesin her şeyi çok iyi bildiği ve çok kesin yargılarla sunduğu garip bir maskeli baloya benziyor. Üstelik konuşulan konuların çoğu sosyal bilimler gibi tek renkli ve tek doğrulu olmayan alanlardan. Buna karşın nasıl bu kadar büyük laflar ediyor bu insanlar anlayabilmiş değilim.

İşte benim rahatsızlığım budur, başka bir şey değil.

AGU

Umumdan biri olarak ben..

Bir kardeşimizin yaptığı bir yoruma "saçmalık" kelimesini kullanarak eleştirmeye(hakaret etmeye) başladığınız yazı dizinizin umumu-dan biri olarak beni- ilgilendirmediği kanaatindeyim.

Böylesi nezaketten yoksun yazıları okumak,görmek istemiyorum bu sitede şahsen ben.
Selam ve dua ile..

Umuma Yanıtımdır

Ömer Bey,

Halis bir niyetle yazmış olduğunuz yorumunuzu okudum ve teşekkür ediyorum size. Eğer bu sitede sizi üzen ve rahatsız eden tek şey ben ve nezaketten yoksunluğum ise bu konuda şahsınız üstünden umum'dan da özür dilerim. Ancak, nezaketten yoksun olmadığımız zaman insanlara saçmalama hakkı tanıdığımızı görmek gerçeği de beni cidden incitiyor.

Ömer Bey'le aynı halis niyet ve edebe sahip tüm cemaat üyelerine de ayrıca hürmetlerimi sunuyorum.

AGU

Umuma Yanıta Açıklama

Ali Bey,
İçim rahat etmediğinden dolayı yanıtınıza açıklama yapma gereği hissettim.
”nezaketten yoksun” ifadesini kullanırken sizin kişiliğinize yönelik bir ithamda bulunmadım/bulunmak istemedim (belki Türkçeyi iyi kullanamadığımdan öyle anlaşılmış olabilirim). Beni bu sitede üzen siz ve nezaketten yoksunluğunuz değildir tabi ki.Bu başlık altındaki yaklaşımınız.Yoksa sizin şahsınıza veya diğer yazılarınıza karşı söylenmiş düşüncelerim değil ifade ettiklerim.Sadece bu başlık altındaki yazmış olduğunuz o malum yazıdır beni üzen durum.Ha bu sadece sizin şahsınıza muhasır bir durum da değil.

Benim sıkıntım insanların düşüncelerine karşı yapılan hoş olmadığını düşündüğüm yaklaşımlardır.Tabi ki herkes düşüncelerini ifade edecektir.Birimizin ifade ettiği düşünce gerçekten yanlışta olabilir.Ortada bir yanlış var ise-var olduğuna inanıyorsak- tabi ki inancımız gereği doğrusunu ifade etmemiz gerekir.Yalnız bu doğruyu ifade ederken daha uygun –karşımızda ki insanı rencide etmeyen,küçük düşürmeyen- cümleler kurmamız gerektiğine inanıyorum şahsen ben.(bu bağlamda belki benim kullanmış olduğum “nezaketten yoksun” ifadesi de ağır bir ifade olarak değerlendirilebilir.Amacımın bu olmadığını,dili iyi kullanamadığımdan kaynaklandığını yukarıda belirtmekle beraber bu ifademden dolayı şahsınızdan özür ,Rabbimden de af diliyorum.

"Kim bir kardeşinin ayıbını görür ve onu örterse Allah da (c.c) onu cennetine koyar."

Rüştü Kardeşim

Vicdânî bir sorun var. Daha evvel siz de sayın Serkan Tekin'e yönelik bombardumana objektif bir duruş ile karşılık vermiştiniz. MehmetAkif şiirinizden sonra size gelen değişik tepkilere de O cevap vermişti. Benim daha evvel Şule hamınla polemiklerim oldu. Ama şu yorumunuzu siz yazmış olmasaydınız ben yazacaktım.

İlgili arkadaş şunu diyordu. Bu bir kamu meselesidir. Kamudan ses gelmiyor da senden mi geliyor? Şimdi efendim benden de ses geliyor. Tarzınız, üslubunuz, konuyu uzattıkça uzatmanız gerçekten de baymış vaziyettedir. O adam komedyen olmayabilir ama filmde bir komedyen gibi davranmıştır. Şule hanımın dediği, benim de desteklediğim şey budur. Siz lafı nerelerden çevirip de bir bilgiçlik makamından esip gürlüyorsunuz.

Bu tür durumlar için, elini vicdanına koyacak bir hakem kurul talep ediyorum. Kim olursa olsun mazlumdan yana, kim olursa olsun zalime karşı.. Mesela Selim Şevkioğlu olabilir. Yukarıdaki yazışmalarda Şule hanım açıkça haklı iken, bunun böyle kalmaması lazımdır. Ve bir hakem kurulu olmadığından bu böyle kalıyor. Daha evvel Serkan'ın başına da gelmişti. Geçen gün senin başına da geldi. Dün de Şule hanımın başına geldi.

