renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Şiir : Kapanmamış Çocukluk

Boris Pasternak (1890 – 1960) şiir yayımlamaya 22 yaşında başlamış. Başlangıçta V. Mayakovski ve D. Burlyuk gibi sanatçıların başını çektiği Rus Fütürizmine yaklaşmış; ancak bu, daha çok bir arkadaşlık ilişkisinin belirlediği bir yakınlık. Yani kaptırmamış kendini çok fazla fütürizme. Zaten Mayakovski de 1917 devriminden sonra pek anmamaya özen gösteriyormuş hızlı fütürist günlerini. Bir toplantıda kendisine Puşkin’i fütürist heyecan içinde aşağılamaya kalkıştığı hatırlatılınca sessiz kaldığı söylenir. Neyse işte diyeceğim, Pasternak kapılmamış o kadar. Zaten Mayakovski gibi şiiri bizzat gövdesiyle, bacaklarının hızıyla harekete geçiren bir şair değil. Onun şiiri ilk hızını bambaşka ivmelerle kazanır. Biz onun donuk, duruk alnının ardından gelen mahşerin kırık, bozuk seslerini belli belirsiz duyabiliyoruz, o kadar. Ancak olgunluk döneminde berraklaşır bu ses. Pasternak, açıkça tabiata yaslanır. Yalın, Puşkin’in, Çehov’un ve Gogol’ün Rus kırına yönelmiş (‘vahdet-i vücutçu’ demeye cesaret edeceğim) derin bakışını bu kez şiirde tekrarlamak istermiş gibi görünür. Nefistir bu şiirleri.

Şu dörtlük Pasternak’ın “YAZ” şiirinden:

Konsollar rutubetlendi ve havanın vardiyasını
Duyuruyordu yaprak kurbağası budaklar üzerinden,
Ve sincap girişe sıkıştırıyordu ibibik kuşunu
Ve ocak çekirgesini, çocuklara yaranmak için

Dörtlüğün özellikle son iki dizesi, bambaşka bir dünyaya çıkardı beni. İyileşmemiş bir şey olarak çocukluk, asla kapanamayan bu eski “büyük” hesap, biliyorsunuz çoğu sanatçının temel meselelerinden birisidir. Aslında “mesele” demeye de varmamalıydı dilim. Bu kadar canlı bu kadar taze ve yoğun anlatıldığına ilk defa şahit oluyorum onun. “Sincap”, kocaman kuyruğu ve ufacık vücuduyla hangi kır çocukluğunun delirtici imgesi değildir ki. Benim için meselâ, fındık dallarının üzerinden ani bir sıçrayışla kayarak – inanılmaz hızı dolayısıyla neredeyse gerçek değildir- gözden çabucak yiten bir insafsız hayalettir o. İnsafsız, çünkü her görüldüğünde kaybolur. Onu her kaybedişimizde biraz daha büyüyen merakımız önünden kendini insafsızca ötelere atar. Kaybeder. Bizi gerçek ve hayatî bir kayıp gibi yoksul bırakır.

Havada, zarif, ışık kadar uçucu, kırılgandır ve tıpkı imgenin kendisi gibi, ancak çok büyük bir talih sonucunda ele geçirilebilecektir. Sincabı çocukluğa bulamayı sürpriz bir durum içinde gerçekleştiren şiirin asıl yoğunluk noktası son dizenin sonundadır. Burada, çocukların oyununa katılmış olmak “cüreti” bir yana; sincap onlara yaranmayı aklından geçirecek kadar kaybetmiştir kendini. Denilebilirse, varlığı ontolojik olarak kaymış, çocuklarınkiyle mutlu bir birliktelik içine girmiştir. Mahalle arasındaki dar, belki bir iki güneş huzmesiyle aydınlanan; ancak elbette ki dünyanın geriye kalan kısmı gibi bir iki güneş ışınının da umurlarında olmadığı çocukların kutlu hengâmesi, şakımalarla dolu kendine yeterliliği, sincabı da kendinden geçirmiştir. Kaşla göz arasında o da kendini kaybedip çocuk olmuş, belki de çocukluğa ulaşamayan şairin yerine oraya sokulmuş ve oranın bir parçası oluvermiştir.

