renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Yalnızlık Gelir Bulur Seni

İstanbul’da gördüğünüz ilk andan itibaren size yalnızlığı, sadece yalnızlığı hatırlatan şey neydi hatırlıyor musunuz? Vapurda giderken size yarenlik eden o martı, bir kez gidip bir daha gitmediğiniz o semt, bir ağaç ya da o uzak tren istasyonu mu? Ya da kaybolduğunuz siyah beyaz bir sokakta camları kırık bir pencereden sızıp gelen bir keman sesi mi mesela? Ne?

Onunla karşılaşıncaya kadar bana yalnızlığı hatırlatan o kadar çok şey vardı ki… Hiçbir şey sonbaharda rüzgara kapılıp giden bir çınar yaprağından daha yalnız değildi. Yaz yağmurunda iliklerine kadar ıslanan bir gencin yüreğinde taşıdığı aşk yalnızlıkların en büyüğüydü. Kitap sayfası arasında kurutulmuş bir kır çiçeği… Bir gecekondunun duvarına konulan eski bir mezar taşı mesela!..

Yalnızlığı hatırlatan o kadar çok şey vardı ki… Ama hiçbiri onun kadar olamadı. Gördüğüm, karşılaştığım hiçbir şey onun kadar yalnızlığı hissettirmedi bana.

Taksim’e gittiğimde her defasında uğradığım bir yer var, Galatasaray Lisesi’nin hemen karşı sokağında... Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nın daha farklı bir versiyonu burası. Sahaflar’da eski, çok eski kitaplara, aralarında el yazmaların da olduğu kitaplara rastlamak mümkünken burada genelde son dönem (1950 ve sonrası...) kitaplar bulunuyor. Adı, Aslıhan Çarşısı... Bende bir dönem sevdiğim kitapların 1. baskılarını almak gibi bir hobi oluşmuştu. Gabriel Garcia Markuez’in Kolera Günlerinde Aşk adlı romanının ilk baskısını bulmak için Aslıhan’a gittim defalarca ama hiçbirinde de şansım yaver gitmedi. Bir gün oradan geçerken artık tanış olduğumuz bir genç, “Abi senin aradığın kitap düştü” dedi.
Düştü?!?

Türkçe çeviriyle ilk baskısı 1989’da yapılmıştı. Kitabı alıp önce kapağına baktım. Özenle korunmuş bir kitaptı. Parasını verip çıktım. Gökyüzünü izleyerek (İstiklal’de tanıdığınız biriyle karşılamamanız mümkün değil. Bunun için tek yol var, sizin kimseyi görmemenizdir) hızlı adımlarla Galata Kulesi’ne gittim. Çay isteyip oturdum. Kapağı araladığımda, iyice soluklaşan dolma kalemle yazılmış bir yazı dikkatimi çekti. Diyordu ki; “Ölene dek birlikte olmaya yemin ettiğimiz bu günde, bu büyük aşkın en büyük şahidi olarak kalması temennisiyle!... İmza”

O an hissettiğim tek şey yalnızlık oldu. Büyük bir aşktan geriye 3.5 milyona satın aldığım bir şahit kalmıştı. Elimdeydi ve yalnızdı. Ne aşık vardı, ne de maşuk orada... Şimdi bu kitap neye ve kime şahitlik yapacaktı? O yazının altına, “Sen artık benim “yüzyıllık yalnızlığımın” şahidi olacaksın!” diye yazdım ve kitabı alıp çantama koydum. Bir daha da açmaya cesaret edemedim o kitabın sayfalarını o gün... Kim bilir sayfaları arasında hangi mutlu hayallerin aksi vardı.
O kitaba, “büyük bir aşkın şahidi” olması misyonu yüklenmeseydi, böyle de yalnız kalmayacaktı. Ama olmuştu işte... Yazıyı yazan ve imzasını atan bir erkekti.
Cami avlusunda bulunmuş bir bebek gibi yalnız ve ürkekti. Onu yalnızlığa terk edilmiş bir bebeği sahiplenir gibi sahiplendim. Bastım bağrıma...
İyi de nasıl “düşürülmüştü” acaba?
Elimde tek bir kanıt yoktu.

Karanlık iyice çöktükten sonra kalkıp eve gittim. Ben artık bir gün önceki ben değildim. Bir yalnızlığa yarenlik edecektim. O gece hüznü üzerime çekip daldım uykuya...
Uyumak ne mümkün?
Acaba ne oldu o büyük aşka? Kim kimi terk etti de, bu şahit ortada kaldı? Erkek imzaladığına göre, bunu kıza verdi. Ama kız onu terk edip gitti. Ve gitmekle de kalmadı, parasız kaldığı bir günde eski aşktan ne kalmışsa geriye hepsini tek tek satılığa çıkardı. Zaten ilk sattığı şey de, bırakıp gittiği sevgilisi değil miydi? Bunu yapan neler yapmaz ki?
O gece sabaha kadar bunun gibi binlerce soru ve düşünce üşüştü beynime...

