
Osmanlı’nın son dönem tarihi; Batı etkisinde etnik uyanışlarla dolu ekonomik ve siyasi krizlerle, dini, kültürel ve politik arayışlarla renkli bir görünüm içermektedir. Bu olayların büyük bir kısmı fikri cereyanların en üst noktada seyrettiği yıllar olan Sultan II. Abdülhamit Han (1876-1908) döneminde cereyan etmiştir. Bu dönemde Osmanlı aydınları devletin bekası için benimsedikleri Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük şeklinde tasnif edilen üç temel düşünce ile Sultan Abdülaziz (1861-1876) döneminden itibaren Osmanlı siyasi yönüne şekil verecek ve devletin ana politikasını oluşturacaktı. Sultan Abdülaziz döneminde Osmanlıcılık, II. Abdülhamit Han döneminde İttihad-i İslam ve Genç Türkler döneminde de Türkçülük anlayışı devletin merkeziyetçi politikasını oluşturmuştur.
Burada üzerinde duracağımız Said Halim Paşa, II. Abdülhamit Han ve sonrasında İttihad-i İslam düşüncesinin en sıkı şekilde benimsemiş, savunmuş ve bu konu üzerinde eserler vermiş son dönem en önemli Osmanlı aydınlarının başında gelmektedir.
Said Halim Paşa’nın Hayatı
Said Halim Paşa 19 Şubat 1864 yılında Kahire’de doğdu. Kendisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın (1769-1848) torunu ve vezir Halim Paşa’nın (1830-1894) oğludur. Gerçek adı ise Mehmet Said’tir. Mısır Hidivi İsmail Paşa ile arasının açılmasından dolayı babasının İstanbul’a yerleşmesi sırasında Mehmet Said henüz 9 yaşlındaydı. Ailesi Osmanlı tarafından Baltalimanı’nda bir yalıya yerleştirilmiştir. Kendisinden iki yaş küçük kardeşi Abbas Halim ile birlikte İsviçre’ye gönderildiği sırada özel hocalarından Arapça ve Farsça’nın yanında İngilizce ve Fransızca’yı da öğrenmişti. İsviçre’de beş sene kalmış bu süre zarfında üniversiteyi bitirerek siyasi ilimler alanında uzmanlık eğitimi görmüştür. 1888 Mayısında İstanbul’a döndüğünde 24 yaşındaki Mehmet Said, Abdülhamit Han tarafından “mîrimanlık” rütbesi ve “ikinci dereceden Mecîdî nişanı” ile onurlandırılarak “Şûrâ-yı Devlet” yani Danıştay üyeliğine atanmış, 1900 yılında ise “Rumeli Beylerbeyiliği” payesine yükseltilmiştir. Ancak sonraki yıllarda hakkında çıkan “hürriyetçi” olduğuna dair ithamlardan dolayı yalısı aranmış, muhakemeler sonunda kardeşi Abbas Halim ile birlikte önce Mısır’a ardından da Avrupa’ya gönderilmiş, burada İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri ile temas kurarak onlara maddi ve fikri yönde desteklemiştir. Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’daki “Şûrâ-yı Devlet” vazifesine geri dönmüş ancak kısa süre sonra bu görevden ayrılarak Yeniköy Belediye Reisliğine ve Belediye Genel Meclisi ikinci başkanlığına atanmıştı. Aralık 1908’de ise onu Âyân Meclisi üyeleri arasında görüyoruz. 1909’da Selanik’te gerçekleştirilen İttihat ve Terakki kongresine katılmış, 1912’de ilk Meclisin ilgasından sonra Sadrâzam Said Paşanın önerisi ile “Şûrâ-yı Devlet” başkanlığına atanmıştır. İlk eserinde bu yıllar da Fransızca olarak kaleme almış ve tercüme olunarak Sırâtımüstakim dergisinin 24 Mayıs 1910 tarihli sayısında çıkmıştır.
