renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İstiklâl’de Cami Olmak

İstiklal Caddesi

Saatlerce dolaşırsınız da çok mahzun gelir size İstiklal Caddesi. Sebebini çok fazla hissedemezsiniz ilk anlarda iliklerinize dek. Vakit ezanın göklere yükselmesi anına yaklaşınca, anlarsınız neden bu kadar mahzundur İstiklâl Caddesi.

Gün içinde binlerce insanın gelip geçtiği İstiklâl Caddesi’nin hemen girişinde ve caddenin birkaç noktasında ona yakın kiliseye rastlarsınız ama ezanı huzurla dinleyebileceğiniz, ezan-ı Muhammedi’nin makamına uygun okunduğu, sinelere inşirah salacak şekilde yükseldiği bir camiye tevafuk edemezsiniz bu garip mekanda.

İstiklâl Caddesi işte bu yüzden ve daha birçok sebepten, insanın islam üzere olduğunu en az hissettiği mekanlardan biri olsa gerektir eskilerin Dersaadet dediği saadetini an be an kaybetmeye başlamış şehirde.

Gün içinde çeşitli sebeplerle binlerce insanın uğradığı İstiklal Caddesi’nde, caddeyi tavaf edenlerin hal-i pür melalleri dışında, kendinizi kaybolan mimarisiyle ve İslamiyet’i simgeleyen mekanların eksikliğiyle de hayli yabancı (!) hissedersiniz. Bir kilometreden daha uzun olan caddede sadece bir mescide ve bir de camiye tevafuk edersiniz. Oysa, aynı cadde üzerinde dikkat çeken ondan fazla kilise vardır. Kilise olması mesele değildir belki. Olması normal de telakki edilmelidir bir yönden. Ama kilise-cami mukayesesinde bu ülkede rastlanılanın tersine bir süreç dikkatinize amade olur gerek nitelik, gerekse nicelik bakımından. Bu sürecin nakıs duruşu gözünüzü deler, gönlünüze saplanır.

Çünkü koskoca cadde üzerinde caddenin girişinde, bir önceki paragrafta ifade ettiğim gibi bir mescit, - pek bakımsız bir “Taksim Mescidi”- ve de bir utangaç camii –Küçük Ağa Camii- vardır caddenin ileri kısmında. Önce Taksim Mescidi ismi verilen mescidden söz etmek gerekir.

Mescit cezbedici bir dış güzelliği olmaması bir yana, iç dizaynıyla da bir ibadet havası solumaya imkan veremeyecek şekilde alelade yapılmıştır. Bende uyandırdığı zan ise, bu mescidin, metruk bir binanın odalarını tadil ederek şu anki haline getirildiğidir. İçine, caddeye bakan bir sokaktan girilebilen bu mescidin giriş kısmı bir insanın ancak sığabileceği dar merdivenlerden müteşekkildir. İlk katında erkeklerin, ikinci katında ise bayanların ibadetlerini yerine getirebildiği bu mescidin erkeklere ayrılan ilk katı üç bölme; iki bölme cemaat için, en içte kalan üçüncü bölmede imam için düşünülmüştür. Üst katı ise bayanlara ayrılmıştır ve zannederim aynı bölmeler orada da mevcuttur.

İç ve dış cazibesizliğindeki ve kendi donanımındaki bu mükemmel aleladelik gibi, namaz vakitlerinde yükselen ezan da, caddenin ziyaretçilerin ahvaline zarar vermeyecek şekilde alelade okunmakta ve hızlıca bitirilmektedir. Bir ritüel haline gelmiştir bu mescidde ezan ve akabinde kılınan namaz. Okunan ezandan bir haz alamazsınız ve ezanı duyan gayri müslim ziyaretçiler de bir Sultanahmet, bir Eyüp’te okunan ezan gibi hayranlıkla dinlemezler okunduğu anda havada hızla savrulan ezan-ı Muhammedi’yi. Ah edersiniz ve üzülürsünüz bu mahzunluğa ve aleladeliğe. Vakit namazların imam eşliğinde kılındığı bu mescit, size bir manevi ortam sunmaktan ziyade, namaz borcunun yerine getirilmesi görevini ifa etmek için oraya kondurulmuş gibidir.

Bir mukayese yapmak gerekirse mescidin harikuladesizliği cihetinden, mescidin çapraz karşı tarafında, İstiklâl’e girişte sol tarafta ihtişamlı yapısıyla yükselen bir kilise vardır oysa. Terslik canınızı sıkar. Görkemli bir caminin olması gerektiği yerde, çok dikkat çeken bir kilise ve hiç dikkat çekmeyen, özensiz inşa edilmiş, ya da sonradan şimdiki haline getirilmiş bir mescit vardır; dikkat edilmediğinde gözlerden kaçabilen bir mescid.

Üzerindeki haç işaretini muaf tutarsanız, dıştan bakıldığında bu kilisenin cami olması gerektiği intibaı uyanması pek mümkündür. Bana göre, dış mimarisi itibariyle bu kilise fazlasıyla bir camiyi andırmaktadır. Burada bir anımı nakletmek isterim.

Şöyle ki; -bu gözlemi bu satırların yazarının mimari zevksizliğine ve bu alandaki cahilliğine verebilirsiniz- İstiklâl’e ilk gidişlerimden birinde caddenin girişinde namazımı eda edebilmek için etrafıma bakınmıştım cami görebilmek için. Mimarisiyle dikkat çeken mezkur kilisenin cami olduğunu vehmetmiştim; ta ki, kilisenin kubbesindeki haç işaretini görünceye dek. Hayal kırıklığı böyle birşey olsa gerektir. Caddenin girişindeki mescidi de bilmediğimden ve bu garip yerde birilerine cami sormaktan imtina ettiğimden, caddenin aşağı kısımlarında bir cami olduğunu ümid ederek yürümüş ve ümid ettiğim kısmi feyzi seng-i İstiklâl’in sağ tarafında bulmuştum: Küçük Ağa Camii.

Beş-on dakika kadar yürüdüğünüzde bahsi geçen, mütevazı Küçük Ağa Camii’ne tevafuk edersiniz. Tevafuk edersiniz de, önceden bilmediğiniz takdirde, mescidin mahzun halinde olduğu gibi, bu camiyi de hemen farkedemezsiniz. İçe, kendine doğru gömülmüş bir halde durur Küçük Ağa Camii. Girişine çekilen yirmi metre civarındaki istinad duvarı gibi duvar, camiden dikkatten bilakis kaçırılmak isteniyor gibi bir hissiyat uyandırmaktadır her defasında bende. Ve bu duvar caminin içine iyice kapanmasına sebep olmuştur zannımca. Bu duvarın üzerindeki, caminin isminin ve inşa tarihinin yazıldığı levha olmazsa, caminin es geçilmesi içten bile değildir. Oysa, bu camii yaklaşık beş yüz yıllık bir maziye sahiptir. Buna rağmen, bu cami de mahzun durur kendisine kader ortaklığı eden Taksim Mescidi gibi.

Küçük Ağa’dan yükselen Ezan-ı Muhammedi’nin de bir bahtsızlığı vardır. Okunduğu anda boğulur gider caddedeki anaforda; müzik sesleri, insan sesleri ve daha nice sesler arasında ayırdına pek varılamaz.

Aynı cadde üzerinde yer alan kiliselerin ihtişamına rağmen, metrukmuş gibi duran bir mescit ve dikkatten kaçırılmaya çalışılıyor intibaı uyandıran bir Küçük Ağa Camii’nin maruz bırakıldığı bu durum bir müslüman memleketinde insanın içini sızlatmaz mı? Bu mekanlarda kıldığım namaz benim içimi yakar doğrusu. “Ah” ederim bu duruma her defasında.