Bu kitap benim yazgım olmuştu artık... O gün dersi astım. Evin en karanlık odasındaki kanepeye yorgan ve yastığımı taşıyıp bütün günü orada, yatağın içinde tavana bakıp geçirdim. “Nasıl düşürüldü?” sorusuna yanıt olarak bin ayrı ihtimal sıraladım neredeyse... Hepsi de acıklıydı. Aklıma bu durumu iyi tarafından görecek tek bir şey de gelmiyordu.
O gece de aynı soru ve daha önce peş peşe sıraladığım o binlerce cevapla sabahladım. Olacak gibi değildi. O gün okula gittim. Biraz başka şeylerle uğraştım. Ama olmuyordu işte...
Gelip kitabı açtım ve başladım okumaya... Kitap ilginç bir tesadüfle, benim geliştirdiğim senaryolara benziyordu. Bırakılmış bir sevgilinin, yeni yetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alaca karanlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsüydü. Burada da bırakan bir kızdı.

Florentina Ariza, Fermina Daza’ya daha ilk gördüğü andan itibaren tutkulu bir aşkla bağlanmıştı. Daza da, erkeğin bu tutkulu aşkına kayıtsız kalmamıştı. İkili müthiş bir aşkla kumruları bile kıskandıracak bir aşk yaşarlarken Fermina Daza, bir gün Florentina Ariza’ya, “Artık beni arama” diyerek çekip gitti. Florentina Ariza, “aşk nasılsa yüreğimde, gidersen git” dercesine durdu öylece. Yapabileceği bir şey var mıydı? Güç kullansa, gidip yalvarsa onu geri döndürebilir miydi? Yapmadı. Hiçbir aşık da bunu yapamazdı.
Fermina Daza, başka bir aşk buldu kendine... Evlendi. Florentina Ariza da, tüm bu olup bitenleri uzaktan izlemekle yetindi. Ne bir daha bir aşk yaşadı ne de evlendi.

Hatırı sayılır bir armatör olarak yaşamını sürdürüp giderken bir gün beklenmedik bir anda Fermina Daza’nın kocası onun ofisine geldi. Florentina Ariza, biricik aşkı Fermina Daza’nın, uğruna kendisini terk edip gittiği bu adamı karşısında görünce, dönüp sekreterine, “Benim mutluluğum için bu adamın ölmesi lazım” dedi. Adam kendi kaderiyle öldükten hemen sonra, yani tam 51 yıl sonra Florentina Ariza gidip Fermina Daza’ya olan aşkını ve aşk yeminini bir kez daha hatırlattı. Hiçbir beklentisi yoktu. Yarım asrı aşkın bir süre bu anı beklemişti. Sadece aşka her zaman birilerinin sadık kalacağını hatırlatmak için...

Kitabı okuyup bitirdikten sonra artık kesin bir şekilde, “Bu kız bu kitabı okudu. Belki de okumadı. Birini bulunca sevgilisini bırakıp gitti” diyordum. Ta ki yeniden Aslıhan Çarşısı’na gidinceye kadar.
-Kolera Günlerinde Aşk nasıl düştü buraya?
-Bir hurdacı getirdi. Ortaköy’de uzun yıllardır terkedilmiş bir evi belediye tasfiye ederken içinde bakımsızlıktan eskiyen, çürüyen bütün eşyalar alınıp çöpe atılıyor. Bu hurdacı da çöpü karıştırırken bunun gibi birkaç kitap ve dergi buluyor. Bulduğunda eğer 1990’dan önceki yıllarda basılmış 1. baskıysa o kitapları alıp bana getiriyor. Bu da öyle geldi.
-Terkedilmiş bir ev mi?
-?
Bu son soruyu kendime sormuştum aslında...
-Teşekkür ederim!
-Rica ederim abi. İstediğin bir şey var mı? Bak Genç Werther’in Acıları’nın ilk baskısı var elimde...
-Yok, sağol. Belki artık şu hobiden vazgeçsem iyi olur.
-Niye ki?
-Hiç!!! Öylesine işte... İnsan üzülüyor ya! Öyle başkalarına ait kitaplar alıyorsun. Üzerinde, “Saat şimdi 04:30. Hâlâ seni düşünüyorum. Ama yoksun!” diye yazıyor. İnsan okuyunca üzülüyor ya!
-Abi yazısız olanlar da düşüyor bazen. Cillop gibi... İstersen onlardan ayırırım sana.
-Bakalım artık... Haydi kendine iyi bak!

