renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Romana Rağbetin Güzel Bir Örneği Olarak Nuriye Akman*

Nuriye AkmanTürkiye’nin en az okunan, en çok bakılan, ama sonuç olarak çok satan gazetelerinden birinin 21 Kasım 2004 tarihli nüshası duruyor önümüzde. Gazetenin, kendisiyle birlikte 1 milyon 500 bin TL’ye sattığı bol görselli magazin/dedikodu ekinin bu haftaki sayısına kapaktan giren Macar asıllı manken E.M.’nin başlık yapılan sözleri duruyor sağ üst köşede: “Fiziğimin kusursuz olduğunu biliyorum”. Başlığa, E.M.’nin sözlerini destekleyen türden iç çamaşırlı erotik bir fotoğrafı eşlik ediyor doğal olarak. Mankene ve onu ön sayfanın motoru yapan gazetecilik anlayışına da bir diyeceğimiz var, ama o başka bir yazının konusu.

Gazeteye göz atmayı sürdürelim ve E.M.’nin o şuh pozunun kol kanat gerdiği sağ alttaki duyuruya bakalım. Buradaysa, ne işi ne de güzelliğiyle E.M.’ye pek benzemeyen bir bayanla (N.A.) yapılan söyleşi duyuruluyor. N.A.’nın başlık olan tümcesiyse şöyle: “Erkekler için birkaç gömlek fazlaymışım”. N.A.’ya, kendisini E.M.’den ayıran temel özelliğin ne olduğunu sorsaydık, hayatını kafası ve kalemiyle kazanması olduğunu söyler ve eşsiz birikiminden dem vururdu büyük olasılıkla. Kitle iletişim araçlarında bir konu ya da kişinin sunuluş biçiminin haberin anlamına etkisini küçümsediğimiz sanılmasın, ama bu sefer durum biraz farklı. Neyse, geçelim bunları. N.A. da tıpkı kendisiyle söyleşen A.A. gibi yaptığı söyleşilerle ünlenen bir gazeteci.

Gazetenin Pazar ekinin ikinci sayfasında, N.A. ile söyleşen A.A.’nın kendi köşesi bulunmakta. Alışılageldiği gibi bu hafta da, yaptığı söyleşinin bir bölümünü köşesine yığmış A.A.. N.A.’nın bu köşeye başlık olan sözleriyse şunlar: “Herkesle ikişer üçer röportaj yaptım... E yeter! ARTIK ROMAN YAZMAK İSTİYORUM” (Böylece N.A., yazımızın başlığında belirttiğimiz konu ve bağlama da girmiş oluyor. Hoş geldin diyemesek de, niye ve nasıl geldiğini anlamaya çalışacağız.) Başlık olan bu sözler N.A.’nın ilk yanıtında yer alıyor. Şunu da belirtmeden geçmeyelim: N.A.’nın büyük tutkusu romanın ilk örneği bir-iki ay önce yayınlandı. Üstelik roman, adında kırk, fırın ve ekmek sözcüklerinden birini içermemenin de ötesinde, “Nefes” gibi iddialı bir kavramı kullanıyor. Dolayısıyla, burada biz bir roman yazarının hem okurlara hem de diğer yazarlara örnek oluşturacak sözlerini incelemeye çalışacağız.

A.A.’nın “Şöyle bir pişmanlığınız oldu mu: ‘Keşke, evde oturan yemek pişiren bir kadın olsaydım...’” sorusuna N.A.’nın yanıtı tam olarak şöyle: “Olmadı. Ama şu anda onu istiyorum. Geçinecek kadar param olsun, iyi yaşayayım ama roman yazayım istiyorum...” Paranın ve iyi yaşamanın ardında kalan bir istek nasıl bir istektir? Yani, “tatilde Dubai’ye gitmek istiyorum”, “öğlen yemeğinde Whopper yiyelim” ya da “hafta sonu bowling oynayalım” gibi isteklerden farkı nerededir bu roman yazma isteğinin? Basit bir hobi ya da trende dönüşen okumanın (“Boş zamanlarımda kitap okur, müzik dinler ve sinemaya giderim.” tümcesinde olduğu gibi) yerini roman yazmak mı alıyor yoksa bugün? Parayı ve iyi yaşamayı önceleyen biri nasıl olur da edebiyatla ilgilenir, roman yazabilir?

N.A.’nın bir başka soruda “romanın çok satması” seçeneğinden vazgeçmemesi de bir başka gariplik. Rating ve satışların tek ölçüte dönüştüğü medya dünyasından, nitelik ve özgünlük gibi değerlerin kısmen de olsa hâlâ geçerliliğini koruduğu edebiyat dünyasına yapılan bu ziyaretin kimseye yararının dokunmayacağı apaçık ortadadır. Karşı çıktığımız şey, farklı iş alanlarından insanların edebiyat alanında ürün vermeleri değil, o alanlardaki egemen durum ve ölçütleri edebiyatın kutsal topraklarına sürüklemeye çalışmalarıdır. Tabii N.A.’nın buradaki “çok satma” merak ve isteğini, bir üst paragrafta irdelediğimiz para ve iyi yaşam öncelikleriyle bir arada düşünmeliyiz.

Söyleşinin ilerleyen bölümlerinde N.A. çığrından çıkarak işi katlanması zor, ben-merkezli bir düzleme taşıyor. Söylediklerinin romanla ya da edebiyatla pek bir ilgisinin olmadığının farkındayız, ama edebiyatın kökünün edep ve bilginin temelinin de kendini bilme olduğunu anımsamak için bakmalıyız kimi yanıtlara. N.A. bir zamanlar birilerinin kendi değerini bilememelerinden yakınıyor ve “Oysa, ben hikayeler, şiirler yazıyorum. Orta 1’de Rus, lisede Amerikan ve Fransız edebiyatını bitirmiştim. Birikimliyim yani.” diyor. Her insanın belli yaşlarda bir şeyler okuduğu ve karaladığı gerçeğinden habersiz olan N.A. niçin birikimini kendine saklamıyor ya da bu birikimin yorumunu kendi dışındaki insanlara bırakmıyor anlamış değiliz. Ya kimsenin kavrayamayacağı bir boyut ve derinlik söz konusu N.A.’da ya da gerçekten kendini bilme ve övmeme edebinden yoksun. Yaşımız N.A.’nınkinin yarısı kadar ve birikimimiz onunkiyle karşılaştırılamayacak denli az da olsa, şu gerçeği biliyoruz: Hayattaki en cahil insan, bilmiyorum d(iy)emeyen insandır. Çünkü bilginin doğduğu nokta, bilgisizliğin itirafının yapıldığı yerdir.

