Çözülemez şıkkını kabullenmek mü'min'e ters düşeceğinden bunu geçebiliriz.
Siyasi partilerin zaten öyle bir derdi yok.Kendi tahtlarını sağlama almak için herkes kendi çapında kullanıyor lazım olduğu zaman.bu şıkkı direkt geçebiliriz.
Sokak eylemleri, sadece o sokakta kaldığı , arkası gelmediği için sonuca götürmeyecektir.
Sivil toplum kuruluşlarını destekleyen kaç kişi var ve kaç tane sivil toplum kuruluşun böyle bir derdi var.
Diyelim ki YÖK' ü kaldırdık.Bu işin arkasındakiler sadece YÖK'ü yönetenlermi ki çözüme ulaştırsın bizi.Eğer cevap onlarsa çözer.
Referandum bu işi çözüme ulaştırabilir lakin bu süreci refaranduma taşayabilecek babayiğit lazım önce.O da şuan görünmemekte inşaallah en kısa zamanda görmeyi hepimize nasip eder RABB'im.
NOT : Sayın TİYANŞAN, bir önceki ankette sizi zor durumda bıraktığım için özrü bir borç bilirim.Hakkınızı helal edin.Amacım bu olmadığı gibi ortaya konan emeği eleştirmek yerden yere vurmak veya vurdurtmakta değildi.Ben sadece cemat'in görüşünü merak ettiğimden anketi düzenlemiştim.Tabiki merakın sonuçlarına da katlanmak lazım.
Herhangi bir özür söz konusu değil Ömer Bey kardeşim, zor durumda kalmadım, esasen böyle bir anketin yapılmış olmasının iyi olduğunu düşünüyorum. Bu sitede belli kurallar çerçevesinde herkesin fikrini beyan etme hakkı vardır, aksini iddia etme hakkımız da yoktur. Görüş beyan eden arkadaşlara teşekkür ederim, ancak takdir yine de site sahibi sayın Şadan Ercan'ındır. Herşeyin hayırlısını dilemek lazım, hakkım varsa eğer helaldir.
"Allah'tan ümit kesilmez" tabirinin bu anketteki "çözülemez" şıkkıyla uzaktan-yakından bir ilgisi olmadığı kanaatindeyim. Zira hangi şıkkı işaretleyeceğime bu kadar zor karar verdiğim ilk anketti diyebilirim.
İşin siyasi tarafını burda konuşup tartışmak istemem. Fakat gerçekte düşüncem şudur ki; bizler henüz ilkokula giderken ablalarımız ve teyzelerimiz bize "Siz büyüyüp de üniversiteye gidinceye kadar çoktan çözülür bu sorun" derlerdi de inanırdık onlara.
Ama ben aynı teselli verici cümleleri içim rahat bir şekilde kardeşlerime söyleyemiyorum. Hatta kendime bile söyleyemiyorum. Hatta abarttığımı düşünün isterseniz - ileride bir kızım olursa- ona bile bu konuda bir umut verebileceğimi sanmıyorum.
Ümitsizlik değil bu. Şimdi amcalar kızacak bana burada. Ne diyosun sen diyecekler. Belki de aklım ermiyordur evet, belki de o kadar küçüğümdür. Belki gün gelip büyürüm ve belki okuyup büyük adam olurum.
zamanın birinde iki mümin varmış. birisi devamlı ibadetle meşgul olur gece gündüz mevlasına yakarırmış. diğeri ise biraz ağırdan alırmış vazifelerini. fakat melekler görmüşler ki o çok ibadet edenin adı cehennemlikler listesinde, öteki de cennetlikler...
işin aslını sormuşlar Allahü Tealaya. hikmeti nedir diye. bunun üzerine -Allahüâlem- sebebine melekler şahid, bize de misal olsun diye bir meleği bir soru ile insan şeklinde yeryüzüne indirmiş Mevla.
soru şu: iğne deliğinden deve geçer mi?
melek ilk olarak abid olana gitmiş. sormuş sorusunu. adam düşünmüş, "hayır, öyle şey olmaz" demiş. nasıl geçer ki, demiş o koca deve ufacık iğne deliğinden. hayır olmaz, imkansız!
sonra ötekine gitmiş insan suretindeki melek. yine aynı soru... ama bu defa cevap farklı. elbette geçer demiş. Allah isterse ya deveyi küçültür, ya iğne deliğini küçültür ya da bizim bilmediğimiz bir şekilde yapar bu işi.
evet, aradaki fark -mustafa islamoğlunun dediği gibi- Allah yokmuş gibi konuşmak, imkansız demek! mümine yakışmayan işte budur.
insanoğlu ne kadar da sabırsız der AllahüTeala. ve ancak çalıştığının karşılığını alır...
Allah size yardım ederse, sizi kimse yenemez. Eğer size yardımı keserse, bundan sonra size yardım edecek kimdir? Mü'minler, yalnız Allah'a dayanmalıdırlar. Al-i İmran 160
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Bu hükümetin bu işi de çözeceği yok. İnsaf, dört sene oldu. Başörtüsü %1,5 sorunudur diye kestirip attı, şu günlerde ağlayan videoları internette gezen başbakan yardımcısı. Ama çok unutkan oldu cemaat, çok unutkan.
Referandum paklar sorunu; her seçim aldatılmaktan iyidir en azından.
Hükümetlerin çözmemesinde de hayır vardır diye düşünüyorum. Çünkü başörtüsü yasağını kaldıracaz derken her şeyi mahfetme tehlikesi olduğuna inanıyorum. Bu sorun hükümet eliyle çözülmemeli referandumla çözülürse hiçbir mercinin mızıkçılık yapma şansı olmaz. Ama ne olursa olsun rabbim yardımcımız olsun. Bu konu hassas. Canımız acıyor. İnsanoğlunun bir şeyi vaad etmesi kadar saçma bir şey olamaz eğer müneccim değilse. Çünkü bilmez mi ölüm şahdamarından daha yakın...
Sokak eylemleriyle çözülmez çünkü sokaktaki yapılacaklar yine sokaktakilerin canını yakar. Siyasi partilerle uzalaşmak çare olmaz çünkü yasağın ortaklarının çoğu parti mensubu değil. Yök bu işte tek merci değil. Ama bir şekilde çözülecek elbet.
İnsanlığın ormanına bir fidan daha dikebilmek için bunca bahar uykusuzlukları...
Herkesin bildiği cevabı yinelemiş olmakla, '' günah çıkarma ayini '' çabalarının başarısızlığını vurgulamak istiyorum. Burdan bakıp bunu ben görüyorsam, düşünün bununla kimin kandırılabileceğini?Düşmanlarımız bizi rencide edemez bilindiği gibi, ama onların jargonunu kendimize sıfat olarak yakıştırmak neyin nesi ki? Demek başörtüsü eylemi yapanlara bundan böyle rahatlıkla '' sokak eylemcisi '' sıfatını ekleyebiliriz; yaptıkları işe sokak eylemi yakıştırması yapabiliyoruz ya...
Bazen, gülsem mi diyorum; ağlasam mı?
Peki, sorun yokmuş gibi davrananlar hangi kategoriye alınıyor? Çözümü, başörtüyü çözmekte bulanların adını ne koyuyorsunuz?
Birde, Tayyip beyi suçlamak, mahşer günü mazeretleri listesinde kabuledilir bir hafifletici nedenmidir; bilmek isterim, öyleyse bünyeyi yıpratmayalım fazlaca....
Günah çıkaracaksak arkadaşlar, benim önerim '' mahşerde kabul edilebilir mazeretler vede kabuledilemezler listesi '' nin anketini yapalım evvela.
Selamünaleyküm
Öncelikle çözülemez kategorisine oy verenlere sormak istiyorum.Çözülemez derken biz bunu sorun olmaktan çıkardık ve alıştık mı denilmek isteniyor.Yoksa ümitsiz bir tavır içine mi giriliyor bunu merak ettim.İlk şıkkı düşünerek işaretlemeyeceklerini tahmin ederek ümitsizlik hiçbir zaman yakışmaz bizlere demek isterim.
Benim cevabım bu sorun ortaya çıktığı yıllardan beri aynıdır kesinlikle referanduma gidilmeli...
Zaten referanduma gidildiği zaman ne sokak eylemlerine ne sivil toplum kuruluşlarının ortak hareketlerine ne siyasi partilerle uzlaşma arayışlarına gerek kalacaktır.Ve yök de referandum sonucuna uymak mecburiyetinde bırakılacaktır.Çözülemez diye bir şıkkım olmadığı için cevap referandumdur...
Ve referandumdan çıkan sonuç başörtülüler açısından yüzde yüz olumlu olacağı için bu yola başvurulmuyor zaten (Bu da bir gerçek )
Peki birde şunu sormak istiyorum cemaat com yetkililerine anket güzel,nabız tutmak güzel,üyeleri tanımak güzel fakat bu amaçların dışında bu yapılan anket sonuçları hangi alanlarda kullanılıyor.Yani yetkili mercilere iletiliyor mu?Yada hangi şekillerde değerlendiriliyor.Anketlere mümkün olduğunca katılmaya çalışan bir üye olarak bunu sormak isterim...
Basörtüsunden dolayi okulu biraktigim yilda, dogan kiz cocuklari su an Universite siralarinda olmasi gerek,gerisinide siz dusunun.Kimbilir bekli torunlarimiza nasip olur....umit.....Her zorluk ile beraber bir kolaylik vardir.
"Yikilan sehirlerin tekrar kurulmasina inanmayan kisiler inancsizdir."
Aslında yukarıda tadat edilmiş maddelerden bağımsız ve gayet basit bir şekilde çözüme kavuşturulabilecek yasak/sorundur, başörtüsü sorunu...Bilindiği üzere başörtüsü sorunu, bilhassa üniversiteli genç bayanlar arasında yaygın hale gelmesi sonucu ortaya çıktı...Bununla beraber görüntü yönünden albenisi yüksek eşarplar üretilmeye başlandı...İlkin yapılacak iş; üniversitelerde kullanılan başörtüsü türünün hammaddesi olan ipeğin ithalatına yüksek kota koymak...Tekstil konusunda son yıllarda ihracatını çok yüksek seviyelerde tutan Çin ile dış ticaret denge(sizliği)miz had safhalara ulaştı..."Çin ile olan ticari ilişkilerimizi dengelemek adına!! ipeğe kota koyuyoruz" desek kimin aklına gelir demokrasi, din hürriyeti?..."Din özgürlüğü" ile "ipeğe kota uygulanması"nın nasıl bir bağlantısı var, değil mi?...
Yurtiçi pazarda ise, gerek kayıt-içi, gerekse kayıt-dışı yapılan ipek üretimleri için de ipekböceklerinin soyunu kurutacak bir virüs (neler görmedi ki bu ülke, deli dana, kuş gribi v.s...basit/kolay ipekböceği virüsü mü bulun(a)mayacak!...Kaldı ki ülkenin başörtüsü sorunu ile içine düştüğü durumdan daha mı önemlidir ipekböceklerinin katli!) bulduk mu, geriye kalan kısım çok daha basit bir hal alır...Hala "ben başörtüsü takmaktan vazgeçmem" diyebilecek birileri, başörtüsünü yurtdışından mamül madde olarak getirmeye kalkarsa "mütedeyyin ve yurtsever olduğunu iddia eden biri nasıl olur da yerli malı dururken ülke dışından türban ithal eder" diyerekten onları ekonomik bazda ihanetçi sıfatıyla itham edebiliriz...Buna ek mahiyetinde başörtüsü ithaline sağlam bir vergi de konulabilir...
İlla ki birileri kafasını kapatmak istiyorsa, Deniz Baykal'ın bir vakitler Antalya'da tarım işçisi kadınlara dağıttığı al yazmaları gösterir "hem aynı işlevi görüyor hem de milli üretim kokan (cabası hormonsuz olması) bu yazmaları kullanmalı" dersek, başörtüsü sorununun bertaraf edileceğini düşünüyorum...Unutmadan; "başörtüsü kaçakçılığı"! ile alakalı birimler de oluşturulmalıdır...
İşin açmazı -teşbihte hata olmaz düsturu ile amiyane bir tabir kullanacağım- ; başörtüsü, tuvalet terliği değil ki, "şurada tak, burada takma" dinilebilsin...Özel hayatta başörtüsü tak, "kamusal alan -ki hala tarifi yapılamıyor-"da takma...Zaten islam dinine göre özel alanda takılmasına gerek yok, zira bir bayanın özel alanı; eşinin, babasının, kardeşlerinin kısacası mahremlerinin bulunduğu yerdir...Acaba diyorum, başörtüsü radyasyon falan mı yayıyor, ya da bilmediğimiz kimyasal bir tesiri mi var?...
Ne zaman başörtüsüne dair bir mevzu olsa, kimileri -çok kullanan bir tabirdir ve fakat gene de kullanmak elzem- kırmızı görmüş boğa gibi olabiliyor...O halde başörtüsünün takılacağı alanları belirleyelim, neymiş efendim; "boğaların kızdırılabileceği yerde takılmaz"...
Hamiş: Bir gün gözüpek bir siyasetçi/yazar/medyada sözünü duyurabilen v.s er kişi ya da hanım kişi çıkacak ve "boğalar da insanlar gibi yaşamayı öğrendiklerinde ve belhum adallıktan terfi edip insani özelliklere sahip olduklarında başörtüsü sorunu çözülecektir"...
"Sokak gösterileri" diyerek olayı küçümseyenlerden değilim.
Fakat höt dediğinde kaçacak delik arayan veya danışmanlık kapısı göründüğü vakit tozu dumana katarak mevzilerini terkeden sivil toplumculuk oynayanlara da prim vermem.
Siyasi parti olarak Saadet işaret edilmiyordur sanırım. Cemaatlere de bu konuda pek iş düşmüyor kanaatimce.
YÖK kaldırılsa YAK gelir.
Referandum eh, belki ama hepsinden esaslı çözüm rektörleri selama dizmekte.
Başörtüsü sorunu çözülür..çok yakın bir zamanda da çözülür..eğer sorunumuz "başörtülü" olarak gireceğimiz yerleri genişletmekse yakındır zafer!
Ama bu sorunun çözülmesi, mücadele ruhumuzun azalmasına sebebiyet verir mi gerçekten şüpheliyim..meseleyi sadece başörtüsüne indirgeyip, altından "müslümanca düşünme" yi çekip almamız, evet sorunun çözümünü bizim için bayram yapabilir..bu işimizi hallettikten sonra acaba halletmeyi düşündüğümüz, kendimize dert edindiğimiz, çözülmeyi bekleyen bir "sorunumuz" var mı..Bence bütün mesele bu..yoksa bir boşlukta mı hissedeceğiz kendimizi..
sorun ; başörtüsü sorunu mudur? bunu bu şekilde dile getirmek ve bu şekilde algılamak biraz ufkumuzu daraltmak gibi geliyor bana..Sorun Allah'ın bir hükmünün uygulanmamasıdır..uygulanmayan binlercesinden biri..ve amacımız basortusune ozgurluk değil, Allah'ın kurallarına evet olmalıdır..
aslında en bastaki soruya "Başörtüsü Sorunu Nasıl Çözülür?" cevabım hani şu geçenlerde Abdullah Çalışkan'ın iki kelimelik güzel sözleri olacaktı da uzattım işte : )
Sorunu sadece “başörtü”süne indirgemek,müslümanlar olarak “meselelerimizin” alanını daraltmak gibi geliyor bana. Hatta meselelerimizi sadece kadınlar üzerinden konuşmak için bir fırsat da doğmuş oluyor böylelikle. Erkeklerin terk etmiş oldukları sorumluluk alanlarını (istisnaları tenzih ederim) dikkatlerden kaçırıyoruz böylece. Ve bu bağlamda Efendimiz’in “Kadınlar yönetime geçtiğinde yerin altı üstünden hayırlıdır” mealindeki hadisini (motamot tam metin olmayabilir); kadınların bu alandaki eksiklik ve yeteneksizliklerine işaret olarak değil, erkeklerin sorumluluk alanlarını terk edişlerinin vehametini gözler önüne sermesi şeklinde okuyarak, üzerinde düşünülmeye değer buluyorum.
Ayrıca, A.Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda, İhsan’nın dilinden “Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak. O zaman ne olacak…kriz…” şeklinde işaret ettiği hususu da,çözüm! sonrası için bir soru işareti olarak zihnimde saklı tutuyorum.
Son olarak bizim mi üniversitelere ihtiyacımız var yoksa üniversitelerin bize mi? Varolabilmek adına kendi üretimimiz olan alternatiflere sarılmanın daha kestirme bir çözüm olacağına inananlardanım.
başörtüsü sorunu çözülmüş olsa... ne olur herşey biter mi? ihl katsayı uygulaması kaldırılmış olsa? bazı arkadaşların dediği gibi başörtüsü sadece okula girip girememe meselesi midir? insan hakkı ihlali midir mesela?
sorun allah`ın emirlerinin ne kadar bağlayıcı olduğu meselesi değil midir? evet açanlar niye açıyor, yasaklayanlar niye yasaklıyor... eğer haklarımızın ihlal edildiği gerekçsiyle yasakçıların karşısındaysak; yazık bize. çünkü bu, yasakçılarla aynı tarafta olmamız anlamına gelir.
üzerimize çok geliyorlar. esaslı düşünemiyoruz bu yüzden. ne varki allah`ın emirleri mazaret kabul etmez. ciddiyetimizi takınma vakti geldi. hayır, cidiyetsiziz demiyorum. ama biraz daha derinlemesine düşünmek gerekli.
mesela başbakanın, eşi emine hanımı koluna takıp gezmesi bizim onurumuzu dikeltmeli midir? ayşe böhürler`in başörtülü bir aydın olarak feminist bir söylem tutturması ne anlam ifade eder. ilim için herşeyini feda eden müslüman hanım kızımız iktisat fakültesinde neden dirsek çürütür? imam hatip liselerindeki öğrencilerin maçtan başka bir problemi yok mu? sorular daha da çoğaltılmalıdır bence?
ve bir de bu işin çilesini çekmek gerekiyor. acizane bir kaç kitap tavsiye ederek sözlerimizi nihayete erdirelim: dücane cündioğlu iki kitabında genelde bu mevzular üzerin duruyor: philo sophia loren, dil tarih ve siyasete dair söyleşiler.
istatistiklere inanmayan birisi olarak ben hiç bir şıkkı işaretlemiyorum. sorun ciğerlerimizde bence.
Meşruiyet, hepimizin bildiği gibi '' şeriat '' ten geliyor. Şeriat'e uygunluğu yani Hakka, hakikate uygunluğu, doğruluğu ifade ediyor. Bir iş oluş hareketin ya da düşünüşün meşruluğu, o şeyin kutsalla olan münasebetiyle doğrudan alakalıdır. Yani birşeyin meşru yada gayrı meşru olduğuna ancak ve ancak Kutsal-Kuddüs-Mübarek olan Allah karar verebilir, kullara düşen de haddini bilip buna uymak ve meşru yaşamak ile, buna isyan edip gayrımeşru yaşamak arasındaki tercihi yapmak ve bunun teviline ( zamanı geldiğinde ortaya çıkacak sonucuna ) ister istemez katlanmaktır.
