Şehrin nabzı atıyordu. Tüm olağanlığıyla.
Kan kadar sıcak, kan kadar koyu ve bir o kadar hararetle akıyordu şehir. Az sonra, kendisinin varlığından bile haberi olmayan ayaklar altında ezilmeye mahkûm, yolunu kaybetmiş birkaç karınca, yalnızca birkaç kuşak öncesinden genetik mirasla devraldığı korkuyla kanatlarını çırpan güvercinler ve asırlık bir çınar, insanların amaçsız gibi görünen koşturmasını izliyorlardı.
Zamanın düşmanı koca çınar dile gelebilse;
- Durun kalabalıklar! Burası çıkmaz sokak, diye haykıracak gibiydi şairin diliyle. Şu telaşınız sonsuzluğun sinesinde ne kadar anlamsız görünüyor bilseniz, diye ekleyecekti azametinden hiçbir şey eksiltmeyen ince bir şefkatle.
Fuzuli Divanı’ndan mı, Oscar Wilde hikâyelerinden mi firar ettiği belirsiz minik bir bülbül, gürültüye mağlup olan ötüşünü bırakmış geri dönebilmenin yollarını arıyordu. Son kanat çırpışının ardından, karıncalarla aynı kaderi paylaşacağının ve son nefesine sakladığı eşsiz notayı sadece bronzlaşmış bir yaşlı adam heykelinin duyup görebileceğinin henüz farkında değildi.
Şehir, mavi gökyüzüne küsmüş gibiydi. İnsanları başını kaldırıp yukarıya bak(a)mıyordu. Sinsi bir küslük. Hayranlıkları yerine simsiyah ve kirli dumanlarını yolluyorlardı göğe.
Heykelin yanı başına büzülüp oturmuş yaşsız bir dilenci kadın, yüzüne bakılmadan fırlatılmış bozuk paraları cebine koyarken, az önce bir karıncanın katili olan parlak ayakkabılı takım elbiseli adamların yarım ağızla verdiği aşağılama ve kibir kokan nasihatlerini dinler gibi görünüyordu.
Kimse birbirinin gözüne bakamıyordu. İnsanlık tarihinin tüm utancı, hızlı adımlarla yürümeyi adet haline getiren şu garip görünüşlü insanların sırtlarına vurulmuş gibiydi. Ne yere, ne göğe ne de birbirlerine bakabilen hırsı kuşanmış aceleci insanların cennetiydi şehir.
-O an-
Ansızın gökyüzünden gür bir haykırış, şimşek çakması kadar süratle şehrin kalbine düşüverdi. Düşer düşmez dalga dalga yayılmaya ve yükselmeye başladı dört bir yana doğru. Tüm şehri, felaket habercisi büyük kara bir bulut gibi sarması da aynı an içinde olmuştu.
Yırtıcı bir hayvan çığlığını andıran ama daha tok bir ses. Milyonlarca tiz sesten oluşan sıra dışı bir tokluk. Yüreklere karanlık bir korku salan tüyler ürpertici bir çığlık. En katı kalpleri bile sızlatacak hazin bir feryat.
Saf acıyla beslenmiş bir nara. Bir an daha uzasa, şehri kıyamete taşıyacak kudrette bir sur provası. Bir an daha uzasa, kalpleri çatlayarak helak olacaktı insanlık.
Şehirde akledebilen tüm mahlûkat dehşetle ürperdi o an. “Yoksa” ile başlayıp “Eyvah”la biten cümleler kuruldu zihinlerde. Unuttuğu, unutur gibi yaptığı, unutmanın daha kolay olduğu o gün geldi mi? Soru, bilinçlerin altını üstüne getirdi, milyonlarca karelik film şeritleri geçit töreni yaptı tüm gözlerin önünden. Ortak adı “Günahlarım” olan dramatik filmler. Derinlerdeki korkular yüzeye fırlamıştı.
An büyüdü, genleşti, genişledi, sonsuza esnedi. Şehir dondu o anda. İlerlemek üzere atılan adımlar havada asılı kaldı. Kim bilir hangi maksatla havaya karışacak sözler, birer yumru(k) olup takıldı sahibinin boğazına. Tüm düşünceler de şehirle birlikte dondu. Birbirine belli etmemeye çalışarak dehşeti anlamaya çalıştı insanlar.
Şehir donmuştu. Kanı donmuştu, akışkanlığını kaybetmişti. Kalabalığın sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen devinimi yokluğa karışmıştı. Ne bir ses, ne bir kımıltı. Boyut kaybetmişti şehir adeta. O ana hapsolmuş gibiydi.
Yetenekli bir ressamın elinden çıkmış boyalı bir tuvalden öteye gidemiyordu zavallı görüntüsü.
Ayırt edici tek fark, şehrin her zerresine sinmiş olan korkuydu. Hiçbir ressamın başaramayacağı kadar canlı, adeta nefes alan bir korku. Şehir donmuştu.
Minik bülbül, düşerken havada asılı kalmış, karıncalar duyduğu dehşetten arkaları üstüne devrilmişlerdi. Yaşlı heykelin gözlerinin altında cam kırılığına benzeyen iki çatlak, asırlık çınarın gövdesinde ise aynı şekilde derin bir yarık oluşmuştu. Dilenci kadının yüzü bembeyaz kesilmişti, nasihat veren adamlar ve diğer insanlar gibi. Onların elleri titremek için, etraftaki çocuklar da ağlamak için bir sonraki anın gelmesini bekliyorlardı.