Söyleşinin alt başlıklarından biri de şu: “Seçkin bir kadınım” . A.A.’nın haklı olarak sorduğu “Peki siz niye ‘seçkin’siniz sorabilir miyim?” sorusuna, “E sürünün bir parçası değilim! Yoksa ne zenginim ne aristokratım. Hayat bağışlanmış bana.” gibi garip ama kendisiyle ve ben-merkezliliğiyle tutarlı bir yanıt veriyor N.A.. Ruhsal çözümlemeleri bu yazının dışında bırakalım ve devam edelim. Bakın N.A. roman yazma nedenini nasıl açıklıyor: “Kendi işimde yapabileceğim her şeyi yaptım. Bundan sonra ancak tekrarlar olabilir.” Tamam, doğrudur, mesleğinin gerçekten zirvesindedir, tekrarlardan başka seçeneği kalmamış da olabilir. Ama, neden soluğu edebiyatta ve onun da en zor türlerinden olan romanda alıyor N.A.? Köşe yazarlığına yoğunlaşmak, anılarını yazmak ya da güzel bir aile kurmak gibi seçenekleri es geçip romana gelme nedeni nedir N.A.’nın?

Hem sonra varlıktan, vahdet-i vücuttan söz açan biri, nasıl olur da diğer insanları bilgisizliklerinden dolayı küçümseyebilir, onlardan birkaç gömlek büyük olduğunu söyleyebilir ve kendini, şimdiye kadar hiçbir insanın doğru çalamadığı eşsiz bir müzik aletine benzetir, anlamak mümkün değil. Bu saatten sonra sorunun, onu çalamayanlarda değil de müzik aletinde olduğunu anlaması neyi değiştirir ayrıca? N.A.’nın, A.A.’nın bugün bulunduğu noktaya gelirken karşılaştığı zorlukları sorduğu sorusuna yanıtının bir bölümüne göz atalım: “...Ben röportajcı olmadan da donanımlıydım. Hatta, insanları küçümsüyordum...” İşinin zirvesinde olduğunu anımsarsak, N.A.’nın soruyu anlamamamış olması ya da verdiği yanıtın ne anlama geldiğinin farkında olmaması gibi seçeneklerden söz edemeyiz. Peki, bir insan hangi mantıkla insanlarca küçümsenmeyi değil de insanları küçümsemeyi zorluk olarak anar? Üstelik bunu, donanımının göstergesi olarak belirtiyor N.A.. Bir de şu var tabii: N.A.’nın o eşsiz birikim ve donanımı nasıl olur da yaptığı işin röportaj değil de söyleşi/mülakat olduğunu belirtme gereksinimi duymaz? Yoksa N.A. ikisinin farklı türler olduğunu, kendi yaptığı işin eskiden mülakat denilen söyleşi olduğunu, röportajınsa onunla ilgisi olmayan, inceleme ve araştırmayı temel alan farklı bir yazılı anlatım türü olduğunu bilmiyor mu?

İlerleyen bölümlerde, dile gelen bir ego olmayı sürdürüyor N.A.. Çok mütevazı bir biçim ve rahatlıkla “çok şey biliyorum.”, “Ayol, neden kompleksim olsun ki?”, “inanılmaz nimetlerle doluyum!” gibi laflar edebilen bir roman yazarına (!?) edebiyatımızın ve ülkemizin ne denli gereksinimi vardı, keşke bunu sorsaydı A.A.

*YEDİ İKLİM, ARALIK 2004.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Maksadı nedir?

Eski bir yazının bu günlerde kopyalanmasının anlamı nedir?
Kaldı ki ben yazının yayınlandığı dönemlerde Yedi iklim de atlamışım bunu.
Görmüş olsaydım kesin itirazlarımı bildirirdim.
N.A Tahlili yaparken bir kitaba haksızlık yapmak gerekmez.
Ali Userin "Nefes"i okumuş mudur? Merak ettim.

Miş_Miş..

Gönderme

Kanımca olay TYB'nin yılın en iyi roman ödülünü, yorumlara bakarak -zira bahsi geçen romanı okumadım- bir gazeteci-yazara vermesidir. Bence bu yazının oraya ironik bir göndermesi var. Ayrıca super-egolu bir bayan gazeteciyi Ali Bey sayesinde tanıyarak ileride kitapçılarda adı geçen şahsın romanını görürsek şayet, hızlı adımlarla başka standtlara uğramamız gerektiğini kendi payıma çıkardım.

Muhabbetle

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan düşüncedir.-
William Shakespeare

Yahu Böyle Basit Okurluk Olur mu?

Egosu bilmem nesi meselesine hiç girmeyeceğim. Zira cemaatte pusuya yatmış bir
öfke var. Her yerden, konuyla hiç alakası olmayan bir yorum çıkacak diye ödüm kopuyor.
Sadece sorularıma yanıt verilirse derdimi hem anlatmış hem de anlamış olurum..

1: Süper Egosuz Yazar var mıdır?
2: Yazar neden egosuz olmalıdır?
3: Egolulara ve egosuzlara özel bir skala mı vardır?
4: Böyle ezbere kitap okuyuculuğu olur mu?
5: N.A yı eleştirsek ama hakkını da versek olmaz mı?
6: Milli eğitim hala ezbercilikle mi veriliyor- Yapılıyor?

Bunlara cevap istiyorum.. Ve bir alıntı..

"Röportajın bir yerinde Varon soruyor: "Ben bilgili, donanımlı, başarılı bir kadın olduğum için erkeklerin benden korktuklarını hissediyorum" demiştiniz.

Akman da bu soruya, öz- eleştiriyle karşılık veriyor:

"Sonra o kadar pişman oldum ki. O kadar kötü geldi ki bu laf bana. Bir yandan sıfatlarımdan arınmaya çalışıyorum. 'Başarı nedir ki kardeş? Başarı bütün örtülerin kaldırılmasıyla Tanrı'ya yaklaşmaktır' derken sonra 'Ben başarılıyım, erkekler benden korkuyor' diyorum. Bu çok kötü. Ben o lafı söyledikten sonra nefret ettim kendimden. Ben aşağılığın aşağılığıyım. Beni üstün zannettiren her şeyden kurtulmaya çalışırken, bu lafı etmem iğrenç bir şeydi..."
"
Bu özeleştiri ilgimi çekti, size de ileteyim dedim.

Miş_Miş..

N.A Avukatlığı

Basit okurluktan kastınız nedir Sayın Beyhan? Derdiniz nedir? Evet süper egosuz mutmain nefisli yazarlar vardır. Evet egolulara ve egosuzlara özel bir skala vardır. Siz N.A 'nın avukatlığını mı yapıyorsunuz? Aranızda kan bağı mı var? Bu da benim sorum.

Yazınızın altına N.A'nın kişisel öz eleştirisini almışsınız.