Alemlerin Rabbi Allah nezdinde meşruiyet arayıp bu çerçevede bir kimlik edinmiş olanlar, meşruiyetleri ve kimlikleri konusunda şüphe ve zanlarını bir yana bırakıp yani sorgulamalarını yapmış ve kararlarını vermiş olarak Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Rasullerine iman ederler. İman ettiklerini iddia ettiklerini bile isteye kabul edip, bu uğurda meşru bir hayat kuşanma gayretiyle imtihanlarını verirler; yani iman ettiklerini söylediklerini ıspata girişirler, Rablerine karşı. Çünkü bilirler ki, ahiret günü hesabını verecekleri şeyler, yukarıda ifade edilen zincire iman edip etmedikleridir. Bu zincir aynı zamanda, meşruiyet ve gayrımeşruiyetin kaynağını ve insana nasıl bildirildiğinin zinciridir.
Şimdi gelelim bizim anketlere, sorunlara ve zihin problemlerimize. Başörtüsü ve daha birçok meşru olana savaş açmış bir şirk düzeni, tağut ile karşı karşıyayız. Meşru olana savaş açmış, çünkü gayrımeşruluğunu örtbas etmesi ve halkları maniple ederek köleleştirebilmesi ancak ve ancak meşru olanı gizlemesi ile mümkündür. İşte özelde başörtüsü zulmü, genelde tüm gayrımeşru faaliyetlerin arkasında tağuti yani tuğyan üreten bir zulüm mekanizması ile karşı karşıyayız ve bununla savaşmak, mücadele etmek, meşru oluşumuzun Allah'a iman etmiş oluşumuzun ahirete imanımızın kaçınılmazıdır; bu savaşa dahil olmaktır iman etmek. Yoksa, bu savaştan kaçınmaya çalışarak türlü bahanelerle kimiliğimizi oluşturan, bizi müslüman yapan, teslim olarak sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz meşru değerlerimizi terkedip pazarlık konusu yapmak değildir iman.
Başörtüsü bir semboldür. Takva elbisesinin, meşruluğun, meşru olanın cisimleşmiş sembolü, hatırlatması, vicdanları harekete geçiren, gayrımeşru duruşu sorgulatan bir sembol. Küfür elbette bunu örtmek için çabalayacak; çünkü, zulmü, bunun üzerinden sorgulanıyor, zayıflığı yüzüne vuruluyor başörtüsüyle. Zalimler, başörtüsünü ve buna bağlı takva elbiselerini yasaklayıp, bayrak ebatlarını büyüterek nerdeyse tüm misak-ı milli sınırlarının üstünü örtecek ve uzaydan görülecek örtüler edinmek suretiyle, hem gayrımeşruluklarını örtbas, hem de zihinleri iğdiş ederek, kutsal ile putsalı birbirine bulayıp insanları karanlığa, belirsizliğe mahkum etmeye çalışıyorlar.
Kardeşlerim! İnançlarınız kimliğinizi oluşturan meşru değerlerinizdir. Onlar varsa, meşru olarak siz de varsınız, yoksalar meşruluğunuzda yoktur. Bizi meşru yapan, değerlerimizin Mübarek olan Allah'tan gelmesi ve bizim bu ilahi ilkeleri kuşanmış insanlar olarak takva - Rabbine karşı sorumluluk - sahibi oluşumuzdur. Dolayısıyla, ne referandumla ne de başka birşeyle meşruiyet aramamız; helede gayrımeşru haramiler nezdinde meşruiyet aramamız söz konusu olamaz. Bunu yapmaya kalkarsak müşriklerden yani onlardan yani gayrımeşru olmuş oluruz. Bizim sorunumuz, firavunla nasıl mücadele edeceğimizin bilgisinden yoksunluktur ki bu bilgi gizli olduğundan değil; apaçık önümüzde durmaktayken ona yönelmeyişimizdendir.
Biz tağutun önünde davalaşmaya kalkmadık mı ahim'de? Kitaba baksaydık, bunun bize zilletten başkasını getirmeyeceğini görürdük ama biz inanmadık ve zillete daha da bulandık; ama hep zillete bulanmakla sonuçlanmaz inançsızlık, farkında olarak veya olmayarak yavaş yavaş kimliği terketmek ve yaptığımız işin kendimize süslü görünerek doğru yolda olduğumuzu sanma sapkınlığı ile son buluverir.
Rasulün sünneti tartışmaları yapar dururuz da, Rasulün durduğu yerde durmaya yanaşmayız; sonrada kimin sünnet inkarcısı kimin savunucusu olduğunu tartışır dururuz. Taif'te taşlanmayı, şehrinden kovulmayı, Uhud'da yenilmeyi, herneredeyse son nefesi mücadele içinde aramayı göze almaktır SÜNNET! Salih ameldir sünnet! Zillet içinde üretilmiş yeni bir teorik retorik değildir! İnançlarını tağut önünde sorgulatan, tağuttan aman dileyen, bin yıl yaşama kaygısıyla hesaplar kuran, ne şiş yansın ne kebap derdiyle değil; ya şişin ya kebabın yanacağını bilerek tercihi yapma hikmetidir Sünnet!
Kardeşlerim! Derin mi sığ mı tartışmalarına boğulduğumuz küfre hiç değilse zihnimizle, sözümüzle karşı durup, şeytanı taşlamayı öğrenelim; öğrenebilmek için Rabbimize dua edelim! Kitaba dönelim! Orada Rahman bize, küfürle mücadelenin en güzel örneklerini anlatıyor; Rasul bu örnekleri en güzel okuyanlardan olarak bize bir mücadele sünneti bırakıyor; gelin buna teslim olalım!
Zaten ben onların diplomasını istemiyorum. İhtiyacım yok. Onlar değil ben onları istemiyorum. Eğitimlerini, yöklerini, diplomalarını. Alın alın gidin başımdan. Rektör selamı da istemem gölge etme yeter!
Benim örümcekli kafamı ne yapcaksınız size yaramaz gidin başımdan. Biliyorum korkuyorsunuz çünki ben daha özgürüm! Sizin direkte ettiğiniz, al oku dediğiniz kitapların daha fazlasını okuyorum. Dilediğimce, kendimce, örümcekce...
Farkında mısınız bilmem beni dahada kamçılıyor bu davranışınız. Ve ilk emre daha çok sıkı sıkı sarılıyorum.
İKRA , İKRA , İKRA !!!
Değersiz olanlar hiçbir şeyi değerlendiremezler. İbrahim PAŞALI
Allah sürdürmek için davasını, korumak için Resulünü, nasıl vesile ettiyse Sevr Mağarası'nın kapısında örümceğini, biz de o vesilelik makamına talibiz işte.
ben yök 'e karşıyım
sonuçta siyasi bir maşa bana göre..
burda yök ü seçmemin sebebi bir adım sadece çözümde
sokak eylemleri çözmez. sivil topluluğa dönüşür. birliği bir nebze ama parça parça sağlar. sivil örgütü geç, tekil insanlarda karşı çözüm oldumu?
sonra hadi sivil örgüt oldu
siyasilerle uzlaşsınlar... (Ama bu siyasetin kaygan zemininde bugün çözülür yarın yine unutuluruz) siyasilerede güvendik ne oldu?
olmadı..
yine siyasilerin elinde olan referanduma gelelim...
bize sordularmı ki hiç? bu halka ne sorularak yapıldıkı şimdiye kadar koyun gibi güdülüyoruz oraya buraya...
böyle bir referandum bir ilk olurdu ama olmuyor.. "halka hiçbir zaman birşey sorulmadı sorulamaz" galiba böyle bir kanun varsa bilemiyorum :S
o yüzden yökte çözemez ama bir adım sadece maşaları çekmek gerek aradan...
çözülemez diyemem Müslümana y'ese düşmek yakışmaz İnancıma ters!
arada kaynayanlar biz olduk ama mükafatını Rabbim Verir..
Allah c.c. İzniyle çözülür çözülecekte ama ne zaman?
unutturmaya çalışsalarda Unutmayacağız
böşörtüsü her an güncelliğini yenileyen büyük bir sorun!
Bizler Allah’ın emrini yerine getirme adına örtümüzü değil okulumuzu terk ettik.
Böyle bir kararı vermek hiç kolay olmuyor. Çünkü siz, tamam mı devam mı dediğinizde sizden çok söyleyecek sözü olan bir kalabalık oluşuyor etrafınızda.
Ben, bu konuda benim gibi üniversiteyi bırakan arkadaşların yalnız bırakıldıklarını düşünüyorum. Yasak sadece başörtüsü için değildi hatırlarsanız?
98 döneminde gelen yasak, sadece örtüyü değil; saçı, sakalı da kapsıyordu. Bizimle aynı düşünceyi paylaşmayan, hatta saçını sakalını uzatırken sadece keyfi davranan arkadaşlar bile bunun mücadelesini verdiler. Fakat sakalını dini kimliğini tanımlamakta kullanan arkadaşlar, bir krem bir jilet biraz da suyla sakallarını üniversite kapısının önünde bırakıverdiler.
Bu mesele sadece örtü meselesi değildi,evet..
Bu mesele angaje meselesiydi, angaje olanlar şimdi bir yerlerde işlerini yapıyor ya da her ne yapıyorlarsa….
Fakat bizler angaje olmayı reddettiğimiz için ağır bedeller ödedik.
Nedense erkekler bu konuda rahat rahat yorumlar yaparken bizim gibilerin, verdiği emekleri düşünüp içleri sızlıyor kanaatindeyim.
Öncelikle böyle güzel, üzerinde düşünüp "harekete" geçirilmesi gereken bir yazı yazdığınız için..Herhalde bu konu üzerinde yazılabilecek, okunabilecek en güzel yazılardan.. sorunun asıl ne olduğunu müslüman kafalara dank ettirecek bir yazı..Allah razı olsun..
Sizin yazınızı okuduktan sonra aklıma, hep kendi kendime sorduğum "müslüman stratejik olmalı mı?" sorusu geldi..Anı kurtarmaya çalışan bir bakış açısıyla günümüz müslümanlarında her nedense ince eleyip sık dokuyarak sisteme en uygun çözümler! üretmenin en doğru düşünme metodu olduğu, hatta olunması gereken müslümanın bu şekilde olması gerektiği anlayışı çok revaçta..İşte bu anlayış olaylar ve sorunlar karşısında en stratejik nasıl olunabilir sorusunu bizlere sordurtuyor.Çözüm için ortaya koyduğumuz yöntemler ise , taviz verilen-verilebilecek (ki bu tavizler müslümanların daha rahat yaşayabilmeleri için de olsa!), eğilip bükülebilen-bükülebilecek bir din anlayışını karşımıza çıkarıyor.Kendinde tağutlara taş atacak cesareti bulamayıp, ama bir yandanda taş atması gerektiğini bilen, aklını ve gücünü "bir taşla en fazla kaç tağutu devirebilirim " sorusuna yönelten bir müslüman tipi..Sonuçta o tağutlar devriliyor mu? Hayır sadece hesap ve kitapla uğraşan bir müslüman..Ben müslümanım ve Allah'ın hükümlerine göre yaşamak istiyorum diyemeyen, her konuyu modern hayatın dayattığı söylemlere göre-insan hakları, demokrasi v.b- değerlendiren, şekillendiren ve sonuçlandıran bir müslüman..Rejime kendini tehlikesiz göstermek için her türlü düşünsel ve eylemsel planda tavizler verebilen, rejim içinde yer alıp büyük adam olup! alemi müslümin kurtarıcılığını üstlenen müslüman..
sizin yazınızı okuyunca aklıma gelenler...
SELAM VE DUA İLE...
"Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın."
dua neyi çözmez ki?
şeytanın oyunlarını, üfürükçülerin büyüsünü, şerr hilecilerin hilesini...
hâl ile kâl ile DUA! duayı da unutturdular bize... halbuki duamız olmazsa ne kıymetimiz var ki?
sıkıntılı bir dönemde şöyle yapsak ne güzel olurdu diyordum;
koca koca meydanlarda bembeyaz elbiseler giymiş insanlar gözyaşları ile hıçkıra hıçkıra, boyunları bükük ellerini semaya doğru sanki değecek gibi kaldırıp Âlemlerin Rabbine, herşeyin mâlikine dualar eylese...
başka bir şey değil! sadece oturup ta gönülden, içerden, derinden samimiyetle, ihlasla dualar gönderse... meydanları dolduran ve gözleri kamaştıran üzerlerindeki o beyaz elbiseler gibi duanın nuru da yedi kat göğü kaplasa...
ve indirse mevla o duaların bereketiyle bin melek, bize yardıma! yine dua; bin melek daha... her duaya binler melek inse!
dualardır bizi Rabbimiz katında değerli kılacak!
dualardır kaderin de önüne geçebilecek!
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Dünya sahnesi müslümanın zulüm ve sürgün yeridir. Yıllardır varolan bu başörtüsü sorununun bundan sonrada çözüleceğini sanmıyorum. Zehirli otlar aramızda olduktan sonra bu yara hiç kapanmayacak. Ağırlığını omuzlarımda ve gönlümde hissettiğim, içimde sallanan başörtüm... İnsan düşününce başörtüsü sorun olur mu hiç diyor? Ama inanmayana, inkarcıya dünyada Allah'a götüren tüm köprüler sorun... Bu dünyadan ümidim kalmadı..Ulaşamadığım diplomaların, yarım kalmış okul yıllarının, yanlışlarımın, yalnızlıklarımın, derin titreyişlerimin hepsi gün be gün içimde, kitaplarımda, kasetlerimde, dergilerimde büyüyor. Ama ne çare! Yenilgiyi kabullenemesem de gitgide elimi çekiyorum dünyadan. Umuda boyanan cümlelere tutunmadan yüreğimiz ağzımıza gelip kusacağımız günü düşünerek; Sezai Karakoç gibi "Uzatma Dünya Sürgünümü Benim" diyorum. Yaşamak ağrısı asıldı boynuma!
Bitmeyen Umutların Kırık Hatırasına....Malatya/Darendeden "Hulusi Bir Kalp Diliyle ve Hulusi Bir Dil Rızasıyla Darendevi Selamlar..."
Bahsi geçen sorgu, içsel bir hesaplaşma değil. Anlatacağım tam da bunun zıttı aslında. Kendiyle hiç hesaplaşmamış, belki hesaplaşamamış bir insanın başkalarını sorgulaması mevzuumuz…
Üstelik bu başkasını sorgulama esnasında bile zerre kadar içine bakmaya yanaşmamış, ‘ben her şeyin iyisini bilirim’ edasıyla karşısındakini olabildiğince ezmeye çalışmış birinden bahsetcem şimdi.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkenin birinde ismi lazım değil bir tıp profesörü yaşarmış. Bu zat; aynı zamanda kraldan çok kralcı olanların da başıymış. Bir gün bu ülkenin yöneticileri, dönem dönem yasaklanmış fakat sonraları serbest bırakılmış bir şeyi yeniden yasaklamaya karar vermişler.
Kurullar kurmuşlar, bildirgeler yayınlamışlar ve sonunda birkaç üniversiteyi seçip, bu okullarda okuyan başörtülü kızların örtülerini çıkarmadan okullarına devam edemeyeceklerine karar vermişler.
‘Ama yazık olmasın çocuklara, önce bir konuşalım; belki bu başörtünün ne menem bir şey olduğunu anlatırız da, örtüyü çıkarıp tahsillerine devam ederler ‘ diye de çok ince bir düşünceyle, adına ‘ikna odası’ denen bir oda açmışlar. Okullarına kayıt olmaya gelen öğrencilerin başı açık olanlarını kayıt masasına, başı örtülü olanları da bu bahsi geçen ikna odalarına götürür olmuşlar. Bu odadan çıkanların kimi örtüsünü çıkarmadan geldiği yoldan geri gönderilirken, kimileri de odada yeterince aşağılanmamış gibi, çıkışta da fakültelerinin kayıt masasına gidene kadar, önlerinde bir çalışanla başları açık, boyunları bükük salonda öööyle gezdirilmişler.
Neyse masalı uzatmayalım; bu arkadaşlardan başını açmayı kabul edenlerin kayıtlarını yapmışlar, etmeyenleri de zorunlu olarak okuldan uzaklaştırılmışlar.
Şimdi diyeceksiniz , peki hani ya şu ismi lazım değil profesör…Tamam tamam sabır şimdi ona da sıra geldi….
İsmi lazım olmayan tıp profesörü, bu ikna odası tabir edilen odada oturuyor, gelen öğrencilerle konuşuyor ve onları güzellikle, olmazsa çirkinlikle ikna etmeye çalışıyormuş.
Yine bir kayıt günü Prof. un oturduğu odanın kapısı açılmış, kısa boylu çocuk yüzlü biri girmiş içeri. İsmi lazım olmayan, onu bir güzel karşılamış ki sormayın… daha önce kayıt olmak için verdiği başı açık resmine bakıp, ‘aman güzel kızım ne güzel saçların var senin öyle’ demiş. Demiş ama aslında kızın saçları hiç de öyle güzel falan değilmiş. Prof. kıza adını sormuş, ‘Büşra’ yanıtını almış. ‘Babanın adı ne güzel kızım?’ demiş. ‘kız söylemiş. İsmi de yobazca bulan prof., okuduğu liseyi sormuş kıza, cevap imam hatip lisesi de olunca, prof. un gülen yüzü giderek gerilmeye başlamış. ‘bak bu kadar çalışıp, iletişim fakültesi gibi güzel bir bölüme girmişsin, değer mi şimdi altı üstü bir örtü yüzünden okulundan olmaya’ demiş kendini zorlayarak tatlı tatlı… Kızdan ‘bence değer’ cevabını alınca, bu üslubun fayda etmeyeceğini anlamış bizim prof. Başlamış sayıp dökmeye….
‘senin adında meymenet yok zaten, babanın adı da belli. Okuduğun liseye bak, senin gibilerin ne işi var zaten böyle fakültelerde, siz oturun din kitabı okuyun, başka da bir şeyden anlamazsınız….’ Daha da konuşmuş aslında ama bizim kız duymaz olmuş artık söylenenleri.
İçinden geçiriyormuş, sol görüşlü bir devrimcinin hayatını anlatan kitabı çantasından çıkarıp prof. a göstermeyi. Masal bu ya tam kitabı çıkaracakken, kadının başının iki yanında iki at gözlüğü belirivermiş birden. Ve bizim kız kitabı çıkartmaktan vazgeçmiş, çünkü kadının tam karşısında oturmuyormuş ve kadının o gözlüklerle yan tarafında kalan bi şeyi görmesi imkansızmış.
Bizim kız düşünmüş taşınmış, sonunda ‘söyleyecekleriniz bittiyse ben kalkayım’ demiş. İsmi lazım değil prof. bir sinirlenmiş bizim kıza; ‘saygısız şey, terbiye denen şeyden eser yok sen de. Ben ismi lazım değil fakültenin ismi lazım değil kürsüsünün başkanıyım, okuluma gelip benimle görüşmek istesen, değil benimle konuşmak, kapıdan içeri almazlar seni, ben vakit ayırıp seninle konuşuyorum burada, sen zerre kadar beni dinlemiyorsun’ ve kabilinden cümleler kurmuş, gözlerinden adeta ateş fışkırıyormuş. Prensesli masallardaki, prensesi kaçıran hain ejderhalar gibiymiş adeta… Neyse uzatmayayım, bizim kız ayağa kalkmış, ağzından tek bir cümle dökülmüş, ‘benimle konuşmayı isteyen sizdiniz’ ve kapıya yürümüş, bu arada bizim ismi lazım değil prof. arkadan hala konuşuyormuş, ama kız için söyledikleri bir anlam taşımıyormuş. O odadan çıkarken hem prof. a hem de tahsil hayatına sessizce veda ediyormuş. Başı hala dik, ama içi çökmüş olarak…
Masal da burada bitmiş, onlar erememiş muradına, biz yanalım okulunu bırakmak zorunda kalan kızcağızın haline. Gökten üç elma düşmüş, biri anlatana, biri dinleyene , biri yaşayana….
