
I
Önsöz gibi başlıyoruz hayata
Biraz seviyoruz insanları ama
Gibi yaşıyoruz teşbihlere özentili
Kiminin evleri var, kiminin hayelleri
Duraklarda otobüs bekleyen kalabalıklar
Yüzleri bir donanma zırhlısı kadar sert.
Akşamları düşer yağmur taneleri
Islanmamak için kaçışır ayaklar
Islanmak isteyen deliler kadar dert-
İçer bu şehrin mazgalları
II
Oyun oynuyoruz oyun
Elimizde Simbat halatları
Bıraksak düşecek gök-yüzü
Çeksek Heybeli’ye kahır tüküreceğiz
III
Resimlerin bile bir dünyası var
Onlarda bizim kadar karışık
Renkleri var ama tonları bulaşık
Gülsen, dalga geçiyorsun sanıp, akacak boyaları
Bir kadın gibi sevmeliyiz taşları
Başını dayasan, anlayacaksın ki soğuk!
Ama ‘tak tak’ atıyor kapakları
Kalplerinin.
Ve güzeldir kimilerinin
Konuşurken dudakları
İnci gibi dizilir dişleri, beyaz
Öyle sözleri vardır bazılarının
Kalpleri bir örümcek gibi örerler
IV
Düşünüyorum nasıl pervaneler-
Dönerken uçmuyor dünya?
Ve ölümlü kitaplarında biçimlenen rüya,
Eflatun’un hakiki ideleri midir?
Ses veriyoruz, ses!
Boşluğa yankı yapıyor kimliklerimiz
Ölü topluyoruz ölü
Silahlar yankı yapmıyor
V
Ölü doğuyoruz ve ölü
Toğrağa girince canlanıyor
Filiz oluyor, meyve oluyor
Mesala ben yiyiyorum onu
Sen ısırıyorsun
Ölü yiyoruz
Ölüler hiç ağlamıyor!
Mesala elma yedikçe gülüyorsun
Çünkü tadı tatlı
Ve tükürüyoruz çürükse eğer
Isırdığımız hayatları.
24.01.2007 / İslamabad
Yorumlar
Şiir beğenmeme hakkımı kullanıyorum.
Salı, 29/05/2007 - 19:26 — Murat SÖZERBen şiiri okurken (okumaya çalışırken) açıkçası zorlandım. Pek akamadım yani aşağı doğru. Zorlama görüntüsü verdi bana bu mısralar. Oldukça da lirik bir şiirdeki bu tekrarların gözüme çarpması, biraz batarak okutması kendini; hepten basitliğe indirgemiş şiiri.
Ama büyük büyük laflar da tek başına -bütün olarak şiir olmasa da bazı vurucu ifadeler- bana tat verdi bazen. Keşke bunları şiirin içine daha iyi monte etseydi dedim. Eritseydi.
"Ölü doğuyoruz ve ölü
Toğrağa girince canlanıyor
Filiz oluyor, meyve oluyor" ..... mesela burası çok vurucu olmuş bence.
Naçisane, okuyunca bu şiir beni yorum yapmaya tahrik etti. Belki bunda da müspet bir yan vardır şiir adına.
Ama beğenmeme hakkımı kulanıyorum.
teşekkürler
Salı, 29/05/2007 - 23:06 — Mustafa Burak SezerMerheba
Şiiri okuyup, ardından üşenmeyip yorum yazdığınız için teşekkür ederim. Açıkçası ben de beğenmiyorum şimdi şiiri :) Samimiyim. Basit geldi biraz.
Sürekli övülmek te insanı rehavete götürüyor. Bundan daha sıkı, burnumu kanatacak eleştiriler bekliyorum, kötü eleştiri her zaman perçinlemeli şairleri. Daha iyisi için.
Kötü eleştiri derken tabi eleştiri iyi yapılamamış, anlamında değil. Şairler ya da müteşairler genellikle şiirleri ya da şiirimsileri övülsün, göklere çıkarılsın isterler. Şiiri, kendi öz çocukları filan olarak görme eğilimleri vardır bazılarının. Toz kondumazlar.
"Abi dehşet yazmışsın, fevkalade, hoş, perfect, ne desem bilemiyorum, kelimeler kifayetsiz, sen bir şiir dehasısın, büyük şairsin, nasıl yazıyorsun sahiden, bayıldım, ayılamıyorum v.s" gibi replikler beklenir yazdıkları fevkalade şeyler karşısında!
Tabi büyük şiir kurmak isteyen şair adaylarının bu kompleksleri aşarak, sürekli güzeli daha iyiyi aramak ve bunu kotarmak yolunda, akıl ve kaplerini açarak basiretle analiz edebilmeleri lazım yapılan her türlü eleştiriyi.
Şiirine pozitif değil de negatif yönde bir eleştiri yapılınca koy veren şairlere, yamuk çizenlere kıl olurum mesela :) Her zaman iyi şeyler yazacağız diye bir kaide yok. Bu hususta eleştiriniz benim için önemli.
muhabbetle
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
Gereksiz Polemik, Gereksiz.
Çar, 30/05/2007 - 09:06 — Turan ÇetinM.B.S Kardeş;
Şiirinize yorum-eleştiri yapan kardeşe verilmiş cevaben yorumunu okuduğumda eyvallah diyesim geldi. yapılan yorumların içtenliğine inanıp ciddiye almak yazılarımızı daha iyi, kuvvetli ve etkili yapacaktır diye düşünüyorum. Ne de olsa insan eksikliklerini görmeye pek meyilli değildir. karşılıklı anlamaya yönelik ciddi yorumlarınızdan dolayı teşekkürler... yazılara yorum yapacak yazar-okur arkadaşlardan isteyen örnek alabalir.