Bir insan neden evini, anılarını terk edip gider ki? Ve giderken neden “büyük bir aşkın şahidi” olan bir kitabı alıp gitmez ki? Neden yalnız bırakır ki?
Daha önce bulduğum bütün cevapları tek tek sildim kafamdan... Eve gittim. Yalnızdım. Ama yalnızlığım hiçbir zaman “bir büyük aşkın şahidi” olan Kolera Günlerinde Aşk kitabı kadar keskin olmadı.

O erkeği düşündüm. Sonra o kadını... Onlardan hangisi yalnızdı acaba?

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

mavili yalnızlığım düştü aklıma

benimkide yalnızlıkmıymış dedim yazıyı okuduktan sonra...kıskandım kitabı,o erkeği,kadını..insanın haberi olmadan,yıllar sonra kendinden bahsedilmesi yabancılar tarafından,haberi olmadan tarihe geçmek...tarih olmak,tarih olmak amacıyla yaşamadan...yalnızlığım,üzül haline...

ele avuca sığan sevdalar

yalnızlık değil de -çünkü tenhada bile olsak 'tavuk kessek görülür çokluğu'nun içindeyiz her zaman- kaybedişlerin, kayboluşların, buruk kalan sevda hikayelerinin tadı kaldı gövdemin sol tarafında... pembe gözlük taksak da kitabın bir yerlerde unutulmuş ya da hediye edildiği kişide kaldığını düşünsek nasıl olur? çok mu romantik bakmış oluruz...

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

sevda değilmiş demekki...

Bir de şöyle siyah bir gözlük takıp da baksak.Çok mu acımasız olur:Belki de artık o aşkın da ,verilmiş kitabında ve o sözlerin de hiçbir değeri kalmamıştı.Hatta anısı bile hafızadan silinip gitmişti.O yüzden düşmüştü.Sonra da şöyle bir sonuca varsak.Gerçek bir sevda öyküsü değilmiş demekki.Olsaydı düşmezdi değil mi kitap ya da unutulamazdı bir yerlerde.Şayet böyleyse ortada yalnız olan bir sevgili de kalmayacak.O zaman düşünmeye,üzülmeye gerek de kalmayacak.

Ne içindeyim zamanın; ne de büsbütün dışında...
Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında...

inanın sevdaya kıyamadım

hani ne kitap ne kız ne erkek gözümde... az gibi gözükse de, belki yetmese de emek verilmiş işte... sevda onlara bir damla da olsa değmiş... bu sebebten inanın ben "sevda"ya kıyamadım!

tutup yerden kaldırasım geldi; düşme'sin diye. gün gelip de "abi sevda, yakında buraya/elime düşer" demesinler diye...

sevda kuşun kanadında... ürkütmeyelim!
sevdanın görülebileceği yerlerde pembe gözlüklerimizi eksik etmeyelim;)

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

İyi de etmişsiniz

İyi de etmişsiniz sevdaya kıymamakla.Ama kıyanlar varya ben onları söyledim.Ya da yok aslında da benim duygusuz tarafıma denk geldi galiba.O yüzden öyle siyah gözlüklerle baktım olaya :)

Bu arada Seyhan Sevinç'e de yazısı için teşekkürler.Okuyan herkes kafasında sebep-sonuç ilşkisi kuruyor.Ve belki bir sürü hüzünlü hikaye...Hatta kendi yalnızlığımız da düşüyor aklımıza.Kaleminize sağlık.

Ne içindeyim zamanın; ne de büsbütün dışında...
Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında...

pembe gözlük

bence o büyük aşkın kahramanları hiç ayrılmadılar. Elimiz de ayrıldıklarına dair hiç bir delil yokken kendi yalnızlığımızı neden onlara yakıştırıyoruz?
Onlar, mutlu bir hayat yaşadılar ve belki hala yaşıyorlar... ya da kız kitabı okusun diye bir arkadaşına verdi ve benim emanet verdiğim tüm kitaplar gibi geri gelmedi...

Daha bir sürü güzel senaryo varken, bu melankoli neden?

Güzel yazı tebrikler...

Gecikmiş bir teşekkür

Birkaç gündür Filistin'deydim. O nedenle cemaati izleyemedim. Gecikmeli de olsa teşekkür etmek istiyorum yazıyı okuyanlara ve elbette yorum yazanlara... Varolun!

terkedilmiş ev

ben de en azından bu hikaye üzerinden kesin sonuçlara ulaşamayacağımızı düşünüyorum. okuduğum ilk anda hayatı terkettikleri için ev terkedilmiş olabilir diye düşündüm. ölümün aşkı nerede bırakacağı ayrı konu elbette. ama ne olursa olsun yaşanmış olanlar önemli her daim, yaşayanlar değil. biz içimizdeki hikayeyi ve yalnızlığı tazeliyoruz sanırım böyle satırlarla. teşekkürler paylaşamınız için.