Ufff başım, kafanıza iki elmayı siz de yiyin bakın da, nasıl acıyor, görürsünüz…
Selam hepimizin üzerine…
aşktır ölümden güzel olan, bak ve gör yaşam düşlerdedir... "düş sokağı sakinleri"
bu sorun sivil toplum kuruluslarıın siyasi partilerle de uzlasarak halkı sokaklara döküp. refaranduma götürmeyi sağlayıp YÖK ü kaldırmakla dahi çözülemeyebilir.
Biz kendimizi degistirmedikce Allah bizi degistirmez. ve biz kendimizi degistirsek acizane, Allahın degistiremeyecegi iş yoktur: ne sorun kalır ne müşkül ne mesele...
Dün gece HilâLTv'de Vahyin Penceresinden isimli haftalık kalp terapisinde Mustafa İslamoğlu isim vermeden birşey anlattı. Bir Tv programında, şu an ChP milletvekilii olan ve bir araştırma şirketi olan bir adam şöyle demiş:"Eğer serbest bıraksak bütün kızlar kapanır".
Sivil toplum belki. Hani şu şapka kanunu vardı ya, İskilip şehidiyle anılan frenk mukallitliği.. O yasa halen bitkisel hayatta sanıyorum ki. Başörtüsünün de böyle bir zaman aşımına kalmasını beklemek çok uzun sürer.. Sibel Eraslanın dediğine göre 1968'den beri devamedegelen bir sorun..
Ben referandumdan yanayım. Öyle üniversite, özel alan, mözel alan değil. Ben başörtülü Vali görmek istiyorum. Referandumun kapsadığı alan bu olmalıdır. Herhalde çok yakında görürüz. Bu sene 2 defa tam ay tutulması varmış. Uzun zamandan beri ben oyumu felakete veriyorum zaten...
İşim gereği çok değişik çevrelerden değişik önemde kişiliklerle görüşmelerimiz oluyor. Bir dönem çok sıkı başörtüsü karşıtı bir adamın evine gittim, onunla sohbet ediyoruz. Konu malum, adam esip gürlüyor. Bir de baktım ki yan odada bir tıkırtı var. Oraya dönüp baktığımda başörtülü temizlikçi bir kadın pencerenin tozunu alıyordu. Anladım ki, başörtüsüne dini bir emir olduğu değil, başka bir nedenle karşı çıkılıyor.
Başörtüsü takan bayanların kaliteli birer birey olarak kamusal hayatta yer almalarına karşılar aslında. Temizlikçi olarak kalmak kaydıyla en tavizsiz yasakçının bile evine rahatlıkla üstelik de bir tercih nedeni olarak girilebiliyor. Ama eğitim alıp entelektüel/aydın/düşünen bir kadın kimliği kazanacaksa, hakkıyla kazandığı okula bile kabul edilmiyor başörtülü kadın.
İnançlı bir kadının kamusal hayatta başörtüsü takmayan batılı kadın modeline alternatif olmasını istemiyorlar. Onları asıl ürküten budur.
Son dönemlerde ortaya çıkan şu sıkmabaş tartışmalarında da aynı mantık var. Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmaları ekseninde gündeme getirilen bu yeni tartışmada da açıkça diyorlar ki, "Biz aslında sıkmabaşa karşıyız. Yoksa bizim baba annemizin ya da köylü Fatma Teyzenin taktığı türden takılan bir başörtüsüne neden karşı olalım ki!!!"
Sıkmabaşa neden karşılar? Bu sorunun yanıtını vermeden önce buna alternatif olarak öne sürdükleri temizlikçi bayanın taktığı başörtüsüyle sıkmabaşın kıyaslamasını yapalım. Temizlikçi kadının başörtüsünü takan kadın köylü, eğitimsiz, ekonomik/kültürel/sosyolojik olarak en alt katmandan biri olarak görülüyor. Bakıldığında oluşan algı böyle... Oysa sıkmabaş öyle mi? Sıkmabaş, temizlikçi bayanın başörtüsünün daha modernize ve daha estetik bir görünüm kazanmış halidir. Dışardan bakıldığında bu, eğitimli, ekomonik/kültürel/sosyolojik olarak daha üst bir katmana dahil olduğunun işareti olarak görünüyor. Onların perspektifinden yorumlamaya devam edelim: Sıkmabaş köylülükten şehirliliğe, bedevilikten medenileşmeye doğru bir evrilmedir. Sıkmabaş (Bir ara türban da diyorlardı) inançlı kadını pejmurdelikten, köylülükten kurtaran bir semboldür. Ve sıkmabaş, inançlı kadına kendi estetiğiyle modern hayatın içinde hiç kompleksiz yer almasını sağlayan, ona güven ve cesaret veren en önemli enstrümandır. İnançlı kadın bu haliyle sosyal hayatta, modern batılı kadının bir alternatifi olarak yer alabiliyor.
Yasakçıları asıl tehdit eden budur. Onlar başörtülülerin medeni ve eğitimli olmasını değil, köylü olarak kalmasını istiyorlar.
... ve haliyle bu sorun nasıl çözülür bilmiyorum. İslamcı kadının kendi başörtüsüyle yakaladığı modern kimlik, sosyal hayatın içinde öteden beri tek model olarak ikame edilen batılı kadın figürünü tehdit ediyor. Alternatif olmak onları ürkütüyor. Asıl neden bu?
Yani kanımca...!
artık bu konu hakkında hıcbırsey duymak ıstemedıgımı soylersem,yazılanları onemsemedıgım anlasılmasın.
harcanmıs yıllar,goruntuye takılıp kalanlar sayesınde asıl verılmek ıstenen mesajı yakalayanlar ve kacıranlar..mesajın varlıgından bıle habersız olanlar..ne desem bılmem kı..konu acılır acılmaz bır yorgunluk cokuyor artık ,
offf be kardesler gelın susalım ve sadece "emrolundugu(n) gıbı dosdogru ol"maya calısalım,"yoksa bız aramızdan samımı olanlar ortaya cıkmadan bu yasagın bıtecegını mı dusunuyoruz "aceba?
ne zaman kı dosdogru olmayı ogrenırız ıste o zaman su yukarıdakı sıklar var ya..en basıt gorunenıyle bıle cozulur bu mesele,bazen sorun bıle demek ıstemıyoruz,derdimiz bize derman oluyor zıra..
eger kı vakıt gelmemısse tum sartlar uygun olsa bıle olmuyor ıste,olmuyorr,pekı oluncaya dek susacakmıyız,yoksa yapabılıyorsak dırekt acık mudahele,yoksa dılle,yoksa yıne "dıl"le tepkımızı mı gosterecegız?
acık mudahale nasıl olacak?
hökümet olacaksınııız,politik olmayacaksınız politikada oldugunuz haldeee,herseyı goze alacaksınııız ,olumu bıle..bu dırekt mudahale..ıyı de sız olursenız mesele de halledılmıs olsa..olur mu gercekten?
ama su da bır gercektır kı bu ugurda dokulen ter,gozyası bırer fıılı duadır,yeter kı hersey ıcın uygun zaman ve zemın secmek ıcın samımı bır gayret gosterılsın..
bıraz dagınık ,kopuk, karısık oldu ama yan etkılerı ılacın..
huzurla kalın
daha kısası,ya tum sıklar cozumde kullanılabılır ya da hıcbırı bırsey ıfade etmez..
cok polıtık bır cevap oldu..ee akıllıya kırk gun delı dense delı olur,40 yıllardır polıtık amaclar ugruna savasıyoruz(!) cok mu !!!
selam ve dua ile;
yaşım 47.. ezanın asli haliyle okunması hangi sorununu çözmüşse biz müslümanların, başörtüsü serbestliği de öylesi bir çözüm olacaktır.. nedir biz müslümanların sorunu? ben -yaşlılıktan olsa gerek- sorunumuzun ne olduğunu unuttum..sahi biz müslümanların sorunu ne? hatemül enbiyaya kadar müslümanların sorunu neydi? hatemül enbiyanın sorunu neydi? tabi olanların ve bizlerin sorunu ne? dedim ya yaşlılıktan olsa gerek unuttum.. hürmetlerimle..
cemal çalık
sorunu giysiye indirgemek isteyenlere karşı bizim öze dönme (Kur'an'a/Sünnet'e sarılma) çalışmalarımız etkili olur ancak. yoksa yine gündemi başkaları belirler ve biz de sanki kendi tercihimizmiş gibi konu etrafında döner durur ama kabuğu yine yırtamayız. mümkünse giysiden ziyade bedene ve ruha (ahlâka) tesettür boyutuna çekmeliyiz konuyu.
rahmetli Haluk Nurbaki (mekanı cennet olsun) bir canlı yayında gözyaşları içinde mealen şunları demişti; "Allah ile habîbi arasında öyle bir âşk vardı ki kim aşık kim maşuk bazen belli olmuyordu. ve eğer bu kainat/dünya hâlâ dönmeye devam ediyorsa bu minarelerden okunan ezanda geçen Muhammed (selam ve salat O'na, âli'ne ve ashabına olsun) adının hürmetinedir. ne zaman ki bu dünyadan Muhammed adı silinir işte o zaman kıyamet kopar!"
ezan'ın aslî hâliyle okunması Allahüâlem belki Türkiye'nin kıyametini önlemiştir. ortada sizin bizim göremediğimiz belki pek çok fayda vardır. Allah bilir biz bilemeyiz. bize düşen aslî olanları muhafaza etmektir. faydasıyla zararıyla meşgul olmak rıza'ya ters düşer hem.
öte yandan Mevlana'nın (mekanı cennet olsun) güzel bir tespiti var, yeri gelmişken onu da belirteyim. diyor ki Hazret-i Mevlana, "Bize göre her şeyin adı, görünüşe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. ... Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi."
bize burada sıkıntı olan, zahmet olan, daral getiren şeyler acaba Allah katında nimet, bolluk, genişlik, bereket, ..vb. gibi güzellikler olamaz mı!
bu sebebten yapılan işi küçümsememeli ama yapılanla da avunmamalıyız.
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Mesele, en temelde, muslumanca yasamak ve muslumanca yasanacak bir dunya tesis etmek meselesiyse, olayi "basortusu sorunu" olarak formulize etmek bizi cok yanlis baglamlara goturup meselenin esasini iskalamamiza yolacabilir endisesi tasiyorum. Biz eger kadinlarimizin basortusuyle serbestce yasayabilmesini, kamuda calisan erkeklerimizin cuma namazi icin is yerinden izin alabilmesini esas hedefler olarak koyuyorsak, "birilerinden demokratik hakkimizi almak" olarak algiliyorsak meseleyi, bu, en hafifinden, cok can sIkIcI. "Neyi kaybettgimizi hatirlamiyoruz" demektir. Neye talip olmamiz gerektigini dogru anlamamisiz demektir. Sistemle barisip, neo-liberal politik ideolojiye, kapitalist iktisadi isleyise angaje olmamizi kolaylastiracaksa turban yasaginin kalkmasi, kalksin istemiyorum ben. Bu sekilde hic degilse dunyaya karsi kuskularimizi ayakta tutuyoruz. Muslumanlarin kredi karti dagittigi su gunlerde "kusku" dan baska bir silahimiz kaldi mi bilemiyorum.
"Iyi hos konusuyorsun da, boyle afaki, artistik laflarla universitelere giremeyen kadinlarimizin sorunu cozulmuyor" diyenleriniz olabilir. Cok da haksiz bir itiraz degil bu. Ben de Sumeyye'nin hikayesini bir kez daha okumanizi salik veririm sizlere, teslimiyetin fedakarliksiz varolma ihtimalinin olamayacagini hatirlatarak.
Bence o çocuk gülerken öyle içi yanmamalı. /gülerken birileri imdadına gelmeli/
Çizgiler onun için ağır anlamlar taşımamalı. Bir çizginin ardında kendi kimliğini bırakmaya zorlanmamalı. Aynalar ona o kadar kötü bakmamalı hayır hakkı yok! Hakkı yok kimse acıyarak bakamaz onlara.Rablerinden gayri “Yalnız” olabilirler. İslamiyet’in yayılışında efendilerini korumak için önünde kenetlenen “mümin” insanlar gibi insanlar yok çevrelerinde zira. Sırtına yüklenerek yükselenler var fakat onları yüklenenler yok. Var olan /bir mendilde saklanan gözyaşları/. Var olan acı, ne çok acı… hissedilmeden köşelerde söylenen sözler.
..sorunu ancak YÖK'ün kaldırılmasıyla çözümlenebilecektir..
O kale, yıkılmadan fethedilemez!..
V inşallah çözümlenecektir; hiçbir şey bu şekilde devam etmez!
Ümidvâr olmak lazım.
Allah'tan ümit kesmek kebâirdendir.
İş bizim çalışmamıza v dualarımıza kalmış. tevekkülümüze yani.
Biz liyâkat kesbedersek çözülmeyecek mesele yoktur; yeter ki biz enfüsî alemimizdeki sorunlarımızı ferden ferdâ çözelim..
Bu konuda üniversiteyi bitirmiş bitirirkende üniversite kapısında hiç vakit kaybetmeden kendini içeri atıp çıkışta da hiç vakit kaybetmeden kapıdan uzaklaşmış biriyim. Üniversitenin girişindeki dramatik ve acizliğimi gösteren tabloya okuduğum sürece katlanamayacağımdan böyle davranmak zorundaydım belki de.
Konuyla ilgili 2002 yılının Temmuz ayından bir haber yansıtmak istiyorum bu güne, hatırlarsınız belki !!! acilen doktora kaldırılmış bir annemiz vardı adı MEDİNE idi. Adı gibi güzel nurlu anne... Kanser hastası durumu ağırlaşınca hastaneye kaldırılmış ancak kapıda bekletiyorlar nedeni kamusal alan başörtüsüyle giremezsiniz... Artık beklemiyor...
Haberi duyunca hastaneye gitmek geldi içimden... Gidemedim?! Yanı başımda başörtüsü olduğunda içeri alınmadığından dolayı acı çekenlere ne yapıyordum ki orada ne yapabileceğim??? Sonra düşündüm öyle büyümek gerekiyorki onların gösteremediği ne varsa dünyada iyiye dair onların yüzüne hakikat ve iylik niyetine vura vura göstermek gerekir. Onlardan merhamet dilenmek yerine onlara nasıl merhamet edileceğini gösterecek kadar büyümek gerektiğine inandım o günden sonra.
Soruya gelince ben nasıl olmayacağını söyleyeyim nasıl olabileceğini siz çıkarın. Oturarak olmaz, yetinerek olmaz, üretmeyerek olmaz, birlikte olmadan olmaz, sahte cennet kurma peşine düşerek olmaz, Allah yerine parti başkanlarına güvenirsek olmaz, Kur'-an'dan uzaklaşırsak ve öyle yaşarsak olmaz....
"Sökün yeryüzündeki tüm boruları merhamet boruları kurun insanlar arasına"
Her inancın yayılma ve taraftar bulma serüveninde sembol haline gelmiş kahramanları vardır. İnananların sonraki zamanlarında sembol haline getirdikleri kahramanlar inancın nelerle karşılaşabileceğini, düşmanlarının kimler olabileceğini, dava kabul edilen söylemin hangi zorluklarla gelinmesi gereken yere gelebileceğinin temel işaretlerini vermesi açısından ideolojinin kendisi kadar önemlidir. Bu sembol kişilikler misyonerlerine kolaylık sağladığı kadar hayran olmaya eğilimli kullarına da yön verir. Deniz Gezmişlerden Metin Yüksellere ve Sait Nursilere vs varıncaya kadar idol olmuş şahsiyetlerin sonradan hayranlık uyandıracak derecede taraftar bulması inançlarına samimiyetlerini katmış olmalarından kaynaklı. Bu şahsiyetlerin temel özellikleri ideolojilerinin şahitleri olması, çileli yolda maruz kalınan işkencelere gösterdikleri direnişleri ve her şeye rağmen davalarından vazgeçmeyişleridir.
Bu insanların hayatları anlatıldığı kadarıyla da ilginçtir. Belki yaratılıştandır belki de kendi inançlarını yaşama şeklidendir hayat onları savundukları inançlarının şaheserleri haline getirmiştir. Bu sembol kişilikleri ideolojik oluşumların çoğunda görürüz , düzenlenen özel günlerde isimlerini mücadeleleri ile birlikte sık sık duyarız.
Üniversitelerdeki ve kamu kurumlarındaki başörtüsü sorununun sembol haline gelmiş bir kişisi var mı diye düşündüğümde aklıma Merve Kavakçı ve Leyla Şahinden başkası gelmiyor. Kutlu bir inancın neferleri ve bu inancın tarihi içinde bir çok mücadeleci örneği olmasına rağmen herkesin yakınen tanık olduğu bir eylemin bu iki isimle silinip gitmeye yüz tuttuğu verilen savaşın doğası ile ne kadarda doğru orantılı olduğunu düşünüyorum.Aslında bu insanların başörtüsüne karşı verdikleri mücadele ile başörtüsünün sorun olarak görülmesi arasında ki ilişki eylemlerin samimiyetsizliği ve sonrasında seküler olanın inançla ilgili duyarlılıktan daha baskın olduğu gerçeğini de destek bekledikleri kesimlere gösteriverdi. Çok kısa bir zaman da memlekette başörtüsü sorununun olmadığını anlayıverdik.
80 sonrasında rektörlük önünde açlık grevi yapan kız öğrencileri biliyorum. Birkaç tanesi bu eylemi sürdürürken onlara varlıkları ile destek olanlar vardı. Fazla kalabalık falan değillerdi ve kimse de -bu eylem Konya gibi bir yerde yapılıyordu- desteğini falan vermiyordu. Sonrasını hatırlamıyorum. Üniversitede de okuduğum yıllarda bir yasaklama yoktu. Sonrası malum 28 şubat ve yönetmelikler.
Sizlere anlatmak istediğim olay yaşayanı tarafından tarafıma sohbet esnasında anlatılmış gerçek bir olayın iç yüzüdür. Samimi bir Müslüman’ın ve başörtüsü eylemcisinin anlattıklarıdır. Dinlediğim zaman neden başörtüsü meselesinin gerçekte sembol kahramanları olmadığını ve bu eylemlerdeki mücadelelerin neden sonuç vermediğini biraz olsun anlamama yardımcı oldu. Bu arada mağdur şeklinin Merve Kavakçı gibi ABD’ye giderek mücadelesinden vazgeçmesi ve bir çoklarının okullarına ve işlerine devam ederek yok olması nedeniyle oluşturulan platformların da gerçekçi ve inandırıcı olamayacağını düşünüyorum.
Olay Mustafa Taşar rahmetlinin bakan olduğu dönemde Ankara Üniversitesinde geçiyor ve bir grup üniversite öğrencisi ki anlatan ağabeyde bu eylemin içindedir üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması için açlık grevi eylemi yapıyorlar.Eylem yapılmasına yapılıyordur ama bir aylık bir süre geçmiştir açlık grevine katılanlarda hiçbir değişiklik olmamıştır. Sabah olununca açlık gösterisinin yapıldığı yere gelinir beklenir ve sonrasında dağılınır ve bir ay süresinde aynı eylem tekrarlanır. Eylemci gençler ilk günkü zindeliklerinde açlık eylemlerine katılırlar oruç tutarken akşamı zor eden Müslüman eylem sabahına hiçbir açlık ve susuzluk belirtisi göstermeden bir aya yakın süreyle devam ederler ta ki Bakan Taşar üniversiteyi ziyaret edinceye kadar. Bakanın üniversiteyi ziyaret edeceğini anlaşılınca eylemi yapan grup aslında aç kalmadıklarını eylem yerinin terk edilmesinin sonrasında başörtüsü orucunu bozduklarını birbirlerine itiraf ederler. Bu eylemin içinde ilahiyat fakültesi öğrencileri de vardır. Bana olayı anlatan ağabeyde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisidir.
