
-İşbu kelimeler topluluğunun gaye-i hayali, bir ince(e)leme yapmak değil, bir mekanın (toptan canına) okunması içün bir araya getirilmiş olmaktan ibarettir.
İki istikbali de aramakla bulamayacağınız nadir mekanlardan biri de İstanbul Beyoğlu İstiklâl Caddesi’dir.
Şöyle ki; birinci akla gelen anlamıyla, (veya ikinci gelen) –okuyucudan okuyucuya değişebilir- istiklal’de ileriki zamanlarda İstikbal’i bulma ihtimali hiçbir zaman tükenmeyecek olsa da, ikinci akla gelen anlamıyla onu ve istiklali bulmak herkese mukadder ol(a)mayacaktır. Mukadder olabilmesinin nümâyân şartlarından birkaçı, o cadde üzerinde mağaza sahibi olmak, oradaki işyerlerinden/mağazalardan birinde iş bulmak ve çalışmak, ilerde evleneceği kişiyle orada ilk kez buluşup tanışmak ve evlilik kararı almak, bir eylem neticesinde hapse atılmak olarak telaffuz edilebilir. Bunlar da herkesin müyesser olamayacağı türden istikbal beklentileridir ve şanslı –keza azınlık- bir zümreye nasip olabilmektedir.
Şimdi, bu kadar –nisbeten- uzun ve şaşaalı (olmayan) bir girişten sonra, caddenin genel yapısına göz atarak başlamak isterim sözlerimi cadde üzerinde gezdirmeye.
Dakikada, tahmini olarak doksan kişinin, sınırlarından içeri giriş yaptığı İstiklal Caddesi, kaba bir hesapla, gün içinde yetmiş-seksen bin civarında kişiyi ağırlıyor. Günün anlam ve önemine binaen, bu rakamın yüzbini geçtiği de oluyor elbette. Peki bu kadar insan bu caddede ne yapıyor ya da ne için geliyorlar?
Caddenin en çok rağbet gören mekanlarından biri, hiç şüphe yok ki, AFM Fitaş Sinemaları. Hemen girişinde müzik market bulunması da, ona ayrı bir cazibe katıyor. Şu anda seans sayısını tahmin edemesem de, günde en az beş bin kişinin uğradığı bir eğlence alanı. Şahsım adına, dikkat çekmek istediğim ve beni celbetmese de farklı mülahazalarla dikkatimi çeken mekanlar ise çok farklı.
İstiklal’e yolum düştüğünde –ki pek fazla düşer- cafe tarzı yerlerde oturma düzenine dikkat kesiliyorum her defasında. Şimdiye kadar, insanların cafelerde sohbet ettiklerine, birşeyler içtiklerine v.s mutad üzere çok tanık olmuştum/oluyordum da, cafenin girişinde caddeye dönük halde bulunan koltuklara yayılıp, kahve yudumlanırken, caddenin dik-izlenmesine hiç tesadüf etmemiştim, son zamanlar hariç.! Hiç şüphesiz ki, bu da son dönemde yükselen “cafe trend”lerinden biri. Bu enteresan oturma tarzı (dik-izleme stili olarak adlandırabiliriz) vakti zamanında bir soylunun bir cafede, oturma yönünü sokağa döndürmesi ve zamanla başka soylular (!) tarafından görülüp, beğenilmesi akabinde yaygınlık kazandı büyük bir ihtimalle.
Bu yerlere örnek olarak birkaç ecnebi firma gösterilebilir elbette. Reklam olur düşüncesiyle isim serdetmiyorum. Lakin, şimdiye kadar bu işi yabancı menşeli firmalar yaparken, en son olarak, böylesi mekânların kervanına Turkish Production (taklit ya da) bir firma da katıldı. Benim için olayın koptuğu yer burası oldu. Yabancıları birçok yönden taklit ediyorduk zaten, bu halkaya bir de Cafe müşteri oturma stili üzerine özentiler eklenince, olay iyice vahim bir aldı. Cafenin girişine, caddeye bakar şekilde iki tane kırmızı deri koltuk koyulmuştu. Müşterilerden bir tanesi –ki bu bey 40-50’li yaşlarda, boyu posu yerinde bir beydi- işbu sözü geçen koltuklardan birine oturmuş, İstiklal Caddesi’ni karşısına almış, dik-izleme stili üzerine varyasyonlar geliştiriyordu.
