Fikirsizliğin ve sorgusuzluğun en kolay yolu olan duygulara kendini kaptırmak, sevmenin ve terk etmenin dışında başka bir alternatif bırakmamak, Türk toplumundaki aşırı duygu kabarmasının bir sonucu. Sevmenin kendisinde ne kadar duygu varsa nefretinde kendisinde o kadar duygu vardır. Bu iki karşı duruş fetişist bir ayin gibi Türk insanını sarmış ve kölelerinden yakarışlar ister olmuştur. Duyguların ifade bulduğu her halde fikir kendini yok etmiş, düşünce ve aklın kendisi duygularla bencilleşerek ne olduğu tanımlanamayan yücelik putlarının içinde tapınıcı hale gelmiştir. Ortada insanın kendisi yoktur artık. Kurban kendini sunmuştur. Sunumun en dramatik çocuğu da yine kendisidir. Ağlanılan şey de insanın kendi yok oluşudur.
Özgürlük insanın içindeki ve dışındaki dünyayı sorgulayarak, duygusal tapınmalardan nefret ederek ortaya çıkarken, kültürsüz ve sorgulamadan uzak beyinlere sevmenin ve itaatin erdemlerinden bahsederek, gözyaşları ile kendini ifade etmeyi erdem gösteren iktidar, özgeci kişilik modelleri ile ağlak bir toplum inşa etmiştir. Duygululuk insanlar arasındaki ilkel ve değişmeyen bir tarafın da haklılığını gösterdiğinden sorgulanmaz ve dokunulamaz bir ilkelliği de meşrulaştırmıştır. Okunan gazete şeklinden, çok satan kitaplardan, dinlenilen müziklerden, televizyonlarda en fazla izlenilen programlar ve ayrıca spor fanatizmdeki gelinen taraflaşmalardaki körlükten bakıldığında düşünemeyen bir toplumun güdüsel kışkırtmalarla nasıl da duygulu bir insan profilini çizdiğini ve toplum olarak nasıl da durmadan ağlayarak düşünüp konuştuğumuzu görmek mümkün. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki herkes herkesin nasıl ağladığını biliyor artık.
Duyguların insan ruhunu ve bedenini sarması doğal olarak kişinin kendisine yapılan işkenceyi de sevecek hale getirmiştir. İşkencenin kişi üzerindeki garip zevki de “mutsuzdur ama zevk alıyordur”. Bu aşamada işkenceyi şenliğe dönüştürecek araçlar yaratılmış olgusal karşılığı da sanat olmuştur: duyguların işlenişine ve acı çekmenin nasıllığına ilişkin kişiyi yorucu işten kurtaracak bir sektör. Dolayısıyla bilim, felsefe, siyaset herkesin alanı olmazken sanat her türlü insanın ilgi alanıdır. Sanatla ilgili olmamak yani duyguları işleyen bu sektörün müşterisi olmamak mümkün değildir. Toplum kendini bir şekil de bu alanın içinde görmek ve göstermek isterken duygusal coşkunun kendisi şiir, şarkı, sinema olup insan ruhunu ve bedenini sarmıştır.
Plastik sanatların, resmin, müziğin bir sanat alanı olarak masraflı oluşu ve toplumdaki gelir düzeyindeki yetersizlikler bu alanlarda herkesin bir şeyler yapmak istemesini engellediğinden, roman hikaye gibi yazım alanları zaman ve uğraş isteyeceğinden çok kişinin ilgi alanı olmaktan uzaktır. Okuma oranındaki düşüklük sözü edilen alanlardaki ilgiyi de iyice köreltir. Popüler müzik ve şiir ise sanatla ilgili olma ve sanatçı olma durumu içindeki en masrafsız ve kolay, zaman verilmeyen bir alan olduğu için çoğunluğun bir nevi uğraşısıdır. Nasıl ki her kulağa uygun müzik varsa her bilince de uygun şiirler yaratılır. Dolayısı ile her duygusal dibe vuruş ve özgünlük olduğunu iddia ediş, şarkıcı ve şair olma edimini de beraberinde getirmiştir.
