Gözlerimi kapıyorum bir manzara geliyor gözlerimin önüne; Hrant Dink’in cenaze töreninde yaşlı bir kadın elindeki Hrant Dink fotoğrafına sarılmış, gözlerini bir noktaya dikmiş bakıyor. Aklından ne geçiyor diye düşünüyorum uzun süre. Belli ki bir öfke var gözlerinde. Faşizm’i gerçekten anlayabilir mi acaba diye düşünüyorum. Bu öfke sadece “bizden” olanın öldürülmüş olmasından mı kaynaklı yoksa gerçekten faşizm’i hissetmiş olabilir mi bu teyze?
Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyor. Akp taraftarı olmamama ve dahi bulunduğum hemen her ortamda Akp karşıtı olarak bilinmeme rağmen Akp’den birinin Cumhurbaşkanı olmasını yürekten istiyorum. “Milletin” seçtiği meclise inanmak istiyorum. Milletin irâdesinin tecelli ettiğini görmek istiyorum. Hiçbir şekilde oy vermeye layık bir parti göremediğim bir ülkede oy verenlerin iktidarına tanık olmayı arzuluyorum. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin eline geçtiğini görmek istiyorum.
Cuntacılığı, faşizmi, statükoculuğu hücreline dek hissetmiş biri olarak “sivil, dayanılmaz yüreklerin” kaybolmadığına dair bir inanca sarılmaktan başka bir umudum olmadığının farkındayım. Hangi yöne giderse gitsin, bu “vatanın” kaderini üzerinde yaşayan “halkların” şekillendirmesinin en iyi “faşist” yönetimden daha iyi olacağını biliyorum.
27 Nisan 2007 Cuma günü akşam 7 gibi uyuyorum. Kötü geçirilmiş bir günün ardından bir saklanma girişimi bu uyku. Gece yarısına doğru uyanıyorum. Biraz rahatlamış olarak bilgisayarımın başına oturuyorum. Msn’i açıyorum ve gelen ilk mesaj bir haberin linki oluyor: “Asker hükümete muhtıra verdi”. Öylece kalıyorum olduğum yerde. Neredeyse nefrete varan beğenmemezliğimin olduğu Akp’nin Cumhurbaşkanı çıkarması konusundaki isteğimi düşünüyorum. Laik, demokratik, hukuk devletini savunmak için Tandoğan’a toplanan kalabalığın ellerinde yükselen “ne takunya ne postal” pankartını düşünüyorum. Hrank Dink’in cenazesindeki yaşlı kadını düşünüyorum. Sivil Toplum’dan bir tepki arıyorum internette. “Asker kendi işine baksın” diyecek yüreğe sahip insanlar olduğuna inancım yitiyor her geçen saat. Her geçen saat rahatı bozulmasın diye gıkını çıkarmayan bir toplumda yaşıyor olmaktan dolayı duyduğum hicâb artıyor. Birkaç cılız ses dışında hiçbir şey duyulmuyor. Hatta postal yalayıcıları küflenmiş Hasan Mutlucan kasetlerini yerlerinden çıkarıp büyük kolonlu müzik setlerinde duymak istemediğimiz kadar yüksek sesle çalıyorlar. Söz darbeden açılınca mangalda kül bırakmayanlar iş ciddiye bindiğinde kuyruklarını kıstırıp sessizce bir köşede saklanmayı tercih ediyor. “Darbeciler yargılansın” diye eylemler düzenleyenlerin sesleri duyulmuyor.
Milletin seçtiği meclisin, yine milletin seçtiği vekillerce iradesiz hale getirilmeye çalışılmasını anlıyorum. Bunu bile demokratik bir tepki olarak görebilirim. Akp’den birinin Cumhurbaşkanlığı istemeyen “sivil halkı”, Akp’den birinin Cumhurbaşkanı olmasına verdiğim destek kadar destekliyorum. İrâdelerini meydanlarda, gazetelerde, internette, orda burda bağıran her insan beni umutlandırıyordu şu güne kadar. Ama gördüm ki darbelerin, faşizmin, statükoculuğun acısını benim kadar hissettiğine inandığım insanlar bir bir cepheden çekiliyor. Akp’ye oy vermiş milyonlarca insandan biri bile çıkıp “sert” bir açıklama yapamıyor “devletin memurlarına”. Atanmışlar meclisi değil halkın irâdesini eziyor.
Daha güçlü söyleyemem: “ne olur ses verin. Ne olur bu ülkenin tekrar karanlığa girmemesi için bir ışık yakın. Ne olur sivil bir yüreğe sahip olduğunuzu gösterin. Ne olur, Kürtçe aşkına, Ermeni şarkıları aşkına, başörtüsü aşkına, Lazlar, Boşnaklar, Çingeneler, Aleviler, Sünniler, Hıristiyanlar aşkına, siz ses vermediğinizde aynı acıları çekecek çocuklarınız aşkına ses verin. Daha güçlü söyleyemem: rahat koltuklarınızdan kalkıp bir kerelik kıyama durun ve söyleyin: kahrolsun faşizm!”. Yoksa bu faşizme layık bir halk olarak yaşama zorundalığından başka bir şey olmayacak elimizde. Artık başkalarını suçlamaktan vazgeçip “layık” olduğumuz yönetimin bu olmadığını gösterecek bir şeyler yapın. Durmayın.
Yorumlar
İnsan Olmak Demek
Paz, 29/04/2007 - 06:42 — Edip Ozan KaraoğluNe kadar korkunç bir cımbızlama.
Allah faşizmin her türlüsünden korusun bizi. Bu yazı sadece ve sadece bizden olmayan kahrolsun mantığına karşı yazıldı. Ve ne ilginçtir ki bizden saydığım biri bizden olmayan bir toplumun adının geçmesinden rahatsızlık duydu. "Bizden" olanlar böyle iken başka insanları faşist tavırlarından dolayı suçlamaya nasıl yüzüm tutacak?
Hrant Dink'in gerçekte göründüğü kadar "masum" olmadığını biliyorum ama bu o'nun öldürülmesini gerektirmezdi. Misyonerliğin bu topraklara vereceği zararı biliyorum ama bu misyonerlerin öldürülmesini gerektirmezdi.
Özgürlük! Hemen Şimdi! Sadece bizim için? Hayır. Bu olamaz. Kendiniz için istediklerinizi başkaları için de istemeden insan olamazsınız. Bu "vatan" içerisinde yaşayan herkes için "insan" olmanın gerektirdiği kadar yaşama hakkı istemek zorundayız. Yoksa ne farkımız kalacak diğerlerinden?
Not: Yazıyı ellerim titreyerek yazdım. Bu yüzdendir ki içindeki anlatım bozuklukları ve yazım yanlışlarının kusuruna bakılmaya.
Safları Belirleyelim
Salı, 01/05/2007 - 23:10 — Edip Ozan KaraoğluSafları belirlemenin vaktidir evet. Ne Rasul’ün şefkatinden ne Ömer’in öfkesinden vazgeçmeme safındayız. Ne “biz” kavramının içine sırf Müslüman bir coğrafyada doğduğu için adı Müslüman olanları alacağız ne Müslüman bir coğrafyada yaşayan gayrimüslimlere öfke duyacağız ne de onları katletmeyi vatan sevgisinden sananlara “biz” diyeceğiz.
Az’a kanaat etmeyi öğrendiğimden/öğrenmek zorunda kaldığımdan olsa gerek yoksulluk korkutucu gelmiyor. Yoksul halkın dertlerine çare bulmaktan daha acil dertlerimiz olduğunu düşünüyorum. Ki “bizden” birilerinin yoksulluktan kurtulup refaha erdiklerinde yaşadıkları cıvıklaşmayı gördükçe asıl “mesele”mizin yoksulluk olmadığına olan inancım sağlamlaştı.
27 yaşındayım. 80 ihtilalinden birkaç gün sonra dünyaya gelmişim. İhtilal benim üzerimden geçmedi ama ben ihtilalin üzerinden geçtiği insanlarda bıraktığı izleri çocukken bile anlamlandırabiliyordum.
