Kar tanecikleri bir tüy hafifliğiyle yağarken; yeni bir güne merhaba diyen toprak; gelinlik giymiş titrek genç kız misali süslenmişti. Kar taneleri alabildiğince uzanan ufukta bir ahenk içerisinde sağa sola sallanarak yere doğru pike yaparken nazlı gelin gibi.. birbirlerine değmeden yörüngesini takip ederek yeryüzüne öpücük kondurur gibi düşüyordu…
Kaldırımda Ramazan Dede elinde bozuk bir şemsiye ile durumu idare etmeye çalışırken bir taraftan da yerdeki ıslaklıktan, çamurda kendini korumaya çalışıyordu. Yüzünde yılların izi damar damar kabarmış olarak yansırken yorgunluk ve yılgınlık her halinden okunuyordu. Ama bu yılgınlık yenilmişlik miydi yoksa o anki ruh hali miydi bilinmez . üstündeki elbiseler savaştan çıkmış gibiydi. Ceket ve şalvarında sayılamayacak kadar yama göze çarparken sanki yaşadıklarını belgeliyordu. Yaşadıklarının tarihini ve talihini.. hayalleri sevinçleri, üzüntüleri yamalara sıkıştırmış onlardan uzak kalmamak için üstünde taşıyordu. Yıllarca çabalamasına rağmen gelecek adına elde- avuçta tutabileceği, çocuklarına “işte size hazırladıklarım” diyebileceği bir maddiyatı yoktu. Geçimini temin edebileceği bir variyeti, sürekli nafaka sağlayacağı bir “akar”ı yada “işi” olmamıştı. Olmamıştı ama bu onu umutsuzluğa sevk etmemişti. “kazanılan değerler dünyada kalır” der başka bir şey demezdi. Bazen insanların kafasında şüphe uyandırsa da sözleri es geçilirdi . ama yinede bu söylemi kimi kafalarda soru işareti bırakıyordu: “acaba zengin olsaydı yine aynı söylemi savunur muydu” bilinmez..
Umut , umutsuzluk bağlamında söylenecek çok söz var ama şimdilik geçelim. Ona göre bu durum “dünyanın sonu” değildi. İlerlemiş yaşına çalışma azminden hiçbir şey kaybetmemiş, ancak güç olarak çok şeyler kaybetmişti. Buna rağmen ruhu dinçti. Yaşamında meydana gelen fırtınalara , yağan kara ve soğuğa rağmen direniyordu…
Devamlı bir işi olmadığını, olamadığını söylemiştik. Gündelik işler yapıyordu. Bir gün taş kırma işini, diğer gün kömür taşıma ya da odun kesiyordu. Hayatı adeta gündelik işlerle pamuk ipliğine bağlı olmasına rağmen ( kimilerine göre, kimilerine göre değil) tüm benliğiyle hayatı kıskıvrak yakalamış, gelecek için durmadan çaba harcıyordu yine de…
Bu gün de iş aramış ama yağan kar tüm işleri alt-üst etmiş herhangi bir iş bulamamış hatta üstüne üslük bir ton soğuk yemişti. O da torununu görmeye karar vermişti. Kaldırımda yürürken yağan karı tüm benliğiyle sindirerek, romantizmini de yaşamak arzusuyla aşındırıyordu.
Yeryüzü beyaz bir gelinlik giymiş gibi süslendiği ve lapa lapa yağan karın , yağdığı zamanlarda yürüyüş yapmak onun en sevdiği zaman içinde, bir kar tanesi gibi eridiği bir hal idi.. kar altında yürümenin zevkini hiçbir şeyle değişmezdi.
Ruhu sessizlik içinde bir kar tanesinin boşlukta duyduğu ruh haline bırakıyor ve kendini tatminsiz düşler içinde, yıllar önce torunu ile el-ele koşarken buluyordu
Ayaklarının altında ezilen,eriyen kar tanelerine basışı ve her basışında karın incelip eridiğini hissetmesi , çıkan seslerden ritmik bir haz almayı o zaman keşfetmişti. Torunu ile birlikte adeta uçuyordu zevkten…
Soğuğun verdiği ıstırap da eklenince acıları daha da artıyordu. Dizleri titriyordu. Sanki hayat damarı kesilmişti. Ya da sıtma nöbetine tutulmuş gibi dişleri birbirine abanıyor, çarparken çıkardığı sese bir de dizlerinin dermansız kalan kemiklerinden çıkan çatırtı da eşlik edince... bir orkestranın elemanlarının icrası gibi ahenkli musiki icra edercesine ritmikti.
Elleri soğuktan morarmıştı. Moraran elleri siyaha kesilmiş yer yer incelik kalınlaşan damarları pörsümüş solgun rengini soğuğa emanet etmiş derisinden usulca kendini beli ediyordu. Yaşlılığın verdiği ruh haliyle titreyen ellerini sertleşen derisi, yıllara meydan okumanın acısını taşıyordu. Yorgun bedeni mecalsizdi... dermansızdı ciğerleri... hastaydı... hastaydı da ne ki, tam hasta... hastalık yalnızlıkla birleşince iyice zayıflayan bünyesinde tonlarca yükün altındaymış hissi veriyordu... beli bükülmüş, ağırlığı taşımakta zorlanıyordu... bugün yarın gün sayıyordu. yine de son bir kez olsun torununu ziyaret etmek istiyordu.
Çocuklar top oynuyordu mahalle arasında. Beton yığınları dikildiği şehir yerinde her ne hikmetse çocuklar düşünülmeden konduruluvermişti çok katlı binalar... ne çocuklar düşünülmüş ne oyun alanları ne de park ve bahçeler... park ve bahçe alanları bir gece baskını ile asıl kullanımından çıkarılıp imara açılıyordu. Ramazan dedenin yaşadığı muhitte işte bu binaların çevrelediği daracık sokakta bulunuyordu. Duvar dibinde oturmuş sigarasını tüttürürken göz ucuyla da küçük torunu Mustafa’nın mahalledeki çocuklarla top oynamasını seyrediyordu. Düşüşünü , kalkışını...
Hatıraların yoğunluğu da bedenine çökünce dermanı iyice tükenmişti. Gözleri kararıyordu. Tansiyonu mu düşüyordu ne?.. torununu görme heyecanı da eklenince titremesi bir kat daha artıyordu.Küçük Mustafa kaçan topun peşinde koşarken duyulan acı fren sesi ve sonrası Ramazan dedenin dünyasının kararmasına yetmiş, belediye yetkililerine beddua ede ede küçük Mustafa’yı kara toprağa vermişti.
Ulu camide soluklandıktan sonra Mardin kapıya doğru yöneldi. Torununu ebedi ikametgahında ziyarete gidiyordu, ayaklarında kendisini taşıyacak mecali kalmamış olsa da...
Son yorumlar
2 sa. 35 dk. önce
2 sa. 45 dk. önce
6 sa. 23 dk. önce
12 sa. 25 dk. önce
1 gün 17 dk. önce
1 gün 2 sa. önce
1 gün 6 sa. önce
1 gün 8 sa. önce
1 gün 9 sa. önce
1 gün 10 sa. önce