Tetiğe bir kez basılır sayın Beyhan. Adam ölür. Geriye dönemezsiniz. Hakime çok pişmanım, kendimi iğrenç buluyorum, söz bir daha yapmıycam. Bu seferlik affedin diyemessiziniz.

Nitekim yine kanımca, sizin tabirinizle yahu basit okurlukla N.A söyleşiden sonra dikkatleri üzerine çekmiş, belki bir kaç feminist yazar çizer tarafından haddi aştığı belirtilmiş, ve yüz seksen derece kıvırmıştır. Kimbilir belkide hidayete ermiş, hakikaten nasıl bir gaf yaptığının idrakine ermiş, meydanlara çıkmış, özür dilemiştir.

Muhabbetle

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan yalnızca düşüncedir.-
William Shakespeare

Ehli insaf

Bir yazarı veya eseri eleştirirken basılı olduğu mevkutenin sayfa düzeninden başlamak en hafif tabirle belden alta vurmaktır.Üstelik yazıda romana dair hiç bir bilgi yahut eleştire de bulamıyoruz.Bu yazı biraz mankenden oyuncu olur mu tadında olmuş.Ehli kelam/kalem olanların ehli insaf olmaları da hoş olur.

buyur burdan yak la yusuf

Nijerya nere, biz kimiz la Yusuf? Ankara'da bi Akman bozacısı var. Heykelin orda. İkişer duble boza içsek mi? Gardaş bak. Nuriye Akman makman anlamam ben. Nuriye Gantar vardı. Ondan anlarım. Bi de topuzu vardı bunun. Kaçırıyodu la bazen.

Gardaş. Bi de şey var la. Bu Yazarlar Birliğinin ekserisi bizim ocaktan arkadaşlar. Burda laf söz oluyo. Dalacam şimdi. Bunlar uygun görüp de Akman bacımıza şey verdilerse, neydi la, yudum muydu damla mıydı. Araya laf karıştı. Bunlar Akman bacıya ödül verdilerse kimin haddine? Vallaha alayına isyan ölümüne Ankaragücü la.

Bu ödül gaç para Yusuf la? Bu Orhan mı Pamuk mu ne biri var ya la. Hani Mehmet Pamuk'un kardeşi. Starda yazıyo bu. Başyazar. Ben bu Orhan Pamuk'un kitabını okudum: "Kama Yarası Gibi" Okudum derken, üç-beş sayfa. Ama baba kitap.

Bu Panbuğa nobeli verdiler la. Nobel neyse de, 2 milyon doları canlı saydılar eline. Gardaş, iki milyon dolara var ya, gece kulubü açarız la. İstanbulun göbeğinde hem de. Kalan parayla da bizim demetin bebelerine burs verdi miydin, ohhh, dünya da kurtulur ahret de... Şokella gibi olur la. Allahına gurban Yusuf senin la.

Yusuf. Bu Akman gazeteci mi romancı mı bozacı mı? Kafam debriyaj boşluğuna döndü la. Bunun da mı abisi var? Ne iş yapar?

Sen döndün mü la Nijeryadan? Nijeryanın etli pilavı da iyi olurmuş haaaa. Bizim emmi dediydi.

Gardaş. Allaha amanet la.

NA'yı eleştirelim de...

Agu Beyefendi (kendi kullandığı kısaltmadır oradan tanırım kendisini) Nuriye Akman üzerine
bir yazı yazmış eline sağlık. Yalnız yazının başlığından ben romanı seçme nedeni üzerine bir
eleştiri yapacağını sanmıştım. yazık ki o nereden bulduysa oradan eleştirmiş. Ne bir sahici
roman tahlili ne de bu sakat anlayışın eleştrisi üzerine sağlam yorumlar bulunuyor yazıda.
Sanki "kofti"den eleştireyim gitsin anlayışı var.
Şu süper ego meselesine gelince evet yazar çizer takımı biraz enaniyetli olurlar. Olmayanı
var mıdır derseniz elbette mevcuttur ama kahir ekseriyet enaniyetli olur. Dostoyevski'de,
Necip Fazıl'da hatta sırf enaniyetinden dolayı soğuk durduğum İsmet Özel'de de bu
mevcuttur.
NA'yı severek takip ederim. Kendisi alanında bir uzman olduğu gibi hiç okumasam da
yazdığı iki romanı için de pek çok yazar olumlu eleştirilerde bulunmuştu. Ama AGU bey
başlıkla ilgili eleştirisini -ki bence rahat olayım roman yazayım, boş zamanlarımda falan
filan tarzı yaklaşım eleştirilmeyi fazlasıyla hak etmektedir- eleştirilseydi elle tutulur bir
yazı olabilirdi. Ama ifadeler ve düşünce dağınıklığı benim bu kötü yorumum kadar berbat
hale getirmiş yazıyı...

Yiğitler, Küçükler, Büyükler

Yanlış anlaşılmasın ama beyler siz cemaate yazılanları okuyor musunuz yoksa direkt hah ulan bizim herif burayada yazmış diyerek direkt bodoslama atlıyor musunuz? Yazının yayınlandığı yeri ve tarihi okudunuz mu yoksa iki cümleden sonra direkt mesaja mı başladınız?

Yedi İklim, Aralık 2004 yazıyor. 2007'deyiz. Ali Görkem Userin bu ödülden çok önce bir yazı kaleme almış N.A üzerine. Çokta iyi olmuş yazıyı tekrar bizlerle paylaşması. Ki ben Yedi İklim'i Şubat 2004'ten beri takip ediyorum. Okuyamadığım bir yazıdan istifade ettim böylece. Kendisini nirvana'da gören, podyum artistliği yapan yazar, şair havada parenda atarak yazsa beş para etmez benim lugatımda. Bu dünyada yigitleri öldürürken haklarını da yerler. Ama piyasada yiğit yok. Tevazu kardeşim. Büyüdükçe küçüleceksin.

Muhabbetle

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan düşüncedir.-
William Shakespeare

Enaniyetin kimseye hayrı yok lakin

Mustafa Burak Sezer beyin yazını okuyunca bana niçin eleştiri yazdığını merak ettim doğrusu.

Ben NA'nın değil başta şahsım olmak üzere yapılan enaniyeti Allah'a karşı bir başkaldırının neticesi sayar, cıvık cıvık yağ içinden yenen et yemeğine benzetirim. Ben orada örnekler verirken yazar ve şairde az ya da çok enaniyet bulunduğunu ve bu yüzden düşündüklerini kaleme alıp yayınlama cesaretini gösterebilen kişiler olduğunu anlatmaya gayret ettim. Yoksa NA'nın yaptığı düpedüz enaniyettir ve ben bunu hoş karşılamadım zaten. Ama eleştirim sayın Userin'in büyük bir düşünce dağınıklığı ile asıl anlatmak istediğini
anlatamadığı ortadadır.