8 yaşındayken katıldığım bir parti mitinginde yaşadığım coşkuyu hâlâ hatırlıyorum. İşte biz meydanlardayız. Erkekler ceplerindeki son paraları veriyorlar “dava” için. Kadınlar kollarından bileziklerini çıkarıp atıyorlar. Gür sesli vaizlerimiz kalabalığı kendinden geçiriyor. Ben göğsüme iğnelediğim onlarca -evet onlarca- küçük parti bayrağıyla poz veriyorum. Heyhat! “Bize %7.5 derler” başlıklı yazılar yazılıyor. 40 kişi Kâbe’ye yürüyor gibiyiz. Bütün dünyaya meydan okuyoruz. Günler geçiyor, seçimlere giriyoruz. Mevzileri birer birer kazanıyoruz. Artık “bizden” birilerinin altında makam arabaları var. Tanıdığımız bazı insanlar Belediye Başkanı, Milletvekili gibi sıfatlar kazanıyorlar. İhaleleri “bizden” birilere veriyorlar. Olacak o kadar canım! Hem bu paralar “dava” için harcanıyor! Aynı senin istediğin gibi “bizden” birileri yoksulluktan kurtuluyor. “Beyefendiler, hanımefendiler” etrafta son moda takım elbiseleri ve başörtüleri ile gezinmeye başlıyorlar. Holdinglerimiz, televizyonlarımız, gazetelerimiz oluyor. Dava bir anda hasıraltı ediliyor ve şatafat devrine giriyoruz. Gerçi bu şatafat devrine girilmeden önce ben bu “dava”nın içinde olmaktan vazgeçmiştim. Ama yine de aşina olduğum yüzlerin işgal ettikleri makamlardan dolayı haz duymuyor değildim.
Sonra başımıza bir şey geldi. Bütün yoldan çıkanların başına gelen felaket bizim de başımıza geldi. Bir şubat günü bütün düğümlerimiz çözüldü. Ben 17 yaşındaydım o zamanlar. Mahalle kavgalarını da, beni insanların kalbine doğru bıçak sallatacak öfkemi de bir kenara bırakmıştım. Başımdaki taş yaralarını gizlemek için saçlarımı uzatıyordum. İşte o şubat günü benim üstümden geçti. Belki sen uzaktan bir izleyici olarak kaldın ama ben kavganın tam göbeğindeydim. Büyük bir sarsıntı oldu ve ben etrafımda kimsenin kalmadığını fark ettim.
Ne oldu sonra? Zenginleşenlerimiz zenginleştikleriyle kaldı. Makam sahibi olanlarımız makamlarının nimetlerinden ziyadesiyle faydalandıkları için bu durumdan hiç rahatsızlık duymadılar. Hatta sakallarını kesip, sinekkaydı yüzleriyle yeni duruma hemen ayak uydurdular. Kızlarımızın büyük bir kısmı okullarının örtülerinden daha kıymetli olduğunu söyleyip başlarında kendilerini ucubeye benzeten peruklarıyla okul sıralarını doldurdular. Yoksulluktan kurtuldukça moda dergilerini daha bir özenle takip eder oldu “bizden” birileri. İkinci eşlerini başında örtü olmayanlardan seçmeye başladılar “bizden” birileri.. Bir yerde toplum içine çıkılacaksa bu ikinci eş takıldı kola. Geçen yıl yayınlanan “başörtülü kızlarla kim evlenecek” serzenişinin temelleri işte o günlerde atılmıştı. Yoksulken “bağışlanmamı dilerim” diyen şiirlerimiz bile değişti. Yoksulken bugün de yemek yemeyeyim şu kitabı alayım diyenler, zenginleştikçe unuttular kitapçıların yollarını. Meydanlarda “bugün olmazsa yarın bir gün mutlaka!” diye bağıranlarımızdan büyük bir kısmı pop müzik eşliğinde seçim hazırlıkları yapmaya başladılar. Yoksulken küçük dükkanlarda “işçinin hakkını teri kurumadan veriniz” yazardı. Yoksulluktan kurtulunca sigortasız işçi çalıştırmaya başladı bizimkiler.
2001 yılını hatırlıyorum. “Hoca”nın konferansı var Abdi İpekçi’de. Gitmek zorunda kaldığım bir konferans. Konferans başlamadan o zamanki partinin kapatıldığı haberi geliyor. Salonda neredeyse çıt yok. Herkesin başı önünde. Sönük ve gürültüsüz geçen konferansın sonunda salondan makam sahibi olmuş ama yoksulluktan kurtulamamış bir ağabey’in arabasıyla ayrılıyorum. Arabada da kimseden ses çıkmıyor. Bir yerde duruyor ağabey ve o günden beri her aklıma geldiğinde ürperdiğim ses tonu ile şu cümleyi kuruyor: “partimizi kapattılar, hiçbir şey yapmıyoruz.”
Amerika’nın Irak’a saldırmaya başladığı günleri hatırlıyorum. Bir öğrenci yurdu, cuma gecesi. Bir arkadaş odaları tek tek geziyor ve arkadaşlar diyor yarın Beyazıt Meydanı’nda savaşa karşı eylem yapacağız. Çıkıp gittikten sonra odadan biri kendisiyle bütün ilişkimi kesmeme neden olacak cümleyi kuruyor: “ne gidecem abi, fişleyecekler iş falan bulamayacam.” Ertesi gün Beyazıt Meydanı’ndayız. Yaklaşık 2000 kişi var. Utanıyorum halimizden. İstanbul’un göbeğinde eylem yapıyoruz ve sadece 2000 kişi var. Cami cemaati bile bunun yaklaşık 5 katı.
Ne meydanlarda gür seslerimiz var artık ne başörtüsü eylemi için meydanları dolduran yüzbinler. “Bize %7.5 derler” başlığı “bize %2,5 derler” olarak revize edildi. Bak sevgili Arslanbenzer hepimizin elinin altında bir bilgisayar var. İnternetimiz var, bu gibi yerlerde rahatça ahkam kesebiliyoruz. Bak spor otomobillerimiz, fener maçlarına biletlerimiz, boğaza karşı balık yiyecek kadar paramız var. Yoksulluk günlerimde kendime kıyak yapmak için para biriktirip aldığım bisküvi şimdi masamda tabağın içinde duruyor ama ben uzanmaya üşeniyorum. Biz yoksulken iyiydik be Arslanbenzer. Bozuyor bizi bu yoksulluktan kurtulma hali.
Lafı çok uzattım evet. Ha şimdi benim “mesele”m şu %2.5’i de kaybetmeme meselesidir. Yoksa ekmekmiş, Kemal Tahirmiş umurumda değil. Ogün Samast’ın bir hayali var mıydı? Okusa adam olur muydu? Yoksa kısa yoldan kahraman olmaya mı çalıştı? umursamıyorum. Hrant Dink cengâver miydi? vatanperver miydi? Türkleri pek mi severdi? umursamıyorum. Ama şunu biliyorum senin Cafer zenginleşse idi seni tanımazdı. Zenginleştiği için beni tanımayan arkadaşlarım gibi. Biz yoksulken iyiydik.
İşte şu 27 Nisan muhtırası o şubat günlerinin ettiğini etmesin istiyorum. Benim “mesele”m budur. Sen Cafer’le oturup Ogün’ün hayatı var mıydı yok muydu? Hayatı olsa “vatan” için kurşun sıkar mıydı? tartışadur ben biraz daha üzerimizden geçmeye hazırlanan tankları nasıl engelleyebilirize kafa yorayım. Ne Rasûl’ün şefkatini terk edip “bizden” olmayanlara kin besleyeceğim ne de Ömer’in öfkesinden vazgeçip üzerime gelen tanklara boyun eğeceğim. Selametle.
İşte Cebr İdeolojisi Buna Denir!!!
