renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Yoklara Karşı Kazandığımız Zaferi Kutlardık..

‘ nerede o eski bayramlar’

bu tür nostalji soslu meşhur dile getirmelere karşı yöneltilen ve paket halinde pusuda bekletildiğinin alametini zihin keselerinden ‘el çabukluğu marifet’ diyerek bir çırpıda çıkarılışıyla ele veren eleştirilerin; eskilerin yadına bu günü kurban ederek, ân’ı ıskalama zafiyetine meyletmiş zihniyet için olduğunu bilirim. Ancak bu eleştirilerin serdedilişi çoğu kez o denli acemice olur ki, eski bayramlara dair iç geçirmelerin tek nedenini kuru bir nostalji derekesine düşüverirler. İşte tam bu safhada, nostalji düşkünlüğünün neden olduğu duygusal zafiyetler kadar; ancak anma yolu ile elde edilebilecek sosyolojik verilerin ve dolayısı ile kadim olanın ikbalimize tutması beklenen ışığın önüne geçerek gölge edenlerin patavatsızlığından da söz etmek geremektedir. Duygusallığın neden olacağı gölgeden korkmak, zihin arşivimizin derinliklerindeki birikimi ortaya dökmek suretiyle yapacağımız kazılar neticesinde ulaşacağımız ışığı bulmaya dair çıkacağımız serüvenin gerçekleşmesine engel olmamalıdır. O arşiv ki; yapılan muhtelif kazılar neticesinde, antropolojiden psikolojiye, teolojiden sosyolojiye kadar birçok bulguyu önümüze serecek zenginliktedir.

Eski bayramlardan bahsetmeden önce, o günleri iç geçirerek anan kişinin; zamandan ziyade, bir çocuk olarak yaşadığı bayramlardan damağına yapışıp kalmış lezzete karşı duyduğu hasreti dile getiren kişi olduğunu ifade ederek söze başlamak gerekir. Çünkü çocuk, basit meselelerin altında ezilebilme zaafiyeti kadar, küçük şeylerle mutlu olabilme meziyetine sahip olan kişidir. Ve bir o kadar da, küçük şeylerden yana talebi olmak demektir. Yokların çok olduğu bir zamanda, bunun ne manaya geldiğini anlayabilmek için gözlerimizi kapatıp, meramımızı betimleyecek çocukluk günlerimizin bayramlarına doğru seyr-ü sefere çıkmak, sanırım meramımızı anlatmak hususunda bize gereken katkıyı sağlamak hususuna kâfi gelecektir.

O halde, durup düşünmeden önce dalmaya ihtiyacımız olacaktır.
Durduk! Yüzeyde bir süre bekledik ve dalmaya başladık..
Ve şimdi taleplerimizle birlikte yokların çok olduğu günlere ulaştık ;

yeni alınmış bir çift iskarpinin, rüya gibi görüldüğü için yastık altına konduğu günlerden bahsediyorum. İskarpinlerimizi, rüyalarımızın menşei olduğunu düşündüğümüz başımıza en yakın duran nesnenin altına yerleştirişimiz işte bu yokluk yüzündendi. Benzeri pek çok şeye ancak bayramlarda ulaşabilirdi çocuklar. Yine o günlerde, (yetişkinler için) çocuk başına düşen harçlık ortalaması bir simit bedelinden fazla değildi. O da varsa var, yok ise yok olurdu tabi. Anaların çokça ‘yok oğlum’ demekten, evlatların ise yok deyişleri sıkça duymaktan bıkıp usandığı günlerdi işte. Yoktu hakikaten. Biz ise çocuktuk ve gereği olarak ara sıra vardan yoktan anlamayıveriyorduk. Bir şişe meşrubat, tıpkı gurbet gibi aylarca ulaşamayacağımız mesafede olurdu. O zamanlar, Ankara, Olimpos, Elvan, Bağlar gibi markalarla arz-ı endam eden gazozlar öyle bir dururdu ki mahalle bakkallarının önündeki şanslı çocukların elinde.. alamadığımızdandı ne yaptığımızı bilmez tavırlarla kendimizden geçişimiz.. ağlayıp sızlayarak ana babamıza mızmızlık edişimiz. Birinin yiyip içerken, diğerimizin ağzının suyunun akması işte bu yokluk nedeniyleydi. Analar, ‘çocuğun bir yeri şişmesin’ sözünü sanki o günlerde bizler için icat etmişti.