Çocuklar korkunç, Allah’ım
Elleri, yüzleri, saçları
Uyurlar bütün gece
Yok sana ihtiyaçları

Çocuklar korkunç Allah’ım
Bebek yaparlar haçları
Aşina değiller hatıramıza
Severken aynı ağaçları

“Çocuk ve Allah” yazarı Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “elemli yakınmasını” okurken de benzeri bir ürperme hissedebiliyoruz. Dağlarca, papatyalarla ve gelinciklerle dolu bir yamaçtan aşağılara güle oynaya yuvarlar kendini, çocukluğun evrenine. Bu defa sincap çocuklardan bir çocuk olmamış, oyunun taraflarından birisi olarak çıkmamıştır karşımıza. Ancak çocuğun müthiş, artık hiç birimizin erişemeyeceği o mutlu sağırlığı, büyümüş olanın şaşkın, hayran ve biraz da –yalancıktan!- ürkek bakışlarının önünde durmaktadır işte. O, büyümüş olanın zihninde her şeyin ötesinde bir saygıya konu olmuş Allah ile peşin bir teklifsizlik içindedir. Evindedir çocuk. Büyümüş olanın artık dışarıdan, ancak eşiğinden – o da kaçamak bakışlarla – süzebileceği Ev’dedir. Bilincin bozulmamış, kendi olmak mutluluğundan henüz çıkmamış Ev’de. Bu büyük rahatlık ona, büyümüş olanın asla ve hiçbir yolla artık elde edemeyeceği bir (eskilerimizin güzel söyleyişiyle) “saadet” armağan etmektedir. Çocuk onunla, beyninin körpe ve kendine has düzleştiriciliğiyle istediği gibi oynamakta, onu çimdiklemekte, öpmekte ve cennet kokulu salyalarını akıtmaktadır bile, onun üstüne.

Metin Eloğlu’nun “Turgut II:” (Turgut Uyar) şiirinde ise, şair, çocukluğun bu defa biraz dışındadır. Fakat onun dünyasını nasıl bir kara iştahla eşelemekte, yutkunmakta ve gözlemektedir. Büyümüş çocuğun, hayattan bir süreliğine alınmış olan büyüğün uçurtma tutkusuyla; hayattan alınmamış; gelgelelim, ona hiç girmemiş, büyük gibi başlamamış olanın bakir uçurtma tutkucuğu, şairin hamarat ve meslekî elçabukluğuyla nasıl da birbirine iliştirilmiş. İki tutku arasından, onları birbirine iliştirivermiş bulunan ak ipliğin düğümünde, şairin henüz soğumamış el izini, bu kutlu düğümün, henüz düğümlenmiş gibi hâlâ dumanı üstünde tazeliğini algılıyoruz. Şair, hiç fark ettirmeden bizi de sürüklüyor çocuk olmak umuduna ve onunla birlikte biz de katılıyoruz bu mutlu oyuna.

Turgut’un yepyeni bir oğlu var, hiç görmediğim ağ’babasına
benziyor
Saçları sararmada kıvırcık, denmiş ki tıpkı teyzesi, oysa teyzesi
yok
Besbelli eşeğe de binecek bu okuldan kaçacak
Yahu, Tomris, adı ne?
Hani Fuzûlî’nin adı Memet’miş de
Ama bu oğlancık niye alabildiğine kendi

Hey gidi, dün elele ilk yürüdük, insanoğlu tökezliyor
Bir yan yan baktı ki bana, sanki amcası falan değilim
Kuka oynamak isteyen yeğen bu, güvercin taklağına da var
Semirik kedileri tırmalıyor uzaktan kucağına alıp
Ve – elbet şimdilik güzel – şiir miir bilmiyor