Bir kavme olan düşmanlığım beni adaletsizliğe yöneltmiş olsaydı, ben Şule hanımla olan tartışmalarımızdan ötürü bu olaya suskunlukla bakabilirdim.

AGU'nun bazı yorumlarından baygınlık geçirenler ses vermeye çekinmesinler. Bu sadece AGU için geçerli değil. Kim olursa olsun bu böyle olmalıdır...

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

AGU Karşıtı Hareket Engellenemez!

Arkadaşlar,

Aynı soruyu Şule Hanıma da sormuştum ama kaydadeğer bir yanıt alamadım. Başınıza neler geldi inanın bilmiyorum. Çünkü beni polemikler, kavgalar ya da kimin kime ne şekilde hakaret ettiği hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Sadece şu bilinsin: İletişimin en temel ilkesi muhatabının anlayacağı dilde konuşmaktır. Söylediklerime gelen yanıtlar muhatabımın anladığı dili imler ve ben o şekilde konuşurum.

Açıkçası ne Mus'ab Yasir'in ne de Rüştü Hacıoğlu'nun yazdığım yorumları baştan sona okuduğunu ve yazışmanın seyrinin ne şekilde geliştiğini anladığını sanmıyorum. Eğer tersi olsaydı, şu an yanıt yazdığım tarzda yorumlar yazılmamış olurdu. Kaldı ki, Yasir'in yorumundaki sen de şuna şöyle şöyle demiştin, o senin saçını çekmişti, benim balonumu da sen patlatmıştın... tarzı cümleler bu insanların derdinin ne olduğu iyi özetliyor.

Arkadaşlar, mümkünse söylediklerimi anladıktan sonra yine benim konuştuğum konuya dair yorumlarınızı yazın yorumumun altına. Başka başka şeylerden söz ediyorsunuz siz. Kardeşsinizdir, ablasınızdır, abisinizdir, dayısınızdır ya da d'sizindensinizdir, hiç sorun değil. Yeter ki bir şey söyleyin konuşulan konuyla ilgili, başka başka artistliklere girmeyin lütfen.

AGU

Çok Popüler AGU! Ya da değil..

İlk yorumda Güven Kıraç'a komedyen denmiş. Bu tamamen Takva filmindeki rolüne binaendir. Yani rolünü komik bir şekilde oynamış, daha doğrusu oynayamamış, eline yüzüne bulaştırmış. Komedyen sıfatı adamın sanat tarzına değil, bir rolü beceremeyip eline yüzüne bulaştırmasınadır. İlk yoruma verilen cevap, "şunu şunu da izledim, izlemediyseniz konuşmayın, adam komedyen değil.." şeklinde tamamen bir kavrayamama sorunu...

Zaten ikinci yorumda Şule hanım detaylıca anlatmış meramını. Biz ilkinde anlamıştık ama bazıları çok detaylı olan ikinci yorumda da anlayamamış. Ya da populerlik uğruna anlamazlıktan gelip, gündemde kalmak istiyor... Mesela sizin "komedi sürüyor" başlıklı yazınız da anlayış dehanızı açıkça ortaya koyuyor. Bizim, "AGU yazdı konu kapanmıştır" dememiz gerekirdi... (!)

"Saçmalığınız ısrarcılığınızda yatıyor sanırım". Bu harika cümle de AGU'ya ait. Size şunu diyorum ben: Elinizdeki kilo 800gr ve siz bunu bir kilo sanıyorsunuz. Alırken de yanılıyorsunuz, satarken de. Üstelik bunu doğru bilerek yapıyorsunuz. Şimdi AGU'nun muhteşem anlama dehası ile yetinmeyip Şule hanım bir özet daha geçmiş. Ve adamın Takva'daki rolünü oynayamaması üzerine komedyen demiş olduğunu yazıyor tekrar tekrar..

Tutasızlık ve çevirme sıfatları yakıştırması da geldi AGU'dan, daha sonra.. Bir dil delisine veya etimoloji uzmanına ihtiyacımız olsaydı, Dücane beyden isterdik bu durumu. AGU'nun yaptığı tam anlamıyla popülerlik uğruna özbenliğinden harcamaktır. Budur yani.

Mesela "sadece kendi türünüzdeki insanlar" demiş. Bu ne demek? Yılgınlık ve baygınlık derecesine gelmiş insanların bardağını taşıran son şovlar. Sonra Rüştü kardeşimin biraz öfke yüklü tepkisine -ki bence yerindedir- verdiğiniz cevaplara bakalım..

"Yırtık bir yerden fırlar gibi, komik, aciz" sıfatları.. Ne kadar da üst perdedesiniz. Bir de Usta'nız varmış. Lütfen O da okusun bu yorum silsilesini..

Sonra da ben yazdım. Bir hakem heyeti istedim.. Agu'nun verdiği cevap gene kendine has.. Popülerliği zirveye oturtuyor.. Sayın AGU bey, yazdıklarınızı okuduk, İnceledik. Daha evvel de okumuştuk. Şimdi bize bilimsel ve etimolojik ukâlâlılar yapmayın artık. Bir de artislik yapmak deyimini kullanmışsınız benim yorumuma verdiğiniz cevapta.