Caminin girişindeki durum ve vücuda getirdiği hissiyattan da bahsetmek gerek bir iki cümle ile. Küçük Ağa Camii’nin iki girişi vardır. Taksim’i ve İstiklâl’i bilenler hatırlayacaktır. Bu girişlerden birisi İstiklâl Caddesi üzerinde bulunan ve birçok kişinin kullanmak zorunda olduğu giriş; bir diğeri ise, İstiklâl’i dik kesen dar bir ara sokaktan olan giriş. Namazınızı edâ ettikten sonra, sık kullanılan giriş kapısını kullanıldığında, namazdan zoraki alınan lezzet bir anda uçuvermeye müsaittir. Zirâ, karşılaşılan durum, kulağınıze ve kalbinize batan ahirzaman müzikleri zihni de allak bulak etmeye hayli elverişli olduğundan, hengameden kaçarak, girilen ve iç ferahlığın idrâk edildiği bir tahassüngahtan ziyade, namazın borcunun ikame edildiği bir ibadethane havasının solunması vakidir Küçük Ağa Camii’ne girildiğinde.

İstiklâl Caddesi’nde bir sinema, kitabevi, cafe, restaurant v.s olmak pek gurur vericidir ve imtiyaz oluşturur da, aynı cadde üzerinde cami olmak gurur vesilesi olmaktan ziyade hüzün verir insana yukarıda izhar edilen ve daha birçok sebepten ötürü. Çünkü, diğer dinlerin mabedlerine göre ve caddedeki üst seviyedeki modernlikten (!) mütevellid, camiler hayli mükedder ve içe kapanık durmaktadır ve mahzun bırakılmıştır.

Hülâsa, İstiklâl Caddesi’nde bu şekilde çekingen, farklı duygulara bürünmeye sebep olan bir cami ve mescid olarak yer almak, bir müslüman memleketinde ve evliyaların, sahabilerin ebedi istirahatgahlarının yer aldığı, bir koca devletin hatıralarının kokusunun buram buram ruhunuza estiği bu güzide şehirde, Dersaadet’te bir iç burkuntusuna sebeptir ve kor gibi yakıcıdır.

Hatm-i kelâm, İstiklal’de cami olmak zor iştir.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Sayin Cemaat

Aga Camii'nde icinizi burkan diger bir hadise de muezzinin kamet getirmeden evvelki, " Sayin Cemaat, cantalarinizi ve ozel esyalarinizi arkanizda birakmayiniz, alip goturuyorlar!"uyarisidir. Kametten 10 sn. evvel gelen bu uyariyi duyunca insan sarsiliyor...

Taksimdeyim..

Taksimdeyim, istiklal caddesini gezdim biraz. İstanbul’un en kalabalık ve en haşmetli caddelerinden biri..

Düşünüyorum, acaba yüzyıllar sonra buralar nasıl olacak?
Düşünürken yine hayallere dalıyorum. Yine Taksim deyim. Taksim hala Taksim..
Ama Taksim yazısı Arapça harflerle kazınmış bu defa tabelalara ve kiliselerin yerine minareler yükseliyor semalara.

İstiklal caddesine iniyorum.
Mesir macunu ve şalgam suyu satanlar var etrafta onlarca.
Cübbeli, sarıklı, çarşaflı insanlar dolaşıyor kitap dükkanlarını.
Hadis, Fıkıh kitapları, mollalar, talebeler..

Bir çay ocağının yanında duraklıyorum, bir yandan çay yudumluyor talebeler bir yandan ibare çözüyor. Dükkanlardan ney sesleri ulaşıyor kulaklarıma.

Suriye’den, Mısır’dan gelen alimler turluyor, geziyor ve her köşe başında hararetli yoğun bir muhabbet göze çarpıyor.

Ve bir anda minarelerden hoş ezan sesleri yükseliyor, ikindi namazı için..
Kalabalık camiye doğru akarken beni de sürüklüyor.
Bakırdan musluğu olan bir çeşmeden abdest alıyorum.

Büyük bir camideyim. Burası yeni yapılmış olmalı. Cami dolu, tatlı bir heyecan var bende.

Ve tekbir sesi…

Birazdan namaz bitiyor, cami cemaati dağılınca cadde doluyor yine. Cami kapılarında bekleyerek, birazcığına mola vermişliğin acısını çıkartıyor mesir macuncular. Sırtlarında kazanları, şerbet satan şerbetçilerin sesleri: bir ahenk içinde değil ama, tüm sesleri ve uğultuyu yararak yükseliyor.

Nargile kokusunun geldiği yöne doğru ilerliyorum. Daha kokunun kaynağına ulaşmadan başka bir koku eşlik ediyor adımlarıma. Burada Türk kahvesi satılıyor.

Kahvenin kokusu mest ediyor insanı. Doğrusu nargileyi çoktan unutmuşum.
Oturuyorum bir iskemleye ve kahvem geliyor.

Kumda pişmiş kahvemi yudumluyorum. Olduğum yerden seyrederken etrafı, ellerinde onlarca farklı renkte takkeler olan takkeciyi görüyorum.

Büyük lacivert, küçük kırmızı dairelerin kendisine desen olduğu beyaz renkli takkeden bende alıyorum. Bir camekanın yarım yamalak yansımasından yararlanarak kendime bakıyorum.. Evet, güzel oldu…

Güneşin yavaş yavaş kaybolmasıyla kalabalık daha da çoğalıyor, tatlı bir serinlik var havada..

Bende bir otobüse biniyorum: en arkadaki dörtlü koltuğun en köşesindeyim, yorgunum..

Gözlerim kapanmak üzere..
Ve kapanıyor..

Bir ışık parıltısı hissediyorum ve bir anda uyanıyorum..
Biraz önce Taksimdeydim. Şimdi ne çabuk evdeyim?

Abdullah Kibritçi

Mescidin içi, mescidin dışı

Burak Cem, İstiklâl'de cami olmayışından muzdarip, hissettiklerini yazmış. Duygular güzel tabi.

Küçük Ağa Camii var. İstiklâl'de cami var ama işte böyle küçük, ezanı savrulan filan. Gerçi doğru, namaz borçlarının ikâmesi alanına dönmüş ora da. İmamla namaz kılan, zaten küçük olan mescidin yarısı kadar. Ben öyle görüyorum yani.
Yine de hayırlısı olsun, ne diyelim. Bence çok fazla kafaya takmamak lâzım bunu.
Zamanında bu konu yüzünden oluşan gerilimler de hoş değildi hiç. Taksim'e İstiklâl'e cami.. küçük dediğimiz cami bile mecvut cemaate fazla geliyor hem.

Her yer herkes kendine benzer.
Yine de mescitlerin küçüklüğünü, ne bileyim yapımındaki hatları filan söze çok konu etmemek lâzım bence. Her mescit olduğu hâliyle çok güzeldir zaten. Mescitlerin hâlinden birilerine doğru eleştiri yöneltmek pek gerekli bir şey değil. Varolan mescitteki aktifliği konuşmak daha kayda değer. Ne kadarsa artık, ne varsa. Küçük Ağa camiin yakınında oturmayan ama namazlara oraya giden Müslümanlar meselâ.. böyle birileri var mıdır bilmiyorum ama, böyle olmayı konuşmak yani..

Varolan mescitteki, yani o mescidin içindeki güzellik artsa zaten etrafa bir şey saçılacak. Güzellik olduğu yerde durmaz.

Camilerin kusurlu yapımını eleştiri bahsi yapmayı bırakıp, başka şeyleri tutalım bence. Daha çok. Tabii eleştirenlerin niyeti de benim bu yorumumdaki niyetle örtüşüyor ama, meselâ "iç ve dış cazibesizlik" filan.. yani bir mescidin içinin cazibesizliğini düşünemiyorum ben. Cazibesiz dersek, "namaza kalkarken" ruh hâlimiz de cazibesiz olur belki. Bazı tuhaflıklar olabilir ama neyse tamam yani böyle.

Ha bir de şunu ekleyecektim, "...bu garip yerde birilerine cami sormaktan imtina ettiğimden.." ifadesi geçiyor yazıdaki bir cümlede. Bence soralım, imtina etmeyelim. Tabii hepten abuk tiplere sormanın anlamı yok ama, ne bileyim belki soruya muhatap olan kişi içinden "Aaa burada cami soran birileri de var, yani burada namaz kılan". Yani belki etkilenir içinde bir şeyler kıpırdanır.