"iyi ki bilmiyor kalabalıklar
yağmura bakmayı cam arkasından
insandan insan şükür ki fark var;
-birine cennetse,birine zindan-
iyi ki bilmiyor kalabalıklar."s.karakoç

Filistin....

O halde bir Filistin yazisi bekleme hakkimiz var sanirim.

ben de bekliyorum

Evet evet kesinlikle ben de bekliyorum bir Filistin yazısı.Hem de sabırsızlıkla...İnşaallah en kısa zamanda ulaşır bize böyle bir yazı.

Selametle....

Edebiyatın Yalnızlar Geçidi

Peyami Safa'nın "Yalnızız" adlı romanını hatırladım. Dostoesvki de gariban ve yalnız bir adamdı. Sürgünlerin ve mapusların adamı. Adamım Keats'de onlardandı; Byron da var ama bir huyuna gıcık olurum, yalnızlıktan ve unutulmuşluğun duygusuyla Londra'yı terkedip İtalya'ya gitti, birde lorddu işte zengindi, parası vardı filan, bizim yok, olsa avuturuz alem filan yaparız belki :) kalktı yunana katılıp Türk'e karşı savaştı ama mehmetçik halletti onu da. Yine de 18. asır romantik çağın üçüncü jenerasyonun üçüncü son tekilidir, hüzünlü adamdır, Wilde ondan daha çok, en az hepsinden çok yalnızdır, hele Andre Gide yalnızın yalnızıdır, doğulu gibi durur batıda durmasına rağmen, hele Charles Lamb vardır varın içinde yalnızdır; sonra Kısakürek ve Nazım gelir ikisi de mapusların, çilelerin, sürülmelerin adamlarıdır, yalnız bırakılmışlardır; sonra inzivaya çekilen, onu anlamayan topluma kırılan Sezai Karakoç vardır, platonik aşkı için kalbini ahrete dek mühürleyen yalnızların yalnızı adam, sonra yaşlanınca köşeye çekilen müzisyenler, hikâyeciler, şairler mi dersin, insanlar var işte, nasıl sayabilirim onları? kocaman bir kalabalık var dışarıda. caddeleri topuklayan ayakkabılar. hepsi yalnız. hepsi gömülmüş siyah bir yalnızlığın içine, kanlıcaya kürek çekip, keder tüküyorlar / mı pek bilmem!

birde bu opium (afyon) çeken şairler, yazarlar bilirim batıda bizde de vardır kesin, bu adamlar hem yalnızdır, hem Müslüm nasıl içmeden söylemezse, bunlar da afyonu çekmeden şahaser vermezler. Cloridge, Thomas De Quincey gibi.

hayat bir afyon olmuş, başlar yüz seksen derece kırık, arzular şelale.

yalnızız biz hakkaten.

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

yalnızız

nedense bu yorum bana peyami safa'nın yalnızız romanından alıntıladığım şu sözü getirdi dilime: ''ümitsiz bir aşkın panzehiri nefrettir...''

Florentina Ariza iddiasını (aşkını) ispat etmiş

dile kolay yedi sene
son diyorsun öl desene...
ve daha nice yedi sene daha sensiz...
O ev belki de yedi senelerin üstüste gelmesiyle terkedildi, kim bilir...
O sevdanın izini sürmeli geriye doğru, en başa varıldığında son ve baş ın uyumuna bakılmalı, işte bu olmalı aşkın ispatı, aşk bir iddiadır aslında, en kuvvetli şekilde ispata gerek duyan..
Florentina Ariza öyle sağlam durmuş ki hayatın acımasızlığı karşısında, aşkıyla hayata meydan okuyup hayatını aşkının en kuvvetli şahidi kılmış, oysa hep hayat aşka meydan okur, ya da insanların korkaklığı buna izin verir!...
aşk la korku aynı yerde barınır mı ! gerçekten soruyorum, barınır mı? yedi senedir bunu soruyorum kendime...
aşk özgürlükse... özgürlük ve korkaklık, esaret aynı safta durur mu?
esaret mi, cesaret mi?
sevda... hem Allah ın elinin değmesi gibi hayat... hem azrail in can alması gibi ölüm...

Yalnızlık; kül rengi

Yalnızlık; kül rengi akşamlarda adresi bilinmeyen mektuplardan arta kalan kırık kalp...