Çar, 02/05/2007 - 20:37 — murat tuzcu''genelkurmayın ne dediğini ben doğrusu anlamadım. ki dediği olsun. 28 şubatçıların dediği olmadı. 12 eylülün bile dediği olmadı. olmaz çünkü. sen dedin diye, o dedi diye olmaz. allahın dediği olur.''
o yapmadı bu yapmadı peki haşa Allah mı yaptı zulmü? onun dediği bunun dediği şunun dediği olmaz Allah'ın dediği olur öyle mi? o zaman buyrun kader sofrasından bize uygun elbiseler giyelim. giyelim ki Allah'ın dediği olsun. olsun ki kiyamete kadar ümmet rezil olsun öyle mi?. bu mudur yani söylediğin.
cebr + cebr = nedir kardeşim? bu 'hep aynı yerden sokmayın lütfen yılan beyler lütfen biraz da aşağılardan ısırın' demenin kibarcası mı? ne bileyim çevirmenler böyle mi çevirmekteler dünyayı? sonra anlamdınız, imlanız bozuk, vs.vs. kelimelerini boca etmeyiniz üstümüze. yazdıklarınız açık ve net. diyorsunuz ki Allah'ın dediği olur. diyoruz ki bu olanlar Allah'ın adaletine savaş açan zalimlerin zulümleridir...
Cebr İdeolojisi Bozuk İtikad Şubesidir
Cts, 05/05/2007 - 20:57 — murat tuzcuselamun aleyküm
''bilmem itikadınız mı bozuk (ki buna ihtimal vermiyorum) yoksa fazla heyecanlı biri misiniz; yahut da çıkarsama yeteneğimiz mi sakatlanmış?''
yorumunuzun giriş cümlesi şahane! itikad bozukluğu numarasını oynayanlardan mısınız? bunu yapmayın çünkü eski numaralar dar geliyor.
''...kadere ve kazaya imanın, hayır ve şerrin allahtan olduğuna imanın, ... giderek tüm iman şubelerinin...'' o bahsettiğiniz tüm iman şubeleri bana çok uzak. şerr eylemini allah'a nisbet eden bir anlayışın islam'la irtibatlandırılması beni bozar. kadere teslim olmakla allah'a teslim olmak arasındaki derin uçurumun kader goygoyculuğu yapanların tekelinde bulunduğunu ve bile isteye kadere koşmanın allah'a koşmakla eş tutulup ümmeti derine en derine yollmanın adı olduğunu görüyoruz. kadere (cebr ideolojisine) karşı hicri 1.asırdan buyana yapılan itirazları görmezden gelenler zalimlerin zulümlerini görmekte olup bunu kader anlayışını piyasaya sürerek haşa allah'a havale ediyorlar. itiraz edenleri 'itikad bozukluğu'yla yaftalayıp yalnızlaştırıyorlar. sonra olanlar oluyor zaten ve hala olmakta olanlar kaderin cilvesi hanesine havale edilebiliyor. bunun 14 asırdır tartışması yapılıyor ve hala sürerken siz buna dahil olmayabilirsiniz. bu da bizlere birşey kaybettirmez.
benim de size dostça bir tavsiyem var. maturidi'den sonra ekol içinde ikinci adam durumunda olan ebu muin en-nesefi'nin ''tabsıratu'l-edille'' adlı eserine başvurmanız. en-nesefi tabsırat'ında diyor ki:
imanın şartı beştir.
1. allah'a iman
2. meleklere iman
3. kitaplara iman
4. peygamberlere iman
5. ahiret gününe iman
islam'ın şartı beştir.
1. namaz
2. oruç
3. hacc
4. zekat
5. cihat
itikadımı sorarsanız maturidiyim ben. ve maturidiliği sistematik bir tarzda ele alarak temellendiren ebu muin en-nesefi'nin yazdıklarına inanmaktayım. bu alimin ''kaza ve kader'' ve ''hayır ve şerr''le bir irtibatını bilmiyorum. yoksa nesefi'de mi itikadı bozuklar cemaatinden. ne dersiniz?
''evren'in bazı söyledikleri ve yaptıkları, yaptırdıkları açıkça zulüm demekti ama kenan evren nerde türkiye nerde şimdi? madem 28 şubat'ı kafaya takmışsınız; çevik bir ve ekibinin planları nelerdi, şimdi nerdeler, bir düşünün.'' siz de şunu düşünün hakan bey. kimi kiminle veye kimlerle eş tutup yarıştırıyorsunuz?
allah ümmeti cebr ideolojisinin şubelerinden korusun.
hayal kırıklığı
Çar, 02/05/2007 - 09:43 — Ümit Demircidden hayal kırıklığı... mesele sayılması için ne olması lazımdı ki başka! dünyadaki en büyük mesele nedir peki halkedildiğinden beri? yazımdaki sözüm ona kelime hatalarını bilge bir edayla ya da ilkokul öğretmeni tavrı ve tdk gözlüğü/sözlüğü ile düzeltirken bunca tepkiye neden olan yazıdaki Kur'an'ın "kuran" şeklinde yazılmasına neden sessiz kalırsın ki! bizden deyince ben tevhid'in kapsadığı tüm insanları kabul ederim. biz'im kutsalımıza dil uzatılırken gösterilen tepkiye bu anlamsız tepki nemenem bir şeydir ki! Kur'an'ı özensiz yazılmasında benim gördüğüm büyük bir kin ve düşmanlık... Hey arkadaşım Kur'an'a düşmanlıktan bahsediyoruz, parti purti kavgasından değil! benim kızımın kılık kıyafetinden, söylediği ilahilerden rahatsız olmaktan bahsediyoruz. ve buna tepki duyuyoruz. oyyy, üzerine inse dağları un ufak edecek Furkan aşkına!
nasıl devletin iç meselesi deriz; nasıl bu kadar ülkücü gibi devletçi olurken aynı zamanda sosyalist ağzıyla yoksul halk edebiyatı yaparız! biz biziz de siz kimsiniz! hani çok da önemli değildir birilerinin, senin/benim/onun "biz"den olması... biz hep bizdir, biz seni beni takmaz, yoluna devam eder; gelen gelir kalan kalır...
yoksul halk edebiyatı yapmak bu ülkenin adetlerindendir zaten. demirel, çiller, uzan...vs. gibi. peki bir söz, bir yazı ile dövizler yükselir, borsa düşerken, milyonlarca dolar buhar olur ve bu durumdan rant sağlayan zenginliğine zenginlik katarken, yoksul halk iyice fakirleşirken bu halde bile bu olay nasıl sadece devletin meselesi olabilir. hem yoksul halk edebiyatı yapacaksın hem "padişahım çok yaşa boyun bükmesiyle" 'devletimiz bilir biz bilemeyiz' diyeceksin.
bu ne yaman çelişki anne!
sence mideler dolunca/doyunca herşey hallolacak mı! avrupanın en zengin ülkesine ve oradaki intihar olaylarına bak istersen! bu durum ekmek davasından da ileridir. öncelikle kalb ve beyin dolmalıdır. fikirsiz/aşksız/ülküsüz insanlar doysalar da mutlu olamaz, mutluluğu sağlayamazlar.
işte bu noktada lozan diyoruz, gizli anlaşmalar diyoruz. mesele senin sandığın kadar basit bir devlet meselesi değildir. dünyanın kuruluşundan beridir var olan mücadelenin bu topraklarda osmanlının son zamanlarından beri kurgulanan oyunlarla devamıdır. said nursi'nin, süleyman hilmi'nin, esad coşan'ın ve bunlar gibi nice dava adamının mücadelesidir bu mücadele. kimmiş murat belge, kemal tahir! ne vermişler yoksul halka! ne vermişler cumhuriyete, adalete!
yok yok... cidden hayal kırıklığı bu yorum! sen bence şiir yazmaya devam et, şiir eleştirisinde bulun, yoksul halka murat belgeyi, kemal tahiri anlat. devlet adı altında bazı şahısların Allah'a ve peygamberine nasıl kin kustuğunu görmezden gel! ve sen yoksul halkı düşündüğün kadar iman yoksunu halkı düşünme!
off, penceresiz kaldım anne!
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Medh ve Arkadaşlık
Çar, 02/05/2007 - 19:09 — Ümit DemirBayağı insanların dostluğunu kazanmak için onları medhet;
Kaliteli insanların dostluğunu kazanmak için ise onları tenkid et!
Tenkid bizi adrese götürür; dost olayım, arkadaş olayım diye kimseyi medhedecek değilim.
Bunca yoğun gündem arasında da kimsenin şahsî kaprisiyle uğraşamam.
İyi günler dilerim, iyi günler…
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
kaprisli ilişki var mı?