Ha, ortalığı devşiren buğu maviye de boş veriyor cingibi
Tuttum kaygan kulakmemesini, kaçın kur’ası o
Cayar mı hiç çocukluktan; kaydıraklardan, sekseklerden geçmiş
Sanki kırk yıl mapuslarda ölüp ölüp dirilmişçesine
Taa, tepelerde bir rengârenk uçurtmaya dikti gözlerini

Attilâ Jozsef’in (1905 – 1937) şiirinde ise, geçmiş zamanın üzerine bambaşka bir ışık düşürülmüş. Hatırlanan çocukluk, dehşetin bu büyük yazarında bütün hatırlananlar gibi kanlı bir mahvolmuşluk kokusu yaymaktadır. Kırılıp kalmış o şeyin, çocukluğun üzerinde şairin yıllar sonra gezinmekte olan gözleri kan çanağı içindedir sanki. Kangrenin ağrısı, uzun yılların arasından süzülerek şairin şimdiki bilincine sızmaktadır. Jozsef’in son dörtlükte zirveye çıkan imge gücüne dikkatinizi çekerim.

Bir hafta boyunca dura düşüne
anacığımı getirdim gözümün önüne
Gıcırtılı bir sepet kucağında
çabuk çabuk tırmanırken çatıya

O zamanlar söz dinlemez bir çocuktum
bağırırdım, tepinir dururdum
Şişkin çamaşırları bıraksın da
beni çıkarsın diye yukarıya

O çıktı ve astı onları sessizce
çıkışmadı bana, hatta bakmadı bile
ve hışırdadı parlak çamaşırlar
döndüler yüksekte, uçuştular

Artık geç, ama bilseydim tutturmazdım
onun ne kadar büyük olduğunu şimdi anladım
Saçları gökyüzünde dalgalanıyor külrengi
göğün suyunda eritirken çiviti.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Bir çocuğa dünya nasıl anlatılır?

"Bir çocuğun etrafına insanlar gelir ve giderler,
Nesneler ortaya çıkar ve daha sonra elinden alınırlar,
Çevresi şekillenir ve çözülür...
Ve ona asla bir açıklama yapılmaz,
Çünkü bir çocuğa dünya nasıl anlatılır ki?..."

"...bir çocuğun içinde bunca insana yer olması akıl almaz bir şeydi..."

"Büyümek, önce unutmak daha sonra da yalanlamak demek, çocukken önemli olan şeyleri..."

Peter Hoeg

küçüğüm..

“Ellerin, ellerin ve parmakların
Ellerinden belli olur bir kadın”
Sezai Karakoç

İlk tuttuğunda elimi, sıkı sıkıya yapıştığında işaret parmağıma; içimde tarifi imkansız ne kelimeler biriktirdin. Küçüktün. Bu kelime küçüklüğünü anlatabiliyor mu emin değilim.
Seni ilk gördüğümde “işte” dedim. “bu da benim dünyaya attığım fırça darbesi”
Çünkü senden önce, yaptığım her şey vazgeçilebilirdi. Senden önce hayatımın tüm kareleri istediğimde silinebilirdi. Kendim, vazgeçebileceklerimin başında gelirdi.
Ama sen varsın şimdi ne kendimden vazgeçebilirim artık, ne senden, ne sana sunduğum hayattan.
Varlığın yokluğuma varlık kattı küçüğüm. Nereden esti şimdi bu cümleler…
Biraz önce seni uyuturken, iki elinle iki elime sımsıkı yapıştın yine. “Bırakma beni” der gibiydin. Parmakların yine küçük, ama artık elimin içinde hatırı sayılır bir yerleri var.
Gözlerin kapalı ve uyuyor görünürken, elimi elinden aldım. Ve sen hem uyumaya devam ediyor, hem de ellerini boşluğa uzatıyordun. Onları tutma mı bekliyor, ellerimi boşlukta arıyordun adeta.
Öyle aciz hissetim ki seni ve beni…