renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Ankara'nın Kızlarına Gönlünü Kaptırmayacaksın

Geçenlerde televizyon kanallarının birinde, cinnet geçirmiş bir babanın haberi vardı. Haberin veriliş şeklinden midir yoksa kendisi mi bilmiyorum; toplum olarak içinde bulunduğumuz ruh halinin insanları hangi tehlikeli durumlara götürebileceğini ve sonuçlarının neler olabileceğini göstermesi açısından ilginç geldi.

Baba, kapıcılık yaptığı apartmandaki evine alkollü gelir, eline geçirdiği çekiçle karısının ve çocuklarının başını ezer. Sonra kazan dairesine kendini kapatarak elindeki demirle vücuduna işkence etmeye başlar. Komşuların haber vermesiyle olay yerine gelen polis ve kurtarma ekibi başı ezilen kadın ve çocukları hastahaneye kaldırır.

Polis cinnet geçiren adamı kendini kilitlediği yerden ikna yoluyla çıkartmaya çalışır ama bir türlü başaramaz. Elindeki demirle vücuduna o kadar kötü yaralar açar ki çıkarılacak olsa kendisinin de ilk götürüleceği yer karısının ve çocuklarının gittiği hastahane olacaktır. Yaşanan tam anlamıyla bir insanlık dramıdır.

İkna çabaları sonuç vermeyince, duvar balyozlarla kırılarak adama ulaşılır. Polisler elinden demiri alır, ellerini kollarını bağlayıp sedye ye yatırırlar. Cinnet geçiren adam hiçbir şey umurunda değilmiş ve yaptıklarının farkında değilmiş edasındadır. Söylediği ‘Ankara’nın kızlarına gönlünü kaptırmayacaksın’ türküsüyle hastahaneye kaldırılır.

Haberin metnini ve görüntüleri sondan başa doğru okuduğunuz da; olayları birbiri ardı sıra görüyorsunuz ve neyin neye sebep olduğu konusunda biraz da olsa ipucu veriyor. Ankara kızları, alkol, psikopatlık, apartmanda kapıcılık ve başı ezilen iki çocuk annesi kadınla, çocuklar...

Sosyal psikoloji ve kriminolojinin son dönemlerde ki bilimsel çalışmalarına göre insanlar doğuştan suçlu değildir. İyi yada kötü olmak toplumsal çevresi ile ilişkilidir. Suç yani toplumsal sapma kişinin kendi iradesinden daha fazla yönlendirme ve etkilenmeyle gerçekleşir. Bundan dolayı suç kişisel olduğu kadar toplumsal çevreninde bir sonucudur.

Ekonomik sıkıntılar, bulunan işteki yetersiz ücret ve aşağılanmalar yanında bir de televizyon programları, kolay okunan gazete ve dergilerle, sokaktaki albenili insan görüntüleri modern insanı kışkırtarak kriminolojik bir vakıanın içine sürüklüyor, sürüklemese de normal bırakmıyor. Doğrudan olmasa da dolaylı yollardan kimsenin kimseden sorumlu olmaması, niyetlerdeki ve davranışlardaki fütursuzluk sonuçta toplumsal sapmaların oluşmasına neden oluyor.

Evlerine sıkıntılarla giden insanların parasızlık ve duyguları kabartılmış gerçeği ile kaderi olmuş çoluk çocuğuyla mutluluk oynamayı başaramaması aile içi huzursuzluklara yol açıyor. Kadına uygulanan şiddet ve bunun yanında çocukların da mağdur olması da bu huzursuzluklardan kaynaklı. Yaşanan hayattan başka hayat yok doğrusu ile piyasa olan bencillikler ve güzellikler karşısında zavallılaşan birey de dışındaki dünyanın kışkırtmalarıyla bir gün patlayıveriyor.

Toplumsal değerlerin korunağından kurtulan insan yaşadığı şehirde potansiyel bir cinnet mekanizmasına dönüşmek için sırasını beklerken öyle anlar geliyor ki insanları bir başkasına zarar vermekten alıkoyan hiçbir güç kalmıyor. Yaşanılan gerilimler içinde duygular ile akıl arasındaki var olan ince ayar korunamıyor. Bir omuz değmesi ve bana neden yan baktın ile başlayan kavgalar bile insanların patlama anlarının kolay olduğunun ve toplum olarak ne kadar da kapağın altında olduğumuzun tehlikeli tarafı...

Gelir dağılımındaki dengesizlikler ve özgürlük denen serbestliğin tehlikeli algılamaları yaşamı güçleştirirken, rahatlatıcı toplumsal kurumların zenginliğe bağlı olarak parası olana hizmet vermesi, gariban ailelerde yukarıda olduğu gibi akıllara durgunluk verecek cinnet sahnelerinin oluşmasına meydan veriyor.