Bayram günlerini vatanı bekler gibi beklerdik biz. Yokların vara dönüşeceği ân’ın adıydı bayram. Kurtuluş günümüzdü.. saydığımız şafaktı hemen öncesi. Ebeveynlerimize yöneltilen ‘bayrama kaç gün kaldı? ‘ hiç bıkmadan sorduğumuz soru olurdu. Gündüz oyunlarında sevinçle tekrarlanırdı ‘sol sa, sol sa, yarın bayram olsa’ tekerlemesi.

Bayram, avuçlarını birkaç gün öncesinden açarak bereketini serpmeye başlasa da önümüze.. bir türlü eksilmek bilmeyen bir bekleyişe girerdik mahalle çocuklarıyla birlikte.

Çalıştıkları iş yerlerinden maaşlarını ikramiyeleriyle birlikte alınca babalarımız, birkaç gün öncesinden çıkılırdı alışverişe. Elbiseler ‘büyüyünce de giyilsin’ için birkaç beden, ayakkabılar bir numara büyüğünden tercih edilirdi.

Annemin tahminlerine nispet etmek için büyümek hususunda diretince bedenim.. daha üzerime olmadan eskirdi elbiselerim.

Arefe geceleri uyku ile gözlerimiz arasında hummalı bir mücadele yaşanırdı. Yoklara kapattığımız perdenin, varlara açılacağı düşüncesinin getirisi bir iştiyakle, çağırdıkça kaçardı uykumuz. Nine, dede hediyelerine –varlıklarına yetişemediğimizden- vakıf olamadığımız içindi biraz da belki.. bayramın bu denli hoş gelişi hanemize. Bayram, mahrum kaldığımız dede çikolatası, ninemizin cebimize girmesi beklenen el eksikliğinin giderilişiydi. Eskinin ve eski insanın eskimeyen sıcaklığı daha bir güleç daha bir şefkatle karşılardı bizi. Öyle bir gelirdi ki bayram, görmeden kaybettiğimiz şefkat ve bolluğu kucaklayıp önümüze yığardı. Böreklerle, baklavalarla birlikte gelirdi. Çokluk, kapıp mahalle bakkalına götürdüğümüz boş şişelerin içi yeşil renkli çam, sarı renkli altın damla, tütün veya açık sarı limon kolonyalarıyla doldurulurdu. O zamanlar pek bir önemsenip arzulandığı için sadece misafirlere tahsis edilen odalarımızın kapısı açıldığında burnumuza ancak değen özel ve güzel rayihalardı bunlar. Ve sevgili Tarık Tufan’ın o muhteşem betimlemesiyle, Allah, (genelde misafir odasındaki) duvarlardan evlerimizin içine bakardı.. Arap alfabesiye ‘Hu’ yazan ve ‘vav’dan önce gelen ‘h’ harfini oluşturan iki gözün içinden misafirlerimize karşı gösterdiğimiz alaka tetkik edilirdi. Evin içini saran temizlik telaşı bahçelerimizden sokakların önüne kadar taşardı.

Evlerimizin kokusu.. sokaklarımızın dokusu değişirdi.