Vurun abalıya tarzıyla bir edebiyat eleştirisini tarzını fazlasıyla aşmıştır. Yani eleştiri eleştiriye benzemiyor diyorum. Saygılar sunarım.

Enaniyet ve Yaratıcılık, May’den

Sanatçının enaniyet hastalığı mevzuuna katkı sağlaması açısından yaratıcılığa dair bugüne kadar okuduğum metinler arasında gerçekten ayrı bir yeri olan Rollo May’in Yaratma Cesareti (The Courage to Create) adlı yapıtının “Yaratıcılığın Doğası” bölümünden bir paragraf alıyorum buraya:

“Yaratıcı süreç sayrılığın sonucu olarak değil, duygulanımsal (emotional) sağlığın en yüksek derecedeki betimi, normal kişilerin kendilerini gerçekleştirme edimlerinin bir dışavurumu olarak keşfedilmeli. Yaratıcılık, sanatçının olduğu kadar bilim adamının, estetin olduğu kadar düşünürün emeğinde görülmeli; ve yaratıcılığın erimi, ola ki modern teknolojinin kaptanlarında ya da bir annenin çocuğuyla normal ilişkilerinde ortaya çıksın, çizilip sınırlandırılmamalı. Yaratıcılık Webster’ın yerinde belirtişiyle, yapma, varlığı ortaya çıkarma sürecidir.”

(Yaratma Cesareti, Rollo May, Çeviren: Alper Oysal, Metis Yayınları, Beşinci Basım: İstanbul, Mart 1994, s. 63.)

AGU

AGU'ya destek!!!

Sarhoş Gemi

Duygusuz sularından inerken Nehirlerin
Gördüm değildim artık yönetiminde yedekçilerin:
Bağrışan Kızılderililer hedef yapmışlardı kendilerine,
Çırılçıplak çivileyerek onları alacalı direklere.

Hiç umurumda değildi tayfalar,
Ne Felemenk buğdayları veya ne de İngiliz pamukları taşıdığım.
Bu gürültüler de kesilince yedekçilerimle beraber,
Bıraktılar beni Nehirler gitmeye istediğim yere.

Gelgitlerin kudurmuş çalkantılarında, geçen kış,
Koştum! çocuk beyinlerinden daha sağır!
Ve yerlerinden ayrılıp kopmuş Yarımadalar
Rastgelmedi böylesine coşkulu bir patırdıya.
.....
Arthur Rimbaud

"Herkes anlayabildiği kadar yaşar,
ve anlayamadığı şeyleri önemsemeden ölüp gider..."

Sarhoş Gemi (S. Eyuboğlu)

Ne destek ne de köstek...

Sadece aynı dizeler... S. Eyuboğlu'ndan...

Ölü sularından iniyordum nehirlerin
Baktım yedekçilerim iplerini bırakmış;
Cırlak kızılderililer, nişan almak için
Hepsini soyup alaca direklere çakmış

Bana ne tayfalardan; umurumda değildi
Pamuklar, buğdaylar,Flemenk ve İngiltere;
Bordamda gürültüler, patırtılar kesildi;
Sular aldı gitti beni can attığım yere.

Med zamanları, çılgın çalkantılar üstünde,
Koştum bir çocuk beyni gibi sağır, geçen kış
Adaların karalardan çözüldüğü günde
Yerüzü böylesine allak bullak olmamış.

Yanlış Anlaşılmaya Mahâl Vermeyelim

Yanlış anlaşılmaya mahâl vermeyelim. Arkadaşlar şiiri Eyüboğlu yazdı sanabilir. Eyüboğlu tarafından A. Rimbaud şiirinin bir başka Türkçe çevirisi. Çeviri şiirin çevirmen tarafıdan algısına göre şiiri nasıl değiştirdiğine de bir örnek olsun bu. Zaman zaman batılı bir şiirin en az beş çevirisine rastlayabiliyoruz.

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan düşüncedir.-
William Shakespeare

Mahal mi Muhal mi?

Sevgili Mustafa Burak,

Siirin adini verip, "ayni dizeler" de demisken, dizelerin ceviri olduguna da ayrica vurgu yapmam gerekiyor muydu gercekten?

Belki de haklisiniz, bilemiyorum...

Ne olursa olsun, iyi niyetiniz (aydinlatici yorumunuz) icin tesekkur ederim.

Nefes'i yetmedi NA'nın

Selamdan sonra,

Nuriye Akman’ın söyleşilerini Zaman’a geçtiği yıldan bu yana okumaya, takip etmeye çalışırım. Muhataplarına sorduğu sorularla onları zor duruma düşürdüğü, epey terlettiğini de bir gerçektir. Birikim sahibi bir yazar, çekirdekten yetişme usta bir gazeteci ve araştırmacı olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Tüm bu artıları yan yana getirmek o kişiyi kusursuz – mükemmel mi yapıyor, derseniz; cevabım kocaman bir HAYIR’dır.

Dediğim gibi, Akman’ın söyleşilerini son beş-altı yıldır takip eden birisiyim –dolayısıyla Milliyet, Sabah… gibi gazetelerde neler yazdığını pek bilmiyorum- Ama anladığım kadarıyla yazıları - söyleşileri hep bir “ben” duygusunun etrafında düğümlenip kalıyor. Belki, çok okunan bir gazetecinin kibrini mazur gösterecek sebepler bulunabilir, ama pek de yakışık alan bir durum değildir bu.

Akman’ın ilk romanı Nefes’i okudum –bunu söylemem, okumadan yorum yapmayın, türünden bir eleştirinin önün almaktır- ama doğrusu şişirildiği kadar da iyi bir roman olduğunu söyleyemem. Hoş, ne zamanki bir kitap tüm donanımı ile medyanın ilgi alanına girmiştir, mesafeli yaklaşmak lazım. İşi gücü dedikodu ve magazin olan gazetelerin bile Nefes hakkında sarf-ı kelam etmesi de bunun göstergesidir. Akman’ın bir ilk roman için, oldukça iddialı bir tema belirlemiş olması da romanın handikabı. Romanda tasavvuftan Yunan mistisizmine, mitolojiye, dilbilime, felsefeye… ve daha birçok alana girip çıkıyor. Yazar –ki yukarda AGU’nun da yazısında alıntıladığı- birikimini romanı içerisinde sıkça sergiliyor. Haliyle de “ortaya karışık” bir şeyler sunmuş olmuştu. Romanın masalımsı anlatımı, akıcılığı, estetiği, güzelim üslubu devam etmiyor. Gereksiz ayrıntılar, tahlillerle şişirilmiş roman. Üstüne üstlük bazı düşünürlerin fikirlerini gerek Can gerekse de Gaffar dedenin konuşmaları ile çürütmeye çalışması –romana ara veriyoruz, şimdi biraz da münazara yapacağız, havası- bana Ahmet Mithat’ı ve Tanzimat dönemi ilk dönem romancılarımızı hatırlattı. Roman arası hayat dersi vermek, öğüt vermek, yüksek fikirler, yaldızlı sözler beyan etmek anlam bütünlüğünü bozuyor haliyle. Bir an hidayet romanı kurgusuna –ki üst perdeden de olsa öyleydi sonuç itibarı ile- geçiveriyor.