Sanatın bu iki alanıyla uğraşanlara baktığınız da çoğunun kültürsüzlük, kroluk ve sanatçı olma mitolojisinden yoksunlukla kendilerini bir yerlere yerleştirerek, büyük boy aynalarda elleriyle yaptıkları makyajlı putları izlemelerinden başka numaraları yoktur. Müzikleri ve yazdıkları şiirleri ile bu iki kesim bağırsak guruldamasının ötesinde insanlara bir estetik sunamamaktadırlar.
Toplumsal realitedeki seviyesizlikten dolayı yaşanan şair ve şarkıcı patlaması ile yayınevleri ve müzik şirketleri herkesin şiirlerini basmadığı ve kaset çıkarmadığı halde bu sanatçı görüntüleri kendi paraları ile sanatlarını icra etmenin -nasıl sanat ise-yoluna başvurmaktadırlar. Bu alanlarda kendini gösteren yeni yetmelerin ne edebiyat birikimleri vardır ne de düşünsel anlamda bir okumaları. İnançları ve tutkularının altında ezilirken acının sefahati içerisinde kendilerine bir dil oluşturmakta, anlaşıldıkları oranda başkaları için anlaşılmadıkları oranda da kendileri için bir şeyler yaptıklarını söylemektedirler. Suçlayıcı dil ve Maria Magdelana masumluğu içinde boynu bükük zavallılığı görürsünüz. Ortaya çıkardıkları işleri de vicdan sızlatma işine yarayan kendini kabul ettirme dilenciliğidir. Müteşair, nefretle yarattığı büyülü dünyada şikayet etmekte ve Budist rahipleri gibi yanından geçenlere dilenmekte, şarkıcılar da klipleri ile bu kronun yanında bu kızların ne işi var dedirtecek cinsten komedilerle izleyenleri güldürmektedir.
Bir toplumun geri kalmışlılığı ve kültürsüzlüğü ile şiire olan düşkünlüğü de aynı oranda gelişirken bir kaç kavrama düşüncelerini, hayata bakışını sıkıştırabilen ve kendini özgün gören coşmuş ruhlarla dolu toplum profili ile de bu şekilde kolayca karşılaşılır; müteşairler ile kaset çıkartan şarkıcılar ve bunlar gibi olma gücünü kendilerinde kolayca gören akıllarını kaybetmiş kitleler...
Yorumlar
birazcık eleştiri
Cts, 31/03/2007 - 12:17 — mustafa silvanlıOkan kardeşim;
Yazını okudum, ve genel anlamda fikirlerine katıldığımı söyleyebilirim. Yalnız yazının sonuna doğru şarkıcılarla kliplerinde -kullandıkları- kızlar arasındaki ilişkiye bakış açının doğru olmadığını düşünüyorum. Zira şarkıcıyı kro -kelimenin doğru yazılışı kıro'dur- şeklinde niteleyip kızlara yakıştıramamak biraz da o klipte -oynayan- kızları yüceltmek olmuyor mu? Popüler duygusallıkla ilgili yorumun hoş. Ama dediğim gibi; bunu yapanlar kadar yapılan işe bir şekilde emek harcayanlar da -ve hatta onları bu kadar popüler yapan bizler de- sorumlu. saygılar
iyiyi seçmek için
Cts, 31/03/2007 - 18:42 — ahmed berkaysayısal çokluktan rahatsızlığı ben pek anlamıyorum. herkes sanatçı, herkes şair deniyor. bu elbette telaffuz edilecek bir sıkıntı olabilir ama iyi olanı ortaya çıkarmak için meydanın kalabalık olması gerekir.
yaşasın şairler, şiirler, şairciler
şarkılar, şarkıcılar
Şiir kitabında rüküşlü foto...