Gece uyku girmediği için sabah olduğunda açılmakta zorlanan göz kapaklarımıza, annelerimizin müşfik dillerinin terennüm ettiği ‘bugün bayram’ muştusu doping etkisi yapardı. Bayram namazı gitmekten yerinmediğimiz; vaaz ve hutbeleri ise bazen uzun tutulması nedeniyle hoca efendilere biraz gücendiğimizdi. Mahmurluğun sırra kadem bastığı sabah, bayram günlerine aitti sanki. Satılmak üzere gün ışımadan fırından alınan ve içi açma, poğaça ya da simitle doldurulan tepsilerin ağırlığı yerine, öpüldükten sonra harçlık olarak geri dönecek ellerin baş üzerine konacağı güneydi uyanışımız. Hınca hınç dolu camilerde gözümüze ilişen yüzler alabildiğine canlı, alabildiğine yakın ve güleçti.

Manalı yüzler deryasından bir yüz olup yüzerken, hali hazırda yüzlerde görülebilen mananın bizlerin varlığı için ne manaya geldiğini kaybetmeden öğrenemeyecektik.
Birbirimizin yüzüne bakmaktan korkmadığımızı gülerek belli ederdik.

Pek kimsenin utanılacak bir içi yoktu zahir.

Utangaçlığıma rağmen, sıklıkla okşanmak için –babamın, berbere ‘yap bir delikanlı tıraşı! diyerek kandırdığı’ alaburs stili kesilmiş- saçlarıma ve bazen babama gösterilmeden ceplerime para koymak maksadıyla uzanan yabancılara ait eller, o dakikadan sonra zihnimde, tanıdık ve unutulmayanların listelendiği arşive ekleniverirdi.

Namazın ardından eve döner ve ebeveynlerimizle bayramlaşırdık. En kral harçlığı ana babamızdan alırdık. Her zaman en çoğu onlardan olmasa dahi, ön kabulümüz böyleydi. Aklımızda tuttuğumuz listenin en başında onların ismi olurdu çünkü. Sonra yaş itibariyle akrabalarımızın en büyüklerine gelirdi sıra. Nedense, hemen her yer bir uzak gelirdi gözümümüze.

Gazetelerin, kaportası fiberden olduğu için ‘inekler yedi’ spekülasyonunun muhatabı Anadol marka araçlar ve lakabını nereden aldığını bir türlü öğrenemediğim Hacı Murat’lar trafikte ağırlığı teşkil ederdi. Kokusundan, kendimizi benzin bidonunun içinde hissettiğimiz Morris’ler ve Şavroletler de vardı zahir! Ne ki; bırakın aile başını, sülale başına düşen araç ortalamasının çok ama çok düşük olması sebebiyle, bizim başımızda hatırı sayılır bir şişlik vuku bulmuş değildi henüz. Yine de pek bir özel, güzel olurdu ziyaretler. Akraba ziyaretlerine karşı duyduğumuz iştikayte, teknolojinin sunduğunu imkanların ev ve sokaklarımızdan uzak olmasının payı da bulunmaktaydı belki. Büyüklerin sohbetlerine gösterilen itibar, tek kanaldan yayın yapan televizyonlardan ziyadeydi. Ziyaretlere, motor sesleri kulakları yırtan minibüslerle iki üç vesaitle gidilir, ciddi bir asayiş problemi bulunmamasına karşın, vakit biraz geç olduğu iddiasıyla canı gönülden ısrarlara fazla direnmeden misafirhane de gecelenirdi. Populer unsurların fakir olduğu bu dönemde akraba ziyaretleri, neredeyse bayramlar kadar arzu edilirdi. Küçüklerin küçük, büyüklerin büyük gibi olduğu bu günlerde hemen herkes yaşının ve konumunun gereğini yerine getirmek hususunda pek bir noksanlık göstermezdi.

Akrabaların ardından ziyaret sırası, büyüğünden küçüğüne doğru mahalle komşularımıza gelirdi. Misafire hürmet hususunda küçük, büyük ayırt etmeyenler ve harçlıklarını mendillere derc edenler en muteberleriydi elbet.

