Çünkü ben bir çocuktum, abartısız severdim her şeyi ve evimizin arkası da bir bahçeydi. Bahçede ki göğe uzananlar ise ağaçtı. Kirazları ve erikleriyle tanırdım onları ve beni severlerdi. Ben de severdim. Severdim her bir şeyi ama her bir şey beni sevmeyebiliyordu bazen. Mesela taşlar, arkadaşımın elinden fırlayıp kafama isabet edebiliyorlardı, oysa acıtmak için atılmamışlardı. Acıyan yerimden fışkıran kandı, kırmızıydı. Kanı yakalayan elimdi ve kirlenen de parmaklarımdı. Beni şefkatle bağrına basanın kim olduğunu elbette siz biliyorsunuz. Zaten söylenmezdi böyle bir günde. İte kaka bir adım beri getirilmeye çalışılıyordu ve biz istemiyorduk, gizledik. Ortaya çıkması gereken zaman “elma” dediğimiz anlardı. Ve biliyor musunuz, biz “elma” derdik o çıkardı.
Evimizin arkasında ki bahçedeki dikenli şeylerin gül olduğunu da söylemem gerekiyor burada. Reçeli yapılır ve yenirdi.. O bahçe bir günde kaç kez bir uçtan diğer uca geçilirdi bilmiyorum ama, mutlaka gizlenerek geçilirdi. Vişneleri başak benzeri yeşil otlara tesbih gibi dizerek yemeyen sizler, beni yine de anlarsınız. Çok lezzetliydi. Peki ya elimize bulaşan renk? Hayal edemeyeceğimiz güzellikteydi.
Çok gürültülüydü bir gün evimizin arka bahçesi. İnsandan değildi bu gürültü, arılardandı. Toplanıp konuşup duranlar arılardı. Aslında bağırışandı onlar. Bahçenin en leziz ağacını seçmişlerdi ama kalıcı değillerdi. Toplu halde, hızlı nefes alarak ve hep bir ağızdan aynı türküyü söyleyerek uçan arılar görürseniz, çok ilginç mi gelir size? Bana ilginç gelmişti.
Okulda elele tutuşup hızla dönüyorduk, dönüyorduk, dönüyorduk. Küçüktüm ve kara kuruydum. Bir kedi yavrusu gibi yakalığının ense tarafından tutulup kaldırılabilen bir şeydim. Kaldıran öğretmenimdi. Gülümseyendi. Büyümeyeceğimi sanandı. Ara sıra büyüdüm. Kara kurular da büyürdü . Ama o görmedi. Elele tutuşup dönüyorduk, hızla. Çakıl taşları vardı ayaklarımızın altında, saniyenin milyonda bir bölümünde görüntü alanıma girip ve kaybolup ve yine girip ve kaybolan kaydıraktı. O an aklıma koyduğum şey,bu oyun biter bitmez kaydıraktan kayıp yere düşmekti. Tam yere düşmeyi düşündüğümde olan şey yere düşüşümdü. Arkadaşımın ellerinden kayan ellerimdi. Terlemişti, arkadaş eliydi, sıcaktı. Sıcaktı ve yakmıştı..yakmıştı ve ıslaktı ve kaydı. Ve düştüm. Düşmeden önce yaptığım şey uçmaktı. Yerçekimine fasıla verişim kara kuruluğumdandı. Uçuşum komikti..gülendik..
Küçüktüm, karanın kurusuydum. Bir köyümüz vardı. O zamanlar bilmediğim bir şarkıda söylenmeyeni yapardık; giderdik gelirdik, bizim köyümüzdü. Çeşmesi de vardı, suyu soğuktu. İçine düştüm, üşüdüm… Çekip çıkaran “elma” dediğimde çıkandı. “Elma” dedim çıktı. Çekti çıkardı. Yine ağaçları vardı köyün, tıpkı evimizin arka bahçesindekiler gibi.oranın da arıları vardı ve yine toplu geziyorlardı. Seviyorlardı birbirlerini sanırım, bazen beni de seviyorlardı. Sevmesinler diye kaçarken elini elime yakalatan köylü teyze elimde cebinin cevizlerini bırakırdı. Yanağımda bıraktığı neydi?