Bakanın üniversiteye ziyaretinde açlık grevi yapan bu grup medyanın bu ziyarette bulunacağını düşünerek kendi içlerinde bir plan yaparlar. Bakan üniversiteye ziyaret geldiğinde medyanın önünde eyleme katılanlardan bir tanesi bayılma numarası yapacaktır ve kendisini yere atacaktır. Böylece açlık grevine medyanın dikkati çekilecek ve başörtüsü mücadelesi ulusal basın da yer alacaktır. Böyle bir düşünce tamamen temennidir tabi.
Eylem kararlaştırıldıktan sonra açlık grevindeki eylemci grup bakanın önünde kimin kendisini yere atıp baygınlık geçireceği konusunda gönüllü arar. Ancak kimse gönüllü değildir belki de Müslümanca bir vicdan yüzünden kimse böyle bir oyunun içinde yer almak istemez. Ama grup basının ilgisini çekmeye kararlıdır ve aralarında kur’a çekerler. Kurada bana bu olayı anlatan ağabeye çıkar.
Beklenen gün Bakan Mustafa Taşar’ın geleceği yönde açlık grevi yapan ve onlara destek verenler toplanır. Basın ordusu ile birlikte üniversiteye geldiğinde eylemcilerin yanından geçerken olayı anlatan ağabey kendini yere atar ve ortalık karışır. Açlıktan güya bayılan eylemciyi orada hazır bulunan medyanın önünden geçirirler. Öyle apar topar kaldırıp götürürler ki işte o zaman hastahanelik olur. “Çarpılmadık bir yerim kalmadı bütün vücudum parçalanıyor sanmıştım” diyor.
Sonuçta bir şey olmamış tabi ki... basının ilgisini çekememişler ve olaydaki gönüllüyü de hastahanede Hüsnü Aktaş ziyaret etmiş o kadar. Yani eyleme destek verenlerin bile desteğini alamamışlar.
Başörtü mücadelesindeki samimiyetin Merve Kavakçı ve Leyla Şahin gibi isimlerle anılması ve hakkıyla bu mücadelesini verecek inançta eylemcilerin yokluğu başörtüsünü kamuoyunda bir sorun olmaktan çıkardı. Üstelik sorun olmaktan çıkaranlar da yine başörtüsü mücadelesini yürütemeyenler oldu. Kanaatim şudur ki bu tür eylemlerin samimiyeti olmuş olsa idi eylemler sonuç verebilirdi. Ama bu öyle bir inanış ki hemen her şeyden önce kendisini modernleştirerek çağdaş olana entegre oldu olmaya da devam ediyor.
Okan bey ...Demek seksen döneminde Konyada eylem yapan kızlar
samimi değildi öyle mi? Siz kız lisesinin önündemiydiniz? Orada ne münasebetle bulunuyordunuz? Yoksa sadece duydunuz mu?
Bu sözleri ancak tokluk grevindekiler söyleyebilir. Çünkü ben oradaydım. Samimiyetsiz tek bir kişiye rastlamadım. Çünkü ben ablaları idim ve benim yanıma sürekli geliyorlardı.
Neden siz de greve dahil olmadınız? Yoksa bu sorunun seyircilerinden misiniz? Allah kendi hükümleri ile ilgili soruları bu ümmetin sadece bir kısmına mı yöneltecek...Madem beğenmedin sen daha iyisini yapabilirdin demeyecek mi?
Bu konuyu konuşmaktan yorulmuş birisi olarak beni cevap vermek zorunda bıraktınız. Bu niyet okuma fasılları bizim aramızda da var maalesef. O yara beni öldürmese de bu yara öldürecek...
Gelin şu tokluk grevini bırakın. Oturun Mevlana türbesinin önüne ...
Gece gündüz başınızı beklemezsem namerdim.
Okan bey, azizim;
açıkcası Deniz Gezmiş ile Said Nursi'nin aynı çizgide kabul edilişini içime sindiremiyorum. Hem kim niçin onu örnek alsın ki ? Bu yolun sonu Che'ye kadar gider. Kötü niyet aramıyorum ama keşke böyle yazmasaydınız.
Ayrıca Sakine hanımı, "Oturun Mevlana türbesinin önüne.
Gece gündüz başınızı beklemezsem namerdim..." diyecek yürekli duruşundan;
ve şimdiye dek duymadığım "Tokluk grevi" benzetmesinden dolayı tebrik ediyorum.
Emre kardeşim deniz gezmiş ve said nursiyi bir tutmadım. aynı cümlenin içinde yer almaları birini diğeri ile aynı kılmaz... demek istediğim bu iki insanın sembol olma şekli ve mücadeleleri ile sonrakilere örnek teşkil etmesi. başörtüsü mücadelesi varsa ki var olduğunun neden inandırıcı tarafı olmadı. sözlerim biraz bu mücadelenin içsel anlamdaki sorgulanışı... ayşenur hanımın yazdığından demek istediklerim daha iyi anlaşılmış oda bu mücadeleye destek verdiğini söyleyenlere inanmadığını dile getirirken isabetli bir tavrın içinde. açlık grevleri sonuç vermeyecekse neden bir müslüman böyle hamasi bir eylemin içinde bulunur. bu nasıl bir inanmadır. Sakine hanımın dedikleri de inandırıcı değil. biliyorum ki açlık grevinin içinde olacak bir müslümana söyleyeceği başka bir şeyi mutlaka bulabilecektir. bu sözlerim sakine hanıma değil ama böyle düşünen islamcı bir çoğunluk var. dinin ideolojik boyutu denen şeyde bu yani bir menfaatla ortaya çıkması. mefaatin gerçekleşeceği düşünülmediği zaman mücadelenin kavgasından da vaz geçilmesi. yıllardır neden islamcı mücadelede partilimi partisizmi tartışmaları yaşandı. bence bu tartışmaların bile kökeninde dine olan samimiyetsizlik ve bütün ruhu sarmış dinden büyük korkular var...bu korkulardan dolayı da yarı Amerikan vatandaşı biri ile bu mücadelenizi yürütürsünüz...ve kamuoyuda sizi öyle bilir. sözlerim bir yergi değil olanı biraz da kendi içinden anlatmaya çalışmak...
deniz gezmişin ve yanındaki arkadaşlarının kullanıldığı; yanındaki arkadaşlarının ülke dışına kaçmaları sağlanırken deniz gezmişin kaçamadığı ve yakalanıp idam edildiğini anlatıyordu bu olaylara görgü şahidi bir asker geçenlerde.
said nursi ile aynı cümlede bile kullanılması esef verici. deniz gezmiş, onun kadar ilim tahsil etmiş, cephede vuruşmuş, esir düşmüş, devlet reislerine hakkı tebliğ etmiş, hapislerde eziyet çekmiş, sürgünlerde ömrünü çürütmüş ve milyonlarca insanın ufkunu/gönlünü açan eserler vermiş birisi midir ki idollükte ikisi bir tutuluyor!
deniz gezmiş sadece isim olarak yaşatılan biridir. niye yaşatıldığı da malum... onun gibi bu düzenin yaşatmak zorunda olduğu pek çok idol(!) var. yaşatılmazlarsa düzenleri bozulur çünkü. onu sembol olarak alan kaç kişi var ki hem!
ama said nursi öyle mi! o aksine düzen tarafından unutturulmak istenen ama milyonlarca kişinin örnek aldığı bir insan.
yok... benim de gönlüm aynı cümlede bile yanyana olmalarına razı olmadı.
bir de hep olumsuza bakmayın. güzel düşünün, güzel görün, güzel yaşayın... kem düşünce, sahibini de hasta eder.
Allaha emanet kalasınız
muhabbetle,
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Ümit kardeşim aynı cümlede bu iki insanın yer almasında esefle karşılanacak bir şey yok. ikiside davalarının insanı olarak, bir kahraman olarak kendilerini isbat etmişlerdir. 20 li yaşlarda darağacına giden bir gencin mücadelesine saygı duyuyorum sadece. olaya dışarıdan bakarsanız bir inanç nasıl yaşanır said nurside gördüğünüz şeyleri onda da görürsünüz. yoksa Güniz Sokakta eylem yapan lümben gençlikten bahsetmiyorum. said nursinin alimliği saygı uyandıracaksa mesele lafımız yok ki ben daha ötesini söylüyorum bir tavırdan bahsediyorum. şimdi size bakışınızla ilgili soruyorum. said nursi üzerinden deniz gezmiş üzerinden köşe tutanlar gibi yolunu bulanlar yok mu.? bu dava adamının gölgesinde firavun saraylarının hayatını yaşayan ,onun kitapları ile imanlarını bulduklarını söyleyenlerin kurulu düzen içinde ki dansları seni düşündürmüyor mu? ki ben bunlardan da bahsetmiyorum. bir kahramandan bahsediyorum. bu mücadelinin kahramanı neden yok işte asıl vurguda bulunduğum şey bu? bu gün başörtüsü üzerinden kim siyaset yapmıyor ve yapanların iktidar hesapları ne kadar rahmani. ötekileştirerek iman korunamaz mesele içe bakmadır. içe bakıldığı zaman yüz yüze olunan bir durumdan cesaretsizlikte ödleklikten ve dünya sevdasından başka duygularımızın olmadığını göreceğiz. bu sözlerim herkesden önce kendimedir. AYRICA, yayınlanan yazın hoş olmuş eline sağlık... selamlar
O. Ş. 'ye
yorumunuzda vurgulamak istediğiniz noktayı anlamakla beraber,bir şeyi anlayamıyorum. Öncelikle şunun bilinmesini isterim ki amacım polemik oluşturmak değil. Bu hoşuma da gitmez zaten. Anlama çabasında olan bir kardeşinizin gayreti olarak bakarsanız sevinirim. Bahsetmek istemediğiniz konudan bahsetmekle, bahis açmama sebep oldunuz. Konunun buraya gelmesini de istemezdim ya. “bu dava adamının gölgesinde firavun saraylarının hayatını yaşayan, onun kitapları ile imanlarını bulduklarını söyleyenlerin kurulu düzen içinde ki dansları” cümlenizle bir çok insanı zan altında bıraktığınızı düşünmüyor musunuz? “damarına mı bastık?” diye bilirsiniz. Mesele bu değil. Her kim ya da hangi mesele olursa olsun vaziyetin genelleştirilerek ya da yuvarlatılarak umumun etiketlenmesidir rahatsızlığım. Ki böyle bir durumun ne olduğu da tartışılır.Bende, oldukça sloganvari bir çağrışım yapar bu genellemeler. amacınızın bu olmadığına inanıyorum ama yine de rahatsızlığımı belirtmek istedim .
Dediğiniz gibi deniz gezmiş mücadelesinde azimli ve kararlı olabilir. Ancak bunu uygulamadaki metodlarına baktığımda-fazla bir şey de bilmem aslında, ama bildiklerime kıyasla söylüyorum- bu mücadelesine SAYGI duyacağım anlamına gelmez. Çünkü bu potansiyeli nasıl kullandığı önemlidir benim için. insanî mi, gayri insanî mi?
Ve yine dediğiniz gibi eğer bir şeylere inanıyorsak bizi galip getirecek samimiyetimiz. Bende ki karşılığıyla ihlasımız. Ama ihlasın kimde olduğunu bilemem. Selametle efendim. Yanlış anlaşılmamışızdır umarım.
demeye çalıştığımız kahramanlık ikisinin en büyük farkı zaten. o 20 yaşında idam edilen genç kullanılmıştı, diğer arkadaşları yurt dışına kaçarken o yakayı belki istemeden ele vermişti. zoraki kahramanlık gibi yani... ona bakarsanız ülkücü ya da solcu gençlerin o dönemde hapishanelerde çektikleri çileler hepsini birer kahraman yapar. deniz gezmiş kendi inandığı idealler uğruna biraz da oyuna gelmek suretiyle yakayı istemeden el vermiştir. hani günümüzde gündemi işgal eden cinayetlerin tetikçilerinden birinin dediği gibi; "yakalanmam hiç hesapta yoktu!"
ama Said Nursi'nin kahramanlığı öyle değil işte! onunki Rahmani! karakterinde var. onun hayatını kim okursa okusun hayran olur. mesela şerif mardin... adamı nerdeyse aforoz ettiler onun hakkında kitab yazdı diye. ben ikisinin ardından giden kitlelerine değil bizzat kendilerine nispetle aynı cümle içinde yer alamazlar demiştim. üstteki yorumumda da saydım said nursinin özelliklerini. bir talebe, komutan, alim, mazlum, müçtehid ve koca bir çınar her gün kökleri büyüdükçe büyüyen ama daha derinlere yerleşen! vehbi vakkasoğluydu galiba; "said nursi, yüz gandi eder" demiş.
başörtüsünde kahramanlık hadisesi ise elbette haklılık payın var. bir isim öne çıkmadı belki. ama illaki bir isme mi endeksli olmalı davalar! her biri anısını anlatmaya kalksa her biri kahraman olur gözümüzde. dinledim bir kaçını, erkekliğimden utandım. yerin dibine girsem dedim ama biliyordum yer de kabul etmezdi onlar acı çekerken yan gelip yatanı! ama adımı ümit koymuşlar...
belki çok özel bir isim çıkmadı ama bir bütün olarak mücadele verildi. zor şartlarda yetişen ilerde daha verimli olur inşaAllah. bir nesil zor bir dönemden geçti. kalanlar, yoluna devam edenler Allahın izniyle dimdik yürüyüp bu davayı daha ilerilere götürecekler. içlerinde hep bu ukde olacak çünkü!
bir önceki yorumumda da şunları demiştim;
sorunu giysiye indirgemek isteyenlere karşı bizim öze dönme (Kur'an'a/Sünnet'e sarılma) çalışmalarımız etkili olur ancak. yoksa yine gündemi başkaları belirler ve biz de sanki kendi tercihimizmiş gibi konu etrafında döner durur ama kabuğu yine yırtamayız. mümkünse giysiden ziyade bedene ve ruha (ahlâka) tesettür boyutuna çekmeliyiz meseleyi.
öte yandan Mevlana'nın (mekanı cennet olsun) güzel bir tespiti var, yeri gelmişken onu da belirteyim. diyor ki Hazret-i Mevlana, "Bize göre her şeyin adı, görünüşe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. ... Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi."
bize burada sıkıntı olan, zahmet olan, daral getiren şeyler acaba Allah katında nimet, bolluk, genişlik, bereket, ..vb. gibi güzellikler olamaz mı!
bu sebebten yapılan işi küçümsememeli ama yapılanla da avunmamalıyız.
hamiş: yazın hoş olmuş demiş ama hangisini olduğunu belirtmemişsin. ben hüsnüzan yapıp burada çıkan her yazımın üzerine alınıyorum;) hani seninkiler de fena değil:)
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Deniz Gezmiş ve Said Nursi arasındaki farkı çok iyi açıklamışsınız Ümit Bey.Daha bundan sonra ikisi aynı cümle de kullanılmaz ve ikisine de aynı saygı duyulmaz inşallah.Selametle....
Yorumlar
Buz Mavisinden Buz Ülkesine
Pzt, 05/02/2007 - 12:49 — Fatih M. TiyanşanBuz ülkesinde üşüyenler var, hem de yıllardır...
Ve her gerçeğin üzerinde bir gerçek var...
Bir nebze olsun hatırlamak adına, selam olsun onlara!
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
Kanımca..
Pzt, 05/02/2007 - 14:46 — Ömer AkbaşÇözülemez şıkkını kabullenmek mü'min'e ters düşeceğinden bunu geçebiliriz.
Siyasi partilerin zaten öyle bir derdi yok.Kendi tahtlarını sağlama almak için herkes kendi çapında kullanıyor lazım olduğu zaman.bu şıkkı direkt geçebiliriz.
Sokak eylemleri, sadece o sokakta kaldığı , arkası gelmediği için sonuca götürmeyecektir.
Sivil toplum kuruluşlarını destekleyen kaç kişi var ve kaç tane sivil toplum kuruluşun böyle bir derdi var.
Diyelim ki YÖK' ü kaldırdık.Bu işin arkasındakiler sadece YÖK'ü yönetenlermi ki çözüme ulaştırsın bizi.Eğer cevap onlarsa çözer.
Referandum bu işi çözüme ulaştırabilir lakin bu süreci refaranduma taşayabilecek babayiğit lazım önce.O da şuan görünmemekte inşaallah en kısa zamanda görmeyi hepimize nasip eder RABB'im.
NOT : Sayın TİYANŞAN, bir önceki ankette sizi zor durumda bıraktığım için özrü bir borç bilirim.Hakkınızı helal edin.Amacım bu olmadığı gibi ortaya konan emeği eleştirmek yerden yere vurmak veya vurdurtmakta değildi.Ben sadece cemat'in görüşünü merak ettiğimden anketi düzenlemiştim.Tabiki merakın sonuçlarına da katlanmak lazım.
"ALLAH, her şeyi bilendir"
Estağfirullah
Pzt, 05/02/2007 - 18:26 — Fatih M. TiyanşanHerhangi bir özür söz konusu değil Ömer Bey kardeşim, zor durumda kalmadım, esasen böyle bir anketin yapılmış olmasının iyi olduğunu düşünüyorum. Bu sitede belli kurallar çerçevesinde herkesin fikrini beyan etme hakkı vardır, aksini iddia etme hakkımız da yoktur. Görüş beyan eden arkadaşlara teşekkür ederim, ancak takdir yine de site sahibi sayın Şadan Ercan'ındır. Herşeyin hayırlısını dilemek lazım, hakkım varsa eğer helaldir.
Selam ve muhabbetlerimle...
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
mümine ne ters gelir
Cum, 09/02/2007 - 18:17 — kethuda meilmenkardeş
çözülemez seceneği mümine neden ters gelir biraz detay verirsen biz de öğreniriz
saygılarımla
Ümit ya da ümitsizlik...
Paz, 11/02/2007 - 03:20 — Melike S.Aydın"Allah'tan ümit kesilmez" tabirinin bu anketteki "çözülemez" şıkkıyla uzaktan-yakından bir ilgisi olmadığı kanaatindeyim. Zira hangi şıkkı işaretleyeceğime bu kadar zor karar verdiğim ilk anketti diyebilirim.
İşin siyasi tarafını burda konuşup tartışmak istemem. Fakat gerçekte düşüncem şudur ki; bizler henüz ilkokula giderken ablalarımız ve teyzelerimiz bize "Siz büyüyüp de üniversiteye gidinceye kadar çoktan çözülür bu sorun" derlerdi de inanırdık onlara.
Ama ben aynı teselli verici cümleleri içim rahat bir şekilde kardeşlerime söyleyemiyorum. Hatta kendime bile söyleyemiyorum. Hatta abarttığımı düşünün isterseniz - ileride bir kızım olursa- ona bile bu konuda bir umut verebileceğimi sanmıyorum.