Ömer beyden ve diğer hazirundan özür dilemeniz de bir gelişmedir. Benden, Rüştü beyden ve Şule hanımdan özür dilemeseniz veya dileseniz; en azından benim hiç umurumda değil...

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

Takva'nın daha iyisini çekmek mevzuu

Takva filmiyle ilgili olarak İsmail'in yazdıklarını hepimiz okuduk. Neticede bütün sanatsal üretimlerin bir yanında öznel yargılar saklı durur ve sanat eseri izleyicisinin duygulanımlarını ve etkilenimlerini belirleyebilir.

Bu filmi İsmail böyle yorumladı ki ben de katılıyorum. Takva filmi Türk sineması açısından önemli mesafeler katetmiş bir filmdir. Meselenin bu tarafını bir kenara koyuyorum. Yapılan yorumlarda dikkatimi çeken başka konular var ki incinmeyle karışık öfke duyuyorum.

İsmail'le filmden çıktıktan sonra yolda yürürken bu filmi biz yapmalıydık dedim ve o da önemseyerek yazısına iliştirmiş.

Şüphesiz ki bu "biz" bizim mahallede sinema ile uğraşan kişileri kapsıyor. En genelde de mahalleyi elbette...

Fakat magazinden hoşlanan yorumcularımız buraya öyle takılmışlar ki belden aşağıya vurarak meseleye dahil olmuşlar.

"bir ayda kotarılan senaryolar", "kuş olup giden romanlar" vb derken sanırım insanların sakladıkları ve söylemeye kıyamadıkları bildikleri var. Doğrusu ben de bilmek, öğrenmek isterim.

Ama her şeye rağmen merak edenler varsa söyleyeyim. Bu filmleri yapacak zihinsel ve ruhsal donanıma sahip arkadaşlarımız var elhamdülillah. İslamcı sermaye parasını taşa, toprağa, altına yatırmanın yanında sanatsal üretimlere de destek olabilmeyi akıllarına getirirse ( ticari karşılık bekleyerek bile olsa! ) bu adamlar en baba işleri de kotaracaklar. Bizim mahallenin yaygın zihni böyle şeylere izin vermiyor ne yazık ki. Kadıköy'ün kuyumcularının muhafazakar / dindar, kitapçılarının sosyalist olmasının nedeni de bu olsa gerek...

Güven Kıraç'a gelince...

İyi oyuncudur fakat filmin zorluk derecesi yüksek kimi sahnelerinde / özel duygulanım gerektiren / olmamış.

Ve dahi final...

Sanki büyük bir iştahla film çekilmiş ama sonlara gelince artık bitirelim duygusuyla biraz acele edilmiş gibi geldi bana.

Kurtlar Vadisi Takva

Filme gittim. Tamamen sıfır noktasında durmaya özen göstermek istedim. Şule hanım benzer şeyleri yazmış zaten. Güven Kıraç'ın, zikir sahnelerinde bir şempanze gibi hareketler yapması bütün insanlık adına acınılası bir saptırmadır. Konsept danışmanı olarak film çekimlerine gelip giden dervişe de sormak lazım, siz böyle mi yapıyorsunuz diye? Ve hiç bir şeyh zikir esnasında sandalyede oturmaz.

Bazı noktalarını eleştirip durduğumuz Sır Kapısı-Kalp Gözü düzeneklerinin bilinçaltlarımıza gönderdiği pasif-edilgen müslüman tipinin, sanki bu bir gerçek modelmişçesine filmde de gösterildiğine şahit oldum. Dünya işi-Din işi ayrımına yani. Zihin açıklığı din işleri içinmiş, kalp açıklığı da dünya işleri içinmiş. Şeyh karakterinin verdiği fikir-şey budur. Ahmet Hakan'ın ve sayın Kılınçarslan'ın altlarını çizdiği "objektif duruş" bu olmamalıydı.

Filme İsmet Özel'in "beklentisiz bekleyiş teorisi" ile gitmedim maalesef. Beklentilerim vardı. Ne cumhuriyetçi ne de islamcı olmadığını söyleyen yapımcı da filmi hemen bitirmeseymiş. Ya da özenle üzerinde durduğu müstehcen sahnelerini biraz kısıp yeni bir final yapabilirdi. Zikir sahnesinin hemen ardından giren sevişme sahnelerine gelelim. Bu mudur radikallik? Bu resmen şerefsizliktir. Sayın Kılınçarslana'a, bu filme dair bir blog girebileceğimi söylemiştim. Menfi yönde yazılan şeylerin tekrarı olma eğiliminde olduğu için yazacaklarım, yorum olarak girmek istiyorum. Tarık Tufan'ın "ve sen kuş olur gidersin" kurgulamasını da menfi yönde değerlendirdiğim için ve bu filmi "biz yapmalıydık" dediği için olumsuz bakmıştım projelerine.. Ama şunu çok rahat söyleyebilirim. Evet bu filmi siz yapsaydınız, çok daha iyi olabilirdi.