Evet, belki başladığı gibi bitirseydi sıkı bir ilk roman okumuş olurduk, ama olmadı. NA ilk romanında nefesinin iyi ayarlayamadığı için erken düştü, nefessiz kaldı NEFES’te.

Takdire seza bir çabanın, ürünüdür Nefes, ama ötesine geçip de göklere çıkarmak…

Örtü’yü okumadım. Dilin işlekliği, kurgu ve üslupta yetkinlik kazanıp kazanmadığını müşahede etmek için Örtü’yü okumak gerekir. Şimdilik şunu söyleyeyim: Romanına daha iyi bir isim bulabilirdi. Bu isim romanı olduğundan çok sattıracaktır kesinlikle. Bir anı: Kırşehir’de Tahsin Yücel’in peygamberin beş günü romanını kitapçı vitrininde gören yaşlıca bir amca hemen alır kitabı, ertesi gün geri getirir tabi. “Örtü” ismi seçilirken böyle bir şey düşünülmüş müdür orasını bilemem…

_______________________________________
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...

Yorumlara Toplu Bakış

Sevgili cemaat,

Yazıya düşülen yorumlarda gördüğüm önemli sorunların birkaçına kısaca değineceğim bu yorumda.

Ama görüyorum ki, yazıya düşülen ona yakın yorumun sadece üç kadarı yazıyı okumuş ve derdini anlamış. Hızla ve sırasıyla yeniden göz atıyorum yorumlara:

Maksadı nedir diye sormuş bir arkadaş. Her yazı maksadını kendisi söyler okuruna. Yazarının ayrıca maksat belirtmek gibi bir lüksü yoktur. O yazı 2004’te adı geçen dergide yayınlandığında maksadı ne ise, bugün de odur. Yazık ki, geçen üç yıllık zaman içinde değinilen duruma dair değişen pek bir şey olmamış. Yani bu anlamda yazının geçerliliğini ve güncelliğini koruması N.A. adına olmasından evvel ülkemiz edebiyat ortamı adına trajiktir. Öte yandan, yazıyı yayınlandığı dergide, dergiyi takip ettiğiniz halde görmemeniz sizin okur olarak dikkatinizin bir göstergesidir. Yazı sizin de belirttiğiniz, ve yazıda da geçtiği gibi -“burada biz bir roman yazarının hem okurlara hem de diğer yazarlara örnek oluşturacak sözlerini incelemeye çalışacağız.”- bir romancı N.A. tahlilidir. Nefes’i okumuş mudur sorusu ancak yazıyı okumayan ya da anlmayan birinin sorabileceği bir soru. Yazıyı bir kez daha okursanız anlarsınız okuyup okumadığımı.

Sonra “ehli insaf” başlıklı bir yorum var. İletişimin temel ilkesi şudur: the medium is the message. Yani, araç mesajın ta kendisidir. Her ürün, yer aldığı ortama göre anlam kazanır biraz da. Bir Sezai Karakoç şiirini Bulvar gazetesinin yayımlaması o şiire ancak eksi puan getirir. Hele de bu, anılan kişinin tercihiyle olan bir şeyse. N.A. ilkeli bir insan olsaydı, Hürriyet’i reddederdi. Ama niye reddetsin ki bu haliyle? Bakınız anasayfanın motoru olan mankenden daha iyi döktürmüş. İlk yorumda düşülen hatayı burda da buluyoruz: yazıda romana dair eleştiri bulamıyoruz. Bulamazsınız. Çünkü yazı, bir roman incelemesi değil, romanın patlama yaptığı yıl ilk romanını yayımlayan bir ismin neden roman yazdığını anlamaya yöneliktir. Aynı yorumdaki mankenden oyuncu nitelemesi ise çok yerinde ve cuk oturmuş doğrusu.

Diğer bir yorum “N.A.’yı eleştirelim de...”. Bu kez yazıyı okumuş bir arkadaş var karşımızda. Teşekkürlerimi sunuyorum ilkin. Evet, haklı: yazının başlığı da, kendisi de N.A.’nın romanı tercihi üstünedir. Yazının merkezinde bu var. Merkezî paragraflar, N.A.’nın roman ve edebiyata bakışı üstüne odaklanıyor. Tali paragraflarda ise, merkezdeki tespitlerin kanıt ve destekleri sunuluyor. “Kofti”geldiyse, bu malzemenin, üstüne konuşulan yazardan kaynaklanmaktadır. Bilge Karasu, Oğuz Atay ya da Hasan Ali Toptaş’a dair konuşurken “kofti” olamıyor yazılanlar. İsteseniz de olamazsınız. Sanatçının enaniyet şartı olduğunu da hiç sanmıyorum ayrıca. Sanatçıları insanüstü varlıklar gibi görmeye ve göstermeye çalışan abuk bir görüşün sonucudur olsa olsa bu. Sanatçı, geçiniz hastalıklı olmayı, tersine, normal insandan daha sağlıklı ve duyarlı bir oluş ve yaşayış üzre olmalıdır ki sanatını icra edebilsin. Necip Fazıl’dan, Sezai Karakoç’tan ve hatta Cemal Süreya’dan falan N.A.’nın incileri gibi inciler getirirseniz size hakverebilirim ancak. Yazının dili ve ifadelerindeki yanlış ve bozuklukları da örneklerle saptarsanız çok memnun olurum. Yoksa komik ve havada kalan bir vuruş olacak bu yargınız.

Son olarak, başta Mustafa Burak Sezer olmak üzere Mustafa Kalıntürk ve Fethi Serhat gibi yazıyı anlama çabası içinde olan imzalara teşekkürü borç bildiğimi belirtmeliyim.

AGU

The medium is the message !!!?