Gerek ziyaret aralarında, gerek bu vazifeyi bitirdikten sonra mutluluğumuzu sokaklara taşımak için can atardır.

Bayram günlerinde sokaklarımız maytap patlamalarıyla çalkalanırken.. annelerimiz her fırsatta bu patlayıcılar sebebiyle gözleri kör olan çocukların ziyadeliğinden dem vururdu. Hatta biraz ehvamlı olanları, parmak ve el kopmalarına kadar götürürdü tembihi !

O zamanlar, füzeler, daha ziyade çocukları eğlendirmek için uçuşurdu havada..
ve başlıksız olurlardı.
Misketler, bombalara isim olmamıştı daha.
Kimimiz tabancayla mantar patlatırken, kimimiz delikli tuğlaların içine koyduğumuz torpilleri ateşlerdik.
Kimseler anlayamazdı yaptığımızı tam olarak.
Büyük bir nümayiş, coşkulu bir kutlamaydı bu.
Yoklara’ karşı kazandığımız zaferi kutlardık.
Yine de, içtiğimiz gazozun deliğinden bakmak görgüsüzlüğünden kurtulamazdık.

Sonra büyüdük işte. Zamanla birlikte pek çok hususta olduğu gibi, ilerlediğimizi zannettik. Kimimiz aynı görgüsüzlükle, cebi üç kuruş gördüğünde şımaran çocuklara benzedi. Tersinden verilen savaşta, ne o eski zaferi ne de öylesi bir hazzı tadamadı bir daha. Aynı istikamette devam etmelerine rağmen, damaklarına takılmış o tada kavuşmak hususunda diğerlerinin durumu da çok farklı değildi. Çünkü bayramların gerçek hüviyetiyle idrak edilebilmesi için ferdi olmaktan ziyade içtimaî unsurlara ihtiyaç vardı.

Ve işte bu sebeple bizlere.. hep bir ağızdan ‘nerede o eski bayramlar’ demek kaldı.
Şimdi, itiraz etmek için sabırsızlıkla beklediğinizi biliyorum.

Hayır hayır, sakın çekinmeyin!
Haydi bu içtimai duruma aciliyetle itiraz edelim..

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Eskiler mazide kaldı

Nerede o eski bayramlar !?

Geçmişe mazi derler, mazide kaldı. İdrak ettiğimiz Kurban Bayramı'nın ve Kurban ibadetinin ruhu nerede kaldı? O da mı mazide kaldı? Mazide bu ruh ve bilinç hangi düzeydeydi de şimdi ne oldu?

Kurban'ın özünü temsil eden "Allah'a bağlılık ve teslimiyet" şuurumuzdur sorgulanması gereken.

Halimiz, ahvalimiz ortada. Herkes kendi hesabını, muhasebesini bu minval üzere yapmalı. Ama hiç olmazsa bu bayramlarda ne kendimiz ne de çevremizde kurban hayvanının etinin tazeliğiyle, kilosuyla ilgili muhabbetlere girmemeye özen göstememiz gerekir düşüncesindeyim.

Bu vesileyle tüm kardeşlerimin bayramını tebrik ediyorum.

çok güzeldi

şu yazdıklarınız ne kadar da güzel.. bombalara misket adı verilmemiş bir dönem...

tüm cemaatin bayramını tebrik ederim ben de yeni bir üye olarak

bu ictimai duruma itirazımdır!