Paz, 01/04/2007 - 01:09 — okan şahinbir gün yayınevinin birinde kitapları incelerken bir çift geldi ve orada ki çalışan elamana yayınevinin sabini ile görüşmek istediklerini söylediler. az sonra da elamanın çağırmasıyla yayınevinin sahibi geldi.
gelenler resmi bir kurumda çalışan üst düzey görevlilermiş ve birlikte yazmış oldukları şiirleri yayınlatmayı düşünüyorlarmış. yayınevi sahibi şiirleri biraz inceleyince artık şiir basmayı düşünmediklerini nezaketçe söyledi ve konuşmaları sanat ve sanatçıya yeterince değer verilmiyor noktasına kadar geldi...
kendi imkanları ile bastıkları şiir kitabına bakabilirmiyim diye sordum ve onlarda buyrun dediler. Gördüklerimi anlatıyorum Ahmet Bey size; kitabın arkasında vesikalık rüküşlü fotoğraf ve boşlukta bir saz. Ön kapağında zamanında yarışmaya katıldığından dolayı TRT tarafından gönderilmiş ufacık bir teşekkür yazısı...yine arka kapağında şiirlerini sazıyla okuduğunu söyleyen ifadeler. şiirlerine gelince bir şey söylemem doğru olmaz beğenenler çıkabilir.
sanatçıya yeterince değer verilmiyor diyen şairimizin görüntüsü bu. Duygulandıkları anda karı-koca oturmuşlar şiir yazmışlar ve yayınlatmak istiyorlar...ne diyeyim yaşasın diyorsanız eyvallah...selamlar
nicelik değil nitelik
Paz, 01/04/2007 - 10:34 — mustafa silvanlıAhmet kardeşim;
İyi şiirin ya da iyi şarkının -ya da filmin, tiyatronun, resmin vs...- ortaya çıkışında meydanın kalabalık oluşunun olumlu bir etkisi olacağına inanmıyorum. Çünkü kuyumcu vitrinindeki bir altın yüzük bir gümüş yüzüğe oranla ne kadar kıymetliyse bin gümüş yüzüğe oranla da aynı derecede kıymetlidir. Gümüş yüzük adedinin bir ya da bin oluşu altının değerini etkilemez. Böyle bir şey olsa olsa bahsedilen kuyumcunun kıymetli maden stoğunun kıymet seviyesinin düşüklüğünü gösterir. Yani bir başka deyişle memlekette şiirin kalite çıtasını yükseltecek olan 'şair' sıfatını kendine yakıştıran insanların çoğalması değildir. İclal Aydın'ın yazar, bayhan'ın sanatçı olduğu bir toplumun dışarıdan bakan birisine göre kaliteli mi yoksa içi boş bir toplum mu olduğu konusunda yorumu size bırakıyorum.
şiire, gazele
Paz, 01/04/2007 - 23:06 — ahmed berkaydostlar
benim söylemek istediğim sayısal çoğunluk engellenemez. bunu bir dert olarak görmemek gerekir. şiirler yazılacaktır ve çıkacaktır kitaplar da. geçen yıl için telaffuz edilen çıkan şiir kitabı sayısı 450 civarında. bunun içinde merkezlerde çıkanların yanında köyde, kasabada basılanlar da var. yani kitaplar çıkacak ama kalıcı olanı "değer bilenler" belirleyecek.
ayrıca ilk yorumumun sonunda yazdığım "yaşasın" ifdelerinin alaylı ifade olduğunu da söylemeye gerek yoktu sanırım. (okan şahin'in yorumu için)
Şair ve şarkıcı kirliliği
Paz, 01/04/2007 - 23:40 — Ayşenur DemirelS.a.
Öncelikle yazınıza yorum yazmaktan biraz çekindiğimi söyleyebilirim.Ama sonuçta insanlar bazen çatışsa da bazen aynı noktalara işaret edebiliyorlar.Ve sanırım bu sefer aynı taraftayız.Bu yüzden yorum yapmadan geçemedim.Uzun zamandır benim de aklımı bulandıran hatta bazen "yeter artık nereye kadar" diye isyan ettiğim bir konuya değinmişsiniz.Tesbitleriniz de çok isabetli olmuş.
Ortalığı boş bulan şair ve şarkıcı oluveriyor.Sonra rahatsız edici bir kalabalık oluyor.Öyle bir kalabalık ki emek veren de arada kaynayıp gidiyor ne yazıkki.