Mahmut Şevket Paşa kabinesinde Said Halim Paşa Hâriciye Vekili görevinde bulunmuştur. Ancak Sadrâzamın siyasi muhalifler tarafından öldürülmesinden sonra bizzat İttihat ve Terakki’nin isteği üzerine 12 Haziran 1913 yılında Sadrâzamlığa getirilmiş ve Hâriciye Nezâreti görevini de kendi üzerine almıştır. 1913’de yapılan İttihat ve Terakki Cemiyeti kongresinde Said Halim Paşa cemiyet genel başkanlığına seçilmiştir. Sadrâzamlığı döneminde I. Cihan Harbi başlamış ve gelişen olaylar sonucunda Osmanlı Almanya safında yer alarak savaşa katılmıştır. Ancak Osmanlı’nın savaşa katılmasına karşı olan Said Halim Paşa, Enver ve Cemal paşaların Almanya ile temaslarından haberdar olunca önce Hariciye Nazırlığından sonra da Şubat 1917’de Sadrâzamlıktan ayrılmıştır. Mütareke yıllarında yurt dışına kaçmayı reddettiği gibi hakkında çıkan dedikodulardan aklanmak amacıyla savaş suçlusu olarak yargılanmak için de bizzat kendisi müracaatta bulunmuştur. İstanbul’un işgali sırasında diğer siyasi mahkumlarla birlikte İngilizler tarafından iki yılını geçireceği Malta’ya sürgün edilmiştir. Sürgün yıllarında İngiliz idarecilerine ve bilhassa Amerika Başkanı Wilson, İngiliz Başbakan Lloyd George ve Fransa Başbakanı Clemenceau’ya yazdığı otuz beşer sayfalık mektuplar çok önemlidir. Ardından serbest bırakılınca İstanbul’a dönmesine müsaade edilmemesi üzerine Roma’ya gitmiştir. 6 Aralık 1921 yılında burada Taşnaksutun ile bağlantısı olan bir ermeni milliyetçisi tarafından öldürülmüştür.
Eserleri
Said Halim Paşa fikir hayatına 1910 yılında Mehmet imzası ile yayımlanan Taklitçiliğimiz (Mukallidliklerimiz) adlı eseri ile giriş yapmıştır. Onu 1911’de yayımlanan Meşrutiyet, 1916 yılında yayımlanan Cemiyet Buhranımız adlı eseri takip etmiştir. 1917’de üç esere birden imza attığını görüyoruz. Bunlar sırasıyla Fikir Buhranımız, Taassup ve İslam Dünyası Neden Geri Kaldı başlıklarını taşımaktadır. Özellikle son eseri batı değerleri yanında İslam anlayışı içinde yer almış eskicil ve geleneksel görüşlerinde eleştirisini içermektedir.
Mehmet Akif tarafından tercüme edilerek Prens Said Halim Paşa imzası ile Sebilürreşad’da yayımlanan İslamlaşmak, çevirmenin şu notu ile önemini arzetmektedir: “Avrupalılaşmak, asrîleşmek, Türkleşmek, Osmanlılaşmak gibi manaları meçhul mastarlar gördük. Fakat sohbet toplantılarındaki konuşmalara, basındaki makalelere mevzu olarak alınan bu tabirlerin hakkı ile izah edildiğini görmedik”
1919 yılında yayımlanan Buhranlarımız Sebilürreşad Kütüphanesi yayınları arasında tek cilt halinde basılmıştır. İslam devletinin siyasi yapısı adlı ölümünden sonra yayımlanan eseri de Mehmet Akif tercümesi imzasını taşımaktadır. Zira Mehmet Akif esere ilişkin sunuşunda Said Halim Paşa için “İslam ümmetinin en büyük mütefekkiri” ifadesini kullanmıştır.
Görüldüğü kadarı ile Said Halim Paşa’nın düşüncelerini Cemalettin Afganî, Muhammet Abduh ve Reşit Rıza gibi bir zamanlar Mısır’da etkili olan İttihad-i İslamcı düşünceler beslemektedir. Ancak Said Halim Paşa’da bir takım tenkitlere uğramış ve bu tenkitlerin çoğu da bağlı bulunduğu İttihad ve Terakki cemiyeti içinden gelmiştir. Bunların başında da beraber idamla yargılandıkları Ziya Gökalp gelmektedir.
