Ah şu çocuklar!…
Bildiğim en samimi, en yapmacıksız, en ketum, en doğal, hatta en acımasız jüri üyeleridir onlar.
Yine onlar, biriktirdiğimiz bilgilerin, deneyimlerin üzerine çıkıp zıp zıp zıplarlar.
Efendim nasıl mı?
Umulmadık bir soru ile…
Gelmiştir başınıza mutlaka; sordukları soruya, nereden cevap devşirip de getirsem diye kısa kıvranışlar yaşamışsınızdır muhtemelen.
Bu gün sizlerle böyle bir jüri üyesinin beni nasıl köşeye sıkıştırıp şaşırttığını ve nasıl ikna etmek için kıs kıs kıvrandırdığını paylaşmak istedim.
Dahası, dört yaşındaki bir çocuğun bana öğrettiği paha biçilmez bilgiyi…
***
Ömer, on iki katlı apartmanın dokuzuncu katında büyüyor. O henüz dört yaşında. Hayvanları televizyondan, boyama kitaplarından, uzaktan bir de petshopların camekanları arkasından tanıyor. Bir kedi ya da köpeğe dokunmuş değil. Ömer’in annesi kendi çocukluğundan yola çıkarak oğluna hayvanları sevdirmenin çözümünü arıyor. “Temiz, aşılı, veteriner kontrollü bir kedi ve bir köpekle başlasak..” diyor telefonda. “Senin Pati’n de çok ürkek. Her geldiğimizde saklanıyor bir köşeye, çıkmak bilmiyor. Bu sefer Ömer bir dokunsun diyorum. Söz, hırpalamasına izin vermem.” Teklifini kabul ediyorum.
Efendim, Pati benim şirin mi şirin kedim. Evet çok ürkek. Çünkü hiç dışarı çıkmayan bir ev kedisi o. Ürkekliği bu yüzden. Bir bana aşina.
(Şu dünyayı insanoğlu ne hale getirdi demekten kendimi alamıyorum. Kendimizi de hayvanları da beton yığınları içine hapsetmeyi nasıl da hızlı ve mahir bir biçimde başardık. Şaşırmadan edemiyorum.)
Geldiklerinde Pati’yi kucağıma alıp Ömer’in yanına oturuyorum. Ömer çekiniyor. Çünkü ilk tecrübesi. Ne olur ne olmaz diyor içindeki bir ses sanırım. Aynı anda Pati de içinden buna benzer bir şey geçiriyor olmalı. Bana zarar verir mi vermez mi endişesi ile kucağımdan atlayıp gidiverecek gibi tedirgin. Ellerimin arasından kaçmak için fırsat kolluyor. Biliyorum, benden başka herkesten korkuyor. Bu tespitimle şöyle diyorum: “Ömerciğim, bir şey yapmaz sana. Korkma! Pati de senden korkuyor.” Bu cümlem ağzımdan çıkıp noktasını bulur bulmaz, Ömer, tedirginlikle uzattığı elini çekip iri, kara gözleri ile yüzüme farklı ve tuhaf bir bakış fırlatıyor. Sonra ani bir devinimle yanımdan kalkıp annesinin karşına geçerek ağlamaklı bir sesle: “ Anne ben korkunç muyum?” diye soruyor. Bu beklenmedik soru ile ellerim gevşiyor. Pati, bir koltuğun arkasına saklıyor kendini. Arkadaşım, kelimelerini yitiriyor, Ömer “Ben korkunç muyum?” diye ağlıyor.
***
“Anne ben korkunç muyum?”
Soru kulak çeperlerimden taşıp tüm içimde yankılanıyor.
“Anne ben korkunç muyum?”
“Anne ben korkunç muyuuuumm?”
Ne büyük bir gaf!
***
Hani ki; kelimeler bana muti idi?
Hani ki; elim kalem tutar, kelimelerle meşke dalardım.
Hani ki; ben rakamları bile kelimelere olan tutkumdan, kendime düşman edinmiştim.
Ah diyorum içimden, Ah ki ne ah…
Ne demeli, ne yapmalı, hangi ansiklopediden bu beklenmedik soruya cevap bulmalı?
Özür dilemek kifayet eder mi? Özrü nasıl dilemeliyim?
Bin dereden su getirsem, yeter mi?
Hesapsız kelime sarfiyatının tazminatı ne kadardır?
İsraf ettiğim daha kaç kelime var?
Dava hukukunda kelime israfını içeren bir madde var mıdır?
Ömer’in içinde bir yara açılır mı? O yara ne ile onarılır? İzi kalır mı?
***
Cevap bulamadıkça, zihnimi sorular işgal ediyor.
Salonda, şaşkın iki büyük, kelimenin tam anlamı ile idrakini ikrar etmiş üzgün bir çocuk, saklanarak kendini korumaya almış Pati…
Sessizlik ve izah çaresizliği hüküm sürüyor.
Neden sonra, kelimeleri kadar hislerinin de sahici olduğu fikriyle kelimelerime tutunuyorum. “Sesimdeki samimiyeti, yüreğimdeki pişmanlığı, çaresizliği ve sevgiyi hissedecek.” diye düşünüyorum.
Onun çocuk yüreği ve gözleri, henüz bilgi ile değil, ama beş duyusu ile donanmış minik bedeni adil bir jüri. İnanıyorum.
Ömer’in önünde dizlerimin üzerine çöküp ellerini tutarak, hayatımın en büyük otoritesinin karşısındaymış gibi, ciddi bir dikkatle kelime seçip cümle kuruyorum. Ömer’e korkunç olmadığını ve durumdaki korkunun boyutunu izah etmeye çabalıyorum. Tâ ki gözlerindeki soru dolu pırıltıların yok olup yerini huzur ve kendine güvenen ışıltılar alıncaya kadar…
Anlaşıp uzlaşıyoruz. Ömer sımsıkı boynuma sarılıyor.
“Öğrencilik yıllarımda öğretmenlerim beni bu kadar terletmemişti.” diye geçiriyorum aklımdan gülümseyerek.
Yorumlar
Kelimeler...
Paz, 04/03/2007 - 17:19 — Hacer KorYazmış olduğunuz bu yazıyı okuyunca hafta sonu ders verdiğim öğrencilerimle yaşadığım diyalogları düşündüm. Çocukların dünyası o kadar farklı ki, zihinleri o kadar tazeki kendi algılayışlarımla kendi kelimelerimle onların dünyasına yanlış bir tespiti yerleştireceğim diye endişe ettiğim zamanlar çok oluyor. Onların karşısına çıkarken her ne kadar dış görünüşüme hal ve hareketlerime dikkat etsemde en çok kelimelerime dikkat etmem gerektiğini düşünüyorum. Gözleriyle ve anlam dünyalarıyla sizi öyle kuşatıyorlarki her söylediğiniz onların dünyasında öyle etkili bir karşılık buluyor ki bu da sizi devamlı bir farkındalığa itiyor. Tabi bu farkındalığı her zaman canlı tutmak çok zor. Bir ilmin eğitmeni olmak hele ki bu Hz Peygamberin hayatını içeren bir ilim ise işte iş o zaman daha da zor. Anlatan olmak zorunda kalmak açıklayan olmak zorunda kalmak ve anlaşılmadığınızda acaba hangi kelimeyi kullansamda meramımı anlatabilsem dediğimiz zamanlar her daim beş duygunun yanıda doğru kelimelere de ulaşabilmek nasip olur inşallah...
Yazı için teşekkür etmek isterim. Tekrar düşünmeme sebep olduğu için.