Sınırsız istem ve sınırlı imkan arasındaki ekonomik insan görüntüleri de son tahlilde türkü olup nasihate dönüşüyor. Ankara’nın kızlarına gönlünü kaptırmayacaksın...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Kem âlâtla kemalât olmaz!

Söz üstadı merhum Selahaddin Şimşek “İnsanlar evimize yabancı girmesin diye kapılarını kapatıyorlar ama sonra televizyonlarını açıyorlar” mealinde bir söz söylemiş ve aradaki tutarsızlığa dem vurmuştu.

Şimşek demişken madem, yine Raci Carudi (Roger Garaudy)’den bir alıntı yapalım. Der ki Raci Carudi (Roger Garaudy), devlet/sistem ‘insanlarına zengin olma duygusunu’ aşılar. Bunu nasıl yapar; müzikaller, sinemalar, diziler, şarkılar…vs. Fakat zengin olmaya iterken oraya ulaşan meşru yolları da kapatır. Piyangolar, loto-totolar vb. gibi şans oyunlarını ön plana çıkartır. Bu yol ile zengin olmanın milyonda bir ihtimaline yenilen toplum artık nerdeyse şartlanmışlık ölçüsünde olan zengin olma emeli için bilinç kaybına uğrar. Amaç sadece zengin olmaktır bunun içinse her yol mübahtır, yapılabilir. Toplumsal bilinç kaybı… Artık geçmişinden, kültüründen ve elbette ki inancından kalma ne değer varsa her birini bozuk para gibi harcar. Hiçbir ahlâkî kuralı kalmayanlardan ne beklenir peki?

Yukarıda anlatılan olay gibi pek çok olayla karşılaşıyoruz. Zamanında küçük Amerika olacağız demişlerdi. Oluyor muyuz ne! Alkol, uyuşturucu, cinsellik..vb. ilkokul seviyelerine düşmedi mi?

Kem âlâtla kemalât olmaz!

Eski Yeşilçam filmlerini hatırlayalım, lüküs hayat müzikalleri, zengin-fakir çatışmasını içeren dizileri… Kıblemizi zenginlikten yana, meyhaneden yana, beden güzelliğinden yana… vs. çevirmeye çalıştılar. Yeşilçam’ın filmlerinde köyden bir kız gelirdi ki şehre safın teki! Etek uzun, saç uzun, baş örtülü… Şehre geldi diye biraz (me)deniyyet aşılanırdı hani; mini etek, kısa saç, göğüslere hafif dekolte… Sonra nasıl olursa bir anda zengin olurdu bu köylü kızı. İşte her şey bu kızda vardı seyirci için, idolünü bulmuştu yani seyir hâlindeki toplum!

Toplumu yozlaştıran sistem içinde -ülkemiz temel alınınca- Yeşilçam’ın etkisi az değil miydi sizce! Nerelerden nerelere geldiysek onda bu tür filmlerin, dizilerin ve şarkılarının payı yok muydu? Hayret; şimdi Orhan Baba bahane edilip o bozulma devrine medhiyeler düzülüyor. Hem de aynı inancı paylaştığım insanlar tarafından! Ama bilin ki “bugün kokuyorsak eğer o günlerden bozulmaya başladığımız içindir.”

Ah o babalar! Siyaset, sanat, ekonomi dünyaları ne çektiyse bu babalardan çekmedi mi!

Üzerimizi saran tortulardan, yosunlardan kurtulmamız lazım ki yeniden özdeki inciye ulaşabilelim. Herkes incinin üzerini kaplayan katmanlardan beğendiğini ön plana çıkartırsa hedefe, istenen sonuca varır mıyız sanıyorsunuz! İki emanetten bahsediyor bize yaklaşık 1400 yıl öncesinden Emin sıfatlı bir elçi! Kötünün iyisi değil, en iyinin en iyisi olmalı gayemiz. Bunu yaşayamıyor olsak bile en azından konuşmaya başlamalıyız. Yoksa bu tip haberleri daha çok okuma mecburiyetinde kalırız.

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Ben kurtulursam dünya kurtulur...

Sıcak bir yaz gününde, bir ağaca yaslanıp, ağacı avuçlayıp ''Dünyayı ben mi kurtacağım? ''cümlesini zaman zaman bir çok insan kurmuştur. Bunu seslendirenlerin kendilerini bile kurtaramadığı ortada. Birimiz kurtulursak hepimiz kurtulacağız diyerek mi yola çıkmalı acaba. ''Ben kurtulursam dünya kurtulur''.

Modern zamanlarda yaşayan biri acaba eski zamanlarda yaşayanlara göre dahamı az hayal kırıklığı yaşıyor.Bir sürü bilim dalı üretildi.Bu bilim dalları bizi koruyabiliyor mu?Kim daha çok umutsuz? Kim daha çok karamsar? Reklamlar da gördüğümüz bir ürünü aldığımızda bile hayal kırıklığı yaşıyoruz.

