
Tüm memleket sathında, ismi aynı olan sanırım yirmi kadar okul var. Ama ben, Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde olanından mezun oldum. 1987 yılında. Okulumun o zamanki adı “Öğretmen Kubilay İlkokulu” idi. Şimdi, “Öğretmen Kubilay İlköğretim Okulu” olmuş.
İlkokul hayatım, ne yazık ki hatırı sayılır “travma”larla doludur. Bir çoğunu hatırladıkça hala hüzünlenirim. Örneklere geçmeden önce, okulumuzun o yıllardaki sosyolojik yapısını biraz anlatmakta fayda var.
Yenimahalle’nin hem 8. durak ve çevresinde oturan “eğitimli memurların çocukları”na, hem de Güzelyaka Mahallesinin “Anadolu çocukları”na aynı anda eğitim veren bir okuldu Öğretmen Kubilay. Ben, “Güzelyakalı”ydım. 11. duraktan Yenimahalle’nin merkezine inen upuzun cadde, iki dünyayı birbirinden ayıran bir nehre benziyordu o yıllarda. Caddenin okula yakın sol tarafında şehirlilik, bürokrasi, memuriyet, zenginlik gibi kavramlar belirleyiciyken; caddenin sağ tarafında Anadolu, esnaf, işçi, fakirlik, eğitimsizlik gibi kavramlar hükümfermaydı.
Okulumuzun tamamına yayılmış bir uygulama değildi şüphesiz; ama öğretmenimiz Necla Hanım, bu ayrıma fena halde itibar eden bir tipti. Öyle ki, Güzelyakalı ve “fakirlik”ten sebep beslenme çantası getiremeyen bir arkadaşımıza hakaret üstüne hakaret etmeyi marifet sayıp; o gün annesinin acelesi olduğundan beslenme çantası getirmeyen bir 8. duraklıya pastaneden bir şeyler aldırırdı. Hem de, o beslenme getiremeyen arkadaşımıza yaptırırdı bunu.
“Tersine işleyen sınıf bilinci” tamamdı yani Necla Hanımın! Ortalama bir CHP’li idi anlayacağınız.
3. sınıftaydık. 23 Aralık günü, sabah derse geldiğimizde sınıfımızda bir pano ile karşılaştık. Panoda, Öğretmen Kubilay’ın bir fotoğrafı vardı. Okulun girişindeki kocaman portreden tanıyorduk zaten onu. Ama, bir de başka fotoğraflar vardı. Sakallı, şalvarlı, sarıklı bir takım adamların elleri bağlanmış ve muhtemelen poz vermeye zorlanmışlardı. Hüzünle, acıyla bakıyorlardı. Bir başka fotoğrafta yaşlı ve nur yüzlü bir ihtiyarın fotoğrafının altında “Menemen hadisesinin tertipleyicisi Şeyh Esad” yazıyordu. Bir başka fotoğrafta da üzerinde “la ilahe illallah” yazan bir yeşil sancak vardı. Bir adam tutuyordu sancağı.
Sancak, bildiğimiz; camide gördüğümüz o sancaktı. Şeyh Esad, doğrusu bu ya, o şalvarı ve sarığıyla ilk bakışta dedeme benziyordu. Diğer fotoğraftakilerse, babamın arkadaşlarına.
Necla Hanım, anlatmaya başladı. Cumhuriyet’in ne pahasına kurulduğunu, bu adamların “başı ezilmesi gereken yobazlar” olduğunu, “Öğretmen Kubilay’ın Cumhuriyet’in değerlerini savunurken şehit düştüğünü” falan anlattı. Şu cümleyi de net hatırlıyorum: “Şeriat saçmalığı için Menemen’de Kubilay’ımızın başını kör bir bağ bıçağıyla kestiler.” İyi; ama bu adamlar babama ve dedeme benziyordu. Ve ne babam, ne de dedem; kimseyi kesmezdi.
Sonraki sene, Necla Hanım, beni okul bahçesinde demir paraları elimde evirip çevirirken yakaladı. Paralar, İran parasıydı ve tır şoförü olan bir komşumuzdan almıştım. Necla Hanımdan “sen irticacı mısın” şeklinde bir nutuk ve hatırı sayılır bir tokat yemiştim.
Ve sonraki sene. İslam Dergisini okumaya başladığım, mahalledeki caminin altında kalan üniversiteli ağabeylerden çokça etkilendiğim sene. Necla Hanım, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’nde; akla hayale sığmayacak vahim hatalar yapıyor. “Allah bir hadisinde der ki” deyip Hz. Ali’ye ait bir sözü naklediyor mesabesinde vahim hatalar... Parmak kaldırıp, öğretmenimizin bozuk din algısını düzeltmeye çabalıyorum. Yediğim okkalı tokat, yanıma kar kalıyor. Öyle ki, Necla Hanımın upuzun, kıpkırmızı ojeli tırnaklarının kalıbı çıkıyor yüzüme.
Gene o sene. Narman’la birlikte beşinci ders bitince hızlı hızlı 9.Duraktaki camiye koşuyoruz Cuma için. Anca yetişiyoruz. Bu namazlardan birinde, şimdi ismini hatırlayamadığım sevgili okul müdürümüz bizi görüyor. Başımızı okşuyor. Ve şu unutamadığım cümleyi patlatıyor: “Namaz kıldığınızı öğretmeniniz bilmesin tamam mı?”
Belki, yukarıda anlattığım şeylerin benzerlerini siz de ilkokulda, ortaokulda, lisede, üniversitede yaşamışsınızdır. Karşınıza bir “Necla Hanım” çıkmış ve babanızı, annenizi, dedenizi aşağıladığının farkına bile varmadan onlara hakaret etmiştir.
Oysa Cumhuriyet; en azından “Mustafa Kemal’in hayalini kurduğu Cumhuriyet” çocuklarını böyle yetiştirmek isteyen bir eğitim biçimi öngörmez. Necla Hanımın, Necla Hanımların öğretmen olduğu bu rejim, Türkiye’ye İsmet İnönü’den ve canları sıkılınca darbe yapanlardan mirastır ne yazık ki! Başbakan, Mustafa Kemal’den “İslamcılık dozu yüksek” bir alıntı yapınca alkışlamayan; ama 28 Şubat’ta “Onuncu Yıl Marşı”nı eli patlayana kadar alkışlayan ikiyüzlü zihniyettir bu zihniyet.