Said Halim Paşa’nın eserlerinden savunduğu düşünceler konusunda N.Berkes şu açıklamalarda bulunmuştur. “Yazılarında Hıristiyanlık dünyası ile İslam dünyası arasında her noktada karşıtlıklar gören Said Halim Paşa Avrupa’da dinsizlik akımıyla İslamlıkta dinsizlik akımını da farklı sorunlar olarak görür. ‘Hıristiyanlık dinsizliğe yol açan bir din olduğu halde İslamlıkta dinsizlik bütün ahlak kurallarının çiğnenmesi demektir. Kişilerin ahlakça düşmesine bunun sonucu olarak toplumun dağılmasına yol açardı. Dinsizlik bir Müslüman toplumun başına gelecek felaketlerin en büyüğü olurdu. Bu yüzden dinsizliğe karşı savaş devletin ödevi olmalıydı’ Said Halim Paşa bu görüşlerini İnkitat adlı eserinde dile getirmiştir”
Said Halim Paşanın İslamcılık görüşü
1904 yılında Abdullah Cevdet başkanlığında Cenevre de basılan içtihat dergisinin ilk sayısında şöyle bir anket bulunuyordu :
1. Müslümanların zayıflamasının nedenleri nelerdir?
2. Müslümanları bu durumdan kurtaracak önlemler nelerdir?
Abdullah Cevdet ve yandaşları bu iki sorunun kaynağını İslam’da şeriat hukukunda din devlet birleşimi sisteminde görüyordu. Ancak bu görüşe en başta Said Halim Paşa olmak üzere İslam düşünürlerinin tepkisi sert oldu. Geri kalmışlığın asıl nedeni İslam dini ve şeriatı değildi; tam aksine şeriatın uygulanmaması ve hayatın her alanında icra edilmemesi idi.
Abdülhamit Han dönemi İslamcılık anlayışından farklı olarak Said Halim Paşa ve arkadaşları Müslümanların sadece teknoloji ve maddi uygarlık alanın da değil aynı zamanda dini ve manevi uygarlık alanında da batının gerisinde oldukları gerçeğini kabul ediyorlardı. Ancak bunun nedenini İslam’da ve İslam hukukunda görmüyorlardı. Said Halim Paşaya göre dinler gelişmeye engel değildir. Ona göre Avrupa’nın gelişmesinde Hıristiyanlık engel teşkil etmemiştir. Nitekim Budizm’in Japonların ilerlemesine teşkil etmediği gibi. Bu görüş İslam için de geçerlidir. Oysa İslam dini diğer dinlerden farklı olarak akli özellikleri de ön plana çıkaran bir anlayışı taşımaktadır. Bu durumda dindarlığın gelişmelere engel teşkil ettiği düşünülemez. Said Halim Paşa İslamcılığın gelişmenin önünde engel teşkil etmeyeceğine ilişkin ileri sürdüğü en güçlü kanıtı budur.
İkinci etken olarak İslamlıkta taassup anlayışının olmadığına ilişkin görüşüdür. Ona göre şeriatın taassubu yaydığına ilişkin öteden beri ortaya atılan görüşler İslam’dan değil bizzat İslam dinine ilişkin Hıristiyanların provake ettiği yaygın inançtan kaynaklanmaktadır. Buradan yola çıkarak Said Halim Paşa gerilemenin nedenini İslam öncesi ve İslam dışı kabullerin bir şekilde İslam içerisine taşınmasında ve yaşatılmasında görmektedir. Ona göre bugün Osmanlı tebaası olan Araplar hala kavmi özelliklerini ulusal ve din bazında sürdürürken bu Araplardaki İslamlaşmanın eksik kalmasından ileri gelmektedir. Aynı şey Türkler, İranlılar ve balkandaki Müslümanlar için de geçerlidir. Bundan dolayı geleneksel müesseselerin yaşatılması İslam’ın yozlaşmasına neden olmuştur.
