Çocukmuşuz, dünyanın acemi mi acemi bireyleriymişiz; acının, zulmün, karanlığın ve aydınlığın dünyadaki en yeni müşterileriymişiz yani.
Eylül müymüş neymiş; yağmurlu, gri bir gün işte! Başımızda mavi şapkamız, boynumuzda anneanne stili bir boyunbağı… Avuçlarımız toprak kokusuna bulanmış yollar gibi boş ve gidilesi güzellikte. Hani bir de burnumuz akmasa her şey rayındaymış, ama burnumuzun akıyor olması çocuk olduğumuza işaretmiş, olsunmuş.
Kocaman kalabalıklar ve bir o kadar da muhteşem yalnızlıklar ortasındaymışız... Biz yine susuyor ve yine susuyormuşuz…
Bilmem hangi köyde, kimin düğünündeymişiz. Köy güzelmiş, insanlar güzel, dağlar güzel, yollar güzel ve göremediğimiz her şey güzelmiş. Ve biz… yani acemi dünyalılar, yani his ustaları, yani herkesi kendi gibi bilenlermişiz. Sağa sola savrulan gözlerimiz, belirsiz bir rüzgârın peşine koşan kısraklar gibi süratli ve olan biteni çabucak görme çabasındaymış.
Her bir yan eğlendiğini sanan, hatta eğlenen adamlarla, kadınlarla doluymuş. Hepsi evvelce sözleşmiş gibi, muhtevası gülüşme ve heyecan olan garip bir halaya tutuşmuşlar. Biz o insandan halkanın ortasında, onların bir ayaklarına bir yüzlerine bakıp ürkek bir inatla onları seyredip duruyormuşuz. Daha önce hiç duymadığımız bir ritim onları hızlandırmaya yetiyor da artıyormuş bile. Ve koşar gibi bilinmeyen bir tarafa doğru akıp duruyorlarmış. Hızlandıklarında ayaklarımıza basma ihtimalleri varmış, onun için ayak altından bir an evvel çekilmeliymişiz ama biz her şeyi göze alıp o, hiç birini tanımadığımız insanların aralarından çekilmiyormuşuz. Şaşkınmışız. Ağlamaklı bir yüzümüz, uykuya doyamamış gözlerimiz varmış ama davul zurna sesleri uyku fikrini zihnimizden silip atıyormuş.
Ellerimize kınalar yakılıyormuş. Kına yeşilmiş ama yarın kırmızıya dönüşecekmiş… yaşlı kadınların söylediği buymuş...
Birden kendimizi dışarıda buluyormuşuz, yıldızlara doğru patlatılmış mermilerin korkutan ama ımızgananları kendine getiren sesiyle. Minik ellerimizin en minik parmakları o yaşlı kadının boz renkli yazmasının bir parçasıyla sarılıymış ve o ellerle gecenin bir vakti güçbela alabildiğimiz yanık leblebiyi yemeye çalışıyormuşuz, yıldızlara doğru giden mermileri görmeye uğraşırken. O anda dünya bir anlığına da olsa duruyormuş yanlıca bizim için… Bir el göğe bir avuç lacivert sürüyormuş, bir çıngı yıldız bırakıyormuş, bir küçük ütopya ve biraz da çocuk kokusu…
Hikâyemizin aydan bozma ülkesi gökyüzünü kuşatıyormuş, bilmem nerelere kadar uzanıveriyormuş sınırları. Yola revan olmanın vakti geliyormuş, düşlere ev sahipliği yapmayan bu kalabalık dünyada. Bu bir anlık rüyada, aynı suskuya trajik cümlelerle verdiğimiz belli belirsiz cevaplar, görünen ve görünmeyen arasında; âraf gibi desem, değil. Daha başka; mesela daha mavi, daha beyaz, daha sarı…
“Kalabalıklar arasında kendimiz için birer evren” olup, asfaltın bitip de, toprağın hüküm sürdüğü bu bozkırın ortasında öyle yapayalnız; boynumuza iliştirdiğimiz bu âcibe sevdanın yükünden başka yük edinmeyip, soluğumuz yettiğince anlatıyormuşuz, her gizin içinde ayrı bir dünya olduğunu. Sırtını sıvazlayıp dağların, reyhanın, kekiğin izini sürüp, gelinboğan’dan hatır sorup düze çıkıyormuşuz…Ve bundan böyle o düşte ateş sönüyormuş, kan duruyormuş, yara sağalıyormuş ve bütün iyi şeyler kendilerine birer göçebe çadırı kuruyorlarmış… Dedim ya, yalnızca bizim için…
Son yorumlar
9 sa. 32 dk. önce
9 sa. 42 dk. önce
13 sa. 20 dk. önce
19 sa. 22 dk. önce
1 gün 7 sa. önce
1 gün 9 sa. önce
1 gün 13 sa. önce
1 gün 15 sa. önce
1 gün 16 sa. önce
1 gün 17 sa. önce