Yani siz Bugünde çıkan Tarık tufan ,Yusuf Armağan ve İsmail Kılıçarslan yazılarının sadece bugünde yayınlandığı için değersizleştiğini mi düşünüyorsunuz?.Yazarların yazılarının yayınlandığı mecra ile düşünsel yapılarının benzeşmesi ilkesel bir tavır olabilir fakat araç=mesaj hükmü iletişimin temel ilkesinden çok size ait bir yargı olsa gerek.Eğer önyargınızı bırakır yazınızı yeniden okursanız yazınızın yaklaşımının ve uslubunun ancak mezkur bulvar gazeteciliği ile örtüştüğünü görürsünüz.Cevaben yazdığınız yorumda iddia ettiğiniz "roman yazan kişinin yazma sebeplerini" anlamaya matuf bir çabadan ziyade fikri sabitinizle bir yargıçlık gözlenmekte.
Üstelik totalist yaklaşımlarınızda hız kesmeden devam etmekte.Sadece 3 kişinin yazınızı okuduğu ve anladığı hükmünü verirken kullandığınız turnusol kağıdının markasını verirseniz biz dahi kullanır istifade ederiz.
Size bundan önceki çok kısa yorumu yazarken maksadım burada yazan insanların ortak paydası olduğuna inandığım ahlaki duyarlığa vurgu yapmaktı.Ancak buradan da bir polemimik devşirecek iseniz buyrun meydan sizin.Biz "müslümanlar" kişileri değil fikirleri tartışmak için burada kalem oynatmalıyız.Gerisi laf u güzaf

McLuhan

Hamit Bey,

Adı geçen üç köşeyazarının Bugün'de yer alan yazılarının değersizleştiğini değil değer yitimine uğradığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca, bana ait bir yargı sandığınız ifade McLuhan'a aittir.

AGU

Enaniyet mi dedin ohooo!

İltifatınıza "bil-mukabele"... Bana sorduğunuz sorunun ilk ikisine cevap vereceğim.
İlk önce şu enaniyet meselesiyle başlayım.
Necip Fazıl'ın enaniyeti mi dediniz? Üstad örneğin treni kaçırıyor, kendisine biraz da muziplik yapmak isteyenler "Hayrola Üstadım treni mi kaçırdınız?" diye sordukları vakit
"Kovdum gitti" diyebiliyor. Yine Üstad "Muhasebe" şiirini bir vapur yolculuğunda
tamamlıyor. Yakınında onu tanıyan ve seven bir genci yanına çağırarak "Beni tanıdın mı?"
diye soruyor. Genç sevinç ve heyecanla "Tanımaz olur muyum Üstadım" diyor. Ardından
Necip Fazıl "Muhasebe"yi gencin eline vererek "oku" bakalım diyor. Şiiri bitirince genç ona
"Nasıl olmuş?" diye soruyor. Genç "Güzel olmuş Üstadım çok güzel" deyince köpürerek
"Sen kim oluyorsun da benim şiirim hakkında böyle bir yorumda bulunabilirsin" diyor.
Ve gencin şaşkın bakışları altında "Harika, kusursuz, mükemmel olmuş diyecektin" diyor.
Son örnek mazlum Başvekil Menderes'e yazdğı vekil olma isteği. İsterseniz arşivlere bakın
Gelelim "böyle yazara ancak böyle kötü bir dille cavap" verilir yollu mantığı "garip"
savunmanıza. Şahsım gibi pek çok okur zannederim ki sizin bu ifadelerinizden sonra
okumasa da merak edecektir iş bu yazarı ve kitabını. Edebiyat eleştirmeni dilini ve
düşünce aksiyonunu yazara göre değiştiren adam değildir sayın AGU. Hele ki eleştiri yapan
adam bu kadar kötü bir dil kullanıyorsa "düzeltme" amacına ulaşmamış demektir. O zaman eleştirme amacının ne olduğunu sorgulamak hem de acımasızca sorgulamak biz okurun hakkı olmaz mı? O zaman
burada açık bir "eleştirmek için eleştiri" durumu ortaya çıkmaz mı? Ben vereyim cevabı
çıkar hem de dediğim gibi "koftiden" olur.

Dil ile alakalı ifadelerinizi isterseniz daha sonraya bırakalım.Selam ve muhabbetle...

Yazar Kimdir?

Soru bu: Yazar kimdir? Yanıtları da şunlar: Yazar öncelikle yazan adamdır. Yazar, ona dair anlatılan anekdotlar değildir. Ben yazıda, N.A. bir gün yolda giderken... gibi anekdotlar mı anlatıyorum ki, siz andığım adamlara dair anlatılanlarla geliyorsunuz. Lütfen denk malzemelerle yapın savunmanızı. Yazarlara dair en faydasız şeyler onlara dair anlatılan, hatta çoğu zaman uydurulan bu tarz anekdotlardır. Mesela Necip Fazıl'ın kişilik olarak nasıl biri olduğu yaygın olarak bilinir. Lâkin o bile söyleşilerinde ya da yazdıklarında böyle ayarsız, hormonlu ego cümleleri kurmamıştır.

Öte yandan, yazıdaki dilin kötülüğünden söz ediyorsunuz gene. Ama hâlâ belirsiz konuşmakta ısrarcısınız nedense. On yıldır onlarca dergi ve gazete ürün yayınladım ama ilk kez bir kişi dilimin kötü olduğunu söylüyor. Şaşırtıcı bir tepki bu benim için. Üstelik yazılarımı genelde editörlerden önce birkaç kişiye okutmak gibi de bir alışkanlığım varken, ilk kez sizin bu tarz bir eleştiri getirmeniz eleştirinizin kanıtlarıyla gelmenize engel değildir umarım.

Ayrıca, bence bu dil sorunu -eğer bir kişinin hezeyanı değilse- AGU'ya vurmak için güzel bir fırsattır. Ben, yazıyı okuyan öbür arkadaşların da bu konuda değerlendirme yapmasını rica edeceğim izninizle.

AGU

Hadi bakalım buradan tüttürelim!