Per, 03/05/2007 - 01:35 — Ümit Demirkaprisli insan duydum da kaprisli ilişki duymamıştım:) her defasında "bu son olsun" diye yazıyorum çünkü yazdıklarımı dikkate almayacağınızı ifade etmişsiniz ama ne hikmetse(!) duramıyorsunuz işte. şunu da belirteyim ben zaten özellikle size yazmıyorum. hep dediğim gibi fikre karşı yazıyorum. denginiz değilim, akrânınız değilim ama yazıyorum işte! zat-ı âlinizin görmediği faydayı belki bir başkası görür diye.
kaprisle neyi demek istediğimi zaten siz ifade etmişsiniz; "çünkü bunun için önce benim dilimde yazabildiğinizi görmem lazım"... :) benim dilim/görmem/yazabilmeniz... :) hocaya dünyanın merkezini sormuşlar, "işte burası" demiş! ben, merkez... falan filan!
bir başkasına hitab etmekten sen yerine siz demekten aciz değilim Allah'a şükür! sen diye hitab edersen bazısının ruhuna dokunur bazısının nefsine! bazısının ruhu kırılır, bazısının nefsi! sivrisinek, saz...
hata sandığınız kelimelerim ise aslî imlâsına uygundur. imlâ kılavuzundan önce osmanlıca lûgata bakıyorum. Eyyüb "Eyüp", Muhammed "Muhammet", Şerâfeddin "Şerafettin" değildir bunun farkına varalım istiyorum. tdk'yı sizin kadar dikkate almıyorum maalesef. yoksa burada da mı kamu'sal' alan var:)
bana hakaret etmeye kalkmayın demişsiniz ki asıl hakaretleri ta başından beridir yapan sizsiniz! ben sadece bir soru sordum size; "orogami nedir" diye! bulamadım sözlüklerde. çok mu zorunuza gitti bilmem hemen savunmaya geçtiniz. en iyi savunma hücumdur deyip tabi:) orogami neyse onu söyleseniz ülkede çatışma mı çıkardı:) ondan sonrasında kalktınız benim sizce hata olan kelimelerimi öne sürdünüz. onları kasıtlı yaptığımı tekrar ediyorum. belki gözden kaçmıştır. ama iş dediğiniz gibi niyet okumaya gelirse ben de sû-i niyetle pek çok hatanızı bulabilirim. mesela hâlâ yerine hala yazmanız, özel isim olmanın dışında kudsiyeti olan Allah adını küçük harfle yazmanız... gibi.
şunu söyleyeyim ben sizinle yazışmak için yazışmıyorum. beğenmediğiniz muhakemem ile yorumlara yorum yapmaya çalışıyorum. hepsi bu! o yüzden sizinle yazışamam diye söz vermiyorum çünkü ben zaten sizinle yazışmıyorum. kusura bakmayın muhakemem futbolla ya da çocukluk anılarımla olayları şerh etmeye müsaid değil. bu kusurumu hoş görür umarım cemaat üyeleri! zat-ı âliniz kadar kitab okuyup da olayları futbol kültürü ile açıklayamıyorum. eğer benim dilimden yaz derken dediğiniz bu idiyse haklısınız, ben yazamam böyle:)
ve artık aradaki soğukluğu lütfen, reca ediyorum bozmayınız. bu son yorum olsun. tabi dünyanın merkezi bendenize doğru sabrederse:)
(biraz rahatladım çünkü rüzgar şu an kemal tahirlerin, murat belgelerin tersine döndü. nereye tutunacaklarını sapıttılar. yaz günü seçim olur mu, tarlada çalışan var, güneşin altında hamileler nasıl gelsin demeye dahi geldiler:)
hepimize hayırlı günler efendim, hayırlı günler:)
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
mezhebe göre chp tahirdir
Per, 03/05/2007 - 02:00 — Ümit Demirnerdeki lafım chp'yi çağrıştırıyor ve onu kemal tahirle buluşturuyor merak ettim.
ya Hû bir defa da minder dışı güreşmeyin:)
hem ne farkeder ki marksist, sosyalist, kapitalist, feminist, chpli, ipli, shpli...vs. olmasının.
o muhtıra denen yazıya karşı nasıl bir tepki verirdi aceb!
ve hâlâ orogami nedir?
ve niye hakaretlere devam!
ve noldu buz gibilik!
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Allah âşkına!
Paz, 29/04/2007 - 02:05 — Ümit Demiröncelikle yorumda yazanın aksine asker kendi işine baksın diyen pek çok kişi ve kurum oldu gün boyu. hükümet de bence olgun bir tavırla bunu dedi. sağduyulu halk tepkisini ortaya koydu. sağdan soldan her kesimden politikacı, yazar, gazeteci...vs. işin hukuk ile çözülmesi gerekliliğini söyledi. ve bu tepkiler biraz olsun bizi sevindirdi.
ikinci olarak, edip ozan'ın dinini bilmiyorum. hıristiyan ise elbette kendi dinine saygı ve sevgi olarak o sözü söyleyebilir. budistler de buda aşkına der. ya da hindliler inek aşkına... herkesin duyduğu aşk(!) kendini bağlar.
yok eğer müslüman ise e hiç mi cennetlik hıristiyan yok geçmişte! onların aşkına elbet... kaldı ki ona gelmeden arada pek çok bilmem ne aşkına geçiyor. hadi bunu kurtardık da onları nasıl kurtarırız bilmiyorum.
sonuç olarak üzüm yiyelim bağcıyı çok da fazla dövmeyelim. yapılan o açıklama inanılacak bir şey değildi. kendimi, ülkemi, bu ülkede yaşayan herkesi aşağılanmış hissettim. düşünceye karşı zorbalık medeni toplumlarda var mıdır ki? hayret... çok hayret!
Allah âşkına bir ses verin!
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Ne oluyor?
Paz, 29/04/2007 - 07:21 — Edip Ozan KaraoğluBir kahvede "hristiyanlar aşkına" cümlesine verilecek tepki ifade ettiğin gibi olabilir sevgili arslanbenzer. Ve lakin bu cümle bir kahvede kurulmadı hatırlatmak isterim. Kahvede verilen tepkileri vereceksek hiç böyle mekanlarda eli kalem tutan insan rolleri yapmayalım. Gidelim ben, sen bir de büyükanıt oturalım okeye döndüncü bekleyelim. "hıristiyanlığın irapta mahalli yok çünkü bu ülkede. sizin de yok zaten." cümlesine bakarak büyükanıt'la çok iyi anlaşacağınızı söyleyebilirim.
Hıristiyan Aşkı
Pzt, 30/04/2007 - 08:46 — Edip Ozan Karaoğlu15 yıl kadar önce idi sanıyorum. Süleyman Demirel bir açık oturumda şöyle bir fıkra anlatmıştı:
Birinin lakabı ördek olan iki arkadaş yolda yürüyorlarmış. Arkadaşı "bugün hava bulutlu olacak" cümlesini kurduğunda kendisine ördek denilmesinden çokca rahatsız olanı "hani sen benim en iyi arkadaşımdın neden bana diğerleri gibi ördek diyorsun" demiş.
Şaşıran arkadaşı bunu nerden çıkardın diye sormuş.
Ee sen hava bulutlu demedin mi?
Dedim.
Bulutlar yağmur olmaz mı?
Olur.
Yağmur yağınca biriken su göl olmaz mı?
Olur.
Gölde kim yaşar? Ördekler. O halde sen bana ördek demeye çalıştın.
İşte bizim toplumun karakteristik hastalığı budur. Kendi anladığını salt doğru kabul eder. Yanlış anlamış olma ihtimali söz konusu bile değildir.
Kurduğum cümlelerden bir hıristiyan âşığı olduğum fikrini çıkarmak olabilecek en yanlış anlama olsa gerek. Zahmet edip -benim yaptığım gibi- bununla ne demek istedin diye bir e-posta atmış olsaydın ne demek istediğimi anlatırdım. Ve lakin sevgili arslanbenzer daha önce de bahsettiğim süper egon buna engel oluyor.
Cami ve kahvehane halkının -istisnalar dışında- birbirinden ayrı olduğunu düşünmek toplumdan bihaber yaşamaktan başka bir şey değildir. Biraz daha toplum içine karışmanı salık verebilirim.