selam ve dua ile;
"bu içtimai duruma aciliyetle itiraz edelim.."
öncelikle elinize, dilinize, yüreğinize sağlık.. "nerede o eski bayramlar" salt nostaljik sızlanma değil.. zira "bayramlar" bayramlıklarından çıkarıldı. her birimiz robenson cruize döndürülünce "bayramlar"ımız da tatile dönüştürüldü. bütün bir mahallenin bayramlaştığını bilirim.. bütün bir mahallenin bayramlaştığını yaşadım. şimdi aile bireyleri bile bayramlaşmaktan kaçmanın yollarını arar oldu. salt arar da değil, bulur oldu. doğrudur damağımızda tadı kalan gazozları da özlüyoruzdur. bilinç altında bu özlem de vardır. ama bilinç üstündeki özlemim yakıyor beni. kasıp kavuruyor. bırakın aynı mahalleyi, aynı sokağı aynı apartmandakiler bir biriyle bayramlaşmaktan kaçıyor. ben çocukluğumun bayramlarını geri istiyorum. bayram namazıyla başlayan bayramlaşmanın en yakın akrabalardan başlayıp bütün mahalleliyle sürdüğü bayramları.. şimdi aynı anda, aynı camide bayram namazı kılanlar bile -güya omuz omuza durmuştuk- bayramlaşmayı akletmiyor. ayakkabısını alan kaçıyor adeta.. "olur a! belki biri elini uzatır, belki musahafa yapar!" korkusuyla doludurlar gibime gelir.. hanımlar beyler ben bayramları hep ağlıyorum.. gerçekten.. gözyaşlarım bayram namazının bitişiyle başlıyor.. bir hevesle, belki bu kere olacak, bu kere akledeceğiz, diyerek namaza duruyor, sonra yine meyus olarak çıkıyorum..
bütün cemaat üyelerinin bayramı mübarek olsun..hürmetlerimle..

cemal çalık

foto ve yazı

Konuyu dağıtmış gibi olmayım ama bir şey dikkatimi çekti, belirtmeden geçemedim. Her yazılan yazının ayrı bir güzelliği var. Sizinki de güzel. Yalnız fotoğraf sanatıyle ilgilendiğiniz halde yazınızda foto yok :)
sizin bir fotonuz uygun giderdi diye düşünüyorum.
Elbette o kadar önemli değil ama ilginç geldi bana. Vallahi, eğer cemaat.com foto sıkıntısı çekiyorsa portfolyomdan gönderebilirim. :)
Saygıyle...

sayın sevkioğlunun

sayın sevkioğlunun fotoğrafları çok kıymetli gerçekten... ben çok beğeniyorum....

buradan tüm cemaatin bayramını tebrik ederim.

http://www.blogcu.com/sonsuzxsonsuz

buradan"eddai"

bir çay söylesene

Sağol emmi!

Yaşasın kurban kesmek için Nijerya'ya giden adamlar topluluğu!

Hepiniz varolun!

kocamışlık

Yoo sabırsızlıkla filan beklediğimiz yok üstad. Evet "Nerede o eski bayramlar" Büyüdük işte. Hatta kocaman adamlar da olduk. İçimizde yaşayan çocuk yanımızı çoook eskilerde masalların efsunlu atmosferinde bıraktık. Rüzgar öyle sert esiyor, hava öylesine buz kesiyor ki, ağarmak bilmeyen gün nostalji demini fazla çekiyor diyebilirim. Demek ki "kocamışlık" da yakışır bize. Vay be, büyüklerin otruduğu olgunluk makamına geçiyoruz artık.

Kanunumdur (F.Sultan Mehmed)

''Bayramlarda meydan-ı divana taht kurulup çıkmak buyruğumdur. El öpüldükte vüzera ve kazaskerlerim ve defterdarlarım, kafadarım olup duralar. Hoca ve şeyhülislama; vüzera ve kazaskerlerim ve başdefterdarıma ve nişancıya kendim kalkmak kanunumdur. Çavuşlar el öpme kanunumdur ve ehl-i mansabım hure ehl-i mansıplarından alay beyi el öpmek kanunumdur ve müteferrika ve ulufe ile olurlarsa el öpmek kanunumdur ve çaşnıgirler el öpmek kanunumdur ve zaim ve timar el öpmek lazım değildir.''

Bayram....

"Bayram gunlerini vatani bekler gibi beklerdik biz. Yoklarin vara donusecegi an'in adiydi bayram.Kurtulus gunumuzdur....Saydigimiz safakti hemen oncesi"

Bu cumleleri kac defa okudum bilmiyorum ama ezberledim.