Umarım bu konuda haddini bilmesi gerekenler çekilir aradan da asıl hak edenler doldurur meydanları.
Selametle...
"iyi şiir" için...
Pzt, 02/04/2007 - 14:19 — mustafa silvanlıbileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbel alemin! (ismet özel)
Hakan ağabeyim;
Yorumuna genel olarak katılıyorum. Özellikle 'müteşairler halka halktan söz ediyorlar; bizse kendimizden söz ediyoruz...' diye başlayan paragrafın meseleyi özetlemek için yeterli sanırım. Ve fakat kalabalıktan şikayet edenlerin buna alternatif bir şey belirtmeleri gerektiği konusunda aynı fikirde değilim. Öyle olsa bile en azından şunu söyleyebilirim; can sıkıcı olan piyasanın kalabalık oluşu değil bu kalabalığın senin de değindiğin gibi toplumun estetik seviyesinin altında bir söyleyişe sahip olması... Yani şiirin tarzıyla alakalı bir sıkıntı yok, ama ibrahim sadrinin kasetinin milyon sattığını görüp uğur arslanın da buna yeltenmesi hoş değil. Zira ibrahim sadri popüler şiir yazıyor olsa dahi bunu güzel yapıyor, kendi tarzında kalite çıtasını yüksek tutuyor. Oysa uğur arslan -ya da aynı şeyi yapan bir başkasının- bunu başardığı söylenemez.(Hoş bu da tamamen zevk ve yorum farkı ama...)
İsmet Özel iskele sancak programında kendisine yazı dilinin ağır oluşunun sebebini soranlara; "bu benim boynumun borcu. Zira ben, yazdıklarımı okuyan insanların 'düşünmelerini' sağlayamıyorsam, bu; yaptığım işin olumlu bir sonuç doğurmadığını gösterir. Bu yüzden yazılarımda seviyeyi en tepede tutmaya çalışıyor, ve bunu bir yazar sorumluluğu olarak görüyorum." demişti. Bu fikrin tüm şair-yazar -ya da sanatçı-larda benimsendiğini görmek şahsen beni mutlu ederdi.
Sizin de söylediğiniz gibi bu halk hoşlandığı şeylerin peşinden gidiyor. Ve halkın hoşlandığı kişiler eserleriyle onların her defasında birkaç kelime daha öğrenmelerine vesile olursa sanatsal seviyemiz açısından önümüzdeki yıllara daha umutlu bakabiliriz.
Saygılarımla...
Ucuz duygular...
Pzt, 02/04/2007 - 18:12 — okan şahinHakan bey baştan sona yazdıklarınıza katılıyorum. Anlatmak istediğim sizin eksikliğini vurguladığınız şeyler değil. Orta da duyguları ile yaşayan ve eğitim sorununu aşamamış bir toplum var. üniversite mezunlarına bile baktığınız zaman sanatsal incelikten yoksun, siyasi tavrını netleştirememiş ve savunduğu değerleri 5 dakika bile konuşamayan ancak her şeyi bir çırpıda çözüveren bir insan şekli var. gazete haberlerini bile yorumlamaktan aciz, köşe yazarının o günkü çıkarımlarıyla bilincini oluşturan bir toplum. bunlar okuyup yazabilen bir tayfanın genel görüntüsü. bırakın kitap okumayı gazete karıştırmayan bir çok insan varken bu ülkede, davranışlara sinen duygu patlamalarından şikayet ediyorum ben. bu duygululuk halide ucuz sanatla insanları güdebilen bir güce dönüşüyor. neden bizim Türk sineması ya ağlak ya da güldürükçüdür mutlaka düşünmüşünüzdür...çünkü nesirle gelen analitik düşünme çocukça düşüncelere sahip insanlara zor geliyor. ben bunu yanlış ve bir eksiklik olarak görüyorum ve kimseyi de yermiyorum. geldiğimiz nokta bu yoksa şiire karşı falan da değilim. ucuz duygulara karşıyım o kadar...
Mustafa bey eleştirileriniz ve yorumlarınız için diğer arkadaşlarla birlikte sizlere de teşekkür ederim... selamlar