Tamam harika yazıyorsunuz. O okuttuğunuz editör arkadaşlarınızla beraber başarılar dilerim sayın AGU. Ha bir de madem bu "güya üretilmiş" lafları kanıt olarak kabul buyurmadınız izninizle sizi Zaman'ın Eylül ortasında yayınladığı ve sözünü etmeme rağmen dikkate almamayı maharet saydığınız Necip Fazıl Üstadın Menderes'e kapı gibi mektubuna da zahmet olacak ama lütfen bir göz atın bakalım. Bu da üretilmiş miymiş bakalım.
Gelelim yazınızdaki hataları bulmamakta ki ısrarıma.Israr etmedim pek ama… Bir öğretmenim bay Userin, yarın Pazartesi ve maalesef öğrencilerimi yazılı yapmak zorundayım. Yani ki size anlatmaya çalışmama rağmen “üretilmiş” diyerek karşılık verdiğiniz kanıtlara da bu üst üste yaptığınız yanlışları eklemek için başka vaktimi harcayamam.
Ama madem bir kaç küçük örnek istediniz bakalım nasıl yandırmayacaksınız kazı bay Userin. Ha bu arada sakın sizinle “dalaşma” gibi bir niyetimin olduğunu sanmayın yarısı dökülen fikir ve anlam kaymalarıyla dolu yazınıza bu kadar söz etmişiz o bile fazladır.
"Kitle iletişim araçlarında bir konu ya da kişinin sunuluş biçiminin haberin anlamına etkisini küçümsediğimiz sanılmasın, ama bu sefer durum biraz farklı. Neyse, geçelim bunları. N.A. da tıpkı kendisiyle söyleşen A.A. gibi yaptığı söyleşilerle ünlenen bir gazeteci." demişsiniz ikinci paragrafın sonunda. kitle iletişim araçlarının etkisinden bahsedilirken hoop damdan düşer gibi Ayşe Arman'ın da NA gibi röportajlarıyla ünlü biri olduğunu belirtiyorsunuz. Mantık hatasındaki vehamet görülebiliyor mu?
"Rating" kelimesini de kafalarımızı zonklatasınız diye mi koydunuz, yoksa güzel Türkçe kullandığınıza kanıt olarak mı? Aman da ne güzel Türkçe!
"Parayı ve iyi yaşamayı önceleyen biri nasıl olur da edebiyatla ilgilenir, roman yazabilir?" gibi bir sorunun ardından "N.A.’nın bir başka soruda “romanın çok satması” seçeneğinden vazgeçmemesi de bir başka gariplik."diyerek kendi içinizde çelişkiye düştüğünüzün farkında olmanıza imkan yok. Zira farkında olsaydınız iyi yaşamayı seçen birinin -eğer bir yazarsa- çok satan ve elbette çok kazanan bir romancı olmayı isteyeceğini görmeniz ve tabii ki de by-u satırları yazmamış olmanız gerekecekti.
“N.A.’nın, A.A.’nın bugün bulunduğu noktaya gelirken karşılaştığı zorlukları sorduğu sorusuna yanıtının bir bölümüne göz atalım" cümlesinde "...sorduğu sorusuna verdiği yanıtın bir bölümüne bakalım" denmeliydi.
"N.A.’nın o eşsiz birikim ve donanımı nasıl olur da yaptığı işin röportaj değil de söyleşi/mülakat olduğunu belirtme gereksinimi duymaz? " bir de sayın Userin zahmet olacak ama bu cümlenizi bir editöre değil de bir dil veya edebiyat öğretmenine götürseniz de ne demek istediğinizi anlasak olmaz mı?
Falan filan. Lütfen cevap vermeye çalışmayı pek kıymetli AGU, zira size cevap vermeyeceğim.
Ama yerinizde olsam benim bir kaç dakikada bulduğum ve daha fazlasını anlatmak çabası içinde olmadığım bu dili garip, anlatmak istediğini anlatamayan alil yazınızı hazık bir dil doktoruna gösterir ardından “editoryal enaniyet” facialarına girmeden enaniyetinizi eleştirirdim.
Yazı hayatınızda başarılar dilerim sayın Userin. Ayrıca sizinle hiç bir şahsi problemim
yoktur ve olamaz da. Neden AGU'ya vurayım ki.Mesela ben HHK'yı kullanmaktan zevk almaktayım bilesiniz...İzin istemenize ise hiç lüzum yok sayın Userin. Yazı sizin....

AGU Harikalar Diyarında

Sevgili Hasan Hüseyin Bey,

Yorumunuz için bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. Tüm hakaret ve iddialarınızda samimi ve halis bir niyetle hareket ettiğinizi düşünmek gibi hataya düşerek yazıyorum bunları.

Öncelikle hiç tanımadığınız, dolayısıyla da nitelik ve yetkinliklerine dair hiçbir fikriniz bulunmayan insanlara nasıl bu kadar rahat hakaret ediyorsunuz anlayamadım. Yazık ki, bu gözü kara ve ayarsız yaklaşımınız insanların size olan saygısına halel getirecektir.

Yorumunuzun ilk paragrafında benden bir alıntı yapıyorsunuz. Ama keşke biraz daha ciddiye alsaydınız bu işleri. Msn’de chat yapmaktan biraz farklı oluyor bu yazı-çizi işleri. Tırnak (“”) içine alıp, gönderme yaparak benim olduğunu sandığınız ifadeler bana ait değil maalesef. Atmışsınız ama tutmamış. “güya üretilmiş” ve “üretilmiş” ifadelerinin bana ait olmadığını dönüp yazdığım yoruma bir kez daha baksaydınız siz de anlardınız büyük olasılıkla. Lâkin kıymetli vaktinizi, tanımadığınız insanlara hakaretler yağdırarak harcamaktansa yaptığınız alıntıların doğruluğunu kontrol ederek değerlendirmek büyük kayıp olurdu sizin için. İyi ki öyle yapmamışsınız. Öyle yapsaydınız insanlar size biraz olsun güvenirdi çünkü.

Yorumunuzda altını çizdiğim bir başka yer de şurası: “yarısı dökülen fikir ve anlam kaymalarıyla dolu yazınız”. Ne kadar güzel bir ifade, hayranlık uyandıran bir ahenk ve söyleyiş. Gerçekten etkilenmemek elde değil. Ama adama sorarlar, madem bu yazı dil ve anlatım açısından bu kadar sorunluydu, niçin günler sonra ve ancak istek üzerine yazılan dördüncü yorumunuzda bu soruna değindiniz? diye. Bir de, şu yazdığınız yorumları okuyun derim ara sıra. Dört tane yorum yazmışsınız buraya. Ama yorumlarınızdaki hataları saptayıp buraya dizecek kadar zamanım yok. Hem sonra, kendi yazdıklarınıza “kötü” demeniz onlardaki sorunları örtmüyor, düzeltmiyor. Yanlış yazılan sözcüklerden (örneğin; “bir kaç”) tutun da cümle düzeyindeki sorunlara (şu cümlenize bayıldım mesela: “Vurun abalıya tarzıyla bir edebiyat eleştirisini tarzını fazlasıyla aşmıştır.” İyi ki arkasına “yani” diye başlayan bir şerh düşmüssünüz, yoksa böylesi garip bir cümleden anlam çıkartmak her yiğidin harcı değildir.) kadar birçok farklı sorun saptanabilir.

Sorunlu olduğunu iddia ettiğiniz alıntıları ve onlara ilişkin yazdıklarınızı da okudum. “Mantık hatası” olarak saptadığınız konuda hemfikir değiliz. Olmamız da gerekmiyor tabii ki. Fakat şu var: Sizin “mantık hatası” olduğunu iddia ettiğiniz şeyin -size göre- mantıklı olması için Gazeteciliğe Giriş ve İletişime Giriş gibi derslerden gereksiz bir ton kuramsal bilgiyi yazıya yığmam ve yazıyı merkezinden, ana temasından uzaklaştırmam gerekecekti. İletişim mezunu biri için bunun çok zor olmadığını herkes anlayabilir. Ama kolay olana tav olsaydım yazı yazmazdım zaten. Başkalarına pislik atmakla yetinirdim mesela.

