Bugün bahar günlerinden birini yaşıyor İstanbul. Yazdan kalan son güneşli günlerden birini. Hafta içinde zaman bulamıyoruz birtakım özel işlerimiz veya hobilerimiz için. Haftasonu olunca beş gün boyunca yaptığımız mutad işlerin dışında bir şeyle uğraşmak iyi geliyor doğrusu. Ben de bu Cumartesi yardım çalışmaları yapan bir derneğin faaliyetlerine katılmayı planlıyordum. Hem de haftalardan beri. Her cumartesi bir işim çıkıyor, bu planım suya düşüyordu. Ama bu hafta kesinlikle kararlıydım. Dün akşama yakın cep telefonuma bir mesaj gelene kadar. Mesaj; kızımın okuduğu okuldan geliyordu ve bir davet idi. Cumartesi saat 13.00 da yapılacak olan seminere katılmam “önemle” notu düşülerek tarafıma bildiriliyordu. Bazı şeylerin (belki de her şeyin) insan ne kadar çok istese de kısmetten başka bir şey olamayacağını düşünerek:
“Eh! Ne yapalım… Gitmekten başka çare yok. Sorumsuz bir anne olmak, yahut öyle algılanmak bir yana, gerekli ve faydalı olabilecek konulardan haberdar olmak ta gerçekten önemli.” dedim kendi kendime.
Güneşin ışıkları yemyeşil çimenleri biraz daha yukarılardan ışıtmaya başladığında ben de dün düşündüğüm programımı mecburen değiştirerek evden çıktım. Saat 10.00. civarı idi. Halk otobüsüne binerek Kozyatağı’na geldim. Oradan Beşiktaş’a giden otobüslerle kolayca gideceğim yere ulaşabileceğimi düşündüm. Cumartesi olması yoğun trafiği biraz rahatlatmış olmalıydı. Ama gelin görün ki; trafik her gün nasılsa bugün de aynen öyle idi. Adım adım ilerleyerek Bulgurlu, Çamlıca, Altunizade…Masmavi serin suları ile boğazın üzerinde tıpkı bir gerdanlık gibi duran köprü… ve işte karşıdayız! Buraya kadar güzel! ..bundan sonrası? ..Tuhaf mı, acı mı, olması gereken mi? Ben anlatayım…Kararı siz verin isterseniz?
II
Beşiktaş iskelesini geçip Ortaköy’e doğru yürümeye başladım. Asırlık çınarların iki yana sıralandığı yoldan yürümek ne güzeldi. Caddenin karşısında yemyeşil çimenleri ve kocaman ağaçlarıyla iç ferahlatan görüntüsüyle Yıldız korusu uzanıyor. Sağ tarafta Beşiktaş Kız Lisesi Ve Çırağan sarayı var. Koca bir tarih bu mekanda hala yaşıyor gibi. Sokaktaki görüntüler; insanlar ve araçlar çok farklı da olsa Osmanlı, her türlü eseri ve hatırasıyla sarayları, mermerleri, köşkleri, korulukları, camileri ve dergahlarıyla bugünde, bizim içimizde, bizimle birlikte yaşıyor. Çırağan sarayını geçtikten sonra sola doğru taş döşeli bir yokuş var. Yokuşun başında sokak tabelasında Yahya Efendi Sokağı adı yazılı. Buraya kadar gelip te Yahya Efendi dergahına uğramadan gitmek olur mu? İşim çabuk bitse de bir ziyaret edip fatiha okusam diye düşünerek az ilerideki kapıya ulaşıyorum. Burası Galatasaray Üniversitesi. Demek sadece ben geç kalmamışım. Kapıdaki birkaç kadın ve genç kızı görünce böyle düşündüm. Hızlı adımlarla yürüdüm. Kapıdaki güvenlik görevlisi kapıya durmuş, geçmemizi engellemek ister gibi duruyor. Hiç kıpırdamadan ve konuşmadan.
-Bugünkü seminere katılmak için gelmiştim. Burada değil mi diye soruyorum.
-Evet burası, diyor.