Kucuk Aga Camii

Nazim Hikmet ve Necip Fazil icin de ayri bir onemi vardir bu Kucuk Aga'nin...

nazımın kararsız yıllarında

"Ağa Camii" şiiri aklıma hep "Nazım'ın İslamcılığın kıyısından dönüp dönmediği" sorusunu getirir. Öylesine "sert" bir eleştirisi vardır ki... Nazım'ın bu şiiri; Mehmet Akif'in Küfe'siyle de, Necip Fazıl'ın "durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" haykırışıyla da yarışacak güçtedir. Nazım'ın "iyi şair" olduğu yıllarda yazılmış; güzel, sert, kıvrak bir şiirdir.

Şöyledir şiir:

AĞA CAMİİ

Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allahımın ismini daha çok candan andım.
Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki, anası can verirken,
Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var...
Böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar,
En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini.
Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!
Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer
Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!

İstiklal Ve Bir Pazar

Güneşli bir Pazardı, yaz günlerinden kalma
Akıl der; bilmediğin, her yere girip dalma

Bilmesek te bizimdi, gezip dolaşmasak ta
Her karışı bizimdi, varıp ulaşmasak ta

İstiklalin simgesi, yaşıyordu sokakta
Sade bir ismi kalmış, istiklal çok uzakta

Binalar Rum’dan kalma, haydi bildik onu da
Ya bu nasıl manzara, deyin şimdi bunu da

Caddelerde gezenler, sanki başka ülkeden
Kırmızı, yeşil saçlar, atkuyruğu tepeden

Kim kızdır kim de erkek, anlamak mümkün değil
Eğil Türk’ün edebi, haydi yerlere eğil

Pantolonlar çekildi, etek çıktı havaya
Namus şerefi sattık, kolayca bedavaya

Gözler baygın süzülmüş, kafalar duman sarhoş
Akıllar uçup gitmiş, telaffuzlarsa bir hoş

Gezdim gördüm bu sabah, Taksim’de İstiklal’i
İçimi yaktı geçti, gençliğin acı hali

Ne Türkçe isim gördüm, ne de Türk’e rastladım
Sandım ki bizim diye, yaban ele tosladım

Kaç yıl oldu gelmedim, değişmemiş hiçbir şey
Görüntü Frengistan, içecekler sade mey

Yolum düşüp gelince, hep şunu düşünürüm
Kaç genç kızın hayatı, kaydı bugün gördüğüm

Ah bu kara caddeler, ah bunlar ki baş yiyen
Dolar boşalır hergün kaç ah ile inleyen

İnsan selini geçip, Galata’ya yürüdüm
Avare gezip duran, gençler idi gördüğüm

Dev binalar sıralı, ıssız sokaklarından
Geçtim, yandı birkaçı, sokak lambalarından

Kuleye çıkan yolda, bir kadınla bir erkek
Dediler bize; durun! Sizi aramak gerek!

Şaşırdım… dedim: neden, dedi: sinagog var da
Ondan arayacağız, bu sokağın başında

Dedim: nasıl olur bu, polis mi siz kimsiniz
Hani nerde gösterin, bu iş için belgeniz

Dedi: polis değiliz, ama izin aldık ta
Polisi çağırayım, inanın anlatsın da

Baktım az ileride, polis elinde cop ta
Doğru der, toplantı var, bugün bu sinagogta

Bu ne iştir bu ne hal, Yahudi beni arar
Efendim sinagogta, bunlar toplanacaklar

Dedim: böyle saçma şey, nerede görülmüştür
Kolluğun görevi de hahama verilmiştir

Bende tutacağım bak, sokaklardan birini
Arayacağım tek tek, İstanbul’a gireni

En iyi ihtimalle, olacağı düşündüm
Kendimi ya kodeste, ya Bakırköy’de gördüm

İçimden bir ah ettim, şu halimize yandım
Kazanılan istiklal, lafta imiş uyandım

Meryem Şahin

Bizans Ve Osmanlı'da Taksim

Şu anda burada saat 03:36 suları. Taksim bölgesinin Osmanlı zamanlarındaki konumundan bahsetmek istiyorum aklımda kaldığı kadarıyla. Kitaplarım yanımda yok. Tarihlere ve ayrıntılara dokunamıyorum.

Bizans zamanlarında Taksim bölgesi ayrık bir toprak parçası olarak Cenevizlilerin kontrolünde kalmış. Ve yanlış hatırlamadıysam 12. yüzyılda Cenevizliler liman ticaretini ve Bizansı kontrol etmek için Hazerfen Çelebi Kulesini inşa ediyor. Taksim doklarında doğudan ve batıdan gelen yelkenliler, şilepler... Günün tüm saatlerine yoğun bir deniz ticareti hakim. Aynı zamanda limanı yürüyerek çıktığınızda zamanın meyhanelerine, pavyonlarına ulaşıyorsunuz.

Osmanlı zamanında da Karaköy deniz ticaretini sürdürüyor. Ambarlarında doğudan ve batıdan yükler taşıyan gemiler gelip gidiyor. Mukavva kutular ve ipekliler İstiklalin olduğu muhitlere, depolara dağıtılıyor. Aynı zamanda Osmanlı'da Taksim bir tür özerk devlet hüviyetinde. Özellikle mimariden anlaşılacağı üzre, ecnebi çoğunluğun yaşadığı bölgeler burası. Taksim, Beyoğlu, Nişantaşı, Harbiye vs. Rum, Yahudi ve Ermeniler çoğunlukta.

İstikal'de ve Beyoğlunda ecnebilerin işlettiği meyhaneler, pavyonlar var. Vesikalarda bazı paşaların tebdili kıyafet yaparak bu tür eğlence merkezlerine gittiği vakıa. Nitekim Osmanlı ecnebilere özerk bir yer vermiş. Yani buraları Müslüman mahallesi hüveyitinde değil. Ecnebi nüfusun çoğunluğu ile kilise ve havralar çoğunlukta.

Osmanlının ehli kitaba karşı fiili hoşgörüsünü biliyoruz. Kiliselerine ve havralarına dokunmamış. Ve burada toplanan gayrı muslim halkın havra ve kilise inşa etmesi gayet normal.

Benim sorum şu: "İstiklalin ortasında bir Sultanahmet olsa, kaç saf cemaat doldurur?"

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan düşüncedir.-
William Shakespeare

istiklalde cami olmak.. veya

istiklalde cami olmak.. veya maçkada basortulu olarak bası dik yuruyebilmek.. bizim mekanlarımız.. onların mekanları.. 'biz' kimiz? onlar kim? sorular üşüştü yine beynime.. cevapsız bırakılmaya mahkum sorular.. burası turkiye.. camiler ve 'biz'.. hüzündür hep payımıza düşen..

asılsız hüzünler

"diğer" diye nitelediğimiz insanların sosyal sınıflandırmasından daha habis bir tutumdur sanırım bizim kendi psikolojik soyutlanmalarımız.böyle hissetmek doğulu bir duygusallık mıdır,cesaret noksanlığı mı yoksa özgüven eksikliği mi.sonuçta her adım başı caminin olduğu herkesin bizi alkışladığı el üstünde tutulduğumuz hissini verecek bir dünya mıdır bizi mutlu edecek ya da bu varsayımla mı dolu hayallerimiz.olsa güzel olmaz mı belki..olmazsa kötü müdür..kişisel kanaatim değildir.umursanması gereken ve daha iyisi için temennide ve dahi gayrette bulunmak vs vs bunlar değil..bizi yersiz alınganlıklara asılsız hüzünlere sürükleyen kendi kendimizi tecritlerimiz..

yani diyeceğim o ki:namaz mı kılınacak en yakın cami ye git kıl..nişantaşından ya da ne bilim maçkadan mı geçilecek.ee geç işte..niye bir boynu büküklük arabesklik hali çöksün üzerimize..

yok yok ben anlamıyorum..cennet bize burada vaadedilen bir şey midir..