İşte bu zihniyetin ürettiği nesiller, arkadaşlarına tecavüz etme nedenlerini “biz büyüklerimizden böyle gördük” diyerek açıklıyorlar. İşte bu zihniyetin eğittiği nesiller, Mustafa Kemal’i “popstar”, Türkiye’yi “real-time strateji oyunu”, bağımsızlığı “gay bara gidebilme serbestisi” zanneden bir gerzekler güruhu olarak sürdürüyorlar yaşamlarını.
Ben mi? Beni Necla Hanım değil; dedem ve dedeme benzeyen o adamlar eğitti şükürler olsun. "Eğitim zayiatı"yım, “üretim hatası”yım yani.
Onun için bu toprakların geçmişine, medeniyetine, bağımsızlık savaşına, dinine, insanlarına, meyvelerine, havasına, suyuna aşığım. Onun için bir Müslüman-Türk’ün kurbanını niçin Nijerya’da kestirmek istediğini anlayabiliyorum.
Onun için gencecik bir Türk evladı olan Öğretmen Kubilay’ın “rejimi korurken” değil, Serbest Fırka-Halk Fırkası çekişmesinde tertiplenen “iğrenç bir komplo”da vurulup düştüğünü biliyorum. Onun için “Derviş Mehmet” denilen it oğlu itin “şeriatçı” falan değil “aşağılık bir esrarkeş” olduğunu biliyorum.
Yorumlar
Gözü Oyulmuş Resimler
Salı, 26/12/2006 - 12:34 — Fethi SERHATSelamdan sonra,
İsmail Bey, hatıralarınız bizi de uyandırdı Allah razı olsun:
İlkokul beşteyim. Evde -sanırım haberleri izlerken- babam birden celallendi… Okulda bize öğretilen kurtuluş savaşı ve başkomutan efsanelerini anlatmak için bundan iyi fırsat olamazdı benim için. Başladım anlatmaya. Ben bir yanda anlatıyorum babam bir yerden karşı çıkıyor “olmaz öyle şey kim soktu bunları kafana” diyerek tersliyor sürekli beni. Babamla kavgalı olduk o akşam. Ama ben bir şey yapmamıştım ki, sadece okulda öğretmenimin bize öğrettiği gerçekleri “bildiği çoğu şey kulaktan dolma ve iftira olan” babama anlatmış, onun da kurtuluş savaşımızda gerici yobaz- hain padişah bağlılarına karşı nasıl bir mücadeleye girişildiğini bilmesini istemiştim.
Ne yani koca öğretmen –Hulusi öğretmen- yalan mı söyleyecekti yanlış mı öğretecekti. Hem Hulusi öğretmen sevecen, tatlı sözlü biriydi…
Sevecen ve tatlı sözlü Hulusi öğretmenin ruhuma, aklıma verdiği zararı ortaokul yıllarında zor onardım desem yeridir. Peki, neden bu kadar kolay kanmıştım; onun hayat standardı çok iyiydi, sevecendi, güzel şeyler yiyebiliyordu, arabası vardı…
İşte çocuk gözüyle birisini örnek almak için yeterli olan kıstaslar…
Kalan ne peki geriye: beş-altı yıl önceye kadar ilkokul ve ortaokul kitaplarım evde duruyordu, atamış annem. İlkokul 5. sınıf sosyal bilgiler kitabını şöyle bir karıştırdım, neler yapmamışım ki resimlere. Osmanlının “hainlerinin” gözlerini oymuşum kalemle, abuk subuk şeyler çizmişim yanlarına, yüzlerine…
Şimdilerde utanç var sadece… Ruhlarından af diliyoruz dua ile o büyüklerin…
Kim demişti, nerde demişti bilmiyorum: “ruhumda darp izi var”
Hamiş: dergi meselesi nasıl oldu abi, sonuç nedir? Hayırlı haberleri bekliyoruz… kahvaltı sizin olsun bize bilgi yeter :)
____________________________________________
Hoşca bak zatına kim zübde-yi alemsin sen
Merdum-u dide-yi ekvan olan ademsin sen
bildiğimiz necla öğretmen işte...
Salı, 26/12/2006 - 12:49 — Büşra Kurtselam ile..
yazının başlığını görür görmez, bir ampul parladı başımın üstünde, gözümün önünde kırpık saçlı, mavi önlüklü, dik bakışlı bir kız çocuğu beliriverdi, aklıma ilkokul yıllarım geldi..
zihnimdeki en canlı kareleri anımsıyorum da;mesela, o zaman da annemden yiyeceğim paparayı hiçe sayıp saçlarımı kendim keserdim,
niye mi?ilkokul öğretmenimiz 23 nisan gösterilerine öğrenci seçerken hep uzun saçlı pembe ayakkabılı tiplerden seçerdi, afilli görünenlerden yani..
benimkisi de saçlarımı kısacık keserek bir nevi olayı protestoydu işte, kendi çapımda... Alışkanlık işte, şimdi de öyle yapıyorum...
sonraaa... bir keresinde
salonumuzdaki duvar saatindeki bir yapıştırmanın üzerinde yazan "Hakimiyet Allahındır" lafzından esinlenerek matematik defterimin kapağına pastel boyalarla "Hakimiyet Allahındır" yazıp boyamıştım özene bezene..
ertesi gün ödev kontrolünde yüzümde patlayan tokadın acısını taptaze hissettim necla öğretmenin tokadını attığı satırlarda.. haa, bir de şu var tek fark olarak, benim öğretmenimin ojeleri pembeydi...
tokadın sebebi mi? sebebi ne olacak canım, hakimiyet milletinmiş...
o günden sonra da hiç matematik defterim olmadı, o da ayrı bi mevzu...
ve daha bir dolu şey işte..
önceleri üzülürdüm, çocukluğumu yaşayamadım, gülüp eğlenemedim diye ama, şimdilerde şükrediyorum; beden eğitimi dersinde öğretmenin kızları erkekleri karşılıklı toplayıp dansa davet oyununu öğretirken, bahçede erkeklerle maç yapmayı tercih ettiğim için..
demem o ki; bizi de o öğretmenler yetiştirmedi ismail bey, yetiştiremediler elhamdülillah...
çok iyi geldi yazınız, bir bardak sabah çayının üstüne... Bunca koşuşturma arasında yeniden ellerime konuverdi hırçın çocukluğum, hiç hesapta yokken... Allah kaleminize zeval vermesin efendim...
selametle..
“Tuğyan olan yerde tufan kaçınılmazdır!”