Kira geliri aldığı alkolik adamın korunmasını isteyen, kira alamadığı muhtaç ailenin korunmamasını da çarpık bir mantıkla zımnen destekleyen şeyh efendiyi ve Güven Kıraç'ı kınıyorum. Alamadığı kira ile Kuran kursundan bir talebe gidecek olursa bunun vebalini ödeyemezlermiş de miş miş. Yanıldınız Ahmet Hakan bey. Koca göbelki bir adamdı şeyh. Diğer filmlerdekine benziyordu.

Rezalet diz boyu.. Şeyhin kızı kuyumcudan dolarlarla ziynet alıyor. Kosovalı çocuğa yapılan hakaretler. "Ben sizin için dua ettim, para neyinize?" mantığı.. Filmin sonlarına doğru gelen adamların çok sırlı bir şekilde çuval almaları.. Elimde kalan nedir biliyor musunuz? İki saat boşa geçen bir zaman. Sıkıntı, başağrısı ve verdiğim 10 ytl'ye alabileceğim kitapların düşüncesi.

Burada bir blog girildiğini hatırlamıyorum ama, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en güzel ve kaliteli filmi Kurtlar Vadisi Irak'tır. Oradaki Şeyh Kerküki, dergah ve zikir sahnesi gerçekten de harikadır. Bu film üzerinde yeterince durdumu bizimkiler? Milliyetçi vurgusundan dolayı mı desteklenmedi bilemiyorum. Bizim mahalle Türk kelimesinden genelde korkarlar. Tepen tırnağa islâm ahlakı ve modelidir Kurtlar Vadisi Irak.. Her iki şeyh efendiyi de kıyaslayın.
Objektiflikmiş....!

Gitmeyi düşünen arkadaşlara söylüyorum. yeni sinemacılar grubunun başarılı olacağı alan kesinlikle dini bir içerik olamaz. Olsa olsa erotik film olur. Gitmeyin. Filmde gizli reklamı yapılan Vakit gazetesi alın. Zaman gazetesi alın. Bir kitap alın.

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

çirkin oyun yoktur, az futbol vardır

Bir iki nokta:

1.Eğer herhangi bir Kadiri-Cerrahi zikrine katıldı iseniz; yahut bunu bırakın, youtube marifetiyle zikir ayinlerini seyretti iseniz; evet, bir şeyhin sandalyede oturarak zikir yönetebildiğini de; evet, bir halifenin sizin "şempanze gibi" benimse "cezbe" olarak nitlediğim o hareketleri yaptığını da görürdünüz. Ben, hem katıldığım zikirlerde, hem de seyrettiklerimde bunları gördüm. (Yeri gelmişken özellikle youtube'daki çeçen zikirlerini seyretmeyen herkese tavsiye ederim) Güven Kıraç'ın bunu -nisbeten- başaramamış olması; böyle şeylerin olmadığı anlamına gelmez. Dolayısıyla, saptırma falan değildir. Bizatihi gerçeğin olabildiğince en yakın halidir ordaki zikir. Ömer Baba'nın zikrinde, ben, kalkıp dans eden adamlar gördüm. Kafasını duvara vuran adamlar gördüm. Nihayet, tam da Güven Kıraç'ın yaptığı gibi el çırparak tempo tutan zakirbaşılar gördüm.

2.Musab Yasir, hangi ülkede yaşıyor, doğrusu bilemiyorum. Ancak ben, Türkiye dindarlarının neleri nasıl manipüle edebildiklerini; hangi şerefsizlikleri hangi kılıflarla yapabildiklerini defalarca görmüş biri olarak söylüyorum. Bu ülkede, şeyhin "o meseleyi" açıklamasından çok daha vahim "takiyye"ler yaşandı. Dolayısıyla, ben o açıklamaların tam da "meseleyi" izah eden bir yanı olduğunu düşünüyorum.

3.En nihayet, seyrettiğimiz şey, bir filmdir. Bir kurgudur. Ve de bana kalırsa, çok başarılı bir kurgudur. Evet, filmdeki cinsel içerikli sahneler, beni de rahatsız etmiştir ve bunu da yazımın dipnotunda belirtmişimdir. Evet, film finale çok hızlı yürümektedir. Ancak, "Muharrem efendi ile randevusuz görüşen belediye başkanı" da, "dergahın bahçesine park edilmiş 06 plakalı siyah mersedes de", "dergahın gayrımenkullerinden toplanan kira" da, "vakit okuyup altın yüzük takan ve tavla oynayan esnaf" da, "iyi bir insan olmak isterken hiç olmadık anda kafayı sıyıran" mürid de, "muharrem efendiden arsa ya da benzeri bir 'himmet' istemeye hazırlanan şerefsiz müteahhit" tipi de buz gibi gerçektir. Bu ülkenin gerçekleridir. Yüzleşmediğimiz, yüzleşemediğimiz gerçekler. Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin dergahının ne hale getirildiğini, Mevlana hazretlerinin dergahının ne hale getirildiğini görmezden mi geleceğiz? Böyle mi yapacağız? Bize Allah rızasıyla karışık otomobil satmaya çalışanların, bize Allah rızasıyla karışık kalitesiz sağlık hizmeti verenlerin hep üstünü kapatacak mıyız? "Başarısız oldu" diye yurtlardan atılan "şakirdler" gerçeğini es mi geçeceğiz hep? Allah rızası A.Ş'leri, muta nikahlarını, Kalkancı'yı, GÜndüz'ü, Haydar Baş'ı, Harun Yahya'yı es mi geçeceğiz? Hep böyle mi olacak? O halde yaşasın "The İmam!"