Soylu Hüzün

ah cami! seni sadece namaza has kılan biz miyiz? nerde rüyaların dahi anlatıldığı peygamber mescidleri! nerde derde devanın bulunduğu halısı kumdan mescidler!

hüzün işte burada başlar... namaz kılmak için camiye ne hacet! nerde olursan ol dur hemen iki rekat namaza. sonra garip yolculuğuna devam eyle. ama müslümanın derdi sadece camide namaz kılmak olmamalı. camiyi -hani laikçilerin de ifadesiyle; "kapalı mı, sana mâni olan mı var git kıl işte"- derekesine düşürmenin ıstırabını yaşamalı inanmış gönüller.

evet maçkadan geçilecekse geçer gider. boynu büküklüğü doğulu olmasından belki, belki arabeskliğinden orasını bilemem ama geçerken başını öne düşürür çünkü orada el uzatamadığı, ağzını açıp da iki çift kelâm edemediği insanlar vardır. marufu emir edemez, münkeri nehyedemez! boynu büküklüğü belki biraz kendisine kızmasındandır belki biraz Rabbe olan mahcubiyetindendir. yanarken 'diğer'i nâra, mü'minin hassas teni birazcık pembeleşmiş çok mudur?

evet müslüman bu dünyaya cenneti yaşamaya gelmedi. ama yine evet ki müslüman bu dünyaya cenneti yaşatmaya geldi! bu derdin gayesinde olanların omzuna ağır yük düşmüşse, gönlüne tasası, kederi düşmüşse camilere üzülmesi ondandır, sokaklarda boynu bükük gezmesi ondandır.

muhabbetle,

Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı

Sevgili cemaat,

Başlığında "hüzün" geçen bu iki yorum büyük şair Hüseyin Atlansoy'un şu çok sevdiğim şiirini çağırdı. Bağlamla ilgisi olmasa da, güzel bir şiir armağan ediyorum kabul edecek herkese:

Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı

Hüseyin Atlansoy

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Kül burada her şey; aşk, bilgi ve keşif
Zaman şu an ve mekân şu nokta
Gelir geçer sultanlık hafif ve gözyaşlarıyla

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Yok burada gözlem, deney ortamları ve varsayım
Hipotezler, büyük teoriler, hatta bilimsel yasa
Ülkem; laboratuarda sıkıştırılmış kahkaha

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Yolunu yitirenlerin kıyısında armasız, tuğsuz
Nedimeleri de olmayacak bu aşkın ancak garipler
Aşikâr kılınacak kirpiklerinin ucundaki incinmişlik

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Bir çingen gülümseyişinin ısıttığı otağ!
Attık her şeyi ateşe keskinliğiyle bakışımızın
Elbet beylik kılıcı şiir kızının kalbinde ışıyacak!

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Gözyaşlarıyla ağlanmayacak çünkü şehzademiz yok
Ancak gözlerimizi biriktirebiliriz içimizde
Kırdık kafasını zekânın ölümden öte ölüm-çok

Hece, şubat 2005
Su Burcu, Hece Y.

AGU

Gönlümüzdeki camiler

İstiklal i oldum olası sevmem. Zorunlu durumlar haricinde gitmemeye özen gösteririm, o yüzden hatırlamıyorum bir cami arayışında bulunup bulunmadığımı.

Ama g.esra günaltay tam kafamdaki şeye değinmiş.
Benim okulda, iki bina arasında ,hani bulunsun ya diyerekten konulmuş. dar bir geçidim var. İki tahta parça durur hep kenarda. Onu koyan ne amaçla koyduğunu bilmez ; ama o geçit benim okuldaki camim, o iki tahta ayaklarımı yerden kesen seccadem oldu. Namaz kılmak için en uygun yerdir orası. Kimse geçmez, gerek duymaz. O kapıyı açık bulmak ise, benim için bu mekanda Sultanahmet Camii ne gitmek kadar mutluluk verici. Geçit ona bu denli anlamlar yüklendiğini bilse ,durumuna kesinlikle itiraz eder herhalde.
Gönlümüzdeki camilerin mimarisini ,hayata geçirmeyi nasip etsin Rabbim.

Bu Cadde Beni Neden Sevmiyor?

ben bir camiyim taksim meydanında
ne sen bunun farkındasın
ne de mor saçlı kızlar
acaba sorsam mı şunlara camiyi
acaba ikindi okundu mu
acaba eve yetişir miyim
müziğin sesini kısar mısınız

allaaaaaaaahuekber
safları sıklaştırın cemaat
şeytanlar doldurmasın
sevgili imam
boşluk yok inan
ben kendim ve siz
artık cemaat olabiliriz
ben kendim ve örtüm
artık eylem yapabiliriz
tekbiiirrr allahuekber
pardon saatiniz varmı
var sanane
muhah haaa
şeyyy...ezanı şeyapacaktım da

la ilahe illallaaaaaaahh
yoktur evet
hüzün kırmızı bir karanfildir
yakamızda
hep bize yakışır nedense
bende mor giyiyorum
neden dışlıyor beni bu cadde
bu cadde nedennn beni sevmiyor
şu çalan ingilizce şarkıyı
bende ezbere biliyorum

eşhedu ...en laaaaaaaaaaaaaaaa
hayır ama neden bu cadde beni sevmiyor...
kura mı çekmişler
yine mi kırmızı karanfil
takmıyorum ulan

Not: Şiir değildir başka türlü anlatılamamıştır...
Saldırı değildir; yaralar kanamış, epey efkarlanılmıştır yazı okununca...
Sonnot: Ceviz Ağacı şarkısının sürekli tekrarlanan nakaratını gecenin dördünde dinleyince bunlar hızlı hızlı düşünülmüştür istem dışı olarak...
Ensonnot: İlk yorumuma iyi bakın yormayın lütfen saygılar...

Beyoğlu Caddesi

Sevgili cemaat,

Gelin, güzel bir duyarlılığı sürdürelim ve biz bu caddeye Beyoğlu Caddesi diyelim.

AGU

renkli lensler ve beyoğlu

bir arkadaşım vardı göz rengini beğenmediği için lens takardı. ne değişirdi bilmem..
hiç öyle aklıma geldi.. beyoğlu/istanbul vs vs

mahzun mesken

geçen sene mayıs ayında -sanırım tam olarak 28 Mayıs 2006- istanbul şehr-i güzinini gezerken hiç uğramadığım istiklâl'e de uğrayalım dedik. istanbullu arkadaşım ile tabi biraz utana sıkıla gittiğimi de gezdiğimizi de itiraf edeyim. bizim oralara hiç benzemiyordu -dahası istanbul değildi orası, küçük bir avrupa şehrindeydik sanki- itici, soğuk, vıcık vıcık.

küçük ağa camisine zor atmıştık kendimizi. ama gördüğüm kadarı ile gelip gideni çoktu küçük ağanın.
bu sevindirciydi işte.
bir daha gitmek isterim doğrsu nasip...
__________________________________________
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...

Istanbul....

Biz de bir hafta Istanbul gezisi yapmistik.Cocuklar Taksime geldiklerinde:"Ne cabuk Almanya ya geldik dediler":)
Garip yerlerin camisi olmak, gurbettete vatana duyulan ozlem gibidir.

cami, hayat, memat, dünya ve hepsi

cuma günleri nasip ölçüsünde camiye ilk giren olmaya çalışırım.
kimseler yoktur. sessizlik, dua, kelâmullah, namaz...
sonra tek tük gelir insanlar...
sanki gözlerini hayata yeni açmışsındır da sana gülümseyen bir kaç kişi gibidir onlar...
derken büyüme evresine girersin, gelenlerin sayısı artar...
en son tıklım tıklım olur; işte hayatın tam içindesindir...
iş, eş, telaşeler, kaygılar, yoldaki simitçi, bakkal emmi, dostların, evladların...
hepsi hepsi oradadır...
derken gitmeler başlar artık...
en uzaktaki ilk gider...
en son kalandır en yakınında olan.
bir bakarsın yine tek başına kalmışsındır...
o vakit anlarsın; giden sensindir...
omuzlarda taşınmış ve yerin dibine geçmişsindir...
ölüm aklına gelir o sessizlikte... o kısacık hayatını düşünürsün...
yalnızdım önce... sonra bir kaç insan... sonra insanlar; dostlar düşmanlar...
ve mutlak son; ölüm...
ne kadar da benzeşti derim dünya hayatı ile şu bir kaç saatlik zaman...

evet; gidenler ardında bir mesaj bırakmalı gözü gönlü açık olanlara...
neler geçmedi ki hayatımızdan...
ân gelir...
ân gelir biz de gideriz...
vesselam...