Ümitsizlik değil bu. Şimdi amcalar kızacak bana burada. Ne diyosun sen diyecekler. Belki de aklım ermiyordur evet, belki de o kadar küçüğümdür. Belki gün gelip büyürüm ve belki okuyup büyük adam olurum.
Allah-u Alem...
iğne deliğinden deve geçmez mi?
Paz, 11/02/2007 - 22:55 — Ümit Demirşöyle anlatırlar;
zamanın birinde iki mümin varmış. birisi devamlı ibadetle meşgul olur gece gündüz mevlasına yakarırmış. diğeri ise biraz ağırdan alırmış vazifelerini. fakat melekler görmüşler ki o çok ibadet edenin adı cehennemlikler listesinde, öteki de cennetlikler...
işin aslını sormuşlar Allahü Tealaya. hikmeti nedir diye. bunun üzerine -Allahüâlem- sebebine melekler şahid, bize de misal olsun diye bir meleği bir soru ile insan şeklinde yeryüzüne indirmiş Mevla.
soru şu: iğne deliğinden deve geçer mi?
melek ilk olarak abid olana gitmiş. sormuş sorusunu. adam düşünmüş, "hayır, öyle şey olmaz" demiş. nasıl geçer ki, demiş o koca deve ufacık iğne deliğinden. hayır olmaz, imkansız!
sonra ötekine gitmiş insan suretindeki melek. yine aynı soru... ama bu defa cevap farklı. elbette geçer demiş. Allah isterse ya deveyi küçültür, ya iğne deliğini küçültür ya da bizim bilmediğimiz bir şekilde yapar bu işi.
evet, aradaki fark -mustafa islamoğlunun dediği gibi- Allah yokmuş gibi konuşmak, imkansız demek! mümine yakışmayan işte budur.
insanoğlu ne kadar da sabırsız der AllahüTeala. ve ancak çalıştığının karşılığını alır...
Allah size yardım ederse, sizi kimse yenemez. Eğer size yardımı keserse, bundan sonra size yardım edecek kimdir? Mü'minler, yalnız Allah'a dayanmalıdırlar. Al-i İmran 160
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Yüzde 1,5'un Sorunu
Pzt, 05/02/2007 - 13:45 — haşmet rasimBu hükümetin bu işi de çözeceği yok. İnsaf, dört sene oldu. Başörtüsü %1,5 sorunudur diye kestirip attı, şu günlerde ağlayan videoları internette gezen başbakan yardımcısı. Ama çok unutkan oldu cemaat, çok unutkan.
Referandum paklar sorunu; her seçim aldatılmaktan iyidir en azından.
Referandumla çözmek en hayırlısı olur.
Pzt, 05/02/2007 - 15:22 — muhammet yaylalıHükümetlerin çözmemesinde de hayır vardır diye düşünüyorum. Çünkü başörtüsü yasağını kaldıracaz derken her şeyi mahfetme tehlikesi olduğuna inanıyorum. Bu sorun hükümet eliyle çözülmemeli referandumla çözülürse hiçbir mercinin mızıkçılık yapma şansı olmaz. Ama ne olursa olsun rabbim yardımcımız olsun. Bu konu hassas. Canımız acıyor. İnsanoğlunun bir şeyi vaad etmesi kadar saçma bir şey olamaz eğer müneccim değilse. Çünkü bilmez mi ölüm şahdamarından daha yakın...
Sokak eylemleriyle çözülmez çünkü sokaktaki yapılacaklar yine sokaktakilerin canını yakar. Siyasi partilerle uzalaşmak çare olmaz çünkü yasağın ortaklarının çoğu parti mensubu değil. Yök bu işte tek merci değil. Ama bir şekilde çözülecek elbet.
İnsanlığın ormanına bir fidan daha dikebilmek için bunca bahar uykusuzlukları...
''Sokak eylemleriyle''
Pzt, 05/02/2007 - 15:24 — rüştü hacıoğluHerkesin bildiği cevabı yinelemiş olmakla, '' günah çıkarma ayini '' çabalarının başarısızlığını vurgulamak istiyorum. Burdan bakıp bunu ben görüyorsam, düşünün bununla kimin kandırılabileceğini?Düşmanlarımız bizi rencide edemez bilindiği gibi, ama onların jargonunu kendimize sıfat olarak yakıştırmak neyin nesi ki? Demek başörtüsü eylemi yapanlara bundan böyle rahatlıkla '' sokak eylemcisi '' sıfatını ekleyebiliriz; yaptıkları işe sokak eylemi yakıştırması yapabiliyoruz ya...
Bazen, gülsem mi diyorum; ağlasam mı?
Peki, sorun yokmuş gibi davrananlar hangi kategoriye alınıyor? Çözümü, başörtüyü çözmekte bulanların adını ne koyuyorsunuz?
Birde, Tayyip beyi suçlamak, mahşer günü mazeretleri listesinde kabuledilir bir hafifletici nedenmidir; bilmek isterim, öyleyse bünyeyi yıpratmayalım fazlaca....
Günah çıkaracaksak arkadaşlar, benim önerim '' mahşerde kabul edilebilir mazeretler vede kabuledilemezler listesi '' nin anketini yapalım evvela.
Selamünaleyküm
Çözülmeli...
Pzt, 05/02/2007 - 17:18 — Hilâl ŞakarÖncelikle çözülemez kategorisine oy verenlere sormak istiyorum.Çözülemez derken biz bunu sorun olmaktan çıkardık ve alıştık mı denilmek isteniyor.Yoksa ümitsiz bir tavır içine mi giriliyor bunu merak ettim.İlk şıkkı düşünerek işaretlemeyeceklerini tahmin ederek ümitsizlik hiçbir zaman yakışmaz bizlere demek isterim.
Benim cevabım bu sorun ortaya çıktığı yıllardan beri aynıdır kesinlikle referanduma gidilmeli...
Zaten referanduma gidildiği zaman ne sokak eylemlerine ne sivil toplum kuruluşlarının ortak hareketlerine ne siyasi partilerle uzlaşma arayışlarına gerek kalacaktır.Ve yök de referandum sonucuna uymak mecburiyetinde bırakılacaktır.Çözülemez diye bir şıkkım olmadığı için cevap referandumdur...
Ve referandumdan çıkan sonuç başörtülüler açısından yüzde yüz olumlu olacağı için bu yola başvurulmuyor zaten (Bu da bir gerçek )
Peki birde şunu sormak istiyorum cemaat com yetkililerine anket güzel,nabız tutmak güzel,üyeleri tanımak güzel fakat bu amaçların dışında bu yapılan anket sonuçları hangi alanlarda kullanılıyor.Yani yetkili mercilere iletiliyor mu?Yada hangi şekillerde değerlendiriliyor.Anketlere mümkün olduğunca katılmaya çalışan bir üye olarak bunu sormak isterim...
Selam Ve Duayla...
Yağmurmah
"En karanlık an şafak sökmeden önceki andır..."
yorum size ait.....
Pzt, 05/02/2007 - 20:21 — medine doganBasörtüsunden dolayi okulu biraktigim yilda, dogan kiz cocuklari su an Universite siralarinda olmasi gerek,gerisinide siz dusunun.Kimbilir bekli torunlarimiza nasip olur....umit.....Her zorluk ile beraber bir kolaylik vardir.
"Yikilan sehirlerin tekrar kurulmasina inanmayan kisiler inancsizdir."
***...***
Salı, 06/02/2007 - 00:52 — U.Ali BirkardeşlerKara kalbinin uçurumunda yankılanan bir sesle hitap ediyor:
-Siz! (3 harfe sığdırmak istediği: öldüreceğim, işiniz bitti, buraya kadar, güç bizde...)
(Şaşkın, mahcup) ''Ben mi?''
-EVET, SİZ! SINIF ÇOK MU SOĞUK?? BAŞINIZDAKİ BEREYİ NEDEN ÇIKART MIYORSUNUZ?(kara kalbi sıkışıyor öfkeden...)
SESLENİYORUM:Pasteur! Nerede kaldı AŞI???...
(Şaşkın, mahcup) Dilbilim dersinde dilini yutuyor...
Utançtan bir duvar örülüyor:
Şaşkın, mahcup ama GÜÇLÜ, Zişan gidiyor... Varoluşunu anlamlandırdığı adımlarıyla. Eksiksiz.
....
Yıllar sonra bir pankart açacağız, utancımızla aramızda perde.
''....Ümmetimin mümin kadınlarını cennete götürdüğünü görür gibiyim.''
Bu yolda yürüyenlere selam olsun.
GÖRÜR GİBİYİZ!!!
Çözeceğiz, Kalbimizin şarjörüne DUA süreceğiz!
(Medine Doğan/Ümit Demir'e SEVGİler)
iktidar olmak ile muktedir olmak arasındaki fark...
Pzt, 05/02/2007 - 19:16 — Karahan YalçınAslında yukarıda tadat edilmiş maddelerden bağımsız ve gayet basit bir şekilde çözüme kavuşturulabilecek yasak/sorundur, başörtüsü sorunu...Bilindiği üzere başörtüsü sorunu, bilhassa üniversiteli genç bayanlar arasında yaygın hale gelmesi sonucu ortaya çıktı...Bununla beraber görüntü yönünden albenisi yüksek eşarplar üretilmeye başlandı...İlkin yapılacak iş; üniversitelerde kullanılan başörtüsü türünün hammaddesi olan ipeğin ithalatına yüksek kota koymak...Tekstil konusunda son yıllarda ihracatını çok yüksek seviyelerde tutan Çin ile dış ticaret denge(sizliği)miz had safhalara ulaştı..."Çin ile olan ticari ilişkilerimizi dengelemek adına!! ipeğe kota koyuyoruz" desek kimin aklına gelir demokrasi, din hürriyeti?..."Din özgürlüğü" ile "ipeğe kota uygulanması"nın nasıl bir bağlantısı var, değil mi?...
Yurtiçi pazarda ise, gerek kayıt-içi, gerekse kayıt-dışı yapılan ipek üretimleri için de ipekböceklerinin soyunu kurutacak bir virüs (neler görmedi ki bu ülke, deli dana, kuş gribi v.s...basit/kolay ipekböceği virüsü mü bulun(a)mayacak!...Kaldı ki ülkenin başörtüsü sorunu ile içine düştüğü durumdan daha mı önemlidir ipekböceklerinin katli!) bulduk mu, geriye kalan kısım çok daha basit bir hal alır...Hala "ben başörtüsü takmaktan vazgeçmem" diyebilecek birileri, başörtüsünü yurtdışından mamül madde olarak getirmeye kalkarsa "mütedeyyin ve yurtsever olduğunu iddia eden biri nasıl olur da yerli malı dururken ülke dışından türban ithal eder" diyerekten onları ekonomik bazda ihanetçi sıfatıyla itham edebiliriz...Buna ek mahiyetinde başörtüsü ithaline sağlam bir vergi de konulabilir...
İlla ki birileri kafasını kapatmak istiyorsa, Deniz Baykal'ın bir vakitler Antalya'da tarım işçisi kadınlara dağıttığı al yazmaları gösterir "hem aynı işlevi görüyor hem de milli üretim kokan (cabası hormonsuz olması) bu yazmaları kullanmalı" dersek, başörtüsü sorununun bertaraf edileceğini düşünüyorum...Unutmadan; "başörtüsü kaçakçılığı"! ile alakalı birimler de oluşturulmalıdır...
İşin açmazı -teşbihte hata olmaz düsturu ile amiyane bir tabir kullanacağım- ; başörtüsü, tuvalet terliği değil ki, "şurada tak, burada takma" dinilebilsin...Özel hayatta başörtüsü tak, "kamusal alan -ki hala tarifi yapılamıyor-"da takma...Zaten islam dinine göre özel alanda takılmasına gerek yok, zira bir bayanın özel alanı; eşinin, babasının, kardeşlerinin kısacası mahremlerinin bulunduğu yerdir...Acaba diyorum, başörtüsü radyasyon falan mı yayıyor, ya da bilmediğimiz kimyasal bir tesiri mi var?...
Ne zaman başörtüsüne dair bir mevzu olsa, kimileri -çok kullanan bir tabirdir ve fakat gene de kullanmak elzem- kırmızı görmüş boğa gibi olabiliyor...O halde başörtüsünün takılacağı alanları belirleyelim, neymiş efendim; "boğaların kızdırılabileceği yerde takılmaz"...
Hamiş: Bir gün gözüpek bir siyasetçi/yazar/medyada sözünü duyurabilen v.s er kişi ya da hanım kişi çıkacak ve "boğalar da insanlar gibi yaşamayı öğrendiklerinde ve belhum adallıktan terfi edip insani özelliklere sahip olduklarında başörtüsü sorunu çözülecektir"...
Rektörler selama durduğunda çözülür anca
Salı, 06/02/2007 - 00:52 — M.Mustafa UZUN"Sokak gösterileri" diyerek olayı küçümseyenlerden değilim.
Fakat höt dediğinde kaçacak delik arayan veya danışmanlık kapısı göründüğü vakit tozu dumana katarak mevzilerini terkeden sivil toplumculuk oynayanlara da prim vermem.
Siyasi parti olarak Saadet işaret edilmiyordur sanırım. Cemaatlere de bu konuda pek iş düşmüyor kanaatimce.
YÖK kaldırılsa YAK gelir.
Referandum eh, belki ama hepsinden esaslı çözüm rektörleri selama dizmekte.
Dizecen birkaçını bak nasıl çözülüyor olay.
Vesselam
teşekkür
Cum, 04/07/2008 - 13:15 — sümeyye karayüreğinize sağlık.işte böyle. çözüm kolay. yıllar önce söylend ama bakalım ne zaman uyanacak bu mllet
hayırlısı.(tabi hakediyorlarsa)
soruna sahip olmak güzeldir
Salı, 06/02/2007 - 01:20 — Fatma Nihan YıldızBaşörtüsü sorunu çözülür..çok yakın bir zamanda da çözülür..eğer sorunumuz "başörtülü" olarak gireceğimiz yerleri genişletmekse yakındır zafer!
Ama bu sorunun çözülmesi, mücadele ruhumuzun azalmasına sebebiyet verir mi gerçekten şüpheliyim..meseleyi sadece başörtüsüne indirgeyip, altından "müslümanca düşünme" yi çekip almamız, evet sorunun çözümünü bizim için bayram yapabilir..bu işimizi hallettikten sonra acaba halletmeyi düşündüğümüz, kendimize dert edindiğimiz, çözülmeyi bekleyen bir "sorunumuz" var mı..Bence bütün mesele bu..yoksa bir boşlukta mı hissedeceğiz kendimizi..
sorun ; başörtüsü sorunu mudur? bunu bu şekilde dile getirmek ve bu şekilde algılamak biraz ufkumuzu daraltmak gibi geliyor bana..Sorun Allah'ın bir hükmünün uygulanmamasıdır..uygulanmayan binlercesinden biri..ve amacımız basortusune ozgurluk değil, Allah'ın kurallarına evet olmalıdır..
aslında en bastaki soruya "Başörtüsü Sorunu Nasıl Çözülür?" cevabım hani şu geçenlerde Abdullah Çalışkan'ın iki kelimelik güzel sözleri olacaktı da uzattım işte : )
Sorun Sadece Başörtüsü mü?
Salı, 06/02/2007 - 04:18 — Nihan İkbalSorunu sadece “başörtü”süne indirgemek,müslümanlar olarak “meselelerimizin” alanını daraltmak gibi geliyor bana. Hatta meselelerimizi sadece kadınlar üzerinden konuşmak için bir fırsat da doğmuş oluyor böylelikle. Erkeklerin terk etmiş oldukları sorumluluk alanlarını (istisnaları tenzih ederim) dikkatlerden kaçırıyoruz böylece. Ve bu bağlamda Efendimiz’in “Kadınlar yönetime geçtiğinde yerin altı üstünden hayırlıdır” mealindeki hadisini (motamot tam metin olmayabilir); kadınların bu alandaki eksiklik ve yeteneksizliklerine işaret olarak değil, erkeklerin sorumluluk alanlarını terk edişlerinin vehametini gözler önüne sermesi şeklinde okuyarak, üzerinde düşünülmeye değer buluyorum.
Ayrıca, A.Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda, İhsan’nın dilinden “Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak. O zaman ne olacak…kriz…” şeklinde işaret ettiği hususu da,çözüm! sonrası için bir soru işareti olarak zihnimde saklı tutuyorum.
Son olarak bizim mi üniversitelere ihtiyacımız var yoksa üniversitelerin bize mi? Varolabilmek adına kendi üretimimiz olan alternatiflere sarılmanın daha kestirme bir çözüm olacağına inananlardanım.
Selam ve saygılar…
nerden bakıyoruz
Salı, 06/02/2007 - 12:10 — fatih burak cebridurup, birazcık düşünebilmeliyiz evvela.
başörtüsü sorunu çözülmüş olsa... ne olur herşey biter mi? ihl katsayı uygulaması kaldırılmış olsa? bazı arkadaşların dediği gibi başörtüsü sadece okula girip girememe meselesi midir? insan hakkı ihlali midir mesela?
sorun allah`ın emirlerinin ne kadar bağlayıcı olduğu meselesi değil midir? evet açanlar niye açıyor, yasaklayanlar niye yasaklıyor... eğer haklarımızın ihlal edildiği gerekçsiyle yasakçıların karşısındaysak; yazık bize. çünkü bu, yasakçılarla aynı tarafta olmamız anlamına gelir.
üzerimize çok geliyorlar. esaslı düşünemiyoruz bu yüzden. ne varki allah`ın emirleri mazaret kabul etmez. ciddiyetimizi takınma vakti geldi. hayır, cidiyetsiziz demiyorum. ama biraz daha derinlemesine düşünmek gerekli.
mesela başbakanın, eşi emine hanımı koluna takıp gezmesi bizim onurumuzu dikeltmeli midir? ayşe böhürler`in başörtülü bir aydın olarak feminist bir söylem tutturması ne anlam ifade eder. ilim için herşeyini feda eden müslüman hanım kızımız iktisat fakültesinde neden dirsek çürütür? imam hatip liselerindeki öğrencilerin maçtan başka bir problemi yok mu? sorular daha da çoğaltılmalıdır bence?
ve bir de bu işin çilesini çekmek gerekiyor. acizane bir kaç kitap tavsiye ederek sözlerimizi nihayete erdirelim: dücane cündioğlu iki kitabında genelde bu mevzular üzerin duruyor: philo sophia loren, dil tarih ve siyasete dair söyleşiler.
istatistiklere inanmayan birisi olarak ben hiç bir şıkkı işaretlemiyorum. sorun ciğerlerimizde bence.
'' Meşruiyet '' krizi
Salı, 06/02/2007 - 12:22 — rüştü hacıoğluMeşruiyet, hepimizin bildiği gibi '' şeriat '' ten geliyor. Şeriat'e uygunluğu yani Hakka, hakikate uygunluğu, doğruluğu ifade ediyor. Bir iş oluş hareketin ya da düşünüşün meşruluğu, o şeyin kutsalla olan münasebetiyle doğrudan alakalıdır. Yani birşeyin meşru yada gayrı meşru olduğuna ancak ve ancak Kutsal-Kuddüs-Mübarek olan Allah karar verebilir, kullara düşen de haddini bilip buna uymak ve meşru yaşamak ile, buna isyan edip gayrımeşru yaşamak arasındaki tercihi yapmak ve bunun teviline ( zamanı geldiğinde ortaya çıkacak sonucuna ) ister istemez katlanmaktır.