Yukardaki fıkrayı anlatanın Süleyman Demirel olduğunu söylediğim için Süleyman Demirel âşığı olduğumu düşüneceksen yapma diye baştan söyleyeyim. Neme lazım bir de bunu izah etmekle uğraşmayalım.
şiir ve darbe
Paz, 29/04/2007 - 10:55 — Ümit Demirsöyleşilerinde günde bilmem kaç kitab okudum diyen birinin cami, kahvehane, hıristiyan, halk, tepki...vb. gibi kelimeler dışında bilgi seviyesini gösteren ve okumuşluğun ifadesi orijinal kelimelerle can alıcı cümleler kurup asıl konuya odaklı bir kaç kelam etmesi beklenirdi. arkadaşın yazısı -ifade ettiği gibi- aceleye gelmiş olsa da tüm Türkiyelilere hitab eden bir yazı kaleme almak istemesinin ve gündemin en önemli olayına değinmesinin daha ziyade dikkati celb etmesi gerekirdi kanaatimce.
ne yani illaki şiirle alakası olsun diye;
"Muhammed, İsa aşkına
yattığın ranza aşkına..."
falan mı denmesi gerekiyordu.
kelime demişken diğer blogda kullanılan orogami kelimesi de nedir ki ?
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
peki ya celb?
Pzt, 30/04/2007 - 08:32 — Ümit Demirhitab, kitab ve celb(bu nasıl göze batmadı ki) ... üstüste hata olur mu aceb?
aaa bir de aceb çıktı! ya tesadüftür(!) ya da okumaz yazmazlık...
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
"bunlar adamı zorla akpli yapar!"
Paz, 29/04/2007 - 13:39 — RecepKılınçarslangelinen süreçte karar vermeye mecbur bırakılmaya çalışılan halkın karşısına iki seçenek sunuluyor:
akp ve chp. haklı ve haksız.
faşizme layık bir halk olarak yaşama zorundalığından başka bir şey istiyorsak bu süreçte kendimizi akpnin saflarında - istesek de istemesek de - hissedebiliriz.
hakkı ve doğruyu zalimlerden koruma çabası da denebilir buna.
Laisizme perestij demokrasi düşmanları..
Paz, 29/04/2007 - 04:18 — Selim SevkiogluAskerin buram buram muhtıra, müdahale ve darbe kokan nahoş nefesi her zaman bu ülke siyasilerinin ve dahi siyasi amaçlardan vareste vatandaşlarının ensesinde olagelmiştir. Kendi hüyelalarından kaynaklanan vehimleriyle laiklikten yana oldukları kadar demokrasiden yana olamamış bu jakoben güruh için yargılanmanın vakti çoktan gelip geçmektedir. Hükümetin icraatlarıyla alakalı olmaması bir yana, halkının inandığı değerlerden kaynaklanan bir takım basit fiilleri siyasi gerekçe sayarak, -asıl itibariyle- elden gittiğini düşünülen Cumhurbaşkanlığı makamından ötürü üniversiteli marjinal genç tavırlarıyla bir bardak suda fırtınalar koparmak CHP ve mevzubahis kurumun adeti olabilir. Ancak bu ülke insanından alınan vergilerle, yine bu ülkeyi dış güçlere karşı korumakla vazifelendirilmiş atanmışların bir diğer vazifesi asla bu tavırlar değildir. Darbeleri görmek ve darbecilerle birlikte yaşamak gibi makuslaşmaya yüz tutmuş talihimizden kurtulmak hususundaki en büyük vazife ise bu aşamada sanırım Türk Aydın’ının üzerine düşmektedir.
Gerekçelere gelecek olursak; aslı niyet okumaya dayalı tezahürler bir yana, halkının çoğu müslüman olan bir ülkede başı kapalı olan kadınlardan rahatsızlık duymak, sokaktaki kapalılardan işgillenmek ve onun her bir tezahüründen siyasi netameler vehmetmek ancak zihni hastalıkların emareleridir. Başını kapatmanın siyasi simge ve laiklik düşmanlığı olduğunu iddia eden biri ile baş açıklığını dinsizlik propagandası olarak kabul eden kişi arasında bir fark aramak ancak abesle iştikal olsa gerek.
Bunlar Cumhurbaşkanlığı makamını kotarmaya yönelik basit ayak oyunlarıdır. Ancak bu kertede vuku bulanın, o pis kokan ayak oyunlarının niteliği kadar basit olmadığı açıktır
Romantik faşizm!
Paz, 29/04/2007 - 04:35 — Yunus BilgeBu yazıya romantik bir anlama çabasıdır diyerek yorum yapmayayım dedim fakat öyle itici yerleri var ki boş geçmek vicdana ters doğrusu. Bir kere faşizme yıkmak nedendir ihaleyi? Ömür boyu hapis cezası onaylanan Hrant Dink’in katil zanlısının dahi cinayet sebebine net bir şekilde faşizm denemezken yayınlanan muhtırayı ve dolaylı olarak askeri faşist düşüncelerle itham etmek neyin nesi, hangi çürük düşüncenin mahsulü?
Faşizmden bu denli yılmış, korkmuş bir şefkatli ses; birlik çağrısı yaparken hangi safdillikle milleti onca sosyal - dini sınıflara ayırıp da onların bu ayrım noktalarını -öncelikli- kutsal kabul ettirmeye çalışır?
Muhtırada ise ‘hırsızın hiç mi suçu yok?’ Herkes askeri kaynar kazana atmaya çalışıyor siyasete karıştı diye. Milletin üçte birinin oyunu alıp üçte ikisini temsil eden(!) hükümet cumhurbaşkanı seçiminde aceleci, pervasızca ve son zaman diliminde küstahça davranırken neden asker kadar tepki toplamıyor? Ne mağduriyetmiş be canım! 5 yıldır tükenmek bir yana daha da çok arttı. Askerin muhtırası aşırı uçlarda ve kısmen mantığı zorlayıcı da olsa nihayetinde hükümete bir mesajdır. Zamanlaması, yargıyı etkileme yönü ayrıca tartışılır fakat bir milletin askerini bu kadar dışlaması vahim.
"Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy)
postal, bir yıl ve hırsız
Paz, 29/04/2007 - 10:23 — Ümit Demirsenin derdinin kişisel olarak bir yıl daha kaybetmemek ve postalı bir yanında hissetmemek olduğunu önceki yazında okumuştuk. kusura bakma kişisel olarak bir yılın gitmiş belki bir yılın daha gidecek. halbuki elalem kısa yoldan köşeleri dönerken niyeyse tek sana olmuş olan ve koca bir yılın gitmiş. ve postaldan çok korkmuşsun. oy, dayanılacak gibi değil. romantik tavsiyeler vermek istemiyorum çünkü sen nasıl olsa herşeyi herkesten daha iyi biliyorsun.
ama şunu unutma demeden de geçemiciim; "korktuğun neyse başına gelir!"
sen bence o korktuğun postala hazırlan. kader ne yapar eder sana o postalın tadını bir şekilde tattırır!
o zaman da biz sana deriz "hırsızın hiç mi suçu yok" diye.
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Beyinsizliğin Bir Kolu Olarak Darbe Seviciliği
Paz, 29/04/2007 - 19:44 — murat tuzcuselamun aleyküm
''...yayınlanan muhtırayı ve dolaylı olarak askeri faşist düşüncelerle itham etmek neyin nesi, hangi çürük düşüncenin mahsulü?''
genelkurmay'ın internet sitesinde yayınlanan metin faşist diktatörlük özlemiyle yanıp tutuşanların elinden çıkmıştır. sayın yusuf bilge yayınlanan metne bilgece yaklaşırsa faşizmin çirkin yüzünü görecektir.
''hırsızın hiç mi suçu yok?’' diyerek işlenen suça ortak arama çabasında olanlar aklını ve kalbini yeniden kontrol etsinler. darbeci generallere selam duran cumhur düşmanı 'cumhuriyet'çiler ağzıyla konuşup islam'a ve müslümanlara alenen hakaret etmek için yayınlanan açıklama ne kadar çirkin ve suçsa yusuf bilge'nin yorumu da o kadar çirkin ve ayıptır. kendimize gelelim beyler. oligarşik diktatörlüğün savunmasını darbe seviciliği kılıfına sokup piyasaya sürmek islam'a ve müslümanlara ihanettir.
ey Rabbim. içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak etme, bizi direnen kullarından eyle...