4.Ve de şu Kurtlar Vadisi Irak meselesi. Evet, ordaki şeyh karekteri filmin en can alıcı karakteri. Evet, oradaki zikir sahnesi, en az Takva'daki zikir sahneleri kadar güzel. Ama yahu, Allah lillah aşkına el insaf. Açıkca "şovenizm" yapan, açıkca "kürt düşmanlığı" yapan bir film değil miydi Kurtlar Vadisi? Aksiyon düzeyi, iki patlamadan ibaret değil miydi? Olay örgüsü en fazla bir Delta Force filmi kadar değil miydi? Neresi iyiydi o filmin? Kurtlar Vadisi'ne benzeyen 1.000 kadar amerikan filmini bir çırpıda sayabilirim; ancak Takva, neresinden bakarsanız bakın bir Türk filmidir sayın Yasir. Tek güzel yanı "zikir sahnesi" diye tepemizin, listemizin en üzerine mi koyacağız Kurtlar Vadisi pespayeliğini?

5.Şeyhin kızı, elbette dövizle altın alacaktır sayın Yasir. Ya ne yapacaktır? Kredi kartı mı taşıyacaktır? Alacaktır tabii. Bunda ne var? Şeyhin kızı dövizle altın alamaz mı? Peygamberin kızı ya da hanımı altın almamış mıdır? Takmamış mıdır? Niye garibinize gitti doğrusu anlamadım. Türkiye'de bir şeyh, zengin olamaz mı? Orada, şeyhin kızının o altını cemaatin parasıyla aldığı gibi bir gönderme olduğunu düşünüyorsanız, bu sizin düşünceniz olarak kalır. Çünkü, filmde asla böyle bir gönderme yoktur.

6.Kosova meselesine gelince. Orada, Muharrem Efendinin akıl sağlığı yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Ve bir patlama anıdır o. Dolayısıyla, orada söylediği şeylerin tutarsız; hatta çırak çocuğa değil de bizatihi kendine söylenmiş laflar olduğunu anlamak için birazcık sinema bilgisi kafidir.

7.Gene karşıma çıktı şu "mahlas" isim meselesi. Karşımdaki adamın kim olduğunu bilmeden ona cevap vermek; üstelik benim adım kabak gibi meydandayken; beni yoruyor.

8.Baki selam.

Çirkin kadın yoktur; Bakımsız kadın vardır

Noktalı virgül;

1- Cerrahilik Kadiri'liğe bağlı bir kol olmayıp, Halveti'liğe bağlı bir koldur. Bendeniz Halveti'liğin başka bir kolunun zikrine katıldım. Siz bu konuda benden daha fazla bilgiye sahipsiniz anlaşılan. Bu kısmı fazla uzatıp da rekabete girmenin anlamı yok.

2- Mus'ab Yasir genellikle rüyalarda yaşamasıyla beraber bazen de İstanbul'dadır. Mürşidlerden bir mürşid olarak Mustafa İslamoğlu ekolünü tercih etmiş olmakla beraber, tasavvufa da dönüktür. Filme yüklenen iddia objektif bir duruş idi. Ama gördüğümüz takiyyeci duruş bir objektifliği değil, menfi bir anlatımı barındırmaktadır. Kötülüklerin olmuş olması, bir temsilde objektiflik adına bu yanların belirgin bir şekilde verilmesini mi gerektirir?

3- Bu maddede aşağı yukarı hemfikiriz. Sözkonusu olan kötülüklerin içine sözkonusu olmayan başka şeyleri karıştırarak savunma yapmak, benim yıllar önce bırakmaya karar verdiğim ilkel bir metoddu. Yine karşıma çıktı. Harun Yahya diğer saydıklarınızla aynı kategoride değerlendirilemez.

4- İşte geldik tekrar şu Kurtlar Vadisi meselesine. Bir kere oradaki zikir sahnesi en az takvadaki kadar değil, takvadakinden kat kat güzel bir zikir sahnesidir. Ama asıl mesele "şovenizm" kısmıdır. Burada duralım bakalım. Şovenizm nerdedir, nedir ve nasıl yapılmıştır. İlgili filmi çok defalarca izledim. "Ben diplomat değilim, ben Türk'üm" repliğinden başka açık bir vurgu var mıdır? Şu Türklük şerbetini ancak İsmet Özel elinden mi içecek bir kısım islamcılar? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Ayrıca Kürt düşmanlığı demişsiniz. Kürtçülüğe karşı bir tavır olabilir belki. Son sahnelerde geçen şu konuşmayı hatırlatırım:

Memati; herşey bu kürtler yüzünden oldu zaten..
Abdulhey; abi ben de kürtüm
Memati; ama sen başkasın
Abdulhey; herşey böyle başlamadı mı zaten?