-O halde geçebilir miyim? diyorum. Çünkü güvenlik görevlisi gencin yerinden kıpırdamaya niyeti yok. –Geçebilirdiniz, diyor. Ama başınızı açmanız gerek!
-Ne! ! Diyorum şaşkınlıkla. Ve tekrar ediyorum. Ben okuldan gelen davet üzerine seminere katılmak için geldim. Yanlışlık olmasın?
-Hayır, diyor genç. Başınızı açarsanız girebilirsiniz.
-Ben yetkili biriyle görüşebilir miyim? Okul yetkilisi veya programı organize eden biri?
-Olmaz hanımefendi! Görüşüldü daha önce.
-Kim görüştü? Neyi görüştü?
-Sizden önce de gelenler oldu. Başı kapalı. Yetkili ile görüşüldü.
Bu arada yanımdaki kadın söze karışıyor:
-Ne oldu peki? Girebildiler mi?
III
-Yok giremeden geri gittiler
- Başlarını açmayınca.
- Beyedendi! Siz kimle görüşmem gerekiyorsa lütfen yardımcı olur musunuz?
- Hanımefendi sizden öncekiler görüştü ve gittiler. Eğer girmek istiyorsanız açın girin.
- Kardeşim ben de görüşmek istiyorum. Beni buraya davet eden birileri olduysa muhatap olacak birileri de olmalı.
Yanımdaki kapalı kadın o zaman bari izin verin de çocuklarımız girsin. Sonra yanındaki lise öğrencisi olduğunu sandığım biri kız, diğeri erkek iki gence dönerek haydi çocuklar! Siz girin içeriye, diyor. O sırada yanımızda başka bir bayan beliriyor. Siyah bir takım kıyafet giymiş. Saçları da kıyafetine uygun rengte kısa kesilmiş. Bizim kapıda duruşumuzdan mı etkilendi nedir; o da duraklıyor. Yanımdaki kadın merak ederek:
- Siz neden girmiyorsunuz? Siz girebilirsiniz, diyor.
- Kadın da bir şeyler söylemeye çalışıyor ama ben yetkili aramanın telaşıyla söylediklerinin hiçbirini duyamadım. Yandaki görevli kulübesinden çıkan genc ne istediğimi sordu. Kısaca anlatmaya çalıştım.
- Bu program kime yönelik? Eğer bize kapalı ise beni neden davet ettiler? Yok değilse neden içeri alınmıyoruz? Dedim.
- Halka açık bayan! Halka açık olarak düzenlendi.
- Hmm! Yani biz halk değiliz, giremediğimize göre. O halde halk kim?
…………………
Eğitim yuvası olarak hizmet veren bu kapıdan kovulmuştum. Kalbim kırılmış, karmaşık duygular içinde bir anda zihnimden geçen düşüncelerin seyrine dalmış iken, dilime bir gazel pelesenk oluverdi. Neccar-zade Rıza Efendi Beşiktaş redifli gazelinde:
“Yahya- yı Beşiktaş’ı ziyaret idelim gel
Oldur sebeb-i ziynet-i kühsar-ı Beşiktaş.”
diyor, gelirken ziyaret etmeyi dilediğim mübarek zatın makamına davet ediyordu. Koca çınarların gölgelediği caddenin karşı tarafına geçerek bahçeleri çevreleyen yüksek taş duvarların arasındaki yokuştan yukarıya doğru çıktım.
Hey mübarek insan! Demek beni sen çağırdın? Dergahına varmak varmış bugün bu acizin kısmetinde. İstanbul’un bir ucundan kalkıp gelişim senin davetindenmiş meğer! Rabb’imin emri diye başıma tac ettiğim örtümün rahatsız ettiği faniler beni kapılarından kovma cüreti gösterirken yüce zatın; mana aleminin coşkusu ile bütün kapılarını ardına kadar açmış ve çağırıyorsun:
- Gel! Gel!