Zarifoğlu ve İstiklal'de İkindi Ezanı

"Bir anekdot da lisedeki edebiyat hocamdan. İsmi Ejder Dal. Maraş'ın Elbistan ilçesinden. Gençliğinde rahmetlinin yanına ziyarete giderlermiş. Hem Maraşlı olmaları, hem de muhafazakar kanatta bulunmaları dolayısıyla ilgileri varmış. Bir gün İstanbul'da Taksim'de dolaşırlarken -yanlış hatirlamiyor idiysem ikindi ezanı okunmus ve rahmetli her zaman koltuğunun altında taşıdığı çantasından seccadesini çıkarmış ve olduğu yere serip etrafındakilere aldırmadan namazını kılıp yoluna devam etmiş. Bu olay beni çok etkilemişti. Her zaman bu rahatlığa ve özgüvene sahip olabilmek istedim."

Nakleden: Emrah Zarifoglu

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan düşüncedir.-
William Shakespeare

Yorumlara Külli Mukabele

Değerli Ali Düz Kardeşim,

Evvelen, vakit ayırıp değerli düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için müteşekkirim size. Duygularınız güzel tabii. Siz de hissettiklerinizi yazmışsınız benim gibi, ne güzel..

Zannederim, ezanın savrulup gitmesi, caminin/mescidin küçüklüğünden, özentisizliğinden şikayetçi görünmem v.s gibi hususlar sizi rahatsız etmiş biraz. Doğrudur da.. Ama ben bir mukayese yaptım yazının bir yerinde kilise ve camiler vechinden. Bunu gözden kaçırmış olamazsınız. Her yer herkes kendine benzer de, benzeyenlere benzeyenleri ne yapacağız?

Mescitlerimizi/ibadethanelerimizi güzel/ferah/ihtişamlı, evlerimizi de gösterişsiz yapmamız yönünde bir tavsiyenin olduğunu biliyorum.. Yanılıyorsam düzeltin.. Mescitlerin manevi yönüne halel getirmek kastım yok zaten. Elbette onlar o halleriyle bile başımız gözümüz üstünedir. Varolan mescitteki aktifliği konuşmanın kayda değer olduğu hususunda (daha kayda değer olduğu hususunda değil ama) size katılıyorum Ali Kardeşim.

Camileri eleştiri bahsi yapma hususunda da size pek katılmıyorum değerli kardeşim. Kaldı ki bu direkt bir eleştiri değil; İstiklal Caddesi’ndeki camilerin kiliseler karşısındaki pasif duruşları daha çok. İç ve dış çazibesizlik tamlamasını tamamen şuurlu bir şekilde kullandım. Sebebini de açıkladım yorumun önceki kısımlarında. Camiler, mescitler bakımlı, güzel, ferahfeza yerler olmalıdır. Sırf birileri gelsin de ibadeti yapıp gitsin niyetiyle (Taksim Mescidi gibi) yapılan ibadethaneler sadece ibadetin yapıldığı, mü’mini ibadetin fazlasına teşvik veya oturup da “La ilahe illallah, Estağfirullah” v.s şeklinde zikretmesine zemin teşkil edecek hüviyetten uzak kalır. Bunu örneklerle zenginleştirmek mümkündür elbette.

Son paragrafınız için de şunu diyebilirim. “Cami sormaktan imtina edişim” İstanbul’a geldiğim ilk aylardan vuku bulan bir hadisenin paylaşımıdır. Anı olarak kaydettim. Üzerinden seneler geçti. Şimdiki bilincimle o zamanki bilincimi kıyaslayamam. Şimdi olsa, her zaman sorarım sevgili kardeşim : ). Yine de telkinlerinize minnettarım.. Ayrıca, değerli vaktinizi ayırıp yazımı tetkik eden bir yorum yazmanız da beni fevkalade sevindirdi. Eyvallah..

Selam ve muhabbetlerimi arz ederim..

Ayrıca, Küçük Ağa Camii’nde imamın namaz öncesi yaptığı anonsa şahit olup da bunu bizlerle paylaşan ve mezkur caminin Nazım Hikmet ile Necip Fazıl için önemli olduğunu belirten Ali Hamza’ya, Nazım Hikmet’in Küçük Ağa şiirini akabinde küçük ama değerli anekdotla bizlere ulaştıran İsmail Kılıçarslan’a, bir rüya betimlesiyle en az yazı kadar güzel bir paylaşımını aktaran Abdullah Kibritçi’ye, okuduğumda Mehmet Akif okuyor hissine kapılmama vesile olan ve gıpta duygusuyla çok beğendiğim “İstiklal ve Bir Pazar” adlı şiiri gönderen Meryem Zarifoğlu Hanımefendi’ye, Bizans ve Osmanlı Dönemi’nde Taksim’e ait panorama sunarak bilgi dağarcığımıza katkıda bulunan Mustafa Burak Sezer’e ve hissiyatlarını paylaşan Zeynep Nilgün ile Esra Günaltay’a, açılımı genişleten Ümit Demir’e, Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı isimli Hüseyin Atlansoy şiirini hediye eden Ali Görkem Userin’e, yorumunun sonunda ettiği güzel dua için Betül Şehrayin’e, gecenin dördünde yazının getirdiği hüzünle hissiyatını dizelere döken Melike Belkıs’a, meskeni benim gibi mahzun görüp yorumlarını arz eden Fethi Serhat’a, yanındaki küçük dostlarla İstanbul ziyaretine gittiklerinde Taksim’i Almanya zanneden küçük dostlarla yaşanılan anıyı bizlere takdim eden Medine Doğan’a teşekkürü borç bilirim. Kabul edilsin..

Not: Yorumu, tüm yorumların altına girdim ama bundan “bu kadarmış” anlamı çıkarılmayacağını biliyorum. Eleştirilerinizi her daim beklerim sevgili Cemaat müdavimleri..

Baki selamlar...

Düşünüşler, düşüşlerden evvel olmalı...

külli mukabelenin ardından yersiz bir yorum

yazıyı okuduğumda Burak bey, sizin çok samimi bir şekilde hislerinizi kağıda döktüğünüzü hissettim. Kendinizi o camiilerin yerine koyup hüzünlenmeniz de bunun bir göstergesi. Ama ben de camii zannedilip, olmadığı için gözden düşen kilisenin yerine koyunca kendimi en az o camiiler kadardı hüznüm.. "Bizans Kiliseleri" diyorsunuz, İstanbul Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti, özbeöz "Bizans" değilmidir? O "Bizans mimarisi" bizim canı yürekten kabullenip övünç duyduğumuz ihtişamlı camiilerimizin esin kaynağı değil midir? Ve Hristiyanlık Kuranı Kerimde geçen ilahi bir din değil midir? Neden camiilerimizin hüzünlü bakışlarına dertlenirken, adeta buna sebep olarak yine Allah'ın evi olan kiliseleri gösteriyoruz?
Ben Sultanahmetin serin taşlarını severim, aydınlık atmosferini de.. ama Ayasofyanın görkemini de severim, peygamberini en acı şekilde kaybetmiş bir dinin karanlık hüznünü de..

baki selam.

Kiliseler: Allah'ın Evleri (mi?)

Sayın İffet Turgut,

Değerli yorumunuz ve güzel düşünceleriniz için teşekkür ederim öncelikle. Ben kendimi caminin yerine koymuşken, sizin kendinizi kiliselerin yerine koymanızı bir açıdan doğal, birçok açıdan da gayri tabii karşılarım. Ayasofya gibi kiliselerde müslümanların herhangi
bir şekilde ibadet edemiyor olması üzücü elbette. Ama Taksim ve daha birçok semtte yer alan kiliselere bakıp hüzünlenmedim hiç doğrusu. Sizin ifade ettiğiniz husus da hiç aklıma gelmedi. Şöyle ifade edeyim: Hristiyanlık elbette Kur'an-ı Kerim'de yer almaktadır ama hangi zaviyelerden? Kiliseler şu anda Allah’ın evleri olarak adlandırılamaz kanaatindeyim. Orada Allah mı anılmaktadır ki? Tahrif olmuş bir dinin mabedi bize ne kadar hitap edebilir ve orada Allah’ın ismi layıkıyla ne kadar anılabilir? Hristiyanlık ve İslamiyet’teki Allah inancı üzerine düşünmekte fayda var. Ben, bu sebeplerden ötürü kiliseleri benden görmedim, görmüyorum.. Kaldı ki, ben camilerin hüzünlü durmasına sebep olarak kiliseleri göstermedim, aksine o muhitte kiliseler kadar ihtişamlı bir caminin olamayışına hayıflandım. Umarım meramımı anlatabilmişimdir. Sultanahmet mevzuu ise apayrı bir mesele. Onu da başka bir yazıda ele almayı düşünüyorum :).