Üçüncü etken ise Müslümanlardaki Hıristiyan düşmanlığı. Bu düşmanlığı besleyen ilk etkenler haçlı seferleri ve ardından da Moğol istilası olmuştur. Bunun sonucunda İslam dünyası adeta İslam dışı güçlerin siyasi esirliği altına girmiştir. Bu Müslümanlardaki Hıristiyanlara ve kendi dinlerinden olmayan kesimlere karşı düşmanlığın pekişmesine neden olmuş ve onlardaki olumlu gelişmeleri tümden inkar etmelerine yol açmıştır. Avrupa da deneysel bilgi ve teknik gelişme sürerken bu düşmanlıklardan dolayı Müslümanlar buralardaki gelişmeyi görememiş bu da onları Hıristiyanlar karşısında geri plana itmiştir. Gerileyiş sırasında Hıristiyanlarca uydurulan “Müslümanların geri kalmışlığının nedeni İslam’dır” düşüncesi bu şekilde pekişmiş ve Batıdaki Müslüman aydınlarca da kabul görmüştür. Oysa bu inanç Hıristiyanların İslam’a karşı taassubundan ileri gelen eski bir inançtan beslenmektedir.
Geri kalmışlığımızın temel nedeni kafalarımızdaki karışıklıklarda aranmalıdır. Bu karışıklığı besleyen şey de Avrupa’nın Osmanlı ve İslam dünyası üzerinde kurduğu egemenliktir. Bu anlamda Said Halim Paşa İslam dininin geri kalmışlığını Hıristiyanlığın daha doğrusu Avrupa’nın yayılmacı politikasına karşı suskunluğunda arayarak geriliği önlemenin yolunu Batılılaşmada değil aksine İslamlaşmada görmektedir. Bunu da İslam’ın mantıki bir sonucu olarak belirler.
Kaynakça
Berkes N, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yay. Haz.: Ahmet Kuyaş, YKY Yay. İstanbul2004, (7.Baskı)
Lewis B, Modern Türkiyenin Doğuşu, Çev.Metin Kıratlı, TTK Yay, Ankara 1984
Said Halim Paşa Buhranlarımız Ve Son Eserleri, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yay, İstanbul 2003
Landau J. M., Panislam Politakarı: İdeoloji Ve Örgütlenme, Çev. Nigar Bulut, Anka Yay, İstanbul 2001
Yorumlar
Takdir
Cts, 13/01/2007 - 14:52 — rüştü hacıoğluSevgili Faruk Yücel'e bu güzel çalışmasından dolayı teşekkür ederim. Hernekadar bu teşekkür yorumları blog sahibinden başkasında memnuniyet uyandırmasa, hatta yer yer antipati uyandırsa da; insan iyi çalışmaya '' iyi olmuş '' demeden duramıyor. Peki, her iyi çalışmaya aynı tepkiyimi veririz, elbette vermeyiz; bazı iyi çalışmaları anlayamadığımız için ürker ve ürktüğümüze düşman olma ilkel duygusu ile tepki veririz. Neyse konu bu değil, şaşırtıcı gelişme.
Faruk Yücel kardeşim laiklikten islamcılığa hemde anlamış olarak, pek çok islamcının anlayamayacağı düzeyde ulaşmış olması, şaşırtıcı olan bu. Memleket hep kötü örnekler görecek değil ya, ilke ve tutarlı olmanın bilincine varmak için oxford bitirmenin gerekmediğine güzel bir örnek bu yazı.
İçeriğe ilave edilecek pekçok ayrıntı bulunabilir ama mühim olan bu ayrıntılar da değil. Mühim olan Faruk Yücel'in baktığı yerden bakmakta değil. Mühim diye birşey varsa, bizim onunla olan ilişkimizdir.
Bağımızdır yani. Bağ kurmak, bağ kuracak bir aygıtıda gerektirir; mesela, gömleğin kolunu gövdesine dikiş makinesi ile dikerek bağlayabiliriz. Dolaysız olarak, tamda örnekte verdiğim gibi bakmak lazım Faruk Yücel'in bu çalışmasına. Bu bağları kurması için bir aklı olması yetmiyor, bu aklı kullanmayı biliyor olmasıda gerekiyor; yani bu iş için iplik, yen, gövde gibi veriler kadar, basirette gerekiyor, gömleğin işlevsel bir hal alabilmesi için.