Zayiat, Hata ya da Farkındalık Adına
Salı, 26/12/2006 - 13:46 — Fatih M. Tiyanşan*Görmedin mi o kimseleri ki kendileri binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıktılar. Allah da kendilerine "ölün!" dedi, sonra da onlara bir hayat verdi. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların pek çokları şükretmezler.
*O halde Allah yolunda çarpışın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
*Kimdir o adam ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını ödesin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz de O'na döndürülüp götürüleceksiniz.
( Bakara suresi 243-244-245 ayet mealleri )
Bir zihniyetin şahitleri olarak varız biz…
Evet, eğitilmek yolunda zayiat, üretim yolunda hata olmak ve bunu şükür vesilesi saymaktan bahsediyorum. Garip gelebilir bazılarına, hatta tuhaf, anormal, absürd. Üretim sürecini tasdik edenlere, düzmece zihinlere ters gelebilir yazılanlar. Gelsin, ziyanı yok, safımızın belli olması bizi biz yapacak şeylerin başında, böyle olmalı…
Asıl ziyan olanın kimler olduğu, adaletin ve hakikatin ne üzre olduğu, hakimiyetin sınırlarının nasıl belirlendiği gün gibi açığa çıktığında, bazı yüzlerin alacağı şekilleri görmek isteriz hepimiz. Neden mi? Çünkü bu bizim beklentimizdir. Zulüm adına ne işlenmişse hesabının sorulacağı bir günün varlığı içimizdedir…
Bazen bir şeylerin içinde değil de, dışında olmak ne kadar önemli. Görmek, farketmek, kendi namımıza inandığımız değerleri bilmek gayesiyle o farkındalığı kuşanmak, gözlerken katılmak hayata, gözlerken keşfetmek kişileri, olayları ve düşünceleri…
Yetiştirilen, yetiştirilmek istenen, ama bir türlü yetmeyen, tektipleştirilip kimliksiz hale, kişiliksizliğe sürüklenen bir neslin varlığı ve onun içinde olmayı reddetmek için söylenen sözler, yapılan eylemler… Bunlar bizim onurumuzdur, sahip çıkmamız gereken bunlardır işte, eğer dirilmek istiyorsak, dirilişe vesile olmayı şiar edinmenin yolu dışarda kalmaktan, içerinin ne olduğunu bilerek bunu yapmaktan geçiyor…
Bu topraklar, bu insanlar, bu hayatlar bir süreçten geçti, geçiyor. Ama gün gelecek –ki biz o günün geleceğine inanıyoruz- süreç de geçecek. Tükenmeye ayarlıdır çünkü süreçler, geçip gitmeye kuruludur. “Zaman bendedir ve mekan bana emanettir” şuurunda olmak ve kendini bu özlemi dile getirmeye adayan bir gençlik bunun farkında. Farkında olmaya da devam edecek inşallah. Ümidimiz bu yöndedir, selam olsun farkedip kendini bilenlere, selam olsun buna sebep olanlara…
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
Bu da Benden Olsun
Salı, 26/12/2006 - 13:46 — Ali Görkem Userinİlkokul günleri tonlarca fotoğrafla dolu belleğimde. Yalnızca birini aktaracağım:
Benim okuduğum ilkokulun adı Altmışıncı Yıl Vatan İlkokuluydu. Küplüce'den Çamlıca'ya doğru çıkarken bir yerlerde. Çevrede genelde pek varsıl nüfus yoktu. Tek tük. Genelde gecekondu tarzı evler ve normal mahalle halkı. Bu tarz semtlerdeki ve bu profildeki öğrencilerin en büyük sıkıntısı Öğretmenler Günü'nün hediye derdiydi o yıllarda. Biz de parasız pulsuzduk ama en azından baba mesleği itibariyle hazır hediyelerimiz vardı: Kitaplar... Bana, öğretmenime her yıl kitap götürmek de koymuyor değildi. Lâkin, hem ailenin genel halini bilmek hem de baba korkusu nedeniyle itiraz edemeden paketlenen kitabı götürüp bırakıyorduk öğretmenin masasına. İlginçtir, Öğretmenler Günü'nde okula gelemeyen ondan fazla arkadaş olurdu. Eli boş gelmeyi gururuna yediremeyen bu küçük yürekler yarım günü soğukta dolaşarak geçirirdi muhtemelen. Elimde Hay Bin Yakzan'ın İnsan'dan çıkan ilk baskısı Ruhun Uyanışı, tek katlı okul binasının arka kısmında garip bir huzursuzlukla rutin töreni beklerken, gördüğüm şu görüntüyü hiçbir zaman unutamayacağımdan eminim. Şu an adını bile anımsayamadığım bir arkadaşa takıldı gözüm. Kucağında bir kese kâğıdı ve içinde bir, en fazla iki kilo toz şeker. Kese kâğıdının üst kısmını hafif aralamış, başparmağının ucuyla toz şekerden azar azar nasipleniyor çocuk. Birkaç dakika sonra törene geçildi, daha sonra da sınıflara. Aklıma geldikçe düşündüm hep şunu: O bir kilo şekeri alan öğretmen, kendisine verilen bu küçük hediyenin en azından hediye eden tarafında ne kadar kıymetli olduğunu anlamış mıdır acaba?
AGU
biz sansli cocuklar
Salı, 26/12/2006 - 16:13 — medine doganBiz guneydogunun sansli cocuklar olarak ilkokulda hep surgune gelen ogretmenlerle ders yapardik. Bunlarin icinde en cok sevdigimiz Muzeyyen ogretmenimizdi. Esi ile birlikte 12 Eylul donemininde onceki ogretmimiz.Onun sayesinde tum ulkucu bozkurt marslarini ezberledik. Yaz tatili sonrasinda neler yaptigimizi sorardi. Cogumuz Kuran kursuna gittigimizi soylerdik. Hic unutamam Fil suresini kim ezbere okuyabilir diye sordugunda, parmak kaldirip okuduktan sonra onun ovgu dolu sozlerini ve okumam icin verdigi hikaye kitablarini.Yani bizim irticaci ogretmenlerimiz vardi, bazen bizi evine goturup seker kiz kendiyi izletirirdi ,sinifimizdaki arap kizlarina muzik derlerinde hep arapca sarkilar soyletirdi. Arap kizlarinin kara iri gozleri, kivircik saclari unutamadiklarimdandir
Yazılım Hatası
Salı, 26/12/2006 - 16:43 — Abdullah Kibritçiİlkokul.. Meral öğretmen temizlikten ve ahlaktan bahsediyor. Sıra yerlere tükürme mevzusuna geliyor, "Çocuklar yerlere tükürmeyin sakın" dedikten sonra, o zamanlar bile beni çileden çıkaran şu cümleyi ediyor: "Genellikle bunu camiden çıkan yaşlı adamlar yapar, görürsünüz, onlar hep yerlere sümkürür!"