çocuk esirgeme kurumu'nda bayram(lar)

burada yaşayan/yaşamış çocuklar için, o yılın en kötü iki gününden birisidir(kurban ve ramazan bayramı -şimdilerde şeker bayramı! deniliyor-)...aslında bu süreç bayramdan bir hafta önce gibi bir zaman diliminde başlar ve bayramın ertesi haftasına kadar devam eder...takriben bir hafta evvel, eğitim gördüğün okuldaki sınıf arkadaşların kendi aralarında "bayram'da ailece köyümüze, ... tatil merkezine gideceğiz" gibi sözler sarf ederler...pek çoğu bayramlık kıyafetlerinin nasıl olduğunu tasvir eder...sen de koyun kaval dinler gibi, dinlersin onları...bayram günü geldiğinde, sabah erkenden kalkılır daha doğrusu kaldırılırsın...idarenin zapt-u rapt'ından sadece birisidir bu...normal zamanki kahvaltıdan daha kötü bir kahvaltı hazırlanır ya da idarenin emrine göre yaşça büyük olanlar kahvaltı masası hazırlarlar, zira personel için yaşanması gereken bir bayram vardır...kimin umrunda, senin aç kalman ya da acıkacak olman?...kahvaltı bitip her oba masasını topladıktan sonra, bayramlaşma ritüeli gerçekleşir...herkesin kendi grubu/sırası vardır...bu sıra genellikle, okuduğun sınıf numaran ile paralellik arz eder...küçükler/diğerlerine göre daha alt sınıfta okuyanlar, sıra ile büyüklerin/üst sınıfta okuyanların ellerini öpmeye başlarlar...o gün görevli! olan nöbetçi personel biraz geç gelir ve seninle bayramlaşma tenezzülünde dahi bulunmaz...ama o geldiğinde herkes hazırkıta beklemek zorundadır...mutad olduğu üzere şifahi bir "nutuk" atılır..."biraz sonra ziyaretçiler gelecek ve siz onların karşısında sakın ola ki ağlamayın, şımarıklık yapmayın...burası hakkında soru sorulursa, çok memnunuz diyeceksiniz...bir isteğiniz var mı diye sorduklarında, hayır diye cevap vereceksiniz" v.s... türünden nasihatler verilir... tadat edilen/sıralanan emirlere uyulmadığında verilecek ceza söylenilir...bir süreliğine yattığın koğuşa çıkarsın...hafiften ziyaretçiler gelmeye başladığında, aşağıya inmen gerektiği söylenilir...bayramın ilk günü gelen ziyaretçiler, gerçek hümanistlerdir...ve zaten bu gelen kişiler, sana hiç de yabancı değildir...çünkü asgari iki haftada, bir gününü sana ayıran insanlardır...bu insanların pek çoğu, bir evlattan mahrum olan kişilerden mütevellittir...onlarla gerçekten güzel vakit geçirirsin, sana değer verildiğini hissedersin...o dönemki yaşına bağlı olarak, gelen ziyaretçilerle ortak bir paydada buluşursun...gün bitip de, ortalık tenhalaştığında makus kaderin ile başbaşa kalırsın...yoksunluk...küçük yaşta isen, abilerin senin içinde bulunduğun halet-i ruhiyyeyi anlar ve seninle ilgilenir...büyük isen, aynı virajdan sen de geçtiğin için, küçüklere yakınlık gösterirsin...