Değerli düşüncelerinizi paylaştığınız için tekrar müteşekkirim

Selamlarımla...

Allahın evleri üzerine son söz.

Sayın Burak Cem,

Nazik yaklaşımınızdan dolayı teşekkür ederim. Aynı düşünceleri paylaşmadığımızın farkındayım, ben nedense kendimi kiliselerin yerine koymakta hiçbir gayri tabiilik görmemekteyim.
Hristiyanlıktaki Tanrı inancın İslamiyettekinden hangi yönlerden farklı olduğu herkese aşikardır. Ancak benim gözümde Allah adına yapılmış tüm tapınaklar kutsaldır. Siz nasıl hissettiklerinizi yazdıysanız ben de bu konudaki düşüncelerimi iletmek istedim.

Sultanahmet üzerine yazınızı da merakla bekliyorum:)

Baki selam..

Hakikaten yersiz...

Fatma Hanim.
Yorumunuza yakışan sıfatı başlığında kullanmışsınız lakin, siz de muzmin bir "yerine koyma" endişesi hissettim.
Şahsen karşımızdakinin yerine kendimizi koyarız (empati diyollar), gülüyorken ağlayanın, dururken ayaktakinin yerine koyarz ancak bir kilisenin yerine koymak kendimizi, ne derece anlamlı bilemedim...

Yazının samimiyetini hissettiğinizden bahsediyorsunuz ancak kiliselerin hüznüne ortak olmanız bu samimiyetten zerre nasip almadığınızı da gösteriyor. İstiklal caddesi bu ülkenin hilafsız bir lağım çukurudur. Ve lağım çukurunda camii olmak, bedesten'de kilise olmak gibi değildir. Acıdır.

Ben kilise olsam, cemaatim yok ya da az diye hüzün duyardım. Ama müslüman olduğum için şu an bu hüznü duyamıyorum. Belli ki sizin kadar hassas değilim. Siz de abuk bir aykırılık olduğunu düşünmüyor musunuz bu fikrinizde...

Sizin Allah'ın ilahi dini olan Hristyanlığa kilise penceresi hüznünden bakışınız bence çok anlamsız..."Rahman'a oğul isnat etmelerinden dolayı neredeyse yer yarılacak, gökler parça parça olacaktı" ayetinin dehşetiyle birde hüzünlenin kiliseler için. Belki Rabbim dertlenmenize derman olur...

iyi düşünüp doğru yazalım arkadaşım...Hoşgörü ilkel dürtü...

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

-İstiklâl Savaşı Gazisi-

İstiklâl'de Burak Olmak böyle bir şey işte...

Bu yazı kaleme alınmadan evvel ismini duymuştum; İstiklâl'deydik...
Heyecanlanmıştım, ismi yeter demiştim.
Değil camii, İstiklal'de insan olmak, insanlığını ve sükûnetini muhafaza etmek bile güç.

Ellerine sağlık...

Estağfirullah...

Selamlar Sayın Yollardagezer,

Aslında, bu yazı sizden çıkmalıydı ve eminim ki, çok daha güzel çıkardı benim yazdığıma kıyasla.. Teveccühünüze ve bu yazıyı yazmadan önce “İsmi bile yeter” şeklindeki moral motivasyonunuza teşekkür borçluyum. Varolun...

İfade ettiğiniz gibi, İstiklal’de beşerin en üstün surette olmasını sağlayan hüviyetini koruyabilmesi pek de kolay değil. Sükunet de bu duruma paralel olarak hayli zorlaşıyor..

Katkınızdan ve gönül güzelliğinizi aksettirdiğiniz satırlardan ötürü müteşekkirim..

Hürmetler ve baki muhabbetler..

Sayın İffet Turgut;

Tekrar teşekkür ederim yorumunuz için. Sultanahmet yazısını da yazıp, buradan paylaşmayı ümid ederim elbette siz değerli dostlarla ...

Selamlar..

Düşünüşler, düşüşlerden evvel olmalı...

Ayasofya

Ayasofya kilise mi acaba? Yorumlarda kiliseymiş gibi kullanılmış. Hala müze olarak geçse de gönlümüzden geçen cami olması.

Fatma İffet hanımın yorumlarında dinler arası diyalog emareleri gördüm sanki... Hayırlısı.

Ayasofya ve Tekbir!

Ayasofya ki ne kilisedir
ne de müze bilin hele;
içinde tekbir -Allahu ekber!-
yankı bulur kainatta
yeter hepimize!

şeklimiz şekliniz şekilleri...

ayasofya hususunda bu derece diretmek niye..ayasofya camii olmuş kilise
olmuş müze kalmış ne değişir.ayasofya camii olsa imanımız mı artar kilise olsa imanımız mı azalır müze kalsa biz de onunla arada mı kalırız.yoksa arada kalmışlığımız,ifade eksikliğimiz ancak bu kaygılarla mı gözümüze gözükmez olur..
gönül ister ki gidip içinde ibadet edelim,ancak görünen o ki şimdilik mümkün değil..o halde çığırtkanlık mı düşer payımıza.

Alınyazısı Saati, Sancak ve Şuur

Taksim'den Ayasofya'ya atladık. Bakın ne güzel muhabetler açılıyor. Ayasofya bir bilinçtir sevgili kardeşim. İstanbul'un fethi bir nevi Ayasofya'nın fethi demektir. İstanbulu fetheden o güzel komutan ve güzel ordu ilk namazı Ayasofya'da kılmıştır. Fatih üç kere tekbir bozmuştur ta ki Kabe'yi gözünün önüne getirene kadar.

Savaşta sancak düştümü hükmen yenilirsiniz. Sancak bir milletin namusudur. Kutsalıdır. Ayasofya İstanbul'un düşürülen ve tekrar dikilen sancağıdır. Belki başkaları için Ayasofya'nın müzeliği bir şey ifade etmiyordur ki bu kemikleşmiş kanıksamalarıdır sistemin. Ayasofya'yı müze olarak gezen bir Müslüman'ın kalbi sızlamıyorsa içeride şüphe etsin imanından.

Mimar Sinan Ayasofya'ya dört adet minare dikmiştir ki göğü deler. Gidip görenler bilir. Minarelerden birisinin rengi tuğla rengidir. Milli Şef İnönü camiiyi müze yapmak ve tarihi bir bilinci, islam şuurunu kökünden kazımak için minareleri yıktırma talimatı verir. Ve ilk minare yıkılırken kubbe çatırdar. Mimar Sinan bu, boru değil. Mimar Sinan bilmiştir, ehl-i Garbın bir gün musallat olacağına camiiye. Ve öyle dikmiştir ki minarelerini şehrin eğer bir tanesi yıkılsa cami önce kubbesi sonra tüm cüssesi künde üstüne künde düşecektir.

Biz böyle bir nesilden geliyoruz. Sezai Karakoç ekşın olsun, maksat muhabbet olsun diye anlatmadı Ayasofya'yı şiirinde.