Filmde yahudi dönmesi barzaninin abd ile işbirliği yapıp türkmenleri ezmesi var. Bu mudur kürt düşmanlığı dediğiniz şey?

5- Şeyhin kızına gelelim.. Şimdi insan hayatından bazı kesitleri koyarız filmlere.. Mesela şeyh kızının internette bir yazıya yorum yazması da normaldir. Ama siz bunu getirip hassas içerikli bir filme koyarsanız, bunun altında gariplikler yatar. Peygamberimizden örnekler veriyorsunuz. Şimdi ben de örnekler vermeye başliyim o zaman. Dolarlarla kuyumcudan ziynet alan islam önderi kızı motifi kime-neye daha uygunmuş göreriz..

6- Bu açıklamanız yerinde ve geçerlidir.

7- Bu soru şuna benziyor.. "Atatürkçü müsünüz?" doğru söylense bir dert, yalan söylense başka bir dert.. Nerede ve kim sorusundan, ne sorusuna geçmek en idealdir..

8- Aleyküm selam..

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

eyvallah

nezaket sınırlarını hiç zorlamadan verdiğiniz güzel cevaplara teşekkür ederim. özellikle 4. maddede getirdiğiniz yorum, Kurtlar vadisini "o anlamda" bir kez daha düşünmemi sağladı.

eyvallah.

bir de not: aradaki "-" işareti Kadirilikle Cerrahiliği sanki aynı şeymiş gibi zikrettiğim gibi bir anlam çıkarıyor. Bu yanlış anlaşılmayı da ortadan kaldırmış olayım böylelikle.

Kurtlar Vadisi-Irak ve Takva mevzuu

sevgili mus'ab yasir,
acaba sinemaseverler kv ırak'taki o zikir sahnesinin çekiminde sol görüşlü yönetmen serdar akar'ın mı başarısı olduğunu sanıyor ?

ya da o zikir sahnesinin her daim akıllara gelmesindeki esin kaynağı kimdir ?

senaristlerin pınarı kaynağından içtiğinin hâlâ sinema ahalisi farkında değil mi ?

yakından tanıma fırsatı bulduğum bu mübarek insanlar hakkında daha fazla yazmak istemiyorum...

sorular , sorular...

tebrik ederim...
bu tartışmada,
bir, zatınızın yazısını oturaklı bulduğumu söylemeliyim...
ve kv ırak'ı keskin gözlerle izlemeniz ise yalnız olmadığımızı gösterdi...

oyuncular mevzuuna gelince...

güven kıraç...

yani o kadar olur...
bir yorumda kendisinin komedyen olmadığı savı vardı ki evlere şenlik...
yılmaz erdoğan'ın, ciddi bir sinema sahnesinde surat asmasını,
onun aslında komedyen olmadığına yormaktan farkı yoktu...
ve sol görüşlü bir oyuncudan fazlasını beklemek hayal olurdu...
ama "Sınav" filminde iyiydi...zira komedyen !
geçiniz...

erkan can...
şahsen en ısınamadığım oyuncudur beyazperdede...
içimdeki ses diyor ki,
"abi bu vallahi de billahi de düz bir oyuncu ...ve bu balon ne zaman patlayacak bilmiyorum..."
ama senarist önder çakar "bu filmi erkan abi üzerine kurdum..." diyecek kadar da solcu...
eh, abisi ne de olsa ...
erkan can da altta kalır mı;
şeyh rolünün kendisini "hiç" etkilemediğini söylerken,
"önder'den islam hakkında çok şey öğrendim..." diyecek kadar da kızıl olduğunu teyit etti...
geçiniz...

ne inanan,
ne de inanmayan bir senarist...
ve "ah, aslında biz çekmeliydik..." nidaları...
ve canı yanan ben...

ey !
cemaat !
bana sol mantıkla yoğrulmuş en ala din içerikli filmi gösterin PARAMI VERİP İZLEMEM...ve inadına korsanını alacağım...
ama k.ırak'a bugün yayınlansa yine giderim...
SAMİMİYET CEMAAT SAMİMİYET...
işte asıl hüner burada...

çağrı filmini çağrı filmi yapan samimiyetti...
antony quin'in samimiyeti idi...

eşek haca gitmekle hacı olmaz...

ve bu satırların yazarı,
Allah nefes verirse bir yıldır bir senaryo yazmaktadır...
ne zaman biter, bilmiyor...
ama inan olsun,
"keşke biz çekmeliydik..." sözünün bumerang olup o kişiye geri döneceği bir senaryodur...