Şehir ilahi bir narayla çarpılmış gibiydi.
-Bir an sonra-
Nara geldiği kadar süratle gökyüzüne çekildi. Belli ki şehre yeni anlar bağışlanmıştı.
Şehrin nabzı atmaya başladı. Kalabalık çıldırtan akışkanlığını ve hareketini kazandı vakit kaybetmeden. Gürültü sanki hiç kesilmemiş gibi havayı kapladı. Büyük tuval yitirdiği boyutuna kavuşmuştu. Anlar eskisi kadar hızla birbirini takip etmeye başladı.
Karıncalar ezilip kayboldu. Minik bülbül, yaşlı heykelin ayağının dibine düştüğünde çıkan ses, o eşsiz notanın uğradığı akıbete uğrayıp gürültüde kayboldu. Asırlık çınar aldığı yara yüzünden yakında devrilebileceğini ekleyecekti dile gelebilseydi.
İnsanlar naranın göğe çekildiğini anlar anlamaz, hiçbir şey olmamış gibi davranmak gerektiğini düşündüler. Bu, onların olağanüstü yeteneklerinden sadece biriydi.
Uyarıyı reddetmek, yok saymak yapılacak en doğru iş gibi görünüyordu. Kulaklarında kızıl fısıltılar yankılanıyordu ve kan, kadim yolcusuyla akıyordu damarlarında. İnsanların her biri, olanı sadece kendisinin yaşadığını, halisünasyon gördüğünü telkin etti kendi kendine.
- insan en büyük yalanları kendisine söylemiştir daima. Kendi yalanının yobazı, yılmaz bekçisi olmak da bir diğer olağanüstü özelliğidir.-
Öyle ya; şehir hep yaşıyordu. Bir an önce yaşadığını sandığı şey bir yanılsamadan ibaretti. Akıldışı bu an, bir yanılgıydı.
Gözlerindeki korku silinmeye başladı. Şehir olağanlığına büründü yeniden.
-Sonra-
“Kim bilir hepimizin farklı zamanlarda yaşadığı, sebepsiz göz kararmaları, baygınlıklar ve sair, bir an önce şahit olduğumuz sur provasını unutmak için kendimize uydurduğumuz bir yalandır. Doğruluğuna ilk iman edenin biz olduğu bir yalan.”
Kanı çözülmeye başlayan şehrin devinimine katılmakta geciken bir adam utandı hemen. Yanında ikiyüzlü bir şaşkınlıkla onu izleyen arkadaşına dönüp;
“Gözüm karardı, tansiyon galiba.” dedi zor duyulan bir sesle. Mazeretini beyan ettikten sonra, kendi yalanına inanması uzun sürmedi. Ardından el birliğiyle bu lanetli(!) anı bilinçaltlarının en karanlık dehlizlerine hapsedip unuttular, kim bilir kaçıncı defa. Artık geçmişte kalan anın korkusu, birbirlerine karşı duydukları korkudan fazla değildi.
Hepsi aklı başında insanlardı. Fısıltı öyle diyordu.
-Ve-
“Ne yazık! Çocuklar konuşamıyorlar. Konuşabilmenin ilk ve en büyük şartı büyüyebilmek. Oysa büyüyünce konuşulması gerekenleri görmemeyi ya da göz ardı etmeyi öğreniyorlar. Bunun susmaktan farkı yok.”
Şehrin o anı unutması fazla uzun sürmedi. Çocuklar hariç… Çocuklar ağlıyordu. Yalnız çocuklar unutmamıştı. Onlar hala korkabilecek kadar cesurdu çünkü. Sonra büyüdüler ve kuruyan gözyaşlarıyla birlikte korkuları da silindi.
Yorumlar
büyümeyen çocuk!
Pzt, 14/05/2007 - 10:43 — Yunus Emreher zemheri katre indiğinde yeryüzüne,
ıslak gözlerimle karşılıyorum anne...
maviye özlemimi haykıran kumrularla
enderun tebessümler dağıtıyorum kuşlara...
"söyle anne,
ben büyüyecek miyim?
büyüyünce değişecek miyim?
büyümek istemiyorum ben anne,
kuşlar gibi değişmeden kalmak istiyorum anne!"
diyordu şair... burada büyüyüp değişmeyen çocukları fark ettim...
beğeniyle okudum, yüreğinize sağlık...
ölümle körebe oynayan çocuk!
-- http://tenkafesi.com/ --
eyvallah
Çar, 16/05/2007 - 09:11 — ebuzer seferAsıl sizin yüreğinize sağlık. :)
kaybolan kim?
Çar, 16/05/2007 - 23:05 — Zeynep Hatunkayıp anların hikayesi.....
aslında kimin, nasıl ve ne şekilde kaybolduğunun bir önemi yok artık....
herkes olması gereken( ! )gibi yaşıyor zamanın içinde.....(fısıltı öyle söylüyor)
ah bir de şu tansiyon,göz kararmaları olmasa...
yüreğinize sağlık....
çocuklar büyüyünce
Per, 17/05/2007 - 15:34 — semiha aydıncıçocuklar büyüyünce gözyaşları kuruyup cesur gibi gözükebilirler ama aslında hala birşeylerden korkuyorlardır...kendileri bunu kabul etmese bile korkuyorlardır...bu gözlerindeki 'ufka ne yapacaklarını bilmezmiş gibi bakışlarından' bellidir...