Kırmızı pabuçlarım, kırmızı çorabım, kırmızı boğazlı kazağım, kırmızı pileli eteğim ve kırmızı kabanımla gittiğim bizi terk eden öğretmenimdi. Saçım uzundu, tokam yoktu. Olsaydı mutlaka kırmızı olurdu…
Bir gün ekmek almaya giderken gökten düşen yağmurdu ve elim şemsiyeliydi. Şemsiyesiz kaldığımda n’aparım diye düşünemeden şemsiyesiz kalmış olmak, dünyanın korkutucu bir yer olduğunu düşündürdü bana, korktum. Bilemezdim Rüzgar benim şemsiyemi nereye götürebilirdi? Ama benim eve götürmem gereken ekmeklerim vardı , bir de beni götürmeliydim eve, götürdüm. Sonra yine şeker almak için gittiğim “tanımam etmem bakkalı”ndan dönüşte kaybolduğumda ben, elimdeki şekerleri yiyecek mecalim kalmamıştı. Ağlarken şeker yenmezdi. Şeker yemek için en uygun an, “tanırım, bilirim, severim” kişilerince bulunduğum andı. kavuşmayı nasıl bilirsiniz? Bakın size bir şey söyleyeyim, bir çocuğun en sevdiği söz “elma” idi. Çocuktum ve en sevdiğim söz “elma” idi. Büyüdüm ve en sevdiğim söz “elma” oldu. Her gün defalarca “elma”..duysun duymasın, bilsin bilmesin hayatımın ikinci bağlacı “elma”…Anların, günlerin, haftaların, ayların ve nihayet yılların nefes gücü “elma”.. önüm arkam sağım solum “elma”.
Ama n’olur bugün “armut”…
Yorumlar
"yada taşı"na
Salı, 15/05/2007 - 00:05 — Mümine KAYAYeşim hanımı "aykırı edebiyat"tan tanıyorum. orada yazdığı muhteşem öykülerden... ama uzun süredir görmüyordum. bu öykülerin üslubundan o olduğunu anlıyorum. hoşgeldiniz yeşim hanım, belki biliyorsunuzdur: aykırı hala çıkıyor ve sizi bekliyor "çelik" olarak da...
www.aykiriedebiyat.blogcu.com
küçüktü herşey...
Cum, 12/10/2007 - 14:49 — Emine Şekerküçüktü herşey.
acıtmazdı.
yakmazdı.
anne eli vardı.
mendili vardı.
öpmesi vardı.
oyun vardı.
hayal vardı.
vazgeçmemek vardı.
cesaret vardı.
sokaktan öteye gitmek yoktu.
komşunun bahçesine girmek yoktu.
evi yanmış dedenin penceresinden bakmak yoktu.
ama yapacağımız güzel şey vardı.
patlattığımız topları saklamalı,şeftali çekirdekleri toplamalıydık.
önüm arkam sağım solum sobe....
sen ne güzeldin sobe......
unutma beni sobe.
Gayet taraflı bir yorum
Pzt, 14/05/2007 - 00:15 — Sule DemirtasGayet taraflı bir yorum yazıyorum çünkü ben bu yazıyı yazan kızı seviyorum. İyide yazıyor çünkü iyi görüyor çünkü iyilerle tebelleş. Halet-i ruhiyenin beslendiği menbaa saf maaşallah. Bu yazıyı okurken, bilgisayar ekranının başına geçip saatlerce kelimelerin fışkırmasını bekleyen, her gece yatağa yattığında ne yazmalıyım, nasıl yazmalıyım, ah nasıl alkış alırım , nasıl egomu şişiririmin endişesi olmayan bir kalemin seyyaresinde geziniyorsunuz, işte bu saflık beni benden alıyor, yazıyı okunur kılıyor...
Canım yeşim. Allah seni korusun. Fikirlerinin bembeyazlığı, tüm lekeleri örtecek cinsten.
Armut dibine düşerken; mum dibine ışık vermiyor.
Selametle
ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim
harikulade
Pzt, 14/05/2007 - 00:26 — orhan kuşkuluYazıya ilave ya da eleştiri yapmadan sadece "iyi olmuş" ya da "kötü olmuş" gibi yorumlar yapmayı sevmesem de bu yazı için tutamadaım kendimi.
Çok güzel bir yazı olmuş, keyifle okudum. İlk fırsatta yazarın diğer yazılarına göz atacağım.
Tebrik ediyorum.
Muhabbetle
Pzt, 14/05/2007 - 00:56 — Adile BalPek tatlı bir yazı yazmışsın. Gülümseyerek okudum. İçimden seninle birlikte o vişneleri başak benzeri yeşil otlara tesbih gibi dizerek yemeyi istedim, ellerinin ellerinden kaydığı terli sıcak arkadaş elinin benim elim olmasını istedim, ve aynı şemsiyenin altındayken birlikte şemsiyesiz kalmayı… bütün bunlar olurken seninle birlikte olmayı, seninle birlikte bakmayı, bakışındaki güzellikten nasibimi almayı… Çocukluk devresi mühim-her dönem öyle gerçi-. Kimlerle arkadaş olursanız onlara benziyorsunuz, benzeşiyorsunuz. Allah bizleri salihlerle birlikte kılsın, dâim…
A bir de kıssadan hissemizi aldık efendim: “elma” dediğimizde birden yanıbaşımızda beliriveren sivri dilli ve fakat melek ruhlu varlıklara selam etmekle birlikte bugün( 13mayıs) “armut” diyor bizi anlamalarını rica ediyoruz onlardan.
Editörlere de bir diyeceğim var: Böyle yazıları “polemik üretmekten aciz yazılar” başlığı altında yayımlasınlar. :) “yanetkisi yoktur, sükunetle iç rahatlığıyla okuyabilirsiniz” densin. :) bilakis “bi parça inşirah için buyurun…”
Yazılarının devamını diliyorum. Muhabbetle…
Gayet Tarafsız Bir Yorum
Pzt, 14/05/2007 - 01:00 — aysun yollardagezerKüçüktü, karaydı ve kuruydu. Uçmasın diye rüzgarda, beline taşlar bağlayasım gelirdi, o buralara sık gelmezdi fakat, arada bir, çok nadir.
Sonraaa, kaleminden de öyle herkeslere tattırmazdı, tam da Şule'nin dediği gibi, aynen, aynen Şule.
Bir anneyi anlatmak, sade, çok sade; ne de zor onun emeklerinden bahsetmemek zırıl zırıl.
Sonraa, aldığın bluz dar gelir o adı anılmayana, kırmızı kurdelesini de katlar, paket kağıdını da, bütün anneler böyle mi yapar sahi?
Bir şeycik öğrenmişsem annemden, sırf bu kadar da olsa ne güzel. O da bilse bunu, aferin dese, katlıyor kağıdı, çekmeceye koyuyor, aferin cici kızıma!
ve tabii ki
Aferin sana Yeşim. Tarafsız da baksam taraflı da baksam "enfes" diyeceğim. Yazman lazım.
Şiir gibi bir Üslûp
Pzt, 14/05/2007 - 02:15 — Mustafa Burak SezerMerhaba
Monologtan ziyade, sololiquy (iç monolog) yöntemiyle yazılmış bir öykü bu. Bence "hayat" diye kodlamak yerine direkt "öykü" olarak girilseymiş daha hoş olurmuş!
Akıcı bir üslûbu var. Birçok adamı kasan, okurken bir an önce bitse de kurtulsak dedirten ucube öykülere hiç benzemeyen bir üslûp. Çağrışımlarla dolu, ve şiirde anlamdan başka bir anlama sıçraması gibi sürekli sıçrayan başka manalara evrilen bir çizgisi var yazarın. Şiirsel bir dili var, bu aleni. Bence şiir de yazıyor! Yazmıyorsa bunu denemeli; bu tür öykü yazabilenlerin, yani bu üslûpta öykü yazabilenlerin insiyaki olarak iyi şiir yazabileceğini biliyorum.
Keyifle okuduğum bir yazıydı. Teşekkür ediyorum.
muhabbetle
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
Anne Olmak
Pzt, 14/05/2007 - 09:04 — Pınar DenizÇok hoş bir üslup, o kadar çok his uyandırdı ki bu yazı içimde, toparlamam imkansız hepsini. Anne olmak hep çocuklukla erişkinliğin arafında biryerde yaşamak demek olmalı. Benim için hergün defalarca; bazen onun iri kahverengi gözleri korkuyla daha da büyüdüğünde, bazen uykularını kaçıran sevinçlerini kirpikleriyle gizlemeye çalışırken O, sekiz yaşımla yirmiyedi arasında gidip gelmek demek ve çoğu zaman gidip gelememek...
Yeşil erikler geldi; bi sana, bi sana, bi sana, gerisi bana
Pzt, 14/05/2007 - 22:56 — yeşimtaşıBunca hoşluğun ardına hangi cümleler şık durur ? Sevgili Şule desem? Sevgili Aysun? Sevgili Adile ? Baksanıza, karayım kuruyum ama endâzesi göğe değen dostlar bende :)
Ve Sevgili Mümine Kaya, hiç içimden gelmese de bunu söylemek, mış gibi yapmak istesem de, çok beğenilen ve "geri dön" çağrısına muhatap olan bir “muhteşem öyküler” yazarı olmayı kıskandımsa da sözlerinizde, ben o değilim…zannınız mutlu etti..eksik olmayın..
Sevgili Pınar anne, Orhan Bey ve Mustafa Burak Bey ( Sayın Sezer şiir yazmıyorum)’e de teşekkürlerimi ilettikten sonra , Sevgili Esma: sobe!
Üç noktanın söylediği
Pzt, 14/05/2007 - 23:28 — Hacer Kor...
Oldu mu yeşim?
Bir erik de bana:)