Asker İşine Baksın
Paz, 29/04/2007 - 11:19 — Şadan ErcanYetti artık yahu !... Muz cumhuriyetlerine döndük. Asker kendi işine baksın. Bıraksınlar da ülkeyi halkın temsilcileri yönetsin. Genelkurmay asli görevi olan savunma ile ilgilensin. Türk Ordusu'nu muasır ordular seviyesine yükseltmek onların asıl görevi değil midir? Nerededir bizim askeri teknolojimizin seviyesi? Kaç tane askeri teçhizatta "made in Turkey" damgası bulunuyor? Niçin sürekli hükümetler fırça yiyor? Niçin kimse Genelkurmay'a hesap soramıyor "Ordu'nun hali nicedir?" diye? Nasıl bir demokrasidir ki Genelkurmay bir siyasi parti gibi aktif siyasetin içinde yer alıyor ve diğer siyasi partilerden, medyadan, demokrasini yılmaz savunucularından neredeyse hiç ses çıkmıyor?
Müslüman bir ülkede, müslüman sıfatıyla yaşadıklarını unutanlar, başörtüsü ve tesettürün Allah'ın bir buyruğu olduğunu da unutarak tesettüre çağdışı demek demek gafletinde bulunuyorlar. Peygamberlerinin doğumunu kutlayan bazı müslümanları gerici, ilkel, yobaz, laiklik tehdidi olarak göstermeye kimsenin hakkı yoktur. Şehit kanlarıyla sulanmış bu topraklar üzerinde inşa edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'nde Allah'ın (c.c) buyruklarına uygun olarak yaşamak her müslümanın en doğal hakkıdır.
Genelkurmay'ın demokrasiyi tehdit eden bu tavrını kınıyor ve bu "çağdışı", anti-demokratik tutum ve uygulamalara artık son verilmesini diliyorum.
"Eşrefi mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan !"
Başı Sıkışan İktidar Gizli Sivil İktidara Sarılır
Paz, 29/04/2007 - 12:43 — Serdar AkdağBütün başarı tezlerini ekonominin liberalleşmesi adına kuran bir siyasal oluşumun geçen beş yıllık süreç içerisinde topluma hiçbir şey katmadığını gördük. Kendi varlık sebepleri ve iktidarlarının devamı üzre kurumlarla bir uzlaşma sürecini pekala devam ettirmişlerdi oysa. Toplum adına ne özgürlükler ne de ekonomik refah adına kurmayı düşünmedikleri bir uzlaşmaydı bu. İçerisinde durduğumuz kırılgan süreçte, tıpkı ekonomideki sanal gelişme gibi bu sanal uzlaşmanın da çatırdadığına şahit oluyoruz. Demokrasi Kültürü = Uzlaşma Kültürü yaklaşımının CHP gibi statükonun diğer ayağıyla sağlanamayacağı gerçeği AKP için bir mazeret teşkil etmemeli.Sivil İktidarlar bu ülkede başları sıkıştıkça halkı hatırlar ve hatırlatır.İnşallah bu hatırlama suistimaller zincirinin bir devamı olarak işlemez ve İnşallah bu süreç kazasız belasız atlatılır.
Ordu Göreve / Halk Nereye
Paz, 29/04/2007 - 14:22 — Hamit AkçayOrdunun görevi(kendi paradiğmal bütünlüğü içinde) korumak/kollamaktır.Önce vatanı sonra devleti ve belki bugün fetişist bir travmaya dönüşen rejimi.
Birileri bu piramidi nedense sürekli tersten inşaya çalışıyor.Belki onun içindir ki 30 yıllık geçmişine rağmen PKK terörü bitmiyor.Hergün halkın evlatları birer ,ikişer uğurlanırken vatandaş ta televizyondan cenaze haberlerini izleyip terörü lanetliyor.(! okuyucuya not ! .Bu yazının bağlamı kürt meselesi olmadığı için , lütfen kimse sazanvari atlayıp yorumu manipüle etmesin )Ordu 30 yıllık mücadeleye rağmen neden PKK terörünü bitirememiştir bunun muhasebesini yapıp görevine dönmelidir.
Halk göreve :Halk amorf vıcık , vıcık bir kavramdır.Yoktur.Mikro ve makro siyasetlerin nesnesidir.Gidebileceği bir yer yoktur bunu kendi dışında insan üzerinden hesabı olan herkes bilmektedir.Ancak yine de tıpkı 367 sayısı gibi, olmayan bir şeyin olmasına ihtiyacımız var. Halkı bilmem ama kendi adıma ifade ediyorum.
Belli çevrelerin kılıcı haline dönüşen askeri bürokrasiye dur demek,
kısa vadeli çıkarlarını her türlü değerin önün alan , şahsi emellerini kutsal bir paradigmaya dönüştüren tüm insanların asğari müşterekte birleşebilecekleri bir siyasal duruştur .
Şairne mazaretler , siyasal tercihlerimiz , söz söyleyenin kaşına gözüne diline takılmak mazur görülemez.Darbecilerin karşısında olmak -ne kadar olunabiliyorsa olmak-arkaik korkularımıza rağmen olmak insanlığımıza olan saygımızın bir parçasıdır.
Az Demokrasi
Paz, 29/04/2007 - 15:55 — Serdar AkdağSayınAkçay'ın doğru saptamaları var.Özellikle 30 yıllık PKK mücadelesindeki kısmi başarısızlık konusunda.Biz genelde pkk terörüyle ilgili olumsuzlamalarımızı siyasal iktidarlarla ilşkilendirerek ortaya koyuyoruz.Taşıdıkları yükümlülük ve karar alma mekanizmasını işletme erkleri sebebiyle de mezkur sorumluluğu taşımaları gerekiyor sivil iktidarların.Ama yukarıdaki yorumdan da çıkarttığım kadarıyla her iki tarafın da paylaşması gereken bir olumsuzluk bu.Ancak "halk" kavramının o kadar da belirsiz ve manüple edilmeye müsait bir yapı taşıdığını düşünmüyorum." Askeri Bürokrasi" tanımlaması da dur denilmeye müsait bir yapı taşımıyor.çünkü halihazırda parlemento onaylı bir iç hizmet kanunu var.Ve bugüne kadar verilen bildiri ve muhtıraların yasal temellendirmesine kaynaklık ediyor bu kanun.Hele bir de halkın olmadığını veya vıcık bir kavram olduğunu düşünürsek;buraya kadar kimsenin birşey deme hakkı da bulunmuyor.Ancak bu noktada AKP'nin en büyük handikaplarından biri olan sivilleşme ve özgürlükler konusundaki eyyamcı yaklaşımına değinmeden geçemeyiz.Mezkur konuda seçim öncesi vaadlerinin hiçbirini yarine getiremediği bir vakıa bu siyasal partinin.Bölücüleri cesaretlendirmekten öteye geçmeyen popülist ve çıkarcı söylemlerini de biliyoruz.Oysaki sivilleşme,demokrasi kültürü,özgürlükler,toplumsal refah; bilinçle, bilgiyle samimiyetle,tecrübeyle üzerine gidilmesi gereken konulardı.AKP bu konularda beş yıl boyunca sınfta kaldı.Halkın kendilerine verdiği şeyin,sonsuza kadar kendilerinde kalacakları tavrıyla hareket ettiler.Bu elbette bir süreç ,inşallah kimse zarar görmeden tamamlanır.Ancak bu gibi durumlardan edindiğimiz tecrübeler Türkiye'nin tam demokratik bir ülke olmadığını göstermesi ve halkı temsil amacıyla yer ve konum işgal edenlerin de bu az demokrasinin kendi çıkarlarını zedelediğinde şikayet konusu edildiği gerçeğidir.
Rasim Özdenören'den
Paz, 29/04/2007 - 20:38 — Pınar DenizRasim Özdenören'den eskimemiş bir yazı. Buyurun bir de burdan alın...
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=845&y=RasimOzdenoren
Farklı Pencerelerden bakmak
Paz, 29/04/2007 - 23:23 — Handegül Terken...Mehmet Altan'ın kaleme aldığı bu yazı da farklı cephelerden olayın nasıl izlendiğini gözler önüne seriyor.