TAKVA,
TAKVA SAHİPLERİNİNDİR...VE TAKVA FİLMİNİ ANCAK TAKVA SAHİPLERİ YAZAR...
henüz bu makama erişemedim...
ama vuslat yakındır...

yeni sinemacılar !
haydi başka kapıya !

not.1
ismail bey...
bu yazınızla sanki karşımda ahmet hakan'ı görür gibi oldum...

not.2
bu camiada, popülistlerden olmayan,
sağ sol değil,
illa ki sanat diyenler de var...bunlardan birisi de uğur yücel'dir...
inişli çıkışlı grafiği vardı...ama son yıllar da bu yönde adımlarını hızlandırdı...
size arkadaş / kardeş tavsiyesi...
"hayatımın kadınısın" filmine gidiniz...
TAKVA FİLMİNDE GÖZLERİNİZ DOLMAZ...
AMA BU FİLMDE BENİM GİBİ SULU GÖZLÜYSENİZ AĞLAMAYANA AŞKOLSUN !

saygılarımla...

not.3

not.3
erkan can "önder'den din adına çok şey öğrendim..."
demesini teğet geçtim...
o kadar rezil bir adam ki din adına önder çakar'dan çok şey öğrendiğini söyleyecek kadar..aleni küfürdür bu !
yahu önder çakar kim de ondan öğreniyoruz...
bir yorumda "pet şişe" lafzı vardı; aynen öyledir...pet şişe !
kaynağın tanımı değişti de bizim mi haberimiz yok...

(bir tanıdığım dine uzak olanın daha iyi rol yapacağını söylemişti tartışmayı tv'den izlerken...buyrun buradan yakınız...
sizce önce kendi çevremden mi başlamalıyım haykırmaya !)

parası neyse vereyim de ahmet hakan olayım

yusuf la. vallaha talihsiz bir adamım ben la. şimdi iskender kardeşim de bana kızacak(eleştiri bahsinde); ama ne yapayım ben şimdi yusuf la? kimsenin yazısının altında, 46 yorum birikmez. benimkinde standart oldu la. ben en iyisi parası neyse verip Ahmet Hakan olayım la. nişantaşına vurayım kendimi la. bu yazı, benim burada yazdığım son yazı olsun la. ben de hürriyette yazayım la. benim kimin kızından ne eksiğim var?

yusuf. kusura bakma; ama ben çok sıkıldım abi bu düzey eksikliğinden. ruhum daralıyor artık. sırf senin, şadan babanın, selim emminin, sitenin güzel yüzlü insanlarının hatrına; tuttum onca işimin gücümün arasında şiirleri editledim; geriye dönük aç bak. yemediğim hakaret, işitmediğim laf kalmadı. hatta "işinden gücünden bize ne" diyen hödükler bile çıktı. abi, ben parasını versem bunca hakaret işitmem. deli miyim ben? ne diye "insanlar bana güzel güzel hakaret etsin" diye burda yazı yayınlayayım ki yusuf la? herkes, Musab Yasir gibi, Metah Çakko gibi, "eleştiri" denen şeyin farkına varabilme yeteneğini geliştirememişki la.

işte ben de ağzımı bozuyorum. türkiyeyi hala "sağcı-solcu" diye ayırmayı marifet bilen, benim yazdığı film hakkında "bu filmi keşke ben çekseydim" diyeceğimi zanneden, zaten genel anlamda kendini bir şey zanneden yukardaki teres, "ahmet hakan"ın (bence haksız ve yanlış yere) bir hakarete, bir sevimsiz jeste dönüştüğü şu günlerde bana "ahmet hakan" yakıştırması yapıyor.

sevgili teres. doğrudur. ahmet hakan, bu camiadan niye koptuysa, aynı sebeplerle ben de kopmak üzereyim. dikkat et. "bu camiadan" diyorum. Allah'ın dini başka bir şey, sizin gibi tereslerin de içinde olduğu "bu camiadan kopmak" başka bir şey. Güzel memleketimizin hangi köyündensin sen?

Aç bak bari. Aç da Erkan Can'ın "elhamdüllillah müslümanım" dediği söyleşiyi oku. Magazin haberlerini bir karıştır da, senin o bozuk Türkçenle tanımladığın gibi "pınarı kaynağından içen" senaristlerinin, o şaheser insanların deniz akkayı da pınarından nasıl içtiklerini gör.

Ben delirdim Yusuf'um. Ben kafayı çizdim. Kusura bakmasın dostlar, erenler, yarenler... Ben artık burada değilim. Çok sevdiğim, Cemaati takip etmeye, evet, devam edeceğim; ama artık yazı vermeyeceğim. Beni yazdığı bir satırla harcamaya kalkışan tereslerden bıktım usandım. Maksadı üzüm yemek yerine, sadece ama sadece "lafı nasıl da geçirdim hırboya" cümlesini kurabilmek olan bu tereslerden sıkıldım.

Ben, 5.000'e yakın film izledim Yusuf. Filme alınmış on kadar senaryom var. Çok ciddi senaryo ekiplerinin bir parçası oldum. Yazımına katkı sağladığım 2 film senaryosu var. Kısa film senaryolarım var. Onlarca film eleştirim var. "Sinema Büyüsü" adında bir radyo programı yaptım. Sinema üzerine okumadığım şey kalmadı nerdeyse. Ama asla, yukardaki teres kadar fütursuz olamadım Yusuf. Nezaketten yoksun, Türkçe'den yoksun, kişiliği gelişmemiş, bana laf sokunca başı bilmem nereye değecek zanneden bu adamlardan bıktım usandım Yusuf.