bilhassa bayramın son günü, -çoğunluğunu kadınların oluşturduğu- maskeli balo'ya müdahil olmak için yola çıkan ve fakat nisyana gark olup yolunu şaşırmış olan bir(kaç) güruh ziyarete gelir...bunlar amip gibidirler, bölünerek çoğalırlar...bunların bir özelliği de "sürü" halinde gezmeleridir...önceden sipariş edilmiş sözleri/gülümsemeleri/ağıtları vardır ve sen tiksinirsin onlardan...burada yaşayan çocukların en önemli hasleti; karşısındaki kişinin samimi olup olmadığını bilmesi/anlamasıdır...angarya dolu saatlerin bir an evvel geçmesini dilersin...ve nihayet ızdırap biter...

tatil bitip de okuluna geri döndüğünde; sınıfındaki arkadaşların süslü kelimelerle anlatır, neler yaptığını, kendi aralarındaki diyaloglarında...sana sorduklarında, en kısa ama en uzun yanıtı verirsin; "hiiç" -buradaki "i" harfi ne kadar uzun çıktıysa, -o an için- o kadar az acı çekiyorsundur-... ilkokulda isen hayat bilgisi dersinde, ortaokulda isen türkçe dersinde kompozisyon olarak "bayram da neler yaptığınızı yazınız" şeklinde bir konu verilir...sen başlığı yazarsın...ve öylece bakarsın, kırmızı kalem ile antet yaptığın noktaya...düşünürsün, düşünürsün bir şey gelmez aklına...en sonunda boş kağıdı verirsin öğretmenine...sonra, tatilini en güzel anlatan 5 kişinin kompozisyonu okunur ve sen de muhayyilende canlandırırsın okunanları...

Nijerya'da Çocuk Esirgeme..

Merhaba,

bu bayram en çok gittiğim yerdi Çocuk Esirgeme. Her biri ayrı günlerde, bir, iki.. ve tam üç kez gittim. Mutlu olmuştu çocuklar bizi görmekten çünkü. Onları mutlu etmek bizi de mutlu etmişti. Bunu hissetmiştim. Kucağımıza atlamalarından, bacaklarımıza dolanmalarından hissetmiştim. Her orada bulunuşumuz sırasında, o gün yine gelip gelmiyeceğimizi merak etmiş olmalarını büyüklerinden öğrenmek düşünce ve hissiyatımızdaki isabeti pekiştirmişti. Çocuklar sevinmişti çünkü burası Türkiye'de bir kurum değildi ve ziyaretlerine gelen kimseye rastlamak pek mümkün değildi. Nijerya'daydı ve oradaki çocuklar, dışarıda.. yani Nijerya'nın sokaklarında bulunan çocuklardan daha bakımlı, daha terbiyeliydi ve en önemlisi de kendilerine sevgi ve merhabetle yaklaşan büyüklere sahipti. Bu nedenle kalbimdeki burukluk kısa sürede izale oluverdi.

Kurumun başında Mısırlı Muhammet Şaban vardı. Bir Mısırlı'nın burada ve bu görevde olmasından dolayı şaşkındık. Sıkı sıkı sarıldık birbirimize. Ne işin var burada deyince, ayniyle mukabele etti sualimize. Bizi burada görmekten dolayı onun da şaykın olduğunu anlamıştık.

Bunları asla size muhalefet için yazmadım. Bayram dolayısıyla Nijerya'da gerçekleşen faaliyet sırasında yüreğimde en derin izi bu ziyaret bırakmıştı ve yazınızı okuyunca hakkında birkaç şey etmeden yapamadım.

Sevgiyi çoğaltmak dileğiyle..

Hoşgeldin Selim Abi

Selim Abi fotoğraflarını ve izlenimlerini sabırsızlıkla beklediğimi itiraf etmeliyim.

E.Fatih Bilge'yi kandırmaya hazırım ben.Sen de hazır olduğunda söyle, Ankara'dan kopartalım O'nu.

Nijerya...

Tarik Tufan'in hafta sonu programinda Sevkioglu'nun fotograflarini, Nijerya
yi Nijerya'dan fotograflara yansiyanlari dinlemek, gormek isterdik....
selam ve dua ile....

Kaybolan/çalınan Fotobank..