“Rating” kelimesinin tercihi bu yazı bağlamında özel bir durumdur. Bunu anlamanızı beklerdim. Sözcük seçimindeki özenin anlaşılması için bir insanın üç-beş cümlesini görmek yeterlidir. Rating’i reyting olarak da yazabilir ya da Türkçe karşılığı olan “izlenme oranı”nı kullanabilirdim. Ama o bağlamda “rating” daha doğru bir seçimdi kesinlikle.

N.A.’nın bir roman yazarı (?) olarak para, iyi yaşamak ve çok satmak gibi ucuz tutkularına itirazımız sizi niçin kızdırdı, onu da anlamış değilim. Kaldı ki, bu konuda da çelişkiye düşmekten söz ediyorsunuz. Harbî sanatçının geçiniz çok satmayı, satmakla bile işi olmaz hiçbir zaman. Yayımlamayı bile düşünmemiştir büyük sanatçılar yazdıklarını. Sanat ve edebiyat tarihi bunun örnekleriyle dolu: Kafka’dan Pavese’ye, Sezai Karakoç’tan Nuri Pakdil’e kadar hep böyledir bu. Maddiyatı önemseyen adam asla sanatçı olamaz. Bu çok net. Olsa olsa tüccar, pazarcı olur.

“...sorduğu sorusuna” biçimindeki cümleyle ilgili önerinize katılıyorum bu arada. Diğer söyleyiş de yanlış gelmiyor ama sizin öneriniz daha düzgün geldi.

Röportaj ve mülakat/söyleşi arasındaki farkı herhangi bir edebiyatta türler kitabından öğrenebilirsiniz.

Yoruldum gerçekten. Umarım açıklamalarım bir şeylerin anlaşılmasına yardımcı olur. Cemaatin böyle bir yer olduğunu bilmiyordum ben. Keşke daha önceden anlatsaydınız yaa. Tam bir harikalar diyarıymış. Umarım herkes eğleniyordur HHK kadar.

AGU

Keats, Gosson, Sidney ve Eleştiri

Yapılan eleştiriler bana İngiliz şiiri asilzadelerinin John Keats'e "Sen şiir yazamıyorsun. Eczahâne de çıraklığa geri dön!" türü komik çıkışlarını anımsattı. Karalayamıyorsam çamur atarım türü şeyler. Hasan Hüseyin ismini bugüne kadar hiçbir yerde görmedim ama Ali Görkem Userin ismine bir çok matbuat vesikadan, vesair platformlardan aşinayız. Üslubunu , çizgisini biliyoruz.

1554*1624 yılları arasında Stephen Gosson diye İngiltere'de yaşamış bir herif vardır. Oxford mezunudur. 16 yüzyıl zamanları konuştuğumuz. Yunan mitolojisi ama daha çok felsefesi yeni yeni İngiltere'de tanınmaya başlıyor. Kitaplar çevriliyor filan. Mesala 16. Yüzyılda Butcher Aristo'nun Poetics (Poetika) sını çeviriyor. Platonun Cumhuriyetini Devletini filan çeviriyorlar. Milletin Longinus'tan, Aristo, Plato'dan haberi daha yeni yeni başlıyor o zamanlar yani.

Bu zamanda okumak lükse tabi. Dük çocukları, saray erkanı gibi asilzadelere mahsus daha çok iyi okullarda okumak, yazmak sanatı gibi şeyler.

Şimdi adamlar Latince ve Yunanca metinleri İngilizceye çevirince abicim, artistler bu kont çocukları filan bakıyorlar millet asırlar önce edebi, felsefi polemikler filan yapmış, millet Sokrates'in diyologlarını okuyunca havalara filan giriyor yani. Hani biz gençkene sinemalarda Bruce Lee, Ceki Çenler filan havada uçarak, parendalar atarlardı da biz sinama çıkışı havalara girip Osman'a, Ömer'e, Abdi'ye , Veysel'e dalardık.

Bunlarda böyle Sokrates, Plato, Aristo, Longinus filan tanıyınca kompleks başlıyor adamlarda, havalara giriyorlar, ulan bizde yapsak tutar mı hesabı.

İşte bu abimiz Stephen Gosson (Stefın Gosın) Oxfordlu dük çocuğu, Üç tane drama, tiyatro oyunu yazıyor, ama kimse tınlamıyor adamı. Tutunamıyor yani. Tiye alınmıyor.

Bakıyor adam, yaş geçiyor, kimse hatırlamayacak, podyumlara çıkıp orasını burasını açıp teşhircilik yapsa, sermaye yok, vücut kart bir kere. Kalkıyor The School of Abuse (1579) (Sövme Okulu) adlı kitabını yazıyor. Başarısız eylemlerden sonra, tiyatroya moral(âhlak), politik ve dinsel alanlardan taarruz ediyor, bununla da yetinmiyor artist, poetik sanatın tüm formlarına birden saldırıyor, şiiri yok sayıyor. vs...

Ama aslında Gosson'ın öncüsü pioneeri yani Bir Puritan olan John Northbrooke(1577)dur. O da tiyatroyla yetinmemiş, şiiri de taaruz etmiştir.

Başka bir dük çocuğu olan ama delikanlı adam olan Philip Sidney, hem şair hem çok sıkı bir eleştirmendir, kalkıp bu adama okkalı bir cevap vermek için Defence Of Poesy (Poetry) Şiirin Savunması adlı kitabını yazıyor.

Yani bu tür muhabbetler asırlardan beri, bir habis ur gibi ensemizde. Bir yerde iyi bir şey yapıldımı mutlaka bunun kötü bir taklidi çıkıp bir baltaya sap olamayınca, madem ciğeri yiyemedim, bari mındar diyeyim de başkaları da yemesin havaları.

Buralara nerden geldik, bende bilmiyorum!
Biraz ağır oldu ama, tu kaka bu tür şeyleri kaldıramıyorum. Cevap veremeyince kişiye yönelik taarruzlar, bunlar basit şeyler.

Muhabbetle

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan yalnızca düşüncedir.-
William Shakespeare

Başarısız Bir Romancı

Malesef Nuriye Akman'ı çok başarız buldum roman alanında.Özellikle Nefes isimli kitaptan sonra bu işten vazgeçmeliydi.Yok şayet kendileri tiraja bakarak aldandılarsa ona bir şey diyemem.Zira D&R tarzı yerlerde satılan kitapların okur kitlesi genelde popüler okurlar oluyor.

''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''

EDİTORYAL UYARI

Arkadaşlar! Yeri zamanı geldiğinde çok sert yorumlar ve yazılar kaleme alan biri olarak sizleri "itidal"e davet ediyorum. Benim yorumum senin yorumunu döver noktasına geldik. Lütfen biraz suhulet, biraz sukunet.