Alemlerin Rabbi Allah nezdinde meşruiyet arayıp bu çerçevede bir kimlik edinmiş olanlar, meşruiyetleri ve kimlikleri konusunda şüphe ve zanlarını bir yana bırakıp yani sorgulamalarını yapmış ve kararlarını vermiş olarak Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Rasullerine iman ederler. İman ettiklerini iddia ettiklerini bile isteye kabul edip, bu uğurda meşru bir hayat kuşanma gayretiyle imtihanlarını verirler; yani iman ettiklerini söylediklerini ıspata girişirler, Rablerine karşı. Çünkü bilirler ki, ahiret günü hesabını verecekleri şeyler, yukarıda ifade edilen zincire iman edip etmedikleridir. Bu zincir aynı zamanda, meşruiyet ve gayrımeşruiyetin kaynağını ve insana nasıl bildirildiğinin zinciridir.
Şimdi gelelim bizim anketlere, sorunlara ve zihin problemlerimize. Başörtüsü ve daha birçok meşru olana savaş açmış bir şirk düzeni, tağut ile karşı karşıyayız. Meşru olana savaş açmış, çünkü gayrımeşruluğunu örtbas etmesi ve halkları maniple ederek köleleştirebilmesi ancak ve ancak meşru olanı gizlemesi ile mümkündür. İşte özelde başörtüsü zulmü, genelde tüm gayrımeşru faaliyetlerin arkasında tağuti yani tuğyan üreten bir zulüm mekanizması ile karşı karşıyayız ve bununla savaşmak, mücadele etmek, meşru oluşumuzun Allah'a iman etmiş oluşumuzun ahirete imanımızın kaçınılmazıdır; bu savaşa dahil olmaktır iman etmek. Yoksa, bu savaştan kaçınmaya çalışarak türlü bahanelerle kimiliğimizi oluşturan, bizi müslüman yapan, teslim olarak sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz meşru değerlerimizi terkedip pazarlık konusu yapmak değildir iman.
Başörtüsü bir semboldür. Takva elbisesinin, meşruluğun, meşru olanın cisimleşmiş sembolü, hatırlatması, vicdanları harekete geçiren, gayrımeşru duruşu sorgulatan bir sembol. Küfür elbette bunu örtmek için çabalayacak; çünkü, zulmü, bunun üzerinden sorgulanıyor, zayıflığı yüzüne vuruluyor başörtüsüyle. Zalimler, başörtüsünü ve buna bağlı takva elbiselerini yasaklayıp, bayrak ebatlarını büyüterek nerdeyse tüm misak-ı milli sınırlarının üstünü örtecek ve uzaydan görülecek örtüler edinmek suretiyle, hem gayrımeşruluklarını örtbas, hem de zihinleri iğdiş ederek, kutsal ile putsalı birbirine bulayıp insanları karanlığa, belirsizliğe mahkum etmeye çalışıyorlar.
Kardeşlerim! İnançlarınız kimliğinizi oluşturan meşru değerlerinizdir. Onlar varsa, meşru olarak siz de varsınız, yoksalar meşruluğunuzda yoktur. Bizi meşru yapan, değerlerimizin Mübarek olan Allah'tan gelmesi ve bizim bu ilahi ilkeleri kuşanmış insanlar olarak takva - Rabbine karşı sorumluluk - sahibi oluşumuzdur. Dolayısıyla, ne referandumla ne de başka birşeyle meşruiyet aramamız; helede gayrımeşru haramiler nezdinde meşruiyet aramamız söz konusu olamaz. Bunu yapmaya kalkarsak müşriklerden yani onlardan yani gayrımeşru olmuş oluruz. Bizim sorunumuz, firavunla nasıl mücadele edeceğimizin bilgisinden yoksunluktur ki bu bilgi gizli olduğundan değil; apaçık önümüzde durmaktayken ona yönelmeyişimizdendir.
Biz tağutun önünde davalaşmaya kalkmadık mı ahim'de? Kitaba baksaydık, bunun bize zilletten başkasını getirmeyeceğini görürdük ama biz inanmadık ve zillete daha da bulandık; ama hep zillete bulanmakla sonuçlanmaz inançsızlık, farkında olarak veya olmayarak yavaş yavaş kimliği terketmek ve yaptığımız işin kendimize süslü görünerek doğru yolda olduğumuzu sanma sapkınlığı ile son buluverir.
Rasulün sünneti tartışmaları yapar dururuz da, Rasulün durduğu yerde durmaya yanaşmayız; sonrada kimin sünnet inkarcısı kimin savunucusu olduğunu tartışır dururuz. Taif'te taşlanmayı, şehrinden kovulmayı, Uhud'da yenilmeyi, herneredeyse son nefesi mücadele içinde aramayı göze almaktır SÜNNET! Salih ameldir sünnet! Zillet içinde üretilmiş yeni bir teorik retorik değildir! İnançlarını tağut önünde sorgulatan, tağuttan aman dileyen, bin yıl yaşama kaygısıyla hesaplar kuran, ne şiş yansın ne kebap derdiyle değil; ya şişin ya kebabın yanacağını bilerek tercihi yapma hikmetidir Sünnet!
Kardeşlerim! Derin mi sığ mı tartışmalarına boğulduğumuz küfre hiç değilse zihnimizle, sözümüzle karşı durup, şeytanı taşlamayı öğrenelim; öğrenebilmek için Rabbimize dua edelim! Kitaba dönelim! Orada Rahman bize, küfürle mücadelenin en güzel örneklerini anlatıyor; Rasul bu örnekleri en güzel okuyanlardan olarak bize bir mücadele sünneti bırakıyor; gelin buna teslim olalım!
Selamünaleyküm
Gidin başımdan,bırakın!
Salı, 06/02/2007 - 13:39 — elif idgüZaten ben onların diplomasını istemiyorum. İhtiyacım yok. Onlar değil ben onları istemiyorum. Eğitimlerini, yöklerini, diplomalarını. Alın alın gidin başımdan. Rektör selamı da istemem gölge etme yeter!
Benim örümcekli kafamı ne yapcaksınız size yaramaz gidin başımdan. Biliyorum korkuyorsunuz çünki ben daha özgürüm! Sizin direkte ettiğiniz, al oku dediğiniz kitapların daha fazlasını okuyorum. Dilediğimce, kendimce, örümcekce...
Farkında mısınız bilmem beni dahada kamçılıyor bu davranışınız. Ve ilk emre daha çok sıkı sıkı sarılıyorum.
İKRA , İKRA , İKRA !!!
Değersiz olanlar hiçbir şeyi değerlendiremezler. İbrahim PAŞALI
Örümceğiz,Gururluyuz
Salı, 06/02/2007 - 15:42 — esma gunesAllah sürdürmek için davasını, korumak için Resulünü, nasıl vesile ettiyse Sevr Mağarası'nın kapısında örümceğini, biz de o vesilelik makamına talibiz işte.
Evet örümceğiz, gururluyuz, mutluyuz.
yök bir adım
Salı, 06/02/2007 - 17:51 — lahza ilknurben yök 'e karşıyım
sonuçta siyasi bir maşa bana göre..
burda yök ü seçmemin sebebi bir adım sadece çözümde
sokak eylemleri çözmez. sivil topluluğa dönüşür. birliği bir nebze ama parça parça sağlar. sivil örgütü geç, tekil insanlarda karşı çözüm oldumu?
sonra hadi sivil örgüt oldu
siyasilerle uzlaşsınlar... (Ama bu siyasetin kaygan zemininde bugün çözülür yarın yine unutuluruz) siyasilerede güvendik ne oldu?
olmadı..
yine siyasilerin elinde olan referanduma gelelim...
bize sordularmı ki hiç? bu halka ne sorularak yapıldıkı şimdiye kadar koyun gibi güdülüyoruz oraya buraya...
böyle bir referandum bir ilk olurdu ama olmuyor.. "halka hiçbir zaman birşey sorulmadı sorulamaz" galiba böyle bir kanun varsa bilemiyorum :S
o yüzden yökte çözemez ama bir adım sadece maşaları çekmek gerek aradan...
çözülemez diyemem Müslümana y'ese düşmek yakışmaz İnancıma ters!
arada kaynayanlar biz olduk ama mükafatını Rabbim Verir..
Allah c.c. İzniyle çözülür çözülecekte ama ne zaman?
unutturmaya çalışsalarda Unutmayacağız
böşörtüsü her an güncelliğini yenileyen büyük bir sorun!
Buda Geçer Ya HU!!
başörtüsü sorun değildir...
Cts, 24/02/2007 - 15:30 — Elif MeriçBizler Allah’ın emrini yerine getirme adına örtümüzü değil okulumuzu terk ettik.
Böyle bir kararı vermek hiç kolay olmuyor. Çünkü siz, tamam mı devam mı dediğinizde sizden çok söyleyecek sözü olan bir kalabalık oluşuyor etrafınızda.
Ben, bu konuda benim gibi üniversiteyi bırakan arkadaşların yalnız bırakıldıklarını düşünüyorum. Yasak sadece başörtüsü için değildi hatırlarsanız?
98 döneminde gelen yasak, sadece örtüyü değil; saçı, sakalı da kapsıyordu. Bizimle aynı düşünceyi paylaşmayan, hatta saçını sakalını uzatırken sadece keyfi davranan arkadaşlar bile bunun mücadelesini verdiler. Fakat sakalını dini kimliğini tanımlamakta kullanan arkadaşlar, bir krem bir jilet biraz da suyla sakallarını üniversite kapısının önünde bırakıverdiler.
Bu mesele sadece örtü meselesi değildi,evet..
Bu mesele angaje meselesiydi, angaje olanlar şimdi bir yerlerde işlerini yapıyor ya da her ne yapıyorlarsa….
Fakat bizler angaje olmayı reddettiğimiz için ağır bedeller ödedik.
Nedense erkekler bu konuda rahat rahat yorumlar yaparken bizim gibilerin, verdiği emekleri düşünüp içleri sızlıyor kanaatindeyim.
Meşruiyet krizi'ne teşekkürler
Salı, 06/02/2007 - 20:10 — Fatma Nihan YıldızRüştü HACIOĞLU'na
Teşekkürler...
Öncelikle böyle güzel, üzerinde düşünüp "harekete" geçirilmesi gereken bir yazı yazdığınız için..Herhalde bu konu üzerinde yazılabilecek, okunabilecek en güzel yazılardan.. sorunun asıl ne olduğunu müslüman kafalara dank ettirecek bir yazı..Allah razı olsun..
Sizin yazınızı okuduktan sonra aklıma, hep kendi kendime sorduğum "müslüman stratejik olmalı mı?" sorusu geldi..Anı kurtarmaya çalışan bir bakış açısıyla günümüz müslümanlarında her nedense ince eleyip sık dokuyarak sisteme en uygun çözümler! üretmenin en doğru düşünme metodu olduğu, hatta olunması gereken müslümanın bu şekilde olması gerektiği anlayışı çok revaçta..İşte bu anlayış olaylar ve sorunlar karşısında en stratejik nasıl olunabilir sorusunu bizlere sordurtuyor.Çözüm için ortaya koyduğumuz yöntemler ise , taviz verilen-verilebilecek (ki bu tavizler müslümanların daha rahat yaşayabilmeleri için de olsa!), eğilip bükülebilen-bükülebilecek bir din anlayışını karşımıza çıkarıyor.Kendinde tağutlara taş atacak cesareti bulamayıp, ama bir yandanda taş atması gerektiğini bilen, aklını ve gücünü "bir taşla en fazla kaç tağutu devirebilirim " sorusuna yönelten bir müslüman tipi..Sonuçta o tağutlar devriliyor mu? Hayır sadece hesap ve kitapla uğraşan bir müslüman..Ben müslümanım ve Allah'ın hükümlerine göre yaşamak istiyorum diyemeyen, her konuyu modern hayatın dayattığı söylemlere göre-insan hakları, demokrasi v.b- değerlendiren, şekillendiren ve sonuçlandıran bir müslüman..Rejime kendini tehlikesiz göstermek için her türlü düşünsel ve eylemsel planda tavizler verebilen, rejim içinde yer alıp büyük adam olup! alemi müslümin kurtarıcılığını üstlenen müslüman..
sizin yazınızı okuyunca aklıma gelenler...
SELAM VE DUA İLE...
"Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın."
Kaderin önüne Dua geçebilir ancak!
Çar, 07/02/2007 - 03:06 — Ümit Demirdua neyi çözmez ki?
şeytanın oyunlarını, üfürükçülerin büyüsünü, şerr hilecilerin hilesini...
hâl ile kâl ile DUA!
duayı da unutturdular bize... halbuki duamız olmazsa ne kıymetimiz var ki?
sıkıntılı bir dönemde şöyle yapsak ne güzel olurdu diyordum;
koca koca meydanlarda bembeyaz elbiseler giymiş insanlar gözyaşları ile hıçkıra hıçkıra, boyunları bükük ellerini semaya doğru sanki değecek gibi kaldırıp Âlemlerin Rabbine, herşeyin mâlikine dualar eylese...
başka bir şey değil! sadece oturup ta gönülden, içerden, derinden samimiyetle, ihlasla dualar gönderse... meydanları dolduran ve gözleri kamaştıran üzerlerindeki o beyaz elbiseler gibi duanın nuru da yedi kat göğü kaplasa...
ve indirse mevla o duaların bereketiyle bin melek, bize yardıma! yine dua; bin melek daha... her duaya binler melek inse!
dualardır bizi Rabbimiz katında değerli kılacak!
dualardır kaderin de önüne geçebilecek!
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Yaşamak Ağrısı
Cum, 09/02/2007 - 10:26 — Ayşe AKÇADAĞDünya sahnesi müslümanın zulüm ve sürgün yeridir. Yıllardır varolan bu başörtüsü sorununun bundan sonrada çözüleceğini sanmıyorum. Zehirli otlar aramızda olduktan sonra bu yara hiç kapanmayacak. Ağırlığını omuzlarımda ve gönlümde hissettiğim, içimde sallanan başörtüm... İnsan düşününce başörtüsü sorun olur mu hiç diyor? Ama inanmayana, inkarcıya dünyada Allah'a götüren tüm köprüler sorun... Bu dünyadan ümidim kalmadı..Ulaşamadığım diplomaların, yarım kalmış okul yıllarının, yanlışlarımın, yalnızlıklarımın, derin titreyişlerimin hepsi gün be gün içimde, kitaplarımda, kasetlerimde, dergilerimde büyüyor. Ama ne çare! Yenilgiyi kabullenemesem de gitgide elimi çekiyorum dünyadan. Umuda boyanan cümlelere tutunmadan yüreğimiz ağzımıza gelip kusacağımız günü düşünerek; Sezai Karakoç gibi "Uzatma Dünya Sürgünümü Benim" diyorum. Yaşamak ağrısı asıldı boynuma!
Bitmeyen Umutların Kırık Hatırasına....Malatya/Darendeden "Hulusi Bir Kalp Diliyle ve Hulusi Bir Dil Rızasıyla Darendevi Selamlar..."
Ülkenin birinde…/ Sorgunun dayanılmaz ağırlığı
Cum, 09/02/2007 - 17:55 — Elif MeriçBahsi geçen sorgu, içsel bir hesaplaşma değil. Anlatacağım tam da bunun zıttı aslında. Kendiyle hiç hesaplaşmamış, belki hesaplaşamamış bir insanın başkalarını sorgulaması mevzuumuz…
Üstelik bu başkasını sorgulama esnasında bile zerre kadar içine bakmaya yanaşmamış, ‘ben her şeyin iyisini bilirim’ edasıyla karşısındakini olabildiğince ezmeye çalışmış birinden bahsetcem şimdi.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkenin birinde ismi lazım değil bir tıp profesörü yaşarmış. Bu zat; aynı zamanda kraldan çok kralcı olanların da başıymış. Bir gün bu ülkenin yöneticileri, dönem dönem yasaklanmış fakat sonraları serbest bırakılmış bir şeyi yeniden yasaklamaya karar vermişler.
Kurullar kurmuşlar, bildirgeler yayınlamışlar ve sonunda birkaç üniversiteyi seçip, bu okullarda okuyan başörtülü kızların örtülerini çıkarmadan okullarına devam edemeyeceklerine karar vermişler.
‘Ama yazık olmasın çocuklara, önce bir konuşalım; belki bu başörtünün ne menem bir şey olduğunu anlatırız da, örtüyü çıkarıp tahsillerine devam ederler ‘ diye de çok ince bir düşünceyle, adına ‘ikna odası’ denen bir oda açmışlar. Okullarına kayıt olmaya gelen öğrencilerin başı açık olanlarını kayıt masasına, başı örtülü olanları da bu bahsi geçen ikna odalarına götürür olmuşlar. Bu odadan çıkanların kimi örtüsünü çıkarmadan geldiği yoldan geri gönderilirken, kimileri de odada yeterince aşağılanmamış gibi, çıkışta da fakültelerinin kayıt masasına gidene kadar, önlerinde bir çalışanla başları açık, boyunları bükük salonda öööyle gezdirilmişler.
Neyse masalı uzatmayalım; bu arkadaşlardan başını açmayı kabul edenlerin kayıtlarını yapmışlar, etmeyenleri de zorunlu olarak okuldan uzaklaştırılmışlar.
Şimdi diyeceksiniz , peki hani ya şu ismi lazım değil profesör…Tamam tamam sabır şimdi ona da sıra geldi….
İsmi lazım olmayan tıp profesörü, bu ikna odası tabir edilen odada oturuyor, gelen öğrencilerle konuşuyor ve onları güzellikle, olmazsa çirkinlikle ikna etmeye çalışıyormuş.
Yine bir kayıt günü Prof. un oturduğu odanın kapısı açılmış, kısa boylu çocuk yüzlü biri girmiş içeri. İsmi lazım olmayan, onu bir güzel karşılamış ki sormayın… daha önce kayıt olmak için verdiği başı açık resmine bakıp, ‘aman güzel kızım ne güzel saçların var senin öyle’ demiş. Demiş ama aslında kızın saçları hiç de öyle güzel falan değilmiş. Prof. kıza adını sormuş, ‘Büşra’ yanıtını almış. ‘Babanın adı ne güzel kızım?’ demiş. ‘kız söylemiş. İsmi de yobazca bulan prof., okuduğu liseyi sormuş kıza, cevap imam hatip lisesi de olunca, prof. un gülen yüzü giderek gerilmeye başlamış. ‘bak bu kadar çalışıp, iletişim fakültesi gibi güzel bir bölüme girmişsin, değer mi şimdi altı üstü bir örtü yüzünden okulundan olmaya’ demiş kendini zorlayarak tatlı tatlı… Kızdan ‘bence değer’ cevabını alınca, bu üslubun fayda etmeyeceğini anlamış bizim prof. Başlamış sayıp dökmeye….
‘senin adında meymenet yok zaten, babanın adı da belli. Okuduğun liseye bak, senin gibilerin ne işi var zaten böyle fakültelerde, siz oturun din kitabı okuyun, başka da bir şeyden anlamazsınız….’ Daha da konuşmuş aslında ama bizim kız duymaz olmuş artık söylenenleri.
İçinden geçiriyormuş, sol görüşlü bir devrimcinin hayatını anlatan kitabı çantasından çıkarıp prof. a göstermeyi. Masal bu ya tam kitabı çıkaracakken, kadının başının iki yanında iki at gözlüğü belirivermiş birden. Ve bizim kız kitabı çıkartmaktan vazgeçmiş, çünkü kadının tam karşısında oturmuyormuş ve kadının o gözlüklerle yan tarafında kalan bi şeyi görmesi imkansızmış.