Nijerya'da karşılaştığım ve pek çoğunu zahmetle kaydettiğim, hemen her biri kendi çapında bir orijinalliğe sahip o binlerce (yüzlerce değil) kareyi ben de görmek isterdim. Dün gece yatsının ardından hacet namazı kıldım. Hacet duasını ederken kalbim yumuşadı ve Allah'tan hayırlısını diledim. Şu an itibariyle ne sizin ne de benim bu kareleri görebilmemiz mümkün değil.

Sakınan göze çöp batar derler ya. Dokuz gün boyunca binbir özenle muhafaza ettiğim Fotobank'ımı dönmek için yola koyulduğumuz gün çantama özenle yerleştirdim. Yola çıkmadan önce odamı bir şey unutmuş olmamak için iki kez kolaçan ettim. Uçağa binmeden önce çantamı kontrol ettiğimde ise yerinde bulamadım.

Şimdi elimde, makinemin üzerindeki kartta kalan, çoğu dönüş yolunda otomobilin içinden çekilmiş, Nijerya'nın sokaklarına ait ve sanatsal değeri olmayan fotograflar var.

Selam ve dua ile..

bu haberi vereceğine böğrüme kurşun sıkaydın

Geçmiş olsun Selim Baba. İnan, Yusuf'un kaybolan bavuluna bu denli üzülmedim. Ne de olsa Emirates tazmin eder. Ama fotoğraflar... Allah bir yerlerden karşına çıkarır inşallah.

Fotoğrafçım sensin emmi.

Eksik olmayasın..

Afrika biz fotografçılar için (hususen portre çalışmaları için) bir fotograf cenneti. Türkiye'de bir senede yakalayamayacağınız enstantaneyi belki on günde yakalayıveriyorsunuz. Gerek tekin ve sıhhi olmayan (Lagos kentine özel bir durumdur) koşulları ve gerek sallanan otomobil içinde çekim yapmanın zorluğunu düşününce insan bir hayli üzülüyor tabi.

Ana memlekettekilerin dediği gibi 'goğüller bir olsun' diyelim yine de biz. Eksik olma kardeş.

Saglik olsun...

Caniniz sagolsun.Hersey bizim icin.Bu da sizin imtihaniniz olmus.Insaallah
sabredenlerdensiniz.

yazi

ben anlamam kardeşim...

ben anlamam kardeşim... foto istiyorum hem de yazılar eşliğinde... tekrar mı gidersin, başka yolla mı bulursun ben bilemem. Fotograf makinesinin ayağını unutmana alışkındık da çaldırmana hiç alışkın değildik...

neyse bakalım sağ salim döndünüz ya... hayirlisi...

yaw yusuf kar bile beyaz biliyor musun? bavulun iki gün içinde geliyormuş öyle dediler Molla Kasım'a... yalnız içini açmadan iyi kontrol ediver sivil polisler filan çıkmasin kara ile kamuflaj olmuş. Aman dikkat.

İyi ki o

İyi ki o yokluğu,yoksulluğu yaşamışız. Yoksa ömrü hayatımızda bayram gibi bir bayram yaşayamazdık belki de. İyi olmuş ya! Hayatımda o günlerde mutlu olduğum kadar mutlu olduğum başka bir zamanı ve günü hatırlamıyorum.
Ne kadar enteresan bir şey ki, farklı yerlerde yaşamamıza rağmen yokluğun bayramları,sevinçleri ve acıları aynı. Tıpkı aşkın, kederin dünyanın her yerinde aynı oluşu gibi. İnsan olmak işte!insan olmak! Kendini ve yaşadıklarını farklı sanıyorsun ama senle aynı durumda, aynı şeyleri hisseden milyonlarca ruhdaşın var. Güzel,keyifli bir yazı. Çocukluğuma gittim durduk yerde. Ve hiç aklımda yokken bana da ‘nerde o eski bayramlar’ teranesini söylettiniz ya, tebrik ederim.