Sınıfta bulanan yaklaşık elli adet kadar çocuğun şimdi camiden çıkan yaşlılar hakkında düşünceleri nedir acaba?
İlkokul anıları
Salı, 26/12/2006 - 18:21 — rasim dumanYazıyı ve yorumları okuyunca benim de ilkokul acılarım depreşti. Yorumlar meseleyi Kubilay'dan alıp ilkokul anılarına götürmüş. Bu konuda bilgisi olan arkadaşlardan Kubilay meselesiyle ilgili yorumlar görmek isteriz. Araya ilkokul anıları da sıkıştırılabilir tabi :). Çünkü her şeye rağmen en güzel yıllardı ilkokuldakiler.
toz toprak içinde zeytin ağaçlarının başında kovalarla mutlu yıllardı...
İyi öğretmenler yetiştirmeliyiz. Ki çocuklarımız Kubilay'ı ve diğerlerini çarpıtılmış zihniyetlerden öğrenmesin.
necla...
Salı, 26/12/2006 - 18:42 — alper gencereline, yüreğine sağlık İsmail Ağabey.
necla öğretmenleri küçük harfle başlamalı!
bizi sakınsın Allah, çocuklarımızı...
Necla Öğretmenler Tükeniyor
Salı, 26/12/2006 - 19:31 — ahmet ciritAllah'ın selamı Anadolu insanının üzerine olsun. Yazıyı okuyunca eskiler gelmedi benim aklıma. Yeniler daha güzel ve anlamlı. Güzel ülkemin manevi hayatında güller açıyor artık. Mevlana "...geçen geçti cancağızım" diyor yeniye bakmak lazım güzel kardeş, İsmail kardeş! Bugün bakıyorum da bizim neslin çoğu eğitim zayiatı. Bu mutlu ediyor beni.
Biz geçişin çocuklarıyız, en azından ben kendimi ve yetiştiğim çevreyi öyle görüyorum. N.Fazıl’ın ifadesi tamamen doğru. İslam’ı ceketinin astarı içinde kaybetmişti beni büyütenler. Marka Müslüman’ı değillerdi de İnönü'nün yetiştirmeleri idiler.
Allah elimizden tutanlardan razı olsun. O üniversiteli ağabeylerden ve özellikle onları yönlendirenlerden. Ayrım yapmadan söylüyorum bunları, hepsini kucaklıyorum, çünkü hepsini çok seviyorum. 90 öncesi topyekûn bir çalışma vardı gençlik üzerinde herkes bir koldan uğraşıyordu şimdi yok bu çalışmalar. Herkes kabuğuna çekilmiş durumda ya da dağılmışlar, Şubat süreci bıçak gibi kesti her şeyi. Ben Anadolu dan bahsediyorum, İstanbul'u siz biliyorsunuz. Ama biliyorum ki İslam’ın ne idüğünü asrın idrakine söyletecek olanlar, güneşi avuçlayıp havaya kaldıracak olanlar bizden gelen nesiller olacak; çünkü onlar geçiş yaşamayacaklar İsmail. "Ekmeğini kazan işine bak dünyayı sen mi kurtaracaksın" diyen babaları olmayacak onların. Dünya seni bekliyor diyen anaların kucağına doğuyor bu nesil İsmail. Ve duyuyorum ki "Dünyaya hükmeden beşiği sallayan eldir" İsmail.
Necla Hanım yok artık İsmail. Onlar şimdi “Avon” reklâmlarının büyüsüne kaptırdı kendini İsmail. Selma HAYEK olma yollarındalar. Ben diyorum ki çocuğumun yüzüne bakınca “Allah seni kendine hayırlı bir kul Muhammet’ine hayırlı ümmet eylesin” diyorum acaba ne iş yapmalı demiyorum.
Allah sonumuzu hayır eylesin.
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM, ZALİMİ ASLA SEVEMEM;
GELENİN KEYFİ İÇİN GEÇMİŞE KALKIP SÖVEMEM.
BİRİ ECDADIMA SALDIRDI MI,HATTA BOĞARIM!...
Ne kırmızı ojeli
Salı, 26/12/2006 - 22:36 — elif idgüNe kırmızı ojeli tırnakları vardı öğretmenimin nede tokatı.Okulumun adıda hep gurur duyduğum bir isim"Mustafa ıtri ilk okulu"
Bu kadar acımasızlıkların içinde veya çirkefliğin içinde bende umutlu bir ilkokul dönemi geçirdim.Anlatılanların tam tersi...Öğretmen masasına çıkarak Namazı anlatan bir öğretmenim vardı benim.En ince ayrıntısına kadar...Yazılanları okuyunca ben hüzünlendim bir yandanda ne kadar şanslıyım dedim...Kimliğimi açık ve net anlatabiliyordum.Sınıfta oyun oynarken avazım çıktığı kadar "Saçlarım kadar başım olsa.Hak yolun olsun feda" diye bağırabiliyordum.Öğretmenime gururla Milli gazete getirebiliyordum...Okuldaki arkadaşlarıma kitaplar veriyordum.Müzik dersinde çıkıp"Anne benim babam yokmu? Nerde kaldı gelmedimi?"Bosna versiyonu nu söylüyordum.Ben okulu uzaydamı okudum yoksa???
Değersiz olanlar hiçbir şeyi değerlendiremezler. İbrahim PAŞALı
NFK
Salı, 26/12/2006 - 22:45 — U.Ali Birkardeşler''Tertiplerin en vicdansızı''nın iç yüzünü görmek (hatırlamak) için sanırım (bir kez daha) okumak gerekiyor SON DEVRİN DİN MAZLUMLARI'nı...
Allah Dostları'na Selam Olsun!
Eyvallah İsmail Abi
Salı, 26/12/2006 - 23:11 — ahmet edip başaranHatıralar… Görebildiğim kadarıyla birçok arkadaşı eskilere götürmüş İsmail abinin yazdıkları. Sevgili Alper’in de dediği gibi necla öğretmenlerin ve onun gibi düşünenlerin isimleri küçük harfle başlamalı. Çağdaşlık adına, muasır medeniyetler masalı adına bütün mukaddesatımıza söven aşağılık insanlarla yaşamımızın çeşitli dönemeçlerinde yüz göz olduk. Ben de o iğrenç tezgâhlardan geçen ve hamdolsun o iğrenç çarkların kırpamadığı bir kardeşinizim.