Prag, Petersburg, Varşova, Leningrad, Tokyo, Berlin, New York... Şu an dünyanın çoğu sarhoş. İnsanlar ayakta duramıyorlar. Bu şehirler sürekli sarhoşlar. Sadece oralarda mı diyeceksiniz. HAYIR. Ama en çok oralarda... Sarhoş olursak dünyadaki diğer şeylerin keyfini nasıl süreceğiz. Ama onlar bunu anlayamayacak kadar sarhoşlar.

Bilim, teknoloji ne işe yarıyor. Hangi sorunu çözdü. Karamsarlık umutsuzluk, hayal kırıklığı gibi... Mesela ben çok zor bir anımda bir soruyla boğuştuğumda, bilgisayar mühendisine danışmam. Avrupada niçin işsizlik sigortası var? Vatandaşına bira parası veriyor. Sarhoş olsun derin düşünmesin diye. Makinelerin hayata girmesiyle insanın dışlandığını farketmesin diye...

Şarkılar da bazen ağaçlar gibidir. Onlara yaslanır dinlenirsiniz, konuşursunuz, düşünürsünüz...

Şehvet ve Alkol

Pascal, ‘dünyada mevcut ne varsa hepsi, şehvetin tutsağıdır; bedenin şehvetine tutsak, gözlerin şehvetine tutsak yada gururun şehvetine tutsak. Duyumsama şehveti, bilme şehveti, hükmetme şehveti. Mutlu olanlar bu ateş ırmaklarına dalmayan ve bu ırmakların suyundan alıp götürmeyenlerdir..’derken kışkırtılan,merak eden ve efendi olmak isteyen insanın mutsuzluğunu anlatır.

Her günün başlangıcında insanlar sokaklara düşer düşmez bu üç gerçeklik ilk adımlarında onları sarmaya başlar. Bakımlı kadınlar, cilalı vitrinler, varlıklı olmanın adı lüks otomobiller vs.. Gözler kaçırılıp adımlar izlense, sesleri ve kokularıyla tekrar dünyanıza girer, tahrik nöbetlerine sokarlar. Kendini kaptırıp, hayali ile yaşamaktan başka çare yok diyen insan da üzerine düştüğü şeyle geçicide olsa tatmin olur, zihninde abartmaktan ve tutkulu bir aşka dönüştürmekten kurtarır kendini...

İstemelerin ve arzulamaların bir türlü sönmediği, söndüğü zaman tekrar tekrar diriltildiği bu akışta insan nasıl bu hayattan geçtiğini de fark etmez. İnancı ve bir doğruyu da kadını sever gibi sever. O kadar tutkulu bir seviştir ki bu, onu anlatırken normalde olunmadığı kadar romantik olunur ve bir çok soyutlamalar yapılır. Sonrasında inançlara yüklenilen şey de aşk olur ve şehvetli kavramlarda ifadesini bulur.

Hayatın o kadar güçlü ve insanı kendine bırakmayan bir tarafı var ki Pascal’a inanılsa ve onun kötü dediği şeyler bir kenara bırakılıp, bir gün de şehvetsiz yaşayalım denilse yarınlar da elden gider korkusu ile cesaret edilemez. İnsanın olduğu her yerde bu zorlanışlar, çileye sürükleyen şeyler var gibi. Belki de yüce ruhlara hayatı zindan eden ve Mevlana’nın fikirlerine vuran, Gazalinin zindan dediği şey bu çekilmez hal olsa gerek; dünya insanı kendine bağlıyor ve zaman aşırılığa insanı zorluyor.

Herkes kendi hayatı üzerinde sıkıntılı iken ve şükretmek için çok zaman aşağılara bakılırken, ahlaki yücelik ve insan olunmanın kutsalları, duygusal insanı etkilemiyor. Çünkü zorlayan her dışsal ve insanın dışsal olduğu şeyler, Allah’ın ‘düşünmez misiniz, hiç akletmez misiniz’ dediği şeyden uzak olduğundan, hayatlar içinde ki sürüncemede bitmiyor. Aklın nasıl kullanılacağı, duyguların nasıl gemleneceği ve kimseye zarar vermeden nasıl dengede tutulacağı mutsuzluğun bir başka biçimi oluyor.

Gazeteleri, televizyonları, sinemaları ve şehrin parklarını gezerken, hayatın güzelliği denilen şeyler ne kadar derin tefekkürlerin sonucu. Algılar hep güzellik birincilerini seçerken, kadınların ve paranın kuşattığı dünya yanımızdaki ve bizimle olanı görmemizi engelliyor. Hesaplara yatan para ve bir kadının albenisi, insanı kendinden başkasına düşündürmüyor.

Zorlanan insanlık, gösterilen irade ve sonrasında zamansız gelen kurtuluş...ölüm... belki de tek rahatlığımız...