Bizim kız düşünmüş taşınmış, sonunda ‘söyleyecekleriniz bittiyse ben kalkayım’ demiş. İsmi lazım değil prof. bir sinirlenmiş bizim kıza; ‘saygısız şey, terbiye denen şeyden eser yok sen de. Ben ismi lazım değil fakültenin ismi lazım değil kürsüsünün başkanıyım, okuluma gelip benimle görüşmek istesen, değil benimle konuşmak, kapıdan içeri almazlar seni, ben vakit ayırıp seninle konuşuyorum burada, sen zerre kadar beni dinlemiyorsun’ ve kabilinden cümleler kurmuş, gözlerinden adeta ateş fışkırıyormuş. Prensesli masallardaki, prensesi kaçıran hain ejderhalar gibiymiş adeta… Neyse uzatmayayım, bizim kız ayağa kalkmış, ağzından tek bir cümle dökülmüş, ‘benimle konuşmayı isteyen sizdiniz’ ve kapıya yürümüş, bu arada bizim ismi lazım değil prof. arkadan hala konuşuyormuş, ama kız için söyledikleri bir anlam taşımıyormuş. O odadan çıkarken hem prof. a hem de tahsil hayatına sessizce veda ediyormuş. Başı hala dik, ama içi çökmüş olarak…
Masal da burada bitmiş, onlar erememiş muradına, biz yanalım okulunu bırakmak zorunda kalan kızcağızın haline. Gökten üç elma düşmüş, biri anlatana, biri dinleyene , biri yaşayana….
Ufff başım, kafanıza iki elmayı siz de yiyin bakın da, nasıl acıyor, görürsünüz…
Selam hepimizin üzerine…
aşktır ölümden güzel olan, bak ve gör yaşam düşlerdedir... "düş sokağı sakinleri"
"geçmiyor günler"
Cum, 09/02/2007 - 21:11 — Ümit Demirbaba ben derviş miyem
kürkü mü giymiş miyem
ben sevdim eller aldı
niye ben ölmüş müyem
biz hiç bir seyi çözemeyiz!
Cts, 10/02/2007 - 12:50 — aysenurerkenbu sorun sivil toplum kuruluslarıın siyasi partilerle de uzlasarak halkı sokaklara döküp. refaranduma götürmeyi sağlayıp YÖK ü kaldırmakla dahi çözülemeyebilir.
Biz kendimizi degistirmedikce Allah bizi degistirmez. ve biz kendimizi degistirsek acizane, Allahın degistiremeyecegi iş yoktur: ne sorun kalır ne müşkül ne mesele...
Penceresiz Kaldım Anne
Cts, 10/02/2007 - 15:12 — Musab YasirDün gece HilâLTv'de Vahyin Penceresinden isimli haftalık kalp terapisinde Mustafa İslamoğlu isim vermeden birşey anlattı. Bir Tv programında, şu an ChP milletvekilii olan ve bir araştırma şirketi olan bir adam şöyle demiş:"Eğer serbest bıraksak bütün kızlar kapanır".
Sivil toplum belki. Hani şu şapka kanunu vardı ya, İskilip şehidiyle anılan frenk mukallitliği.. O yasa halen bitkisel hayatta sanıyorum ki. Başörtüsünün de böyle bir zaman aşımına kalmasını beklemek çok uzun sürer.. Sibel Eraslanın dediğine göre 1968'den beri devamedegelen bir sorun..
Ben referandumdan yanayım. Öyle üniversite, özel alan, mözel alan değil. Ben başörtülü Vali görmek istiyorum. Referandumun kapsadığı alan bu olmalıdır. Herhalde çok yakında görürüz. Bu sene 2 defa tam ay tutulması varmış. Uzun zamandan beri ben oyumu felakete veriyorum zaten...
...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...
Asıl sorun başörtüsü değil!
Cts, 10/02/2007 - 18:46 — seyhan sevinçİşim gereği çok değişik çevrelerden değişik önemde kişiliklerle görüşmelerimiz oluyor. Bir dönem çok sıkı başörtüsü karşıtı bir adamın evine gittim, onunla sohbet ediyoruz. Konu malum, adam esip gürlüyor. Bir de baktım ki yan odada bir tıkırtı var. Oraya dönüp baktığımda başörtülü temizlikçi bir kadın pencerenin tozunu alıyordu. Anladım ki, başörtüsüne dini bir emir olduğu değil, başka bir nedenle karşı çıkılıyor.
Başörtüsü takan bayanların kaliteli birer birey olarak kamusal hayatta yer almalarına karşılar aslında. Temizlikçi olarak kalmak kaydıyla en tavizsiz yasakçının bile evine rahatlıkla üstelik de bir tercih nedeni olarak girilebiliyor. Ama eğitim alıp entelektüel/aydın/düşünen bir kadın kimliği kazanacaksa, hakkıyla kazandığı okula bile kabul edilmiyor başörtülü kadın.
İnançlı bir kadının kamusal hayatta başörtüsü takmayan batılı kadın modeline alternatif olmasını istemiyorlar. Onları asıl ürküten budur.
Son dönemlerde ortaya çıkan şu sıkmabaş tartışmalarında da aynı mantık var. Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmaları ekseninde gündeme getirilen bu yeni tartışmada da açıkça diyorlar ki, "Biz aslında sıkmabaşa karşıyız. Yoksa bizim baba annemizin ya da köylü Fatma Teyzenin taktığı türden takılan bir başörtüsüne neden karşı olalım ki!!!"
Sıkmabaşa neden karşılar? Bu sorunun yanıtını vermeden önce buna alternatif olarak öne sürdükleri temizlikçi bayanın taktığı başörtüsüyle sıkmabaşın kıyaslamasını yapalım. Temizlikçi kadının başörtüsünü takan kadın köylü, eğitimsiz, ekonomik/kültürel/sosyolojik olarak en alt katmandan biri olarak görülüyor. Bakıldığında oluşan algı böyle... Oysa sıkmabaş öyle mi? Sıkmabaş, temizlikçi bayanın başörtüsünün daha modernize ve daha estetik bir görünüm kazanmış halidir. Dışardan bakıldığında bu, eğitimli, ekomonik/kültürel/sosyolojik olarak daha üst bir katmana dahil olduğunun işareti olarak görünüyor. Onların perspektifinden yorumlamaya devam edelim: Sıkmabaş köylülükten şehirliliğe, bedevilikten medenileşmeye doğru bir evrilmedir. Sıkmabaş (Bir ara türban da diyorlardı) inançlı kadını pejmurdelikten, köylülükten kurtaran bir semboldür. Ve sıkmabaş, inançlı kadına kendi estetiğiyle modern hayatın içinde hiç kompleksiz yer almasını sağlayan, ona güven ve cesaret veren en önemli enstrümandır. İnançlı kadın bu haliyle sosyal hayatta, modern batılı kadının bir alternatifi olarak yer alabiliyor.
Yasakçıları asıl tehdit eden budur. Onlar başörtülülerin medeni ve eğitimli olmasını değil, köylü olarak kalmasını istiyorlar.
... ve haliyle bu sorun nasıl çözülür bilmiyorum. İslamcı kadının kendi başörtüsüyle yakaladığı modern kimlik, sosyal hayatın içinde öteden beri tek model olarak ikame edilen batılı kadın figürünü tehdit ediyor. Alternatif olmak onları ürkütüyor. Asıl neden bu?
Yani kanımca...!
basortusu
Paz, 11/02/2007 - 21:55 — fatıma kulartık bu konu hakkında hıcbırsey duymak ıstemedıgımı soylersem,yazılanları onemsemedıgım anlasılmasın.
harcanmıs yıllar,goruntuye takılıp kalanlar sayesınde asıl verılmek ıstenen mesajı yakalayanlar ve kacıranlar..mesajın varlıgından bıle habersız olanlar..ne desem bılmem kı..konu acılır acılmaz bır yorgunluk cokuyor artık ,
offf be kardesler gelın susalım ve sadece "emrolundugu(n) gıbı dosdogru ol"maya calısalım,"yoksa bız aramızdan samımı olanlar ortaya cıkmadan bu yasagın bıtecegını mı dusunuyoruz "aceba?
ne zaman kı dosdogru olmayı ogrenırız ıste o zaman su yukarıdakı sıklar var ya..en basıt gorunenıyle bıle cozulur bu mesele,bazen sorun bıle demek ıstemıyoruz,derdimiz bize derman oluyor zıra..
eger kı vakıt gelmemısse tum sartlar uygun olsa bıle olmuyor ıste,olmuyorr,pekı oluncaya dek susacakmıyız,yoksa yapabılıyorsak dırekt acık mudahele,yoksa dılle,yoksa yıne "dıl"le tepkımızı mı gosterecegız?
acık mudahale nasıl olacak?
hökümet olacaksınııız,politik olmayacaksınız politikada oldugunuz haldeee,herseyı goze alacaksınııız ,olumu bıle..bu dırekt mudahale..ıyı de sız olursenız mesele de halledılmıs olsa..olur mu gercekten?
ama su da bır gercektır kı bu ugurda dokulen ter,gozyası bırer fıılı duadır,yeter kı hersey ıcın uygun zaman ve zemın secmek ıcın samımı bır gayret gosterılsın..
bıraz dagınık ,kopuk, karısık oldu ama yan etkılerı ılacın..
huzurla kalın
kısa lafın..
Paz, 11/02/2007 - 22:06 — fatıma kuldaha kısası,ya tum sıklar cozumde kullanılabılır ya da hıcbırı bırsey ıfade etmez..
cok polıtık bır cevap oldu..ee akıllıya kırk gun delı dense delı olur,40 yıllardır polıtık amaclar ugruna savasıyoruz(!) cok mu !!!
sorun giysi mi?
Pzt, 12/02/2007 - 00:10 — cemalcalikselam ve dua ile;
yaşım 47.. ezanın asli haliyle okunması hangi sorununu çözmüşse biz müslümanların, başörtüsü serbestliği de öylesi bir çözüm olacaktır.. nedir biz müslümanların sorunu? ben -yaşlılıktan olsa gerek- sorunumuzun ne olduğunu unuttum..sahi biz müslümanların sorunu ne? hatemül enbiyaya kadar müslümanların sorunu neydi? hatemül enbiyanın sorunu neydi? tabi olanların ve bizlerin sorunu ne? dedim ya yaşlılıktan olsa gerek unuttum.. hürmetlerimle..
cemal çalık
Ezan'sızlık Türkiye'nin Kıyâmeti!
Pzt, 12/02/2007 - 10:40 — Ümit Demirsorunu giysiye indirgemek isteyenlere karşı bizim öze dönme (Kur'an'a/Sünnet'e sarılma) çalışmalarımız etkili olur ancak. yoksa yine gündemi başkaları belirler ve biz de sanki kendi tercihimizmiş gibi konu etrafında döner durur ama kabuğu yine yırtamayız. mümkünse giysiden ziyade bedene ve ruha (ahlâka) tesettür boyutuna çekmeliyiz konuyu.
rahmetli Haluk Nurbaki (mekanı cennet olsun) bir canlı yayında gözyaşları içinde mealen şunları demişti; "Allah ile habîbi arasında öyle bir âşk vardı ki kim aşık kim maşuk bazen belli olmuyordu. ve eğer bu kainat/dünya hâlâ dönmeye devam ediyorsa bu minarelerden okunan ezanda geçen Muhammed (selam ve salat O'na, âli'ne ve ashabına olsun) adının hürmetinedir. ne zaman ki bu dünyadan Muhammed adı silinir işte o zaman kıyamet kopar!"
ezan'ın aslî hâliyle okunması Allahüâlem belki Türkiye'nin kıyametini önlemiştir. ortada sizin bizim göremediğimiz belki pek çok fayda vardır. Allah bilir biz bilemeyiz. bize düşen aslî olanları muhafaza etmektir. faydasıyla zararıyla meşgul olmak rıza'ya ters düşer hem.
öte yandan Mevlana'nın (mekanı cennet olsun) güzel bir tespiti var, yeri gelmişken onu da belirteyim. diyor ki Hazret-i Mevlana, "Bize göre her şeyin adı, görünüşe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. ... Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi."
bize burada sıkıntı olan, zahmet olan, daral getiren şeyler acaba Allah katında nimet, bolluk, genişlik, bereket, ..vb. gibi güzellikler olamaz mı!
bu sebebten yapılan işi küçümsememeli ama yapılanla da avunmamalıyız.
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
İstanbul Ağladı
Salı, 13/02/2007 - 00:42 — U.Ali BirkardeşlerEzan Türkçe okununca tüm camiler silüetlerini çekmişti İstanbul'dan.
"neyi kaybettigini hatirla"
Pzt, 12/02/2007 - 03:03 — Mahcub CelalliMesele, en temelde, muslumanca yasamak ve muslumanca yasanacak bir dunya tesis etmek meselesiyse, olayi "basortusu sorunu" olarak formulize etmek bizi cok yanlis baglamlara goturup meselenin esasini iskalamamiza yolacabilir endisesi tasiyorum. Biz eger kadinlarimizin basortusuyle serbestce yasayabilmesini, kamuda calisan erkeklerimizin cuma namazi icin is yerinden izin alabilmesini esas hedefler olarak koyuyorsak, "birilerinden demokratik hakkimizi almak" olarak algiliyorsak meseleyi, bu, en hafifinden, cok can sIkIcI. "Neyi kaybettgimizi hatirlamiyoruz" demektir. Neye talip olmamiz gerektigini dogru anlamamisiz demektir. Sistemle barisip, neo-liberal politik ideolojiye, kapitalist iktisadi isleyise angaje olmamizi kolaylastiracaksa turban yasaginin kalkmasi, kalksin istemiyorum ben. Bu sekilde hic degilse dunyaya karsi kuskularimizi ayakta tutuyoruz. Muslumanlarin kredi karti dagittigi su gunlerde "kusku" dan baska bir silahimiz kaldi mi bilemiyorum.
"Iyi hos konusuyorsun da, boyle afaki, artistik laflarla universitelere giremeyen kadinlarimizin sorunu cozulmuyor" diyenleriniz olabilir. Cok da haksiz bir itiraz degil bu. Ben de Sumeyye'nin hikayesini bir kez daha okumanizi salik veririm sizlere, teslimiyetin fedakarliksiz varolma ihtimalinin olamayacagini hatirlatarak.
vesselam...
Bence o çocuk öyle
Çar, 14/02/2007 - 16:50 — sümeyye doğanBence o çocuk öyle gülmemeli!
Bence o çocuk gülerken öyle içi yanmamalı. /gülerken birileri imdadına gelmeli/
Çizgiler onun için ağır anlamlar taşımamalı. Bir çizginin ardında kendi kimliğini bırakmaya zorlanmamalı. Aynalar ona o kadar kötü bakmamalı hayır hakkı yok! Hakkı yok kimse acıyarak bakamaz onlara.Rablerinden gayri “Yalnız” olabilirler. İslamiyet’in yayılışında efendilerini korumak için önünde kenetlenen “mümin” insanlar gibi insanlar yok çevrelerinde zira. Sırtına yüklenerek yükselenler var fakat onları yüklenenler yok. Var olan /bir mendilde saklanan gözyaşları/. Var olan acı, ne çok acı… hissedilmeden köşelerde söylenen sözler.
Acı, ne çok acı…
acıyı hayata örtü yapana şükürler olsun!
Rabbim varsın şükürler olsun…
Başörtüsü..
Pzt, 05/03/2007 - 18:00 — Mahmud Kadıoğlu..sorunu ancak YÖK'ün kaldırılmasıyla çözümlenebilecektir..
O kale, yıkılmadan fethedilemez!..
V inşallah çözümlenecektir; hiçbir şey bu şekilde devam etmez!
Ümidvâr olmak lazım.
Allah'tan ümit kesmek kebâirdendir.
İş bizim çalışmamıza v dualarımıza kalmış. tevekkülümüze yani.
Biz liyâkat kesbedersek çözülmeyecek mesele yoktur; yeter ki biz enfüsî alemimizdeki sorunlarımızı ferden ferdâ çözelim..
Başörtüsünü sorun edenlere
Pzt, 26/03/2007 - 00:20 — Hüseyin AluçBu konuda üniversiteyi bitirmiş bitirirkende üniversite kapısında hiç vakit kaybetmeden kendini içeri atıp çıkışta da hiç vakit kaybetmeden kapıdan uzaklaşmış biriyim. Üniversitenin girişindeki dramatik ve acizliğimi gösteren tabloya okuduğum sürece katlanamayacağımdan böyle davranmak zorundaydım belki de.
Konuyla ilgili 2002 yılının Temmuz ayından bir haber yansıtmak istiyorum bu güne, hatırlarsınız belki !!! acilen doktora kaldırılmış bir annemiz vardı adı MEDİNE idi. Adı gibi güzel nurlu anne... Kanser hastası durumu ağırlaşınca hastaneye kaldırılmış ancak kapıda bekletiyorlar nedeni kamusal alan başörtüsüyle giremezsiniz... Artık beklemiyor...
Haberi duyunca hastaneye gitmek geldi içimden... Gidemedim?! Yanı başımda başörtüsü olduğunda içeri alınmadığından dolayı acı çekenlere ne yapıyordum ki orada ne yapabileceğim??? Sonra düşündüm öyle büyümek gerekiyorki onların gösteremediği ne varsa dünyada iyiye dair onların yüzüne hakikat ve iylik niyetine vura vura göstermek gerekir. Onlardan merhamet dilenmek yerine onlara nasıl merhamet edileceğini gösterecek kadar büyümek gerektiğine inandım o günden sonra.
Soruya gelince ben nasıl olmayacağını söyleyeyim nasıl olabileceğini siz çıkarın. Oturarak olmaz, yetinerek olmaz, üretmeyerek olmaz, birlikte olmadan olmaz, sahte cennet kurma peşine düşerek olmaz, Allah yerine parti başkanlarına güvenirsek olmaz, Kur'-an'dan uzaklaşırsak ve öyle yaşarsak olmaz....
"Sökün yeryüzündeki tüm boruları merhamet boruları kurun insanlar arasına"
Bir varmış BAŞÖRTÜSÜ... Bir yokmuş BAŞÖRTÜSÜ....
Per, 29/03/2007 - 17:15 — okan şahinHer inancın yayılma ve taraftar bulma serüveninde sembol haline gelmiş kahramanları vardır. İnananların sonraki zamanlarında sembol haline getirdikleri kahramanlar inancın nelerle karşılaşabileceğini, düşmanlarının kimler olabileceğini, dava kabul edilen söylemin hangi zorluklarla gelinmesi gereken yere gelebileceğinin temel işaretlerini vermesi açısından ideolojinin kendisi kadar önemlidir. Bu sembol kişilikler misyonerlerine kolaylık sağladığı kadar hayran olmaya eğilimli kullarına da yön verir. Deniz Gezmişlerden Metin Yüksellere ve Sait Nursilere vs varıncaya kadar idol olmuş şahsiyetlerin sonradan hayranlık uyandıracak derecede taraftar bulması inançlarına samimiyetlerini katmış olmalarından kaynaklı. Bu şahsiyetlerin temel özellikleri ideolojilerinin şahitleri olması, çileli yolda maruz kalınan işkencelere gösterdikleri direnişleri ve her şeye rağmen davalarından vazgeçmeyişleridir.