Bana da “Pis ayak kokularıyla dolu camilere neden gidiyorsun?” diye soran öğretmenlerim oldu. Bana da haysiyet kırıcı, kişilik zedeleyici tokatlar atan öğretmenlerim oldu. Hepsinde dudaklarımı ısırdım kanatırcasına ve dua ettim. Sabrettim.
Şimdi necla öğretmenlerin aşağılık yobazlıklarını fütursuzca sergiledikleri sınıflarda ders anlatıyorum. Yediğimiz haysiyet kırıcı tokatların, işittiğimiz küfürlerin intikamını alıyorum aşkla, vecdle. Öğrencilerime hiç kimseden duyamayacakları “başka masallar” anlatıyorum. Bu toprakların duasını, kokusunu, annemizi, babamızı, dedemizi, babaannemizi sevmeyi öğretiyorum. Hepsini de bir “eğitim zayiatı” olarak yetiştireceğim Allah’ın izniyle. Onlar at gözlüklerle bakmayacaklar hayata. Onlar ırzına geçilmiş kavramlarla bu memleketi savunmayacaklar. Onlar tarihi kafasına göre yazan şarlatanların yalanlarına da kanmayacaklar.
Velhâsıl eyvallah İsmail abi, bana sorumluluğumun ne kadar büyük olduğunu hatırlattın tekrardan. Nasıl bir yüke omuz koyduğumu hatırlattın, beni mahşer gününün korkusuyla terlettin. Allah utandırmasın kardeşim. Allah yâr ve yardımcımız olsun. Dualarınıza ne kadar muhtacım anlatamam…
Beynimize Zerkedilen ,Totaliter Rejim Öğretileri
Salı, 26/12/2006 - 23:45 — Hamit AkçayAnlaşılan o ki hepimizin hayatında Kılıçarslanın anlattığı tarzda travmatik hadiseler yer almış.Özellikle lise dönemimde bu tarz yüzlerce hadisenin içerisinde buldum kendimi.
Mimli komunist hocalarımız vardı lisede okurken ve bizde okulun mimli islamcı çocukları idik.Yüzlerce kez kravat atlatma(kravat takmadan okula girmenin yolları) operasyonları yaptım.Üç tel sakalımı kesmemek için çaba sarf eder dururdum.Sık sık arama operasyonu yapılırdı okulumda sigara,makyaj malzemesi ve kitap arardı öğretmenler.Mimli komunist öğretmenlerden birisi okula kitap getirdiğim için disipline sevk etmişti beni.Korka korka ama inatla Hüsnü Aktaş' ın yasaklı "Medeni Vahşet"ini götürürdüm okula.Bir gün yine arama için, ders ortasında ögretmenler doluştu sınıfa.Yanımda ondan fazla kitap ve birkaç Timurtaş hoca kaseti vardı/arkadaşlara dağıtmak için.İlk kez o gün tanıştığımız Ümit hoca benim bulunduğum sırayı ararken kesin disiplinlik oldum diye düşünüyordum.Hoca kitapları gördü bir şey demedi, cebimden kasetleri aldı dersten sonra yanıma uğra dedi.Ders çıkışında gittim , kaseti bena geri verdi ve biraz sohbet ettik / ellerinden öperim.
O yıl Yunus emre yılı ilan edilmişti.Okulun panosuna Yunus Emrenin hümanistliği , Laikliği boy , boy yazılmış.Delikanlılarla toplandık ,dedik bu bir çarpıtma, bu ilizyon, bizim yunusumuz bu değil.Ne yapalım dedik doğrusunu yazalım diye karar verdik.Senin edebiyatın iyi sen yaz üstat dediler , gece oturdum/ Sezai karakoç un kitabından da esinlenerek/kopya çekerek bir bildiri hazırladım : Yunus Emre Hümanist Değildir.Altında artistik bir imza Liseli Müslüman Gençlik. :)Ertesi gün panadon bir kaç yazıyı indirip yazıyı panoya astım.Tenefüste bizim taife panonun etrafında kümeleşince edebiyat hocamız meseleyi çaktı ve usluptan yazıyı benim yazdığımı hemen anladı.Sonrasında Komanist müdür yardımcısının karşısında yarım saat hesap verdiydim.
"Havada uçan kuşa yolun ne hayrı var
Kendine hayrı olmayanın ele ne hayrı var "
Bayrak, Okul, Vatan, Millet, İrtica
Çar, 27/12/2006 - 01:33 — Mustafa Burak SezerGölcük'te Barbaros İlkokulunda birinci sınıfı tamamladıktan sonra, Ankara'da askeri bir garnizona tayinimiz çıkmıştı.
Okulumuzun adı Bayrak İlkokulu idi. Hocalarımızın tümü bayan olmakla birlikte, hepsi subay ve astsubay eşiydi.
Burada kız kardeşimle ben, annemizden yazları öğrendiğmiz kısa sureler, ve babamızın nöbetçi olmadığı akşamlarda, bize Lafonten'den yada Anderson'dan hikâyeler yerine, Kur'an'dan Yusuf ile Züleyha, Musa (a.s) ve kavmi, İbrahim (a.s) ve Nemrud, ve gül bahçeleri, ve havuz, Cennette, altlarından nehir akan billur köşkler, süt ve bal ırmaklarına dair anlattığı sahici kıssalar haricinde, altı yıl boyunca bu küçük kasabayı andıran garnizonda, İslam'ın İ'sinden tek kelime işitmeyecektik.
Gözlerimi yepyeni bir dünyaya açmıştım, ve benimde en az onlar kadar toz kondurulmamış pembe hayâllerim vardı.
Ankara'ya kar yağmıştı; okul bahçesinde kar topu oynuyorduk. Büstteki heykele bir çocuğun elinden bir kar parçası fırladı. Ben "Heykel ağlıyor" dedim, karın heykelin gözünde eridiğini görünce.
Yaşıtım olan bir çocuk, "Sen şeriatçısın, siz yobazsınız!" dedi bana.
Ömrümde ilk defa bu kelimeleri duymuştum. Ne manaya geldiğini bilmediğim için, umursamamıştım çocuğun dediklerini, ama yüz ifadesi beni rahatsız etmişti.