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=119068
Lozan, Laiklik ve Demokrasi
Pzt, 30/04/2007 - 00:06 — Ümit DemirAtatürk ilkeleri arasında olan Cumhuriyetçiliği bakın M. Kemal nasıl tarif ediyor;
Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir (1924).
Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.(1933).
Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir(1925).
Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925) (kaynak: www.ataturk.net)
Her şey aşikar iken ne hikmetse yıllardan beridir bu ülkede çoğunluğun dediği değil de elit bir kesimin idaresi mümkün görülmektedir. Bunun en güzel örneğini geçenlerde Hıncal Uluç köşesinde ifade etmişti. Şöyle diyordu kavram kargaşasına ve de M. Kemal’in açıklamalarına zıd düşen Hıncal Uluç;
“Demokrat için, halk istedi mi, değiştirilmeyecek şey yoktur, olamaz.. Halk istiyorsa, imparatorluk da geri gelir, hilafet de.. Ülke eyaletlere bölünür istenirse, iç işlerinde serbest.. Bu eyaletler kendi anadillerini belirleyebilir, kendi yargı düzenlerini bile seçebilirler.. İsterlerse Medeni Kanun, isterlerse Mecelle.. İsterlerse Ceza Kanunu, isterlerse şeriat.. Daha aklınıza ne gelirse..
Cumhuriyetçi için ise, halkın sesi, her yerde hakkın sesi değildir. Bazı şeylerden, çoğunluk öyle istiyor diye vazgeçilmez, geçilemez..
Bu bazı şeyler, Cumhuriyetin Anayasasında "Değiştirilmeleri teklif dahi edilemez" diye geçer..
Yani Türkiye Cumhuriyeti'nin üniterlikten vazgeçmesi, dilinin Türkçe dışında olması, bu devlet yıkılmadığı sürece mümkün değildir.
Atatürk Milliyetçiliğinden, laiklikten vazgeçilmesi söz konusu edilemez.
O laikliğin tarifi de, Anayasa'nın giriş bölümünde aynen şöyle anlatılmıştır..
"..laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı.."
Cumhuriyetçi, Meclisin yüzde 100'ü de oylasa, hiçbir siyasal gücün bu ilkeleri değiştirmesini kabul etmez. "Halk isterse.." demez.
Ben Cumhuriyetçiyim..
Demokratlarla farkım da burada..” 21 Nisan/Sabah
Genelkurmay tarafından yapılan ve muhtıra şeklinde algılanan açıklama da buna paralellik ifade ediyordu sanki.
Ama yine zamanında sol hareketin içerisinden bulunarak devrimlere karışmış bir isim olan Hasan Cemal köşesinde şu düşüncelere yer ve tek kelime ile bu açıklamaya “Hayır!” diyordu;
“Çare demokrasidir.
Çare seçim sandığıdır.
Çare halkın oyudur.
Hesaplaşmayı seçim sandığında halkın oyuyla yapmaktır çare...
İşte bunun içindir ki:
Askerin gece yarısı muhtırasına tek kelimeyle hayır!
Son söz:
Hükümetin muhtıraya karşı almış olduğu tavır doğrudur, demokrasiye uygundur. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığından çekilmeme kararı da yerindedir.” 29 Nisan/Milliyet
Sağduyu, akıl, fikir bu son sözü derken ama’sı yine fanatizmi körüklüyor. Ama’sı şu;
Bir dönem hızlı solcu iken sonra 1965’te YTP Gümüşhane vekili seçilen Ali İhsan Çelikkan, aynı dönem aynı partiden vekil olan Süleyman Arif Emre’ye şu ilginç anısını anlatmış;
“Hüseyin Üzmez, Malatya’da Ahmet Emin Yalman’a kurşun sıktığı zaman bir grup solcu gençler olarak Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dan randevu alıp Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’yi şikâyete gittik. “Sizin gerici bakanınız, gerici bir dernek olan Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. Bu derneğin üyesi olan Hüseyin Üzmez de Atatürkçü A. Emin Yalman’a kurşun sıktı” dedik. Bayar, Tevfik İleri’yi azarladı sonra da bize sordu; “Söyleyin bakalım, Türkiye’de laikliğin esas sebebi nedir?” Bizler çeşitli cevaplar verdik; din-devlet ayrı olmalı, kanunlar dine dayanmamalı..vs. Dedi ki Bayar; “Hayır, bunların hiç biri değil. Biz Lozan’da gizli celsede Batılılara kesin söz verdik; zamanla bu millete Kur’an-ı Kerim’i unutturacağız, diye. Bu sözün bekçisi, makam olarak benim ve benden sonra gelenler de bu görevi sürdüreceklerdir. İşte laikliğin esası budur, sizlere düşen bu anlayışa sahip çıkmaktır.” (Geçmişten Geleceğe Konuşanlar, AKV, Abdullah Yıldız)
Emekli bir asker tanıdık bu gizli denilen anlaşmaların 80 yılında sona erdiğini söylüyordu. Fakat artık alışmışların bu yoldan dönmeleri çok zor. Menfaatler Hıncal Uluç’un belirttiği gibi hakka ve adalete bakışta vicdanları sakat bırakıyor maalesef.
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Hırsızın suçları
Pzt, 30/04/2007 - 03:51 — Yunus BilgeBana metni tekrar okumamı tavsiye eden önce ismimi okusun. İsmi dahi okuyamayan zihniyetten sağlıklı bir tepki elbette bekleyemem fakat yine de benim nasıl düşündüğümü yazıdan anlamayan insanlar için ilk yorumuma açıklık getireyim. Eğer askerin muhtırası bir sistem ile temsil edilmek istenseydi bu anarşizm dahi olabilirdi (irticai kesimin ordunun karnını ağrıttığını vesile ederek topyekün İslamcı kesimi yok etmek faraziyesi) fakat faşizm demek ya şahsi bir kin beslemektir orduya ya da terimlerin popülaritesinden ötürü anlamını öğrenmeye ihtiyaç duymamaktır.
Eğer AKP’nin siyasi hata ve eksiklerini görmenizi istemekle ben darbe tellalı oluyorsam; Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını istemeyen ya da ondan daha iyi bir alternatif sunan herkes CHP’li, kemalistdir. Sizler böyle her önünüze geleni bir kutba atmaya çalışarak o hiç istemediğiniz darbenin tahribatını veriyorsunuz zaten. (sakın bu kısımda da benim darbe heveslisi olduğum anlamını çıkarmayın)
Muhtırayı sağduyulu bir Türk vatandaşı olarak kaygı verici buluyorum, hiç olmamasını elbette isterdim. Fakat muhtıra hakkında yorum yazarken, yaparken sayıp sövmek, sağduyuyu bir kenara bırakmak en düşük seviye ile gülünçtür, adicedir. Nihayetinde burası ciddi bir platform ve hatırı sayılır insanlar ziyaret ediyor siteyi. Son olarak yineliyorum ki eğer bu hükümete karşı yapılmış bir hamleyse ve hükümet bunu kabul etmişse AKP’nin buna nasıl zemin hazırladığına bakmak gerekir. ‘Hırsızın hiç mi suçu yok?’ derken bu yöne dikkatinizi çekmeye çalıştım. Bakınız bu bir temsildir; şimdi de kalkıp “AKP hırsız mı şimdi?” gibi saçma sapan yorumlarla gelmeyin. Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP uzlaşmaya olan uzaklığıyla, işi aceleye getirme anlayışıyla, ne istersek onu yaparız gibi küstahça tavırlar içine girmesiyle siyasi zaaf – hatalar işlemiştir. Belirtmek istediğim kısım budur.
Bu açıklığa rağmen eleştiri yapacak olan varsa lütfen seviyeli ve ahlak sınırları içerisinde düşüncelerini belirtsin.
"Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy)
Muhtıra'nın Muhtevası
Pzt, 30/04/2007 - 08:30 — Edip Ozan KaraoğluSevgili Yunus Bilge bahse konu metnin tamamına vakıf olmadığınız kanaatindeyim. Metnin tamamını okursanız sadece hükümete karşı ortaya konulmuş bir metin olmadığını, başörtüsü ve müslümanca yaşamak gibi konulara gösterilen düşmanlığı görebilirsiniz. Kim ki başörtüsünü çağdışı vs gibi anlandırıyorsa bunun adı faşizmdir.