Hepimizin iyi bildiği konular, malumat düzeyinde bildiği konular vardır. Vardır da, bunlar tek başlarına yeterli değildir; bunlardan sağlam giyilebilir bir gömlek çıkaramıyorsanız; afbuyurun o dikişmakinesini ve parçaları boşuna taşımayın sırtınızda, çıplak dolaştığınızın farkında olmayan sadece sizsiniz.
Bütün bunları niye söyledim şimdi. Bende pek kolay izah yolları bulabilen ve bunları paylaşma ihtiyacı duyabilen biriyim; bilirsiniz geveze öğreten adamlardan vardır sağda solda görmüşsünüzdür.
İşte bu adamlardan biri olarak, bu işi daha profesyonel düzeyde yapan aydın abilerimizin, hangi amaçlarla yaptıklarını bilemediğim dezenformasyon çabalarının; Faruk Yücel gibi adı sanı duyulmamış genç adamlar kadar bile dikşimakinesi kullanmayı bilmiyor oluşlarını görmekten duyduğum acının yanında, Faruk Yücel kardeşimizin bize şuracıkta sunduğu şu çalışmanın ayan beyanlığına ulaşamayacak adamların bu ülkede dilin anlam ve bağlam katliamına yaptıkları belirsizlik katkılarıyla aydın, edebiyatçı, şair oluşlarını görmek de ayrı bir acıdır.
Acıdır, çünkü gerçekten '' bu topraklar '' edebiyatı yapanların nedense bu topraklara değil sadece, bu topraklar üzerinde kalp ve vicdan taşıyan insanlarınada zulm yapmış ve yapmakta olan nedesem bilmemki: soysuzlarına ve bunların söylemlerine karşı durmamışken, hangi yerleriyle kuramadıkları bağlardan meydana gelmeyeni gömlek diye biz ayaktakımına giydirmeye kalkıyorlar acaba? Evet, doğrudur elbet bizlere birşey giydiriliyor ama bu akli olan değildir, selim olan değildir, gömlek hiç değildir; olsa olsa deli gömleğidir. Ben inşallah bundan böyle bunu giymek istemiyorum ve popülarizmin batağına düşmekte istemiyorum ki bu yüzden adı sanı duyulmamış bir FARUK YÜCEL ciyim.
Mademki illaki birine tapınacağız, ki yapmasak daha iyi olur kendimiz için, bunu yazısınıda Yuşa Irmak yazdıydı, niye popsıtarların peşinden gidiyoruz, mademki düşünmemeye karar verdik niçin niçin niçin popsıtarın peşinden gidince payemi paramı nammı vercekler kendikendine kendinin verdiği bir avuç avuntudan başka. Bir teeeselli ver..
'' İslamcılık '', '' müslüman '' , '' siyaset '' , '' iktidar '' , '' tezgah '' , '' bu topraklar '' , '' vatan-millet-sakarya yahut silistre '' , '' devlet '' , '' sömürü '' , nihayi hesap- Ahiret günü..... Bak bunları ister düşünün ister düşünmeyin; ister Faruk Yücel gibi ister İsmet Özel gibi bakın farketmez; ama yukarıda tırnak içine alınmış olanlar birbiçimde bağlamınız ve bağlarınız içindedir, sonunda tırnak içinde verilmeyen kaçınılmaz günde gayrısız içtimada herkes hesap vereceğini bilmeli.
Selamünaleyküm
said halim paşa
Pzt, 15/01/2007 - 14:14 — Fethi SERHATselamdan sonra,
ender insanlardan biri said halim paşa... osmanlının son döneminde kurtuluşa gerçekten kafa yormuş bir insan. üzerinde ciddi çalışmalar yapılmaya da lazyıktır el hak... yukarıdaki tanıtım yazısı için tebrikler...kütüphanemde uzun zamandır okumak için beklettiğim -ki daha önce okumuştum ama bir daha okumanın vaktidir demiştim- kitabı bu yazı vesilesiyle okuruz inş...
____________________________________________
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...