Garnizonda topu topu tesettürlü iki astsubay eşi vardı. Şimdi garnizonlarda öyle şeylerin esamesi de yok.
Biz annemle garnizon marketine giderken, okuldan bazı çocuklar bizi görünce, parmaklarıyla bizi işaret edip, "Bakın! İrticacılar geçiyor." derlerdi.
Bu kelimeyi de ilk kez duymuştum, yine umursamamıştım ama ses tonları yine beni rahatsız etmişti.
Bu çocuklara bu terminolojiyi öğreten kimdi ki ben bilmiyordum henüz?!
Her sene öğretmenler bahçede mutlaka Kubilay'dan bahsederdi. Şeriatçılar, yobazlar, gericiler filan konuşulurdu. Hep merak ederdim, Kubilay kimdir, Şeriatçı, gerici, yobaz kimdir diye?
Babamı ara sıra askeri hapse gönderirlerdi. Sorsam disiplinsizlik derlerdi. Annem mutfakta bir köşede öyle oturur ağlardı. Ben çocuktum kafam basmazdı.
Garnizonumuz Amerikanlardan kalmaydı. Kırmızı tuğladan bir kilisesi vardı. Babam onu camiye çevirmiş, başına erlerden iki hafız tayin etmiş, birisi imam birisi müezzin olmuştu. İmam ve müezzin.
Bu iki kelimeyi de orada öğrenmiştim. Yazın babam beni o camiye göndermiş. İmam efendi bana otuz iki farzı anlatmış, guslü, abdesti, dini hükümleri öğretmişti ki ben okullarda böyle şeyleri hiç duymamıştım. Bizim din kültürü derslerinde hocalarımız bize şarkı söyletir yada resim yaptırırdı daha çok. Ben en çok hayal kurmasını severdim.
Ramazanları çok severdim. O zaman erlerden ve bir kaç rütbeliylen dolardı küçük camii. Bazı askerler benim saçlarımı okşardı. En çokta iftarda imam ve müeezzin, er kantininin fırınında karışık yumurtalı, menemenimsi şeyler yaptırırdı tepside ve Allah'ın berektiyle orucumuzu açardık. Bana o tepsilerde yediğim menemenler çok lezzetli gelirdi.
Sonra o camiyi kapattılar. Ezanlar kaldı bir tek.
Sonra ezanlar da susturuldu.
Rütbeliler sabahları rahatsız oluyormuş, sebeb.
Sonra okul müdiremizin eşi olan Albay annemi çağırttı.
"Biz Türkiye'nin modern yüzünü temsil ediyoruz. Böyle gericiliklere tahammül edemeyiz. Ya başını açacaksın ya da..." dedi.
Bu gericilik neydi Allah aşkına. Kaç defa önüme çıkacaktı?
O garnizondan sürüldük.
Sonra babam irticacıymış, ben bilmiyormuşum.
Babamı şutladılar.
Şimdi irticacının ne demek olduğunu biliyorum.
"İrtica İslam ise, başımın tacı olsun."
-Şehid Hızır Ali Muradoğlu-
Resmi öğretiyle,
Çar, 27/12/2006 - 03:00 — S.Setenay Özekbeli bükülmüş çocuklar. Ben bu travmaları sadece 80 li yıllar kuşağı ve öncesinin yaşadığını zannediyordum.Bizden sonrakilerin de başına gelmiş anlaşılan. Açıkçası; ilkokul son sınıfta,ramazan orucu tuttuğu için,öğretmeni tarafından sınıf sınıf dolaştırılan ve "bakın oruç tutarsanız böyle zayıf ve hasta bir çocuk olursunuz"şeklinde ve benzeri psikolojik baskılara maruz kalmış biri olarak şunu düşünmeye hakkım var:
Çocuğum olursa,kesinlikle okula göndermeyeceğim.
Cumhuriyet'te de yazsana..
Çar, 27/12/2006 - 14:41 — Selim SevkiogluHep böyle yazar inşallah diyeceğim ama bunun için dolu olmak gerektiğini bilirim.
Bugün'de yazdığı için eleştiriliyor bazı arkadaşlar. Keşke bazen Cumhuriyet'te de yazsalar.
Meramını tam ve doğru şekilde anlatmayı başarmış bu gerekli yazıya karşı olan ilgiyi dağıtmak hususundaki endişem, cemaat teammüllerini çiğnemiş olmanın fevkindedir. Bu nedenle, bu kez;
'Eline, yüreğine sağlık.. tam süper olmuş' demekte bir beis görmüyorum'
şu bizim kubi...
Per, 28/12/2006 - 01:20 — mehmet etik"...ve felsefe herhalde deliliğe en yakın noktada,delirme kaygısı için bir tesellidir."
Tarih alanında bilgilenmelerimiz genelde resmi kaynaklara dayanıyor.Bu bilgiler kontra kanallardan gelenlerle eşleştirildiğinde bir doku uyuşmazlığı kendini gösteriyor.Ben yıllardır bu ikilemi çözebilmiş değilim.Biz amatör tarih okuyucuları neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda kafamızı altmış mumluk bir lamba marifetiyle aydınlatacak sistematik bir bilgilenmeye hasret yaşıyoruz.Şimdi Kubilay bir çekişmenin kurbanı mıydı,yoksa gayret-i diniyye içinde olan birilerince mi öldürüldü?!"Hakikat" elma dersem çıkar mı ortaya?
işte bu soru çok önemli
Per, 28/12/2006 - 02:04 — ismail kılıçarslan"Kubilay, bir çekişmenin kurbanı mıydı; yoksa gayret-i diniyye içinde olan birilerince mi öldürüldü?" sorusu çok önemli. "Şeyh Said isyanı, bir aşiret isyanı mıydı, bir şeriat kalkışması mı" sorusu çok önemli. Yakın tarihe dair, cevaplanması gereken başka sorular da var elbet.
Ama, bu sorulara cevap ararken sorulması gereken bir takım sorular var bence. Şudur:
-Olay, sonuçta kime yarıyor?
-Resmi belgelerin satır aralarında ne var?
-Yakın görgü tanıkları olayı nasıl anlatıyor?
-Olaydan sonra, aslında olayla hiç ilgisi olmayan insanlar cezalandırılmış mı?