Böylesi bir durumda herhangi bir sokağı/caddeyi takip etme şerefine nail olamadığım için halete dair kat’i fikirler belirtmekten imtina ediyorum elbette ama şiddetli derece de merak ediyorum bu tür cafelerin sokağa/caddeye bakan koltuklarına oturup kahvelerini yudumlayıp, sigaralarını derince içlerine çekenlerin içlerinden geçenleri. Nasıl bir ruh hali? Sorumuz bu. Efendi efendi (Soner Yalçın’ın ‘Efendi’si saded dışıdır) çayı yudumlamak varken, bu esnada insanların pürmelalini takip etmek nasıl bir ego tatminidir, çözebilmiş değilim. İnsan koyun olabilir, ama her koyun her yerde otlayacak şeklinde bir hüküm olduğunu zannetmiyorum. O camdan dışarı bakarak, caddeye giriş yapan ve oradan çıkış yapanları izlemeye meyyal ve buna sabredip, katlanabilmek için aklıma sadece birkaç ihtimal geliyor; akla ziyan ihtimaller bunlar. Bunlardan, dik-izleyen kişinin psikolog/psikiyatrist/psikoterapist v.s olması. Böyle bir uygulamaya ihtiyaç duyan bir psikiyatrist v.s’nin halet-i ruhiyesini tasvire hiç girmiyorum. O ayrı bir fecaat olur başlı başına. İkinci gruba giren, bir gözlemci/toplum bilimci. Onun da böylesi bir uygulamayla, böylesi bir pozisyonda, müsbet netice elde edebileceğini düşünmek hayli gülünç duruyor. Şu anlık, başka bir ihtimal aklıma gelmedi. Bu meslek grupları dışında kalanların –ki o meslek sahipleri için de böyle bir dik-izleme absürd kaçar- ne tür bir düşünceyle o şekilde gelen, geçeni izlediklerine dair, içimde müthiş bir öğrenme isteği doğmuş durumda.
Biz küçük yaşlarda, arabaların vızır vızır işlediği anayolun kenarına oturur –tehlikeli bir eylem ifa etsek de- geçen arabaları renklerine göre tasnif eder, çetelesini tutardık zihinlerimizde. Bu, bir bakıma bizim için büyük bir zevk olurdu. Bir de, arasıra arabaların markalarına bakarak, iç geçirdiğimiz olurdu. “Vay bee” der, büyüdüğümüz zaman, böyle bir araba kullanmayı havsalamıza sığıştıramadığımız vakit, en azından böyle bir arabanın içinde bulunmayı tahayyül ederdik. Bunun bir zevki vardı ve bu şekilde, yol kenarında vakit geçirişimiz tamamen çocuk masumiyetindeydi. Bundan ne araba şoförlerinin haberi olurdu, ne de biz bunu bir dik-izleme merakıyla yapardık.
Düşünüyorum da, bizim bu şekilde davranışımızla, o cafelerde yolu karşısına alacak şekilde oturup, içeceğini yudumlayanların davranışları arasında bir benzerlik olabilir mi? Ne kadar zorladıysam, bu iki eylemin yakalarını bir araya getiremedim ve pes ettim. Ey muhterem! Dedim kendi kendime. Sen böyle şeylere kafa yoracağına, kendi derdine yan.
Sonracığıma efendim, bir de şöyle bir grup var: Cadde üzerinde, belli zamanlarda onar metre aralıklarla dizilip, ellerinde gazeteler, dillerinde “Ülke AB’ye yağma edilemez” “ABD Defol” v.b sloganlarla insanlara dertlerini anlatmaya çalışanlar.Bu ve benzeri gruplar, zaman zaman da yürüyüşler tertip ederek, caddede bir olağanüstü hal ortaya çıkmasına sebep oluyor ve yüzlerce polisin, ellerinde joplarıyla olay yerine intikal ederek, önlem almalarını sağlayarak, onlara iş çıkarıyorlar. Nihayetinde, maddi darp korkusuyla, hülyalarını caddenin taşlarına serpiştirerek -mecburen- sorunsuz bir şekilde dağılıyorlar.