"Sessizlik; anlamın demlenme vaktidir."S. Yalsızuçanlar
eyvallah
Çar, 30/05/2007 - 13:05 — Mustafa Burak SezerEyvallah :)
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
Müzik, Şiirin Neresindedir?
Per, 31/05/2007 - 00:10 — Yunus BilgeKelime tekrarlarına şahit oldukça zihnimde 'Bedava yaşıyoruz, bedava..' diye pişkin surat ifadesiyle kulağıma şiirini fısıldıyormuş gibi Orhan Veli canlanıverdi. Onunla eş tutmuyorum sizi, şiirin üslubunu fakat hoş bir tat bıraktı Isırdığımız Hayatlar damağımda.
Şiiri Talip Özkan'ın L'Art du Tanbûr albümü eşliğinde okudum; tamburun mızrapla buluştuğu her an biraz daha şiirin içinde buldum kendimi. Belki mızraplı tamburun o hükmedici, kuşatan tonu şiire bu denli yakın hissettirdi beni. Sahi zaman - mekan ikilisi içinde sesin de yeri olmalı değil midir? Ses, bir eylemi etkileme sürecinde hangi kertededir? Meseleyi şiir ekseninde tutarsak müziğin bilhassa şiir okuma / yazma hususundaki etkisi nedir? Bu konuda şiir ehlinden faydalı fikirler bekliyorum.
şiir ehli
Cum, 01/06/2007 - 00:17 — Mustafa Burak SezerMerheba
E şiir ehli söylesin o zaman. Zira ben şiir ehlinin eteklerinde taş topluyorum henüz :)
bilvesile selamlar
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
Müziğin şiiri kurarken ki etkisi nedir?
Cum, 01/06/2007 - 03:12 — Mustafa Burak SezerMerheba
Ben sadece "Meseleyi şiir ekseninde tutarsak müziğin bilhassa şiir okuma / yazma hususundaki etkisi nedir?" bu soru üzerine bir kaç fikrimi düşüneyim. Zira fikrimi düşünmeden önce konu üzerine fikrimin ne olduğunu toplamam lazım zihnimde :) Böyle tuhaf bir şey var.
Türkiye'de yazdığımız şiirleri saymassak(m), ekserisini mutlaka yerli ya da dünya müziği dinlerken yazıyorum. Mutlaka bir melodi, bir ses etkiliyor beni o müzikte ve şiir yazmaya itekliyor. Sting'in bir parçasını dinlerim mesela, bu parçayı dinlerken beş sayfalık uzun bir şiir yazarım, zira kaptırmış gitmişimdir, fakat şarkı sürekli tekrar tekrar çalar orada. Çıkan şiirde şarkının çıktığı yere göre etkileniyor sanırım. Mesela Sting batılı.
Ama mesela Pakistan'lı meşhur virtüöz ve ses sanatçısı "Nusret Fateh Ali Khan" dinlerken çok daha başka bir şiir yazabiliyorum, çünkü etkisinde kaldığım ses kültürü çok farklı.
Aslında bu konu çok önemli gibi geldi bana şimdi. Bu konu üzerine master tezinden ziyade doktora tezi yazılmalı! "Müziğin şiiri kurarken ki etkisi nedir?"
Müziksiz şiir yazdığım zamanlar sadece finallerde normalden fazla kitaplara gömülüp, sürekli okuduğum zamanlar ki böyle durumlarda hayal alemi denilen şeyin binbir deresinden düşünce aklıma zıplar oradan, o zaman kafama imge, şiir sözü, mırıldanışlar filan geliyor ki kitabı, notları bırakıp bulduğum kağıt parçasına gömüyorum şiiri. Ama bitiremiyorum.
Bir de fecirden sonra, güneş doğmaya yakın ya de fecre girmek üzereyken birden uyanıp, hiç bir şey olmaksızın şiir yazmam var. Ama bu başka bir olay. Çok sık gerçekleşmiyor.
Ama müzik dinlerken tamamlayamadığım, bitiremediğim hiç şiirim olmadı şu ana kadar. Yani böyle fenomenik bir konu aslında bu.
Sorduğun için teşekkür ederim Yunus Bilge.
Üzerinde daha derin düşünmem lazım.
muhabbetle
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
shape of my heart
Cum, 01/06/2007 - 19:34 — Mustafa Burak SezerEyvallah üstad, çeviriyi yine Sting'ten "Shape of my Heart" eşliğinde dinledim. Hâlâ da çalıyor şarkı. Teşekkür ediyorum, beğendim. Diğer yazıdan da istifade ettik ayrıca.
muhabbetle
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
Muzik demişken
Cts, 02/06/2007 - 00:24 — Sule DemirtasBen muzik olmadan adim atamayanlardanim. Benzetme olsun canimi yesin. walkmande, discmande,ipodda, uyurken, yer silerken, cocuk sallarken, yazarken, yazdiklarimi silerken... hep muzik...Yazmadan yasarim ama muziksiz yasayamam demem- bosuna beklemeyin...hayattan tad alamam en azindan.
Nusrat Fateh Ali Khan dinlediğimde lise yıllarında ve dağhan baydur, insanlar bana tuhaf tuhaf bakar, kulaklıgımı geri iade ederlerdi... O zamanlar ki yıl 94-95 etnik muzