renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Sizin Hiç Babanız Öldü mü?

Hava puslu. Aylardan Ocak olmasına rağmen İstanbul karsız… Sinsi bir ayaz çöküyor akşamüstleri bu kente. Ama mevsim kış gibi değil.
Akşamın geç saatlerinde görüyorum onu. Aynı köşede hüzünlü bir dekor gibi duruyor. Bir gün değil, iki gün değil… Son bir haftadır…
Oturuşu değişiyor, ellerini montunun kollarını çekiştirerek saklıyor, bazen kapüşonunu başına geçiriyor ama baktığı yer hemen hemen hiç değişmiyor. Kısa mesafedeki bir şeyi görmek ister gibi gelmiyor bana bakışları. Ötelere kilitlenmiş gözleri çok uzaklardan birini ya da birilerini bekliyor sanki.
Hava iyice kararınca başı önünde yorgun, isteksiz adımlarla arkasına aldığı sokağın tenhalığında kayboluyor.
Birkaç gün üst üste aynı saatlerde ve aynı yerde görünce meraklanıyorum. Kapıcı Kamil Efendiye;
“Karşı kaldırımdaki çocuk neden orada oturuyor? Birini mi bekliyor? Evi barkı yok mudur?”
Kamil Efendinin istihbaratı kuvvetli… Paylaşacak fırsat kolluyor.
Başlıyor anlatmaya, üstelik keyifle… Ne merakımın ne de sorumun hedefi olmadığı halde her nedense ekonomik durumundan başlıyor. Aile efradına dalıyor. Sözünü kesip:
“Kamil efendi, sana çocuğu sordum, ailesini değil.”
“İyi ama ailesi olmadan, durumunu bilmeden verdiğim cevap işe yaramaz ki.”
İlginç adam vesselam… Dişimi sıkıp, sadede gelmesini bekliyorum bir süre...
Olmayacak. Belli ki bir derdi var bu çocuğun ama Kamil Efendi, çocuğun derdinden çok diğer dedikodulara yoğunlaşmış durumda.
Teşekkür ediyorum. Israrlı anlatma çabası işe yaramayacağını anlayınca, kapıdan
ayrılıyor nihayet.
Pencereye döndüğümde, o hala kaldırımda oturmuş, öteleri izliyor.

***

Bir yabancıyla derdini paylaşmayacağı ihtimalini göz önünde bulundurarak pardösümü alıp dışarı çıkıyorum. Bereket versin ki kapıda terzi Firdevs Hanımla karşılaşıyorum. Ona soruyorum aynı soruyu.
“Annesi bana provaya geliyor.” diyerek başlıyor Firdevs Hanım anlatmaya. Anlatırken gözlerinde yaşlar titreşiyor.“Benim yüreğim dayanmıyor, o yavrucak nasıl dayansın?” derken yüreğinin acısı düşüyor sesine.
Ondan öğreniyorum ki; adı Burak. 12 yaşındaki minik yüreği babasız kalmanın korkusuyla kıvranıyormuş. Anne ve babası o çok küçükken ayrılmışlar. Fakat babası kansere yenik düşeceğini anlayınca altı ay önce dönmüş ve mirasının Burak’a kalması için yeniden evlenmişler. Baktığı yerde babasının yoğun bakımda tedavi gördüğü Kartal Devlet Hastanesi varmış. Altı ay önce bulduğu babasını kaybetmenin sancısını taşıyormuş. O istikamete bakışı bir dua imiş… Günlerdir doğru dürüst bir şey yemiyormuş.

***

Öğrendiklerimin ağır yükü yerleşiyor omuzlarıma. İçim titriyor. Ayaklarım duygularımın direktifiyle karşı kaldırıma yöneliyor.
Sessizce oturuyorum yanına. Kaldırım taşları soğuk... Akşamın kuru ayazı iliklerime işliyor.
Üzülünce daha mı çok üşüyor insan?
“Ah acıyı dindirmenin hızlı bir yolu yok mudur?”
Elimi uzatıversem, bir yamayı söker gibi söküversem içindeki acıyı…
Olmayacak bir temenni.
Kelimelerin güç yetiremeyeceği hissine kapılıp teselli cümleleri kurmaya yeltenmiyorum bile. Hem onu acıtanın ne olduğunu bildiğimi bilmiyor.
Onun baktığı yöne kilitleyip bakışlarımı dua ediyorum. Babasına şifa, onun küçük bedenine ve yüreğine kuvvet diliyorum…
Birden dualarımın içine bir soru düşüyor.
“Sizin babanız da mı hasta?”
İletişim kurmayı beklemediğimden mi, sorunun masumiyetinden mi, yoksa onun için çok üzüldüğümden mi bilmiyorum,
“Hı hı!!” diye bir ses süzülüyor dudaklarımdan.
“O hastanede mi?”
Ah küçük ve saf çocuk! Çocuk olmanın safiyeti keşke oyunlarındaki pervasız kahkahalarına yansısaydı. Keşke böylesi masum sorularını yeni keşifler için sorup yeni şeyler öğrenebilseydin.
Yüzüne bakıyorum.
Gözlerinin altında hazin gölgeler, gecenin karanlığına rağmen çığlık atıyor. Dudakları uçuklamış. Solgun yüzü, çocuk masumiyetiyle beraber, acıdan yoğrulmuş bir durulukta…
“Hı hı!” derken yalanımdaki ısrarı hoş gördüğümü fark ediyorum.
“İnşallah ölmez!” deyince gözyaşlarımı kontrol edemiyorum. Sarılıyorum ona. İtiraz etmiyor.
“Benim babam da o hastanede. Hem de çok hasta!” derken sokuluyor kolumun altına.
“İnşallah iyi olacak!” diyorum.
Sesinde büyük adam kabulüyle “İnşallah!” diyor.

***

Karşılıklı çorba içiyoruz. Suskun…
“Hem çok üşüdüm, hem çok acıktım. Bana arkadaşlık edersen birlikte çorba içelim.” teklifime şefkatle;
“Olur.” diyor. Aynı dertten muzdarip olduğumuzu düşünmesi, onu bana yakınlaştırıyor. Kendi acısı kadar büyük olduğunu düşünüyor acımın…
Konuşmadan geldiğimiz mekândayız.
Allahtan gerçekten açım. Böylesi bir masumiyetin ve acının erken yaşta olgunlaştırdığı bir yürek karşısında teselli niyetiyle olsa bile yeni bir yalan söyleme ihtimali beni utandırıyor.
Siparişimizi verdikten ödemeyi yapacağımız ana kadar tek cümlesi “Benim param var.” oluyor. Sakince cebinden 10 Ytl’yi çıkarıp masanın üzerine bırakıyor.
Bir dahaki sefer onun ısmarlamasında anlaşarak hesabı ödeyip çıkıyoruz.
Yine suskun, ayazlı karanlığın içine giriyoruz. O köşeye geldiğimizde:
“Birlikte dua ederiz burada yine.” diyor.
“Olur!” diyorum. Arkasını dönüp ağır ağır uzaklaşıyor.
Arkasından bakarken Cemal Süreya’nın dizeleri düşüyor dilime,

“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.”

Babasız geçen çocukluğundan sonra, altı ay gibi kısa bir sürede babasını yeniden kaybetmenin kör karanlığından ne çok korktuğunu biraz daha anlıyorum.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

"Aynı dertten muzdarip olduğmzu düşünmsi onu bana yakınlaştıryr"

Ortak acı paydasında buluşmadan bu kadar rahat nasıl anlatılabilir acılar, sözsüz/yüksüz…

Nesrin Çaylı

Merhaba

Sayın Nesrin Çaylı'yı, Ay Vakti Dergisinde yayınladığı, "On Üçüncü Ay" başlıklı seri öyküsünden tanıyorum daha çok. Dergi elime ulaşır ulaşmaz ilk aradığım bu ay ki sayısında Nesrin Çaylı'nın "On Üçüncü Ay" da neler yapacağı, neyi anlatacağı olurdu. Reis kimdi, ne diyecekti, vesaire.

Çok lezzetli bir öyküydü o. Bu da melankolik, kendini okutturan bir öykü olmuş. Hüznü şiir de ve öykü de seviyorum.

teşekkürler.

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Benim babam ölmedi

Benim babam ölmedi; öle yazdı. Ben de ölmedim o zaman ama öle yazdım. Ölenle ölünmüyor belli ki, sen zaten o ölmeden ölüyorsun aslında. Ölüm hazırlanıştır kendi ölümüne; en çok etrafındakileri hazırlayarak. Ölmesen de, görmesen de orda bir köy var uzakta.

Babam ölür gibi yaparken titredim. Korku ve titremedeki gibi. Çaresiz ve çaresizliğin verdiği ürperti ile titredim. Allah'tan başka hiç bir yardımcının olmadığını en saf haliyle anladığınız bir andır bu. Bence imanın bekaretidir bu başbaşalık. Aracısızdır ve eller birbirine kenetlenmiş alına dayanmıştır. Koridorlar soğuktur; hava da...

Resul'un yetimliği, ve diğer yetimlere olacağın kefillikle, cennette yanyana haşr olacağın bir resul arasında kurduğun bağıntı kadar yetim olmaya hazırsındır. Bisikletin tekerlekleri patlak, uçurtman ipsiz, bayramlarda harçlıksız ve sen başı okşanmaya en ihtiyacı olan kimsesindir. Baban ister ölsün, ister ölür gibi yapsın. O andan bahsediyorum kardeş. Hayat andır, anlardan ibarettir.

Hayata dönüp bakıyorum. Ya yetim kalıyoruz ya da yetim bırakıyoruz. Ya ya da...

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

sadenin güzelliği:

hep bundan yanayımdır. ağdalı dilleri oldum olası sevmedim. şiir/hikâye/yazı, bu tüysikletliğe -yükte hafif, pahada ağır olma durumuna- ne kadar değer verir ve öncelik tanır bilemem ama hüzünbazlık fıtratıma aykırı. hikâye sahibine selamlarımı gönderiyorum, kendisinin ağdalı dilden ibaret olduğu iddiasında değilim, yazıyı kaleme almadaki samimiyetini de rahatlıkla görebiliyorum, ancak bazı noktalarda kendime yakın bulmadığımı sebebiyle izah etmek istedim. fikrim bu yönde.

mevcut hikâyedeki cemal süreya alıntısının, tam da bu "sessizce yaklaşıp ufak bir hareketle fırtına çıkaran" türden olduğunu düşünüyorum. babamın, babasının, babaların ölümünü anlatmada, şiirin "tepegöz tavrı" bu. fazla uzatmadan, tek hamlede yenmek. hikâyenin de bunu -düzyazının yetileri el verdiğince- başarabileceğine inanıyorum.

üstteki yorumda geçen bir cümle, bu anlamda dikkatimi çekti: "Benim babam ölmedi; öle yazdı. Ben de ölmedim o zaman ama öle yazdım."

zarifoğlu'nun bir hikâyesinde geçen, mealen "Odada bulduğum her şeye oturdum, bir koltuğa, divana, birkaç sandalyeye" ifadesi de böyledir örneğin. şaşkınlık, afallama, büyülenme, sıkıntı, yerinde duramama, işkillenme, titreme, âşıklık istidadı, vs. değil: "Odada bulduğum her şeye oturdum."

sade ve seçkin. sanırım olabiliriz.

Mevzu seckin olmak.

Fıtrat muhim mevzuudur. Sahabe'nin fıtrat farklılıkları aynı zamanda algı farklılıklarıydı. Aynı mevzuya birisi kılıç kaldırırken, diğeri oylamaya sunuyordu. Demem o ki, ki başından beri bu sitede bu yönde eleştrilerim, kendimi ve başkalarını yergilerim oldu. Muhim olan dilin nasıl kullanıldığı değil, anlatılmak istenenin ne olduğu ve samimiyetidir.

Bazen sade bazen sadece yazarım bazen karmaşık. Zarifoğlu şiirlerine de bakarsak sancıdan başımızın döndüğü de olur, ferahlıktan gökten limon dilimleri gibi güneş yağdırdığımız da. Ama birde anlatılmak istenilenen ne olduğu muhimdir ki, bu belirsizlik bence yazının en büyük sancısıdır. Yazının veya yorumun ne anlattığını bilememesidir.

Bu yüzden ben, yorumunuzda, yorumumdan alıntıladığınız bölümün sizdeki tezahürünü daha net bilme taraftarıyım. 6666 ayet seckindi ama sade değildi. Sadelikten kasıt yazıyı okudun, bitirdin, senin elinde kalandır... yoksa bir iki ve çok desek ama bu bizde bir şey bırakmamış... sade ama boş. Ne fayda...

Medine abla şöyle buyurmuştu. Sevilmiyor olabilirsin ama güveniliyorsun. Edebiyatta gelmek istediğim nokta tutarlılıktır. Allah ayırmasın. Yoksa sade olmuş, soslu olmuş muhim değil zeynep kardeşim.

selametle

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

mevzu "sade ve seçkin" olmak

yalnız, ben sadelikten değil, "sade ve seçkin olmak"tan bahsediyorum. sözü "sade ama boş"a kadar getirmişsiniz gördüğüm kadarıyla. dikkat ederseniz, sade'den kastımın, "anlaması/okuması kolay, zihin faaliyetlerine kapı açmayan, tutarsızlık içeren" bir anlamı olmadığını görebilirsiniz.

açıkçası sizin genel anlamda nasıl yazdığınızla değil, sadece alıntıladığım cümlenizin, "sade ve seçkin" bir niteliğe yaklaşabilmiş olmasıyla alakadarım. nasıl yazarsınız, yazmazsınız, bir bilgim ve ithamım yok. buna dair bir atıf da yapmadım.

benim hoşlanmadığım şey, ağdalı dildir, melankolidir. liriğin abartılması, lüzumsuz tasvirlere girişilmesi ve gereksiz çeşitliliktir. kişisel tercihtir benimki. bunu misallere başvurmadan, salt olgu olarak dile getiriyorum. iktibas edilen sözünüz buna örnek gösterilmemiştir. bilakis "karşı örnek" olarak alıntılanmıştır.

6666 ayetin niteliğine değinmişsiniz, konu başka bir boyut alır ilahi kelamdan bahsedeceksek.
çok anlamlılığa işaret eden bir komplike yapıya düşman değilim, buna tefsir usulünde "müteşabih" deniyor, tüm yazıcıların örnek alması gereken bir nüve sözkonusudur bu yapıda. lütfen bunları birbirinden ayıralım.

ve -fikrimce- ayetlerdeki anlam, bilakis en "sade ve seçkin" tavrı teşkil ediyordu. insanların algılayabileceği, sezebileceği, etkileneceği ve kendini kaptıracağı kadar sade, duru, saf, birebirdi. aynı zamanda, bir benzerinin ortaya konmasını imkansız kılacak kadar muhteşem, özgün, eşsiz, şaheser ve seçkindi.

"sade" tanımlarımız farklı sanırım. ancak şu da var, siz "sade"ye gardınızı alırken, ben onu "seçkin"le anıyorum. ikisini birbirine fazlasıyla yakıştırıyorum. sonuçta bu da kişisel tercihlerin tezahürüdür.
dilerim, vesilenizle muhtemel müphemliği ortadan kaldırmışızdır.

selamlarımla..

Babam öldüğünde hiç ağlamadım...

Babam öldüğünde hiç ağlamadım.
Annem ağladı,büyükannem ağladı.
Hatta hiç ağlamaz dediğim teyzem bile ağladı,
Eniştesi için.
Ben ağlamadım.
Benim ağlamam toprağı sıkışımdı bilmedi kimse.
Benim ağlamam;yapışmışken annemin ıslak eline,iki elimle.
Ardımdaki mezara dönüp dönüp bakışımdı.
Ve benim ağlamam kırmak istediğim saksıydı,
Hiç kıramadığım...
Ve ben ağlamadım.
Çünkü babam ölmeden daha bir gün önce
Hiç ağlama demişti.
Ben babam öldüğünde hiç ağlamadım.
(A.D.1996)

Böyle bir konu böyle kaleme alınırsa artık ağlamamak elde olmayacak sanırım!Yüreğinize sağlık.

Selam ve dua ile...

Bu duygulara yorum yapmak

Bu duygulara yorum yapmak yakışık almaz, yazilabilecek birşey yok tek söz (YÜREĞİNE SAĞLIK)