Bir de, çok sık olmamakla birlikte, bazı sendikalar, sorunlarını geniş kitlelere duyurabilmek, yurdun çeşitli yerlerinde ikamet edip, yüzlerce kilometre uzaktan, il dışından gelenler dertlerini anlatmak, devlete yaptırım uygulama niyetiyle grev ve şu, bu eylemi için biraraya gelenler oluyor ama bu tür organizasyonlar nadirattan olduğu için üzerinde çok da durmaya gerek yok kanaatimce.
Son olarak da çok/en özel gruba temas etmek istiyorum: İstiklâl’e geliş amacı büyük ölçüde, bu caddenin isim yapmış olması olan ve en ufak bir amacı olduğunu düşün(e)mediğim grup (ki bu grubun ekseriyetini gâvurların teenage dedikleri 13-19 yaş arası gençler, bilemediniz 20-25 arası gençler oluşturur). Bunlar, ortama takılma lafından İstiklâl, Bağdat Caddesi, Akmerkez, Metrocity ilh. gibi bir sonucu, düşünme melekelerini hiç hayata geçirmeden çıkaran grubu teşkil ederler.
Ezcümle, nereye gelmek istiyorum veya neden bu kadar şeyi yazdım? Açıkçası çok da sebebim yok. Lakin, İstiklal Caddesi kenarında yer alan cafelerde oturup, caddeden geçenleri izleyenlere ve bu caddeye bu kadar çok insanın akın akın gelmesine –ki birçoğunun amaçsız bir şekilde bu caddeye geldiğini düşünüyorum- (kitlesel ve kütlesel psikoloji ve ortadaki (k)oyunlardan birini temsil edebilme) hâlâ anlam veremediğimden, bu yazıyı yazmak istedim. İyi mi ettim, kötü mü ettim bilemiyorum ama en azından içimdekilerin bir kısmını –afedersiniz- ortalığa saçmış oldum. Böyle işte ey okuyucu. Kalemi şimdilik kırdım. Hayrola.
Yorumlar
İstikbalde İstiklal Mümkün mü?
Per, 01/03/2007 - 18:13 — Fatih M. Tiyanşanİstiklal'de istikbal aramak... Arayan bulur demişlerdi bize, el-hak doğrudur, ancak bulmak çatallanan bir şey olduğu için sonuç itibariyle neyi bulduğumuz önem arzediyor. İstikbal aramakla bulunabilecek bir şey mi? Düşünmek gerek, başlığı tersine çevirdiğimizde ilginç bir durum ortaya çıkıyor: İstikbal'de istiklal mümkün mü? Bu soru ister istemez meselenin orta yerine kuruluveriyor. Öyle ya, bir millet eğer millet vasfını taşıyorsa ve onu kaybetmemek istiyorsa istiklali olmalıdır, bu bir bakıma onun teminatıdır. Bu açıdan görülen manzara pek iç açıcı değil, ancak bu demek değildir ki kaybedilen değerler bütünüyle kaybedilmiştir. Herşeye rağmen bir şeylerin farkında olan insanlar var ve en azından düşünüp böyle yazılar yazabiliyorlar mesela, teşekkür ediyorum, yitirilen şeyleri dile getirme anlamında bizimle buluşan kelimeler için...
İsmet Özel'in "Üç Frenk Havası" isimli şiirinin 2. bölümü olan "Alum Cantabile"den bir bölüm:
...
kaba solgun kağıtlar sunardı
şehrin insanı bana
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin
O gün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım
kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı
ham elmalar yemekten göveren dudaklarım
mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.
Azıcık gece alayım yanıma yalnız
serçelerin uykusuna yetecek kadar gece
böcekler için rutubet
örümcekler için kuytu
biraz da sabah sisi
yabani güvercin kanatları renginde
biz artık bunlar olarak gidiyoruz
eylesin neyleyecekse şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
bozuk paraların insanı, sivilcelerin
...
ama neler olup bittiğini hiç bir ayetten
hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin
...