Asker müdahalesini anarşizm'le bağdaştırmak hususuna girmeye bile gerek görmüyorum.
Selamlar.
Helvasını Yemek
Pzt, 30/04/2007 - 09:46 — Selman Maltaş''Cahiliye döneminde yaptığım iki şey vardır ki birini hatırladığımda güler, diğerinde ağlarım.. Güldüğüm şu, her akşam helvadan put yapar, ertesi gün öğlen sıcağında acıkınca da tutar onu yerdik.''
Hz. Ömer (r.a.)
nazik yorum için teşekkürler.
Per, 03/05/2007 - 01:55 — Yunus BilgeEdip Bey nazik üslubunuz için teşekkür ederim. Meselenin başörtüsü ve islamla yaşamayı tehdit ettiğinin elbette farkındayım ve farkındaydım ilk yorumu yazarken. Kişisel yorumum olarak AKP'nin bu e-bildirinin yayımlanma sürecine nasıl etki ettiğini anlatmak istemiştim fakat adımı darbeciye, Tuncay Özkan yandaşçısına çıkardılar burada. Bu yüzden şahsıma yönelik saldırıların bitmesine kadar size cevap yazmak hususunda bekledim. Anarşizmin benim de kabul ettiğim bir yorumu hiç bir otoriteyi tanımadan karşı olduğun her şeyi yok etmek, şiddeti bir yok etmek aracı olarak kullanmak idi. Askeriyenin irticai kesime karşı olan tavrına bu yorumdan ötürü anarşizm dedim. Faşizmin tanımında ise herkesçe kabul edilir ki devlete, otoriteye tapınma ve şiddetten beslenerek bir yok etme karşı tarfı hiç sayma vardır. Fakat faşizm de yoğun olarak ırka dayalı ayrım vardır ve husumet bu ırk çatışmasından doğar. Irkçılık faşizmi ayıran tek çizgi değil fakat bu yüksek yoğunluğa sahip olduğu için e-bildirinin ruhunda faşizmi aramanın yanlış olduğunu belirtmiştim. Bu terimi sadece ırkçı ayrılıklar mevzu bahis olduğunda kullanmayan kesim de var yani dini ya da siyasi sebeplerle ayrılan kitleleri de tanımlarken faşizm bir kesimi tanımlayabiliyor fakat ben sadece ırkçı ayrımın olduğu noktasında kullanmayı tercih ediyorum ve bu keyfe mahal yapılan bir tercih de değil. Benim gibi kullanan kesim de elbette var. Yani felsefi bir anlaşmazlıkdan doğmuş sanırım bu mütalaalar. Yoksa ben de islamca yaşamaya karşı yapılan düşmanlığın bilincindeyim.
"Herkes, insanlığın genel iyilik halini artırmak için küçük de olsa hatta küçücük de olsa çaba sarfetmelidir." (Leo Tolstoy)
Sağduyulu Türk Yunus Bilge!!!
Pzt, 30/04/2007 - 15:59 — murat tuzcu''Bana metni tekrar okumamı tavsiye eden önce ismimi okusun. İsmi dahi okuyamayan zihniyetten sağlıklı bir tepki elbette bekleyemem...'' aman ne kadar sağduyulu bir giriş cümlesi. ismini dahi yanlış okuyan neler yazdığını nereden anlarmış?
''AKP uzlaşmaya olan uzaklığıyla, işi aceleye getirme anlayışıyla, ne istersek onu yaparız gibi küstahça tavırlar içine girmesiyle siyasi zaaf – hatalar işlemiştir. Belirtmek istediğim kısım budur.'' benim de belirtmek istediğim kısım bu işte. küstahça darbecilerin ve şakşakçılarının ağzıyla konuşmayı sağduyu kisvesine bürüyerek sağduyulu vatandaş oyunu oynamak. geçin bunları bayım. siz gidin bunları çağlayan meydanında tuncay özkan'a anlatın? o sizi kesinlikle anlar.
Ya topla yaralı kırlangıçları ya da bu vefasız şarkıyı bitir
Pzt, 30/04/2007 - 15:06 — ömer gamyüküBir kez daha yetim bırakılmak isteniyoruz. Bir kez daha hizaya geçmemiz emrediliyor. Dipçikler uzatılıyor rüyalarımıza. Tehditlerden çitler örülüyor ufkumuza. Allah'ım bize kendimizi yalnız hissettirme.
senin çardağına çıkarken
karıştırırken şarapla kendimi sana
varsın gün geçtikçe herşeyde biraz kahır
biraz bakır çalığı olsun lokmamızda
Allah'ım bize kendimizi yalnız hissettirme.
sapare aude
cumhurbaşkanı seçmek
Salı, 01/05/2007 - 22:48 — meryem karagözcumhurbaşkanı cumhurun başı,yani milletin iradesinin güvence kaynağı,gücünü milleten alması gereken kurum.ne varki bu kelimeler,ifadeler türkiye için geçerli değil,bizde cumhurbaşkanı "iktidar"ların koltuk kapma yeri,seçilirken bile binbir ayak oyunlarının döndüğü yer , 1989 a kadar bu işi askeriye yaptı -ki türkiye cumhuriyetinin adına nasıl "cumhuriyetse"-,89 dan sonrası bir şekilde sivileşti,ama tartışmalar bitmedi,şimdi ise bu cumhurbaşkanlığı seçimine postal adımları izlerini vurmaya çalışıyor,İkdidar hevesinin herşeyin önüne geçmesi ve bu denli zeka yoksunu kurnazlıkların sağduyu ve aklı esir alabilmesi, haddinden fazla sevimsiz... bu memlekete "cumhuriyet"fazla mı yoksa hocam....
meryem karagöz
nev-i şahsına münhasır
Çar, 02/05/2007 - 17:20 — cemalcalikselam ve dua ile;
muhterem arkadaşlar, kardeşler, abiler, ablalar ülkemizin yönetim biçiminin nev-i şahsına münhasır olduğu gerçeği gözardı edildiği için böyle ortalık toz duman oluyor. mesela ben sosyoloji eğitimi almış olmam hasebiyle işçi kesiminin oylarını -batıda olduğu gibi değil de- muhafazakârlara vermelerini, sermaye sınıfının ise oylarını - yine batıda olduğu gibi değil de- kendilerini "sosyal demokrat" diye tanımlayan partilere vermelerini bir türlü çözemezdim. hala da çözemiyorum. her iki kavram ve sınıflandırma batılı olması hasebiyle çözümsüz ülkemde. yönetim biçimi de öyle. batı dünyasının tanımladığı biçimde algılanan yönetim biçimi bizdekine sadece adsal olarak benzemektedir. bu artık görülsün. vallaha! görüldüğünde her şey çözümlenecektir. ortalık toz duman olmayacaktır. zaman zaman çevremdekiler durup dururken "fransız genel kurmay başkanının adı ne?" diye soruyorlar. ne alaka? ya da ingiltere genelkurmay başkanının adını. fransızlar biliyordur her halde.. her halde ingilizler biliyordur. ve oraların okullarının da eğitime başladıklarında bütün tv. istasyonları naklen yayınlıyordurlar. ne bileyim.. konudan sapmamak için sözü toparlayıp diyeyim ki; cumhurbaşkanını chp ve tsk birlikte seçsinler. adayı da birlikte belirlesinler. sadece çöp toplama ve şehir altyapılarının, yolların, elektrik dağıtımının yapımını başkaca partiler üstlenebilir. ihalelerde de şirket yöneticilerinin veya sahiplerinin chp'li olup-olmadığı şartı aransın. her hangi bir ihalede daha düşük fiyat veren değil parti kimliği ve meslek kökeni aransın. hangi parti ve meslekten olması gerektiğine ilişkin soruların yersizliğini dile getirmeme gerek var mı? hızmetçiler, temizlik elemanları başlarını örtebilir erkek ise sakal bırakabilirler. hürmetler..
cemal çalık
Mevlânâ, aşk ve muhtıra...
Cts, 05/05/2007 - 12:27 — emre şimşek (doğrulanmadı)http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=535965