Bu insanların hayatları anlatıldığı kadarıyla da ilginçtir. Belki yaratılıştandır belki de kendi inançlarını yaşama şeklidendir hayat onları savundukları inançlarının şaheserleri haline getirmiştir. Bu sembol kişilikleri ideolojik oluşumların çoğunda görürüz , düzenlenen özel günlerde isimlerini mücadeleleri ile birlikte sık sık duyarız.
Üniversitelerdeki ve kamu kurumlarındaki başörtüsü sorununun sembol haline gelmiş bir kişisi var mı diye düşündüğümde aklıma Merve Kavakçı ve Leyla Şahinden başkası gelmiyor. Kutlu bir inancın neferleri ve bu inancın tarihi içinde bir çok mücadeleci örneği olmasına rağmen herkesin yakınen tanık olduğu bir eylemin bu iki isimle silinip gitmeye yüz tuttuğu verilen savaşın doğası ile ne kadarda doğru orantılı olduğunu düşünüyorum.Aslında bu insanların başörtüsüne karşı verdikleri mücadele ile başörtüsünün sorun olarak görülmesi arasında ki ilişki eylemlerin samimiyetsizliği ve sonrasında seküler olanın inançla ilgili duyarlılıktan daha baskın olduğu gerçeğini de destek bekledikleri kesimlere gösteriverdi. Çok kısa bir zaman da memlekette başörtüsü sorununun olmadığını anlayıverdik.
80 sonrasında rektörlük önünde açlık grevi yapan kız öğrencileri biliyorum. Birkaç tanesi bu eylemi sürdürürken onlara varlıkları ile destek olanlar vardı. Fazla kalabalık falan değillerdi ve kimse de -bu eylem Konya gibi bir yerde yapılıyordu- desteğini falan vermiyordu. Sonrasını hatırlamıyorum. Üniversitede de okuduğum yıllarda bir yasaklama yoktu. Sonrası malum 28 şubat ve yönetmelikler.
Sizlere anlatmak istediğim olay yaşayanı tarafından tarafıma sohbet esnasında anlatılmış gerçek bir olayın iç yüzüdür. Samimi bir Müslüman’ın ve başörtüsü eylemcisinin anlattıklarıdır. Dinlediğim zaman neden başörtüsü meselesinin gerçekte sembol kahramanları olmadığını ve bu eylemlerdeki mücadelelerin neden sonuç vermediğini biraz olsun anlamama yardımcı oldu. Bu arada mağdur şeklinin Merve Kavakçı gibi ABD’ye giderek mücadelesinden vazgeçmesi ve bir çoklarının okullarına ve işlerine devam ederek yok olması nedeniyle oluşturulan platformların da gerçekçi ve inandırıcı olamayacağını düşünüyorum.
Olay Mustafa Taşar rahmetlinin bakan olduğu dönemde Ankara Üniversitesinde geçiyor ve bir grup üniversite öğrencisi ki anlatan ağabeyde bu eylemin içindedir üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması için açlık grevi eylemi yapıyorlar.Eylem yapılmasına yapılıyordur ama bir aylık bir süre geçmiştir açlık grevine katılanlarda hiçbir değişiklik olmamıştır. Sabah olununca açlık gösterisinin yapıldığı yere gelinir beklenir ve sonrasında dağılınır ve bir ay süresinde aynı eylem tekrarlanır. Eylemci gençler ilk günkü zindeliklerinde açlık eylemlerine katılırlar oruç tutarken akşamı zor eden Müslüman eylem sabahına hiçbir açlık ve susuzluk belirtisi göstermeden bir aya yakın süreyle devam ederler ta ki Bakan Taşar üniversiteyi ziyaret edinceye kadar. Bakanın üniversiteyi ziyaret edeceğini anlaşılınca eylemi yapan grup aslında aç kalmadıklarını eylem yerinin terk edilmesinin sonrasında başörtüsü orucunu bozduklarını birbirlerine itiraf ederler. Bu eylemin içinde ilahiyat fakültesi öğrencileri de vardır. Bana olayı anlatan ağabeyde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisidir.
Bakanın üniversiteye ziyaretinde açlık grevi yapan bu grup medyanın bu ziyarette bulunacağını düşünerek kendi içlerinde bir plan yaparlar. Bakan üniversiteye ziyaret geldiğinde medyanın önünde eyleme katılanlardan bir tanesi bayılma numarası yapacaktır ve kendisini yere atacaktır. Böylece açlık grevine medyanın dikkati çekilecek ve başörtüsü mücadelesi ulusal basın da yer alacaktır. Böyle bir düşünce tamamen temennidir tabi.
Eylem kararlaştırıldıktan sonra açlık grevindeki eylemci grup bakanın önünde kimin kendisini yere atıp baygınlık geçireceği konusunda gönüllü arar. Ancak kimse gönüllü değildir belki de Müslümanca bir vicdan yüzünden kimse böyle bir oyunun içinde yer almak istemez. Ama grup basının ilgisini çekmeye kararlıdır ve aralarında kur’a çekerler. Kurada bana bu olayı anlatan ağabeye çıkar.
Beklenen gün Bakan Mustafa Taşar’ın geleceği yönde açlık grevi yapan ve onlara destek verenler toplanır. Basın ordusu ile birlikte üniversiteye geldiğinde eylemcilerin yanından geçerken olayı anlatan ağabey kendini yere atar ve ortalık karışır. Açlıktan güya bayılan eylemciyi orada hazır bulunan medyanın önünden geçirirler. Öyle apar topar kaldırıp götürürler ki işte o zaman hastahanelik olur. “Çarpılmadık bir yerim kalmadı bütün vücudum parçalanıyor sanmıştım” diyor.
Sonuçta bir şey olmamış tabi ki... basının ilgisini çekememişler ve olaydaki gönüllüyü de hastahanede Hüsnü Aktaş ziyaret etmiş o kadar. Yani eyleme destek verenlerin bile desteğini alamamışlar.
Başörtü mücadelesindeki samimiyetin Merve Kavakçı ve Leyla Şahin gibi isimlerle anılması ve hakkıyla bu mücadelesini verecek inançta eylemcilerin yokluğu başörtüsünü kamuoyunda bir sorun olmaktan çıkardı. Üstelik sorun olmaktan çıkaranlar da yine başörtüsü mücadelesini yürütemeyenler oldu. Kanaatim şudur ki bu tür eylemlerin samimiyeti olmuş olsa idi eylemler sonuç verebilirdi. Ama bu öyle bir inanış ki hemen her şeyden önce kendisini modernleştirerek çağdaş olana entegre oldu olmaya da devam ediyor.
Tokluk grevi
Per, 29/03/2007 - 22:02 — Sakine AkçaOkan bey ...Demek seksen döneminde Konyada eylem yapan kızlar
samimi değildi öyle mi? Siz kız lisesinin önündemiydiniz? Orada ne münasebetle bulunuyordunuz? Yoksa sadece duydunuz mu?
Bu sözleri ancak tokluk grevindekiler söyleyebilir. Çünkü ben oradaydım. Samimiyetsiz tek bir kişiye rastlamadım. Çünkü ben ablaları idim ve benim yanıma sürekli geliyorlardı.
Neden siz de greve dahil olmadınız? Yoksa bu sorunun seyircilerinden misiniz? Allah kendi hükümleri ile ilgili soruları bu ümmetin sadece bir kısmına mı yöneltecek...Madem beğenmedin sen daha iyisini yapabilirdin demeyecek mi?
Bu konuyu konuşmaktan yorulmuş birisi olarak beni cevap vermek zorunda bıraktınız. Bu niyet okuma fasılları bizim aramızda da var maalesef. O yara beni öldürmese de bu yara öldürecek...
Gelin şu tokluk grevini bırakın. Oturun Mevlana türbesinin önüne ...
Gece gündüz başınızı beklemezsem namerdim.
Araya giriyorum ama; ama'sı var....
Per, 29/03/2007 - 22:17 — emre şimşek (doğrulanmadı)Okan bey, azizim;
açıkcası Deniz Gezmiş ile Said Nursi'nin aynı çizgide kabul edilişini içime sindiremiyorum. Hem kim niçin onu örnek alsın ki ? Bu yolun sonu Che'ye kadar gider. Kötü niyet aramıyorum ama keşke böyle yazmasaydınız.
Ayrıca Sakine hanımı, "Oturun Mevlana türbesinin önüne.
Gece gündüz başınızı beklemezsem namerdim..." diyecek yürekli duruşundan;
ve şimdiye dek duymadığım "Tokluk grevi" benzetmesinden dolayı tebrik ediyorum.
açlığın şovu
Per, 29/03/2007 - 23:00 — okan şahinEmre kardeşim deniz gezmiş ve said nursiyi bir tutmadım. aynı cümlenin içinde yer almaları birini diğeri ile aynı kılmaz... demek istediğim bu iki insanın sembol olma şekli ve mücadeleleri ile sonrakilere örnek teşkil etmesi. başörtüsü mücadelesi varsa ki var olduğunun neden inandırıcı tarafı olmadı. sözlerim biraz bu mücadelenin içsel anlamdaki sorgulanışı... ayşenur hanımın yazdığından demek istediklerim daha iyi anlaşılmış oda bu mücadeleye destek verdiğini söyleyenlere inanmadığını dile getirirken isabetli bir tavrın içinde. açlık grevleri sonuç vermeyecekse neden bir müslüman böyle hamasi bir eylemin içinde bulunur. bu nasıl bir inanmadır. Sakine hanımın dedikleri de inandırıcı değil. biliyorum ki açlık grevinin içinde olacak bir müslümana söyleyeceği başka bir şeyi mutlaka bulabilecektir. bu sözlerim sakine hanıma değil ama böyle düşünen islamcı bir çoğunluk var. dinin ideolojik boyutu denen şeyde bu yani bir menfaatla ortaya çıkması. mefaatin gerçekleşeceği düşünülmediği zaman mücadelenin kavgasından da vaz geçilmesi. yıllardır neden islamcı mücadelede partilimi partisizmi tartışmaları yaşandı. bence bu tartışmaların bile kökeninde dine olan samimiyetsizlik ve bütün ruhu sarmış dinden büyük korkular var...bu korkulardan dolayı da yarı Amerikan vatandaşı biri ile bu mücadelenizi yürütürsünüz...ve kamuoyuda sizi öyle bilir. sözlerim bir yergi değil olanı biraz da kendi içinden anlatmaya çalışmak...
selamlar...
düzen, idol ve Said Nursî
Cum, 30/03/2007 - 00:29 — Ümit Demirdeniz gezmişin ve yanındaki arkadaşlarının kullanıldığı; yanındaki arkadaşlarının ülke dışına kaçmaları sağlanırken deniz gezmişin kaçamadığı ve yakalanıp idam edildiğini anlatıyordu bu olaylara görgü şahidi bir asker geçenlerde.
said nursi ile aynı cümlede bile kullanılması esef verici. deniz gezmiş, onun kadar ilim tahsil etmiş, cephede vuruşmuş, esir düşmüş, devlet reislerine hakkı tebliğ etmiş, hapislerde eziyet çekmiş, sürgünlerde ömrünü çürütmüş ve milyonlarca insanın ufkunu/gönlünü açan eserler vermiş birisi midir ki idollükte ikisi bir tutuluyor!
deniz gezmiş sadece isim olarak yaşatılan biridir. niye yaşatıldığı da malum... onun gibi bu düzenin yaşatmak zorunda olduğu pek çok idol(!) var. yaşatılmazlarsa düzenleri bozulur çünkü. onu sembol olarak alan kaç kişi var ki hem!
ama said nursi öyle mi! o aksine düzen tarafından unutturulmak istenen ama milyonlarca kişinin örnek aldığı bir insan.
yok... benim de gönlüm aynı cümlede bile yanyana olmalarına razı olmadı.
bir de hep olumsuza bakmayın. güzel düşünün, güzel görün, güzel yaşayın... kem düşünce, sahibini de hasta eder.
Allaha emanet kalasınız
muhabbetle,
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Ümit Kardeşime
Cum, 30/03/2007 - 03:18 — okan şahinÜmit kardeşim aynı cümlede bu iki insanın yer almasında esefle karşılanacak bir şey yok. ikiside davalarının insanı olarak, bir kahraman olarak kendilerini isbat etmişlerdir. 20 li yaşlarda darağacına giden bir gencin mücadelesine saygı duyuyorum sadece. olaya dışarıdan bakarsanız bir inanç nasıl yaşanır said nurside gördüğünüz şeyleri onda da görürsünüz. yoksa Güniz Sokakta eylem yapan lümben gençlikten bahsetmiyorum. said nursinin alimliği saygı uyandıracaksa mesele lafımız yok ki ben daha ötesini söylüyorum bir tavırdan bahsediyorum. şimdi size bakışınızla ilgili soruyorum. said nursi üzerinden deniz gezmiş üzerinden köşe tutanlar gibi yolunu bulanlar yok mu.? bu dava adamının gölgesinde firavun saraylarının hayatını yaşayan ,onun kitapları ile imanlarını bulduklarını söyleyenlerin kurulu düzen içinde ki dansları seni düşündürmüyor mu? ki ben bunlardan da bahsetmiyorum. bir kahramandan bahsediyorum. bu mücadelinin kahramanı neden yok işte asıl vurguda bulunduğum şey bu? bu gün başörtüsü üzerinden kim siyaset yapmıyor ve yapanların iktidar hesapları ne kadar rahmani. ötekileştirerek iman korunamaz mesele içe bakmadır. içe bakıldığı zaman yüz yüze olunan bir durumdan cesaretsizlikte ödleklikten ve dünya sevdasından başka duygularımızın olmadığını göreceğiz. bu sözlerim herkesden önce kendimedir. AYRICA, yayınlanan yazın hoş olmuş eline sağlık... selamlar
her daim ihlasla
Cum, 30/03/2007 - 12:50 — deniz sahraO. Ş. 'ye
yorumunuzda vurgulamak istediğiniz noktayı anlamakla beraber,bir şeyi anlayamıyorum. Öncelikle şunun bilinmesini isterim ki amacım polemik oluşturmak değil. Bu hoşuma da gitmez zaten. Anlama çabasında olan bir kardeşinizin gayreti olarak bakarsanız sevinirim. Bahsetmek istemediğiniz konudan bahsetmekle, bahis açmama sebep oldunuz. Konunun buraya gelmesini de istemezdim ya. “bu dava adamının gölgesinde firavun saraylarının hayatını yaşayan, onun kitapları ile imanlarını bulduklarını söyleyenlerin kurulu düzen içinde ki dansları” cümlenizle bir çok insanı zan altında bıraktığınızı düşünmüyor musunuz? “damarına mı bastık?” diye bilirsiniz. Mesele bu değil. Her kim ya da hangi mesele olursa olsun vaziyetin genelleştirilerek ya da yuvarlatılarak umumun etiketlenmesidir rahatsızlığım. Ki böyle bir durumun ne olduğu da tartışılır.Bende, oldukça sloganvari bir çağrışım yapar bu genellemeler. amacınızın bu olmadığına inanıyorum ama yine de rahatsızlığımı belirtmek istedim .
Dediğiniz gibi deniz gezmiş mücadelesinde azimli ve kararlı olabilir. Ancak bunu uygulamadaki metodlarına baktığımda-fazla bir şey de bilmem aslında, ama bildiklerime kıyasla söylüyorum- bu mücadelesine SAYGI duyacağım anlamına gelmez. Çünkü bu potansiyeli nasıl kullandığı önemlidir benim için. insanî mi, gayri insanî mi?
Ve yine dediğiniz gibi eğer bir şeylere inanıyorsak bizi galip getirecek samimiyetimiz. Bende ki karşılığıyla ihlasımız. Ama ihlasın kimde olduğunu bilemem. Selametle efendim. Yanlış anlaşılmamışızdır umarım.
kahramanlar
Cum, 30/03/2007 - 23:40 — Ümit Demirdemeye çalıştığımız kahramanlık ikisinin en büyük farkı zaten. o 20 yaşında idam edilen genç kullanılmıştı, diğer arkadaşları yurt dışına kaçarken o yakayı belki istemeden ele vermişti. zoraki kahramanlık gibi yani... ona bakarsanız ülkücü ya da solcu gençlerin o dönemde hapishanelerde çektikleri çileler hepsini birer kahraman yapar. deniz gezmiş kendi inandığı idealler uğruna biraz da oyuna gelmek suretiyle yakayı istemeden el vermiştir. hani günümüzde gündemi işgal eden cinayetlerin tetikçilerinden birinin dediği gibi; "yakalanmam hiç hesapta yoktu!"
ama Said Nursi'nin kahramanlığı öyle değil işte! onunki Rahmani! karakterinde var. onun hayatını kim okursa okusun hayran olur. mesela şerif mardin... adamı nerdeyse aforoz ettiler onun hakkında kitab yazdı diye. ben ikisinin ardından giden kitlelerine değil bizzat kendilerine nispetle aynı cümle içinde yer alamazlar demiştim. üstteki yorumumda da saydım said nursinin özelliklerini. bir talebe, komutan, alim, mazlum, müçtehid ve koca bir çınar her gün kökleri büyüdükçe büyüyen ama daha derinlere yerleşen! vehbi vakkasoğluydu galiba; "said nursi, yüz gandi eder" demiş.
başörtüsünde kahramanlık hadisesi ise elbette haklılık payın var. bir isim öne çıkmadı belki. ama illaki bir isme mi endeksli olmalı davalar! her biri anısını anlatmaya kalksa her biri kahraman olur gözümüzde. dinledim bir kaçını, erkekliğimden utandım. yerin dibine girsem dedim ama biliyordum yer de kabul etmezdi onlar acı çekerken yan gelip yatanı! ama adımı ümit koymuşlar...
belki çok özel bir isim çıkmadı ama bir bütün olarak mücadele verildi. zor şartlarda yetişen ilerde daha verimli olur inşaAllah. bir nesil zor bir dönemden geçti. kalanlar, yoluna devam edenler Allahın izniyle dimdik yürüyüp bu davayı daha ilerilere götürecekler. içlerinde hep bu ukde olacak çünkü!
bir önceki yorumumda da şunları demiştim;
sorunu giysiye indirgemek isteyenlere karşı bizim öze dönme (Kur'an'a/Sünnet'e sarılma) çalışmalarımız etkili olur ancak. yoksa yine gündemi başkaları belirler ve biz de sanki kendi tercihimizmiş gibi konu etrafında döner durur ama kabuğu yine yırtamayız. mümkünse giysiden ziyade bedene ve ruha (ahlâka) tesettür boyutuna çekmeliyiz meseleyi.
öte yandan Mevlana'nın (mekanı cennet olsun) güzel bir tespiti var, yeri gelmişken onu da belirteyim. diyor ki Hazret-i Mevlana, "Bize göre her şeyin adı, görünüşe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. ... Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi."
bize burada sıkıntı olan, zahmet olan, daral getiren şeyler acaba Allah katında nimet, bolluk, genişlik, bereket, ..vb. gibi güzellikler olamaz mı!
bu sebebten yapılan işi küçümsememeli ama yapılanla da avunmamalıyız.
hamiş: yazın hoş olmuş demiş ama hangisini olduğunu belirtmemişsin. ben hüsnüzan yapıp burada çıkan her yazımın üzerine alınıyorum;) hani seninkiler de fena değil:)
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Deniz Gezmiş ve Said Nursi
Cts, 31/03/2007 - 00:21 — Ayşenur DemirelDeniz Gezmiş ve Said Nursi arasındaki farkı çok iyi açıklamışsınız Ümit Bey.Daha bundan sonra ikisi aynı cümle de kullanılmaz ve ikisine de aynı saygı duyulmaz inşallah.Selametle....