Mısralar daha iyi anlatıyor meramımızı...
Selam ve muhabbetlerimle...
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
yüzü kızarmış
Cum, 02/03/2007 - 01:29 — U.Ali BirkardeşlerSevgili Burak CEM,
Yazınızı okuduktan sonra şöyle düşündüm:
dik-izleyicilerin arsız gözleri önünde dolaştığı için yüzü kızarmış olmalı resimdeki tramwayın.
Selam ederim.
İstiklal'de tek başına
Cts, 03/03/2007 - 17:54 — seyhan sevinçİstiklal benim için bir sığınaktır. Taksim Meydanı'na gelip, İstiklal Caddesi'ne daldığınız zaman birden yok olursunuz.
Ruhunuz bedeninizi terkeder. Binlerce insanla birlikte yan yana yürüyorsunuz ama yanlızsınız aslında.
Binlerce insanın içinde tekbaşına olmak duygusu sizde, "Bu koca dünyada bir tek ben varım böyle yalnız" hissini uyandırır. Oysa öyle değil. Sen o yalnız binlerce kişiden birisin sadece.
Bir tek burada kimse gözlerinize bakmaz. Herkes yürür, yürür, yürür sadece...
Yürürken konuşursunuz kendinizle... Kimse duymaz sizi.
Yürüyüş biterken, ruhunuzu alıp eve dönersiniz yeniden. Ya hiç gitmemişsiniz oraya ya da hep ordaydınız sanki... İstiklal, insanın kendini yokoluşun içinde bulduğu tek yerdir İstanbul'da.
Caddeyi dik-izleyenleri ruh halleri üzerine
Çar, 07/03/2007 - 00:37 — Zeynep ZuhalOturduğu koltukların caddeye dönük olmasından hoşlanan insanların dik-izleme değil, dik-izlenme arzusunda olduklarını düşünüyorum. Bahsettiğiniz "trend cafe"lerde caddeye karşı oturmak kimileri için bir imaj unsuru. Ben G'de değil, S'de otururum, beni görün, beni farkedin, varlığımdan haberdar olun demek istiyor aslında onlar. Herkesin hayatta farklı bir çabası oluyor; onların ki de gösteriş amaçlı dik-izlenme çabası diyelim.
Ama vazgeçilmeyecek kadar da güzel burası!
Çar, 07/03/2007 - 15:10 — Fatma Nihan YıldızIşıklar...
Müzik...
Çiftler...
Burada sağ sol farkı yok...
Sağ tarafta günaha çağırıyor seni sol taraf da...
Herşey, herkes el vermiş "işte hayat budur" mesajı...
Anadolumun bağrından! kopmuş da gelmiş öğrenciler bu masal dünyasına ne kadar daha dayanabilir ki...
Bu masalın kahramanı olmaya çalışan "öz"e sahip gençlik...
Ama keşfetmeye başladıkça caddenin ayrılan kollarını "öz"le başlayan bir savaş...
Dik izleme stili olan cafelere ait olmadığının farkında...
Ama vazgeçilmeyecek kadar da güzel burası!
Elbet onada vardır münasip bi yer bu caddede...
Elbet onada bir yer ayırmışlardır günah sofralarında...
İlk önceleri amaçsız, hızlı adımlarla caddenin büyüsüne kapılma...
Caddeye gitgide artan bi hayranlık...
Ve daha sonra oraya ait olma hissi...
Ve orda bir yer edinme çabası...
Arka sokaklarında...
Caddeden daha beter bir istikbalin! saklı olduğu sokaklarda...
Okul çıkışlarında soluk alacağın bir cafe bulmak...
Daha sonra cafeyi okulun yapmak...
Günahlar ışıltılı...
Bundan sonrasını anlatmaya gerek yok herhalde..
Hayatını İstiklal yapmış bir genci düşünmek üzüyor insanı...
Hele onun hikayesini bilmek...
Nereden nereye geldiğini bilmek...