Menemen için bu sorular sorulduğunda (ki siz başka olaylar için de benzer sorular sorabilirsiniz) benim bulduğum cevaplar şöyle: "Menemen olayı, İsmet Paşanın ve CHF'nin işine yaramıştır. Resmi belgeler, üstelik satır aralarında falan değil, apaçık, olayı çıkartanların esrarkeşler olduğunu belgelemiştir. Yakın görgü tanıkları olayı "şeriat kalkışması" olarak değil, "komik bir organizasyon" olarak anlatmaktadır. Olaydan sonra da, Esad Erbili'den tutun da kalkışmacılara tütün satan esnafa değin pek çok "sakallı" asılmıştır.
Bence, tarihe sorular sorup, cevaplar bulmanın; dahası, Mustafa Kemal Paşayı ve Cumhuriyet gerçeğini İsmet Paşa ve CHP burokrasisinden kurtarmanın başkaca yolu yoktur.
Elbirliğiyle yakın tarihe sorular sormalı ve cevaplar bulmalıyız. Aksi takdirde "Türkiye gerçeği" ortaya çıkmayacaktır.
sistemle barışmak
Cum, 29/12/2006 - 01:16 — osman durmuşoğlu“Mustafa Kemal Paşa ve Cumhuriyet gerçeğini İsmet Paşa ve CHP burokrasisinden kurtarma”
sanırım bu tespitin patenti Atilla İlhan’ın. “Hangi Atatürk” isimli kitabı bu tez üzerine kurulu.
Peki İslamcıların diline nereden/neden düştü?
Sistemle barışmak için sarılınılan bir can simidi olmasın?. bence sorgulanmalı.
ve gale yevmün asibün
o zaman sorgula
Cum, 29/12/2006 - 01:45 — ismail kılıçarslanNe duruyorsun? Ne duruyoruz?
Ayrıca, bu fikri "Atilla İlhan" gibi kolpacılardan değil, Kemal Tahir'den, İdris Küçükömer'den, Kurtuluş Kayalı hocadan kaptım şükürler olsun.
Bir sistemi "çözümlemek" için öncelikle o sistemi "çözmek" lazım gelir. Klasik 4-4-2'yi bilmezseniz 4-1-2-2-1 oynatamazsınız takımınıza. Natürmort bilmeden sürrealizm çalışamazsınız.
İslamcıların ürettiği yakın tarih tezleri, çalışmaları, tepkiselliklerle ve de hamasetle doludur yazık ki. Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu, Mustafa Müftüoğlu ve diğerleri...
Hadi adını koyalım şunun. Mustafa islamoğlu, Menemen Olayını anlattığı kitabında "Esad Erbili" hazretlerinin oğlu gibi davranmaktan öteye geçememiştir. Böyle olmaz ki... Tarih başka bir şeydir, romantizm başka bir şey.
Sevgili Durmuşoğlu, Mustafa Kemal'le ya da "sistem"le barışmak gibi bir derdim yok. Olmadı da hiç bir zaman. Sadece, Sarı Paşayı da, sistemi de "doğru anlamak" gerektiğini düşünüyorum. Yoksa hep ofsayta düşüyoruz/düşürülüyoruz.
Bence doğru tavır, yakın tarihi olabildiğince "doğru" okuma yolunda atılacak adımlardır. Zaten, yakın tarih doğru okunursa ezber bozulur.
Evet. Ben, Sarı Paşa'nın CHP'nin elinden kurtarılması fikrini çok sıcak buluyorum. Ama CHP'nin elinden kurtarıp bağrımıza basmak için değil. Sarı Paşa'yı doğru anlayıp, sistemin kodlarını doğru çözmek için.
Bize anlatılan Atatürk'ün aslında "o adam" olmadığını bulmak, sizce de çok işimize yaramaz mı?
Ayrıca, trajik bir soru daha soracağım: Türkiye İslamcıları zaten ve kesinlikle "sistem"le barışık değilller midir? Ben mesela, fena halde barışığım sistemle. Başörtülü kızların başörtüleriyle üniversiteye gidebilmesini savunuyorum mesela. Bulunmuş en iyi yönetim sisteminin demokrasi olduğunu, bulunmuş en iyi İslamcı çizginin Milli Görüş ya da Nurculuk ya da İskender Paşa ya da Müs-Ge ya da MÜSİAD falan filan olduğunu düşünüyorum:)
Ha tersinden, ha düzünden...
Siz ne diyorsunuz?
tarih: kuyunun dibi
Cum, 29/12/2006 - 02:27 — mehmet etik"...ve felsefe herhalde deliliğe en yakın noktada,delirme kaygısı için bir tesellidir."
Ben müslüman gençlerin tarih okuduğunu da pek düşünmüyorum. Cemaate yeni katıldım. Sitenin geçmişinde böyle bir soruşturma yapıldı mı bilmiyorum:
"Acaba hangi alanda ve ne tür kitaplar okuyoruz?"
Cemaat üyeleri kitap ismi de vererek bu soruşturmaya katılırlar mı?
okuduklarım
Cum, 29/12/2006 - 13:15 — cemalcalik"Ben müslüman gençlerin tarih okuduğunu da pek düşünmüyorum."
bir zamanlar genç olduğum şimdiyse kırk küsuru devirdiğim için üzerime almalı mıyım? karar veremedim. bir de ilk okulu zar-zor bitirmiş olmak var işin içinde elbet.. "cin ali" serisini bir hayli zorlanarak da olsa bitirdim. mezkur alanda da (Tarih) -bir kılavuz bulamayıştan mütevellid- neleri okumaklığım gerektiğini bilemediğimden bocalıyorum. bir yaren "üç silahşörler, monte kristo kontu"ndan başlamamın isabetli olacağını söyledi. tam başlayacakken bir başka yaren "Hz. Ali'nin Cenkleri, battal gazi destanı, köroğlu" serisinin hakkımda daha hayırlı olacağına ilişkin aklıma yatan deliller serdetmasiyle başlayamadım. imdi okuduğum eserlerden bir kaçının adını vereyim;
Cin Ali Berberde
Cin Alinin Fırfıriği
Cin Ali Sirkte
Cin Ali Okula Başlıyor
Hz. Ali Kan Kalesi,
Kesik Baş
Mızraklı İlmihal
Küçük Prens
Aşk Üzerine Değildir
cemal çalık
masamdakiler...
Cum, 29/12/2006 - 17:11 — mehmet etik"...ve felsefe herhalde deliliğe en yakın noktada,delirme kaygısı için bir tesellidir."