"Hayatımın Kadınısın" en iyi ihtimalle "uzamış bir dizi senaryosudur" Yusuf. Adam, "sağ-sol ayrımı yapmadan" diyor bir de ya Yusuf. Uğur Yücel, sağ-sol ayrımı yapmıyormuş Yusuf. Sağ ne la, sol ne la, kafayı yedim la.

Ben parası neyse verip Ahmet Hakan olmaya gidiyorum Yusuf. Haydi kal sağlıcakla. Biz seninle Üsküdar'da da görüşürüz.

NOT: Yazıda bahsi geçen "Yusuf", hayattaki en yakın üç dostumdan biri olan, dost listem iki kişiden oluşurken sımsıcak gülümsemesiyle hayatıma giren ve listeyi üçe çıkaran sevgili dostum Yusuf Armağan'dır. Yazıda geçen "Şadan Baba", köy muhtarı Şadan Ercan, "Selim Emmi" de gözümün nuru, canımın canı Selim Şevkioğlu'dur. "Sitenin güzel yüzlü insanları" ise, Faruk Yücel, Nadir Marmara, Tekin Karagöz, (gitmiş olsa da) Metah Çakko, Ali Görkem Userin, Musab Yasir ve benzeri isimlerden başlayarak şimdi hepsini tek tek saysam sabahı bulacağım "sahici bir derdi" olan herkestir. "Teres" ise üç beş tanedir; ama mideme ağrılar sokmaktadırlar.

kurtuluş mu?

selam ve dua ile;
sayın kılıçarslan giderseniz "teres"lerden kurtulmuş mu olacaksınız? haddim değil size akıl vermek. yaşça sizden büyük oluşum (siz 76 ben altmış -resmi 1962- doğumlu) bu hakkı veriyor zannıyla kalkışmış ta değilim bu yazıya. sadece bu soruyu kendinize sormanız için yazıyorum. kurtulacak mısınız? "güzel yüzlü insanlar"ın çok olduğundan söz ediyor ve fakat gitmeyi düşünüyorsunuz? usta nereye giderseniz gidin teres çok. 78'lerde başıma gelen bir olayla yazıyı bitireyim: tarih 78'ler, bir dost meclisi var.. herkes heyecanlı.. ülkemizde ve dünyada yüz güldüren gelişmeler var islami harekette. bunu üstadın bir beyti ile dile getirmeye kalktım. "surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes/ ey kahphe rüzgar artık ne yandan esersen es" meclisten biri -hiç beklemediğim- "bu beyit kimin?" dedi. "üstadın!" dedim. "o kadar üstad var ki hangi üstad?" diye tekrar sordu. "üstad necip fazıl" deyince sorgulayan arkadaş " ha.. o mu.. Allah ondan hidayeti kesti." deyince herkeste bir şaşkınlık. ben kekeleyerek "neden, niçin?" karşılığını verdim. o zatı şahane de " Allah'ın ayetlerinden olan rüzgara kahpe dediği için, Allah'ın ayetlerine küfredilemeyeceği için." sustum. ayağa kalktım. ve o meclisten adımımı bir daha da içeri atmadım. ne diye bilirdim o zata. ne denilebilirdi? behey ahmak şiir dilini bilmez hüküm verirsin mi deseydim? keşke desymişim, terketmeyip deseymişim.. dediğim çok oluyor.
ben derim ki sayın kılıçarslan kalın burda. hürmetler..
cemal çalık

????

tamam yusuf sen haklısın... (!)
tipik bir ismail kılıçaslan polemiği...
ben çekiliyorum...

Ne yani Emre Şimşek!

"tipik bir ismail kılıçarslan polemiği... ben çekiliyorum" yazarak İsmail Kılıçarslan'ın bunca söylediği şeyleri bir anda boşa mı çıkarma niyetinde misiniz?

Bence siz boşa çıktınız.

İsmail Kılıçarslan'ın derinden dile getirdiği şeyler zihnimizin algı düzeyine ağır gelince böyle hafif bir cümleyle adam harcama çabasına girişmekten başka yol kalmıyor demek ki.

Olay tipik bir ismail Kılıçarslan polemiği olmanın çok öte yanında duruyor.

İsmail Kılıçarslan'ın dile getirmeye çalıştığı şey bu ülkede bulunan Müslüman insanların teori ve pratik bağlamında düşünsel yönünü yitirmiş olanlarının yol bulma çabasına bir katkıdır.

İsmail'in Takva filminin arkasından bir kaç cümle söylemeye çalışıyor olması, o filmde dile getirilen açmazların bu camianın içerisinde özel toplantılarda, çay sohbetlerinde dile getirilenlerle benzerlik azrzetmesindendir. Öyle ya hepimiz kendi başımızayken "n'olcak bu Müslümanların" hali cümlesini kurmuyor muyuz? Ancak bu cümle "n'olcak bu Fener'in hali" mesabesinden öte yana geçmiyor ne yazık ki! Magazinel yani, yani spor olsun diye. Ama Takva ile ciddi bir eleştiri geliyor Müslüman'ın parayla ilişkisine. Hal böyleolunca da magazinin ötesinde bir şe