- Yalnız ben miyim çağırdığın? Yalnız belli kişiler ve belli bir kesim mi? Senin kapın herkese açık. Senin kapın sonuna kadar açık. Kovmazsın geleni her kim olursa olsun. Kardeşin Mevlana gibi:
-Gel! dersin. Her kim olursan ol yine de gel! Rahmet kapısı kapanır mı hiç? Rahmete ulaşan yolun kapısı kapalı olur mu? Yaratan’ın kullarına ayrı gayrı olur mu?
IV
O mübarek zatın türbesine bu hissiyat içinde geldim. Selam verdim. Aman Allah’ım! Bu ne muhteşem bir manzara idi. Ne huzur dolu bir mekan. Yemyeşil örtülerin altındaki sandukaların içinde o yüce mübarekler yatıyordu. Sanki sandukanın içine eğilip baksam orada onların hala yaşıyor olduğunu göreceğim, hayatlarına dahil olacağım gibime geldi. Onlarla içimden geldiği konuşup halimi arzeyledim. Gözlerim bulutlara özenip yağmurla yarıştı.
Türbedekileri sanki daha önceden tanıyormuşum da uzun zamandan beri görüşememişiz gibi özlem içindeydim. Hepsiyle tek tek konuştum, bambaşka bir dünyada fakat yaşam dolu hayatlarının içine girdiğimi hissederek çevrelerinde dolaşıp, ellerimle lahitlerin mermerlerine dokundum. Türbede Şeyh Yahya Efendi, O’nun manevi evladı Tasasız Raziye Sultan (Kanuni’nin kızlarından) , II:Abdülhamit’in çocuklarından Hatice Sultan ile Şehzade Ahmet Bedrettin Efendi, Şeyh İbrahim Efendi (Yahya Efendi’nin oğlu) , Yahya Efendi’nin annesi Afife Hatun, hanımı Şerife Hatun, ve daha birkaç kişi bulunuyordu. Sandukalar, etrafında sedef kakmalı korkuluklarla korumaya alınmışlardı. Türbenin dışında,cümle kapısından girince koridorun sağında sıralanmış medfun bulunan başka zevat da var idi. Bunlardan biri Galata kadısı Mehmet Sait Efendi, bir diğeri; Rumeli Kazaskeri Dürri-zade Mehmet Dürri Efendi idiler. Güzelce Ali Paşa ile aile efradına ait türbeyi anmadan geçmek olmaz. Burada yatanlar da altı kişi idiler.
Koridordaki kapılardan biri camiye açılıyor. Beri taraftaki dar tahta merdivenden, yukarıya kadınların namaz kılma mekanına çıkılıyor. Burasının büyüleyici mistik bir havası var. Manevi havayı teneffüs etmekle birlikte, sanki bir dergahta değil de eski Osmanlı konaklarından birine misafir olmuşum gibi hissettim. Heryerden gül kokuları geliyor. Pencerelerden bahçedeki diğer kabirler görünüyor. Dünyevi hayatın içinde uhrevi hayatı bir arada yaşamanın mümkün olduğu bir mekan burası. Yemyeşil koruluklar, çiçekler, kediler, kimi üzerimize yıkılıverecekmiş gibi eğilmiş eski mezartaşları, toprağın üzerinde yaşam mücadelesi devam ederken, toprağın altında ise bambaşka bir hayatı sürdüren, dünyasını değiştirmiş insanlar.