Cemal kardeşimizin ilkokul öğretmenini tebrik etmek gerekir.Zira böylesine düzgün ifadelerle meramını anlatmayı kendisine öğrettiği için...Ben şu an masamın üzerinde bana göz kırpan kitapları sıralayayım:İşbankası kültür yayınlarından çıkan Halil İnalcık röportaj kitabı "Tarihçilerin Kutbu";Ertuğrul Düzdağ'ın hazırladığı Mehmet Akif Hakkında Araştırmalar(2 cilt);"Bir Kur'an Şairi-Dücane Cündioğlu;Türkler ve Yahudiler-Avram Galanti;Kanlı Düğün-Federico Garcia Lorca;Mehmet Akif-Mithat Cemal Kuntay
Ben sorgulayamam. Çünkü..
Cum, 29/12/2006 - 21:52 — osman durmuşoğluBen sorgulayamam. Çünkü bu konuda yetkin değilim. Kendini yetkin görenler buyursun sorgulasın. Benim yakın tarih konusunda özel okumalarım olmadı. Konu hakkında bilgim malumattan öteye değil, ne yazık ki. Bunu itiraf etmekten gocunmam. Her şeyden bir şey bilip sonra da her şeyi biliyor gibi yapmak post/modern dünyanın en büyük hastalığı, bence. Bu tiplerden “köşe”lerde bolca var. Allah bizi onlardan beri kılsın.
“Sistemle barışmak” mevzuna gelince... ben bu ibareyi İsmail Kılıçarslan için kullanmamıştım. Genel anlamda kullanmıştım. Ve bu cümleyi kurarken zihnimin arka planında Erbakan’ın “Atatürk yaşasaydı RP ye üye olurdu” sözü , Gülen’in“O askeri ve siyasi bir dehaydı” sözü, tempo dergisinin “Kemalist İslamcılar” kapağı ve nihayet günün asgari 10 saatini TV başında geçiren, önce ilkokul mezunu komşum İbrahim Amca’nın “Hoca biliyon mu? Esasında Goca’nın hiç bi suçu yokmuş! Ne ettiyse İnönü P…u etmiş” sözü vardı. Sonra “Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye” yi hatırladım. Ve gayrı ihtiyarı “Nerdeen Nereye…” diye hayıflandım.
Kaldı ki benim “Sistemle barışmak” tan kastım sistemin gözünde “meşruiyyet kazanmak" idi. Bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da İslamcıların kafası fena halde karışık, bence. Esasında İslamcılarla sistem’in ilişkisi Türkiye İle AB’nin ilişkisi gibi. Türkiye ne yaparsa yapsın Batı’nın gözünde bir “İslam ülkesi” olmaktan kurtulamıyor. Tayip’te ne yaparsa sistemin gözünde bir “İslamcı” olmaktan. Halbuki ne Türkiye’nin bir “İslam Ülkesi” olmakla alakası var ne de Erdoğan’ın “İslamcılıkla”
ve gale yevmün asibün
Sistemin Savurdukları...
Cum, 29/12/2006 - 23:44 — Ali Şerİçinizde belki ilkokul çağını travma olarak geçirenlerden biriyim.
cumhuriyet'e türklüğe, gurbete, türkçeye ve ya sistematik yaşamaya sudan çıkmış balık gibi atılanlardanız.
Bir dağ köyünde çocukluğumuzla hüküm sürerken okul vaktimiz gelmiş, ve sevgili Babam,(Allah rahmet eylesin..) bize bir kız önlüğü giydirerek :) yatılı bölge okuluna götürmüştü.
sonra devlet babamız bize önlük verdi ama ilk sınıfa girdiğimizde ki gülüşmelerin sebebini çabuk farketmiştim ki kıyafet'e gülmekmiş bu :)
Uzatmadan bendeki travma,şu olsa gerek esir kampı gibi bir yere gittğiniz ve yalnız başınıza bırakıldığınızı, çocuk başınıza tüm ihtiyaçlarınızı, kendiniz karşılamaya çalıştığınız ve bu gidişat dahilinde hayatı, farklı bir dili(türkçe)yi, disipline girmeyi-şiddet, nefret,kin, yalnızlık, şaşkınlık, bezginlik bunları çok küçük yaşlarda yaşattı. bu sistem bize ve o zamandan beri soğuk yüzünü hep hissediyorum, neyse iki yıl sürdü bu çile ve ağır bir zatüre hastalığından sonra köyüme yakın bir okula başladım.
ilk öğretmenimiz konyalı idi düzen 12 eylül den sonra inançlı ve sağcı olup dini vatani duyguları örtüşen bir kuşak yetiştirmeye çalışıyordu. sistem şu meşhur yeşil pakt var ya ondan işte.
ilkokuldaki son öğretmenimiz ise selanik'ten gelmişti diyardan diyara savrulmak bu olsa gerek, hocamız gerçekten ilkeli ve dürüst bir insandı.bize devrimcilik ve düzenin adamı olmamayı sürekli aşılıyordu.
ama diğer öğretmenlerimiz gibi değildi akılcı dürüst ve öğrencilerine karşı saygılı biriydi hala saygı duyuyoruz kendisine, unutamadığımız insanlardan biridir. aklımda kalan şu sözleri var çocuklar yarın öbür gün büyüdüğünüzde sizlere derimki devrimci olun! bu sözü ileride anlarsınız. sağolsun hocamızın sosyalist devrim terminolojisi için söylediği bu söz bizde ileride islami bir duyarlılık (hidayet) nasib olduktan sonra islamcılık devrimcilik kavramlarıylan örtüşen bir dünyaya adım atmamıza zemin hazırladı belki size sunulan ile yetinmeyin demek istemişti bu anlamda hocamıza teşekürler ediyoruz.
gelelim bu güne?
ilkesizlik tutarsızlık yamaçlarında savrulan ben ve ya bizler.
şu an travmanın zirvelerinde tramvaya bineceğimiz zamanı bekliyoruz..
gelelim kubilay olayına ucuz ve basit bir propaganda'dan öteye geçmemiştir..
selamlarımla.
Kubilay'ın Kızgın Torunu
Pzt, 01/01/2007 - 22:56 — Ali Görkem Userinİsmail, bak abi, ben sana kaç kere dedim, dinletemedim. Yazma böyle Kubilay'lı yazılar diye. Hiç dinlemedin beni, hiiç. Sakalımız yok tabii. Bak n'aptın, sonunda bizim Kubi'nin torununu da dellendirdin. Herif saldırmış sağa sola kızgın boğa gibi. O İsmail midir, İshak mıdır nedir, kurban olsun dedeme diyor bak.
AGU