"Ve derken birden karaya sıçradım Ayasofya
Padişah türbeleriyle örtülmüş maskelenmiş şehzade mezarlarıyla
Kayboldu o deniz o kentle birlikte Rabbim bildir bana
olup biteni
O yeşil ötesi ışığı o güneşi tahlil eden su çizgisini
Ve sen ey Avrupa yerin dibine batacaksın bitmez tükenmez suçlarına karşılık
Ve derken Ayasofya yüzüme çarpan karanlık
Serin ve kilim nakışlı kızıl gözlü dev bir cam gibi
Ve kılıcımın ucunda Ayasofya küçük bir bilya gibi
Uçuyorum göklerin kubbesine bir ikram gibi
Gök sofrasında bir çeşni bir garnitür gibi
Kalk ve kavra ruhum bir kadavra gibi solan bu göksel yapıyı
Bir kartal taşırken yere düşmüş
Ve kalakalmış kaldığı yerde
Sonra karanlıklardan çıkan kartallar tünemiş üstüne
Yemişler ötesini berisini
Ey kozmiğin kemirdiği bir kent gibi yükselen yapı
Ey Allah’a açılan ve kapanan ulu kapı
Bir at gibi soluyorsun kulelerinle
Deniz öfkenin köpükleriyle benekli
Gel barışın köprüsü ol içimizde dışımızda"

(Alınyazısı Saati)

muhabbetle

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan yalnızca düşüncedir.-
William Shakespeare

tekrar

aynı yazıyı tekrar yazsam size anlamıyorsunuz anlamadan yazıyorsunuz demiş olurum sanırım.
yok yok ben yapmam öyle şeyler hem nezaket kırılana kadar nezaket..neyse..

Anlaşılma Kaygısı

Bunun yok yoku, kem kümü olmaz Esra Hanım. Derdinizi anlatamıyorsunuz. Ben anlamıyorum değil. Söz var adamı vezir söz var adamı rezil eder. "Sen ne kadar bilirsen bil, ne kadar anlatırsan anlat, senin bildiğin karşındakinin anladığı kadardır." der Mevlana.

Çok yükseklerde uçuyorsanız, alçalın biraz. Ayaklarınız hele bir Ayasofya'nın kubbesine değsin, sonra zemine de inersiniz. Tane tane konuşursanız belki anlaşılırsınız sonra.

Muhabbetle

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan düşüncedir.-
William Shakespeare

Bilinç ve Gaflet!

Bilinç dediğin ne ki? Gözü gönlü açık olmak, gaflete dalmamak, teyakkuz halinde bulunmak, herhalde dengede ve istenen çizgide olmak... olsa gerek!
Ya da bir şehir düşünelim çevresi surlarla çevrili, nerdeyse adım başı bir gözetleme kulesi ve her gözetleme kulesinde eli mavzerde, tetikte bekleyen çivi gibi askerler! Bilinçli olmaya örnek teşkil eder biraz galiba.

Bilinçli olmak, bilinç sahibi olmak özellikle bir Müslüman için temeldir. Aksi hâli gaflettir ki iman eden bir bedeni hallaç pamuğu gibi silkeler atıverir Allah muhafaza.

Peygamberî tatbikatları düşünüyorum ve de emir/tavsiyeleri... Hayatımızın her saniyesinde “bilinçli bir adanmışlık” ister gibi bizden. Teslimiyet ister ama mutlaka bilinçli! Bunun için yani uyanık kalmak için de attığımız her adımda bizim için bir bağlantı noktası koymuştur sanki. Mesela bir elbise mi giyeceksin; önce sağdan başla! Çıkaracaksan soldan... Yemeği sağ elle ye; sol elle taharetini yap! Her ân abdestli ol, çünkü senin silahın o'dur! İlk bakıştan sonrası zehirli oktur, bakma! Yatağına yatıp da Allah adını anmadan uyuma, uyanırsan hemen hamd eyle! Ve ilâ âhir...

Nedir tüm bunlar diye düşünürsün. Ne var yani elbiseyi önce soldan giysem ne var! Ya da sol elle su içsem ne var! Uyku bastırmışken Allah adını ansam n’olur anmasam n’olur! Kimin aklına gelir yataktan hemen kalkıp bile hamd etmek!

Düşünürsün ve dersin ki; "Evet, tüm bunlar benim gaflete dalıp gitmemem için olsa gerek! Her ân teyakkuz hâlinde olmam için olsa gerek! Attığım adımı Allah rızası için yapmam ve peygamber gibi atmam için olsa gerek... Rabbim ile, peygamberim ile bağımı bir ân bile olsun kesmemek ve böylece şeytanın gönlümün surlarından, nöbette uyuyan askerleri de atlatıp girmesini engellemek için olsa gerek”.

Bilinç ve gaflet!

Allah dostları gafleti de büyük günahlardan saymışlar. Unutmak yani nasılı, niçini, nereden gelip nereye gittiğini… Bu unutuşlar ki önce çaktırmadan başlar. “Aman canım sen de; ne var yani. Zaman bunu götürüyor işte.” ya da “Ya, böyle düşünmekle böyle yapmakla başın göğe mi erecek sanki, sana mı kalmış. Bırak boş ver!” ve ya “Hıh; her şey bitti sıra ona geldi değil mi?”

Âh şeytan, âh gaflete meyilli nefsim! Nasıl tuzak kurarsın ey iblis; ya sen nasıl düşersin bu tuzağa ey nefsim!

İmam-ı Gazalî der ki “bu dünyada ya taattesin ya isyanda.” Başka şıkkı yok mu bunun? Hayır yok! Ya teyakkuz hâlinde kalıp bilinçli bir şekilde Rabb ile, peygamber ile rabıta hâlindesindir ya da gaflete yenik düşerek şeytana esir olmuşsundur.

Son bir örnek; âşkına eremediğimiz Yunus’un ayağının tozuna yüz sürmeyi candan istediği eşsiz insan der ki, “Akarsudan dâhi alıyor olsanız bile abdestte suyu israf etmeyin” SübhanAllah! Bu bilinç değil de nedir! Tüketim bilinci, iktisad bilinci, israf bilinci, zaman bilinci, emanete sadakat bilinci, nimete şükür bilinci ve dahası…

Derler ki tabiat boşluk kabul etmez. Boş kalan yer hemen dolar. Aman, sakın, lütfen; kalbinizi, davranışlarınızı, düşüncelerinizi, duygularınızı… vs boş koymayın. Hepsini Rabbin rızasına, peygamberin sünnetine göre tanzim edin ve kâmil bir bilinçle tam teslimiyet gösterin!

Ötesi zarar ziyan…

Vesselam!

İlavesi: Hepsinden önce peygamberin ne güzel komutan dediği sultan yakama yapışır; "Benim mirasıma neden sahip çıkmadın, neden sustun" diye. Çığırtkanlık mı? Kulaklarında volkmen, başka dünyaların sesini/müziğini bangır bangır dinler hâldeki biri için yüksek sesle konuşan da bir normal konuşan da! Hem İbrahim'in (as) sünneti çığırtkanlıksa evet çığırtkanlık!

yersiz yorumlara devam..

Şule Hanım,

belli ki yazımdan rahatsızlık duymuşsunuz. Olağandır, hatta kesinlikle olmalıdır. Aksi halde "körler sağırlar birbirini ağırlar" atasözüne uygun olarak "ah ne güzel yazı yazmışsınız X bey/hanım", "estağfurullah,sizin müstesna yazılarınızın yanında benimki de birşey mi Y bey/hanım" şeklinde uzayıp giden ve vakit kaybından başka hiçbirşeye yaramayacak diyaloglardan başka birşey okuyamazdık. - aynı cümleye bir daha kuramayabilirim:)-

Şimdi söz savunmanın:

1-) Hayatım boyunca "yerine koyma" gibi bir endişem veya saplantım olmadı. Empati konusunda başarılıyımdır, o ayrı. Belki de o yüzden cami/kilise karşılaştırmasını hissettiğimde, hislerimi daha iyi ifade edebilmek için kullandım empatiyi. ama tekrar etmek isterim ki "yerine koyma" saplantım yok.walla.

2-)" istiklalde cami olmak" meselesine gelirsek. Benim yazıdan anladığım istiklalde cami olmanın hüznünden çok İstiklalde bakımsız bir cami olmanın hüznünün vurgulanmış olmasıydı. Sizin tabirinizle "lağım çukuru" olan bu mekanda hiç mi cami olmamalı? Günah işleniyor diye o mekanları "lağım çukuru" olarak niteleyip oradaki dine ait herşeyi:camileri, mevlevihaneyi,inanca dair herşeyi gözardı mı edelim?Günahsa mesele, her yerde işlenir. Ki yanlış olmasaydı,günah olmasaydı, tevbe de olmazdı. "Ben tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim" (2/160) diyor Allah, bize ne oluyor?

3-)Sizin için benim duyduğum hüzün anlamsız olabilir. Ama benim için gayet anlamlı, ne yapacağız şimdi?:)

4-)"De ki: O Allah,birdir. Allah, Sameddir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır . Ve hiç bir şey O'nun dengi değildir."(112/1-4)
Haklısınız, Allah oğul edindi dediler. Ve Kuranı Kerimde birden fazla ayette bu yalanlanmıştır. Peki ne yapalım, ilahi dinler adına- tahrif edilmiş bir din de olsa- Allah adına dikilmiş olan bu yapıları görmemezlikten mi gelelim? Onları neden sevmeyeyim ki ben, evimden de daha fazla severim. Zaten cemaatsiz kiliselerin hüznü kendilerine yeter.

5-)ve en sevdiğim bölüme geldik: "Hoşgörü ilkel dürtü". Ben hoşgörü konusuna değinmedim, hatta yazıyı yazarken böyle bir amaç kesinlikle gütmedim. Muhtemelen daha önce edinilmiş önyargılardan ötürü - ki Rasim bey tarafından "dinler arası diyalog" dile getirilerek hafif bir iğneleme yapılmış- böyle bir yorum yapıldı. Ama siz dilediğiniz kadar ilkel dürtü deyin bence hoşgörü fazilettir. Ve niyetim hiç bu olmamasına rağmen büyük bir mutlulukla kabul ettim:)

6-)"iyi düşünüp doğru yazalım"
bu cümle üzerine yorumu gereksiz buluyorum.

Burak Beye tekrar teşekkür ediyorum, nedense en büyük "hoşgörü" yü yazının sahibi gösterdi:)

Baki selam..

diyalog,istanbul ve bizans

Eğer bahsettiğiniz hoşgörü Osmanlı’nın hoşgörüsü gibiyse sözüm yok. Ki biz de hoş gören bir nesilden yetiştik... Ama ben bir kilise ya da havra için hüzünlenemem. Sizin hüzünlenmenize de karışamam. Kiliseye husumetim de yok bir yapı olarak. Sadece soğuk ve karanlık
Bizim için önemli olanlar onlardan hidayete erenlerdir. Diğerleri ise cehennemliktir. Ve tüm iyi huylarına, amellerine rağmen bu böyledir.
Değil mi sizce?
Dinler arası diyalog dedim çünkü yorumdan öyle kokular geldi burnuma. Kiliseyi masum görmeler, ne olacakmış onlar da ibadethane gibi sözler.

İstanbul Bizans değildir bu bir. Bizans tüm köhneliğiyle çok gerilerde kaldı. Mimariyse esin kaynağı olabilir. Yapılarından etkilendiyse Müslümanlar, hala Bizans kalmaya devam mı etmeliydi ya da edecekti İstanbul.
Hristiyanlık ismini kim koydu acaba o dine biliyor musunuz? İlahi bir din olarak zuhur ettiğinde ismi neydi. Hristiyanlık mı?
Biliyorsanız cevap vermenizi isterim.
Şu anda hristiyanlığın durumunu muhakkak biliyorsunuz dur. Ve şirkin de en büyük günah olduğunu ve asla bağışlanmayacak olduğunu.
İçlerindeki az sayıda ılımlı hristiyanlar müstesna. Ama diğerleri şirk koşmuyor mu? Şirk koşmaktan Allah bizleri korusun.

benim için nokta.

Rasim Bey,
bir önceki yorumumda sizin cümlenize yaptığım referansa alınmamışsınızdır umarım, gayet masumaneydi..
Bu satırları size hitaben yazıyorum, ancak fikir çürütme amaçlı değil, ben doğruyu söylüyorum demek için değil, sadece kendimi ifade edebilmek içindir.
Ben maalesef kimin cennetlik ya da cehennemlik olduğuna dair sizinki kadar kesin düşüncelere sahip değilim. Keşke olsaydım..Bu konudaki kararı Allahın vereceğine inanıyor ve artık daha fazlasını sorgulamıyorum.
Hepimizin malumudur ki İstanbul 1453 yılından beri Osmanlı/İslam idaresindedir. Ben "İstanbul özbeöz Bizans değil midir" cümlesini yazarken biraz da muziplik yapıp o haliyle bıraktım. Haklısınız, İstanbul tabiiki artık Bizans değildir, ama Hristiyan geçmişini,Bizans etkisini üzerinden yüzlerce yıl geçse de inkar edemeyiz. Belki de o yüzden tepki gösterdim, zira Ayasofya başta olmak üzere İstanbuldaki pek çok kilise -tabiii ki- camilerimizden çok daha eskidir, buranın yerlisidir.
Gelen yorumlardan sonra kendimi sorguladığımda kiliselere yaklaşımımın romantik olduğunu da kabullenmiş bulunuyorum. Ben onlara bakarken, ya da gezerken, ya da ilahi dinlerken annesi tarafından Allah yoluna adanan ve hiçbir erkek ona dokunmadığı halde dünyaya bir çocuk getiren iffetli Hz.Meryemi, hayatı boyunca sadece kendine inanan 12 havarisiyle yalnız Hz.İsayı, ve O'nun çarmıha geriliş anındaki hüznünü (Kuranı Kerimde Allah katına yükseltildiği belirtilmektedir, biliyorum:) düşünüyorum.
Tabiiki siz ya da bir başkası koşulan şirki, haçlı sefelerindeki yağmaları, din adamlarının Allahın ayetlerini çok az bir paha karşılığı sattıklarını.. hatırlayıp onları soğuk ve karanlık bulabilir. Bunu da çok doğal karşılarım.
"Biliyorsanız cevap vermenizi isterim" demişsiniz. Belli ki siz biliyorsunuz, ben de bu konuda sizin açıklama yaparak beni bilgilendirmenizi isterim, ve gerçekten müteşekkir olurum.

Baki selam.

Yazınızı okuyup da,

Yazınızı okuyup da, hüznünüzü paylaşmamak zor... ben en son 99 da uğramıştım Küçük Ağa Camiine ve o zaman durum bu kadar hazin değildi sanki.
Bana o zamanlar, İstiklal'in tüm akıl karıştıran cazibesine karşı direnen ve insanı karmaşadan huzura çeken bir yapı izlenimi vermiştir Küçük Ağa...
Aradan geçen 7 sene çok değiştirmiştir eminim herşeyi ama içeri girildiğinde duyulacak huzur bakidir...
selam hepimizin üzerine...

Küçük Ağa Camii

Ben küçük ağa camiinin hiç boş kaldığına tanık olmadığım için istiklal'de cami olmanın güzel ve özel olduğunu düşünüyorum .Orda olmakla İbadet etmek isteyenlerin ihtiyacına cevap veriyor.

İstiklal caddesinide hayattaki her türlü insanların yansıması olarak görüyorum.İstiklal caddesi veya başka yerler ne onların ne bizim bence hepimizin.Bu tür yerlere gitmeyerek ne biz onların varlığını inkar edebiliriz,nede onlar bizim varlığımızı inkar edebilirler.Bundan 10 yıl önce galiba istiklaldeki kiliseyi gezdik ve çıkarken biri dediki islam köylülerde gelmiş.Biz aldırmadan yolumuza devam ettik.Tabi biraz moralimiz bozuldu, bize saygıları olmadığı için ama sanki bizde bizi orda görmek istemeyenlere inat hep ilk uğrak yerimiz istiklal olurdu.Birgün yine kuzenimle istiklalden eve dönüyoruz kendi halimizde ogün biraz neşeliydik galiba.Önceden istiklalde restaurantlara ait dışarda masalar olurdu ve orda oturan japonlar bizi farketmiş. bir tanesi önümüze doğru koşup resmimizi çekti bizde gülümsedik tabi.

Eğer istiklali bize ait bize hitap eden bir yer olarak görmek istiyorsak varlığımızla bizde varız demeliyiz.

Saygılar...

Çok haklısınız

Çok haklısınız Burak bey. İstiklalini Cami ezanlarıyla kazanmış bir memlekette böylesine bir burkuntu olmamalı. Yazınızı çok beğendim, düşüncelerinizi takdir ediyorum.