Türbenin içinde yere oturmuş ellerindeki yasin cüzlerini okuyan kadınlar, sandukaların etrafında dolaşıp belki beyinsel iletişim yoluyla ebedi alemle rabıta kurmaya çalışan insanlar… Oradaki hasbihalimi bitirdikten sonra dışarıya çıktım. Dergah girişinin sağındaki çeşmeden su içip elimi yüzümü yıkadım. Bu latif havası olan mübarek yerden ayrılmak istemiyordum. Yukarıya mezarlığın içerisine doğru yürüdüm. Kabirleri ziyaret edip tek tek inceledim. Benim de bilmediğim içsel bir lisanla onlarla konuştuktan sonra dar patika yoldan aşağıya doğru indim. Düzlük olan alanda biraz durup boğazı, masmavi suları, gelip geçen vapurları, rengarenk kayıkları seyrettim. Bir zamanlar Yahya Efendi Hazretleri’nin özel mülkü olan bu geniş arazi şimdi farklı şekillerde kullanılıyor. Yıldız ve Çırağan saraylarının arazileri içinde bulunan toprakların geniş bir bölümü ve şimdi Denizcilik Okulu olarak işlev gören binanın arsası da içinde olmak üzere, Yıldız Tepesi’nden Boğaziçi kıyılarına kadar uzanan alan Yahya Efendi Hazretlerinin kendi parasıyla satın almış olduğu yerler idi. Evliya Çelebi Yahya Efendi Dergahı için “Bir kuhistan-ı vasi çemenzardır ki; içine asla güneş tesir etmez. Çınar, söğüt, sakız, servi, ve cevz-i rumi ağaçları ile müzeyyen bir vadidir. Yun-ı cariyeleri dibinde sahib-i hayrat tarafından birer çemenzar sofa inşa edilmiştir ki; sarıasma, karatavuk, ishakkuşu, ispinoz, florina, baştankara, bülbül-i bednam, bülbül-i niknam gibi kuşların feryad-ü nalişleri ehl-i teferrücün canına can katar. İçinde yaran-ı safa taraf taraf sohbet ederler.” demektedir.
Artık Evliya Çelebi’nin anlattığı şekilde bir hayat bulunmasa da manevi bir atmosfer, başka yerde bulunamayacak bir huzur ve sükunet hala mevcuttu. Kapıdan çıktım. Sağ taraftan yukarıya mezarlıkların arasına doğru yürüdüm. Mezarların arasında bir taşın üzerinde beyaz başörtülü, güleç yüzlü genç bir kadın oturuyordu. sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi sıcak bir ses tonuyla “türbeyi de gezebilirsin istersen, türbe açık” dedi. Doğrusu oranın ziyaret edilebileceğini, kapısının açık olduğunu hiç düşünmemiştim. Dışardan bir fatiha okumak için o tarafa doğru yürümüştüm. “Tabi isterim” dedim ve kabirlerin arasından etrafı çiçeklerle sarılı türbeye doğru indim. Şehzadeler Türbesi olarak geçen buranın çevresi küçük saksı çiçekleri, bahçe çiçekleri ile donatılmıştı. Zaten kabirlerin aralarında da pembe, beyaz, kırmızı karanfiller, begonyalar, küpe çiçekleri göze çarpıyordu. Ölüm ile hayat iç içe o kadar girmişti ki bu mekanda, insan hangi tarafta olduğunu karıştırır gibi oluyordu. Demir parmaklıklı kapıyı ittim. İçeriye girdim. Pencerelerde çiçekler vardı. Birkaç ta koparılmış beyaz papatya bırakılmıştı pencerelerden birinin önüne. Solmuş, yaprakları büzülmüştü. Küçük bir çocuk koparıp getirmiş olmalı diye düşündüm. Bir de elifcüzleri ve gülsuyu şişeleri gördüm papatyaların yanında. Sanki eski bir köy evinde hala yaşayan kadınlar ve çocukların bulunduğu bir mekana girmiş gibi hissettim kendimi.
Türbede kadın efendiler, şehzadeler, birkaç çocuk bulunuyordu. Sultan II:Abdülhamit’in kızı Naile Sultan, hanımı Emsalinur Hanım, Sultan Abdülmecid’in hanımı Bidar Hanım,Sultan V. Murad’ın oğlu Şehzade Selahaddin Efendi ve iki çocuktan başka birkaç kişi daha medfun idiler. Bir müddet te orada kaldıktan sonra buraya gelmeden önceki gergin, isyankar halim gitmiş, üzerime tatlı bir huzur ve dinginlik çökmüş olarak oradan ayrıldım.
Son yorumlar
8 dk. 49 sn. önce
3 sa. 55 dk. önce
8 sa. 4 dk. önce
10 sa. 15 dk. önce
19 sa. 55 dk. önce
2 gün 3 sa. önce
2 gün 3 sa. önce
2 gün 9 sa. önce
2 gün 22 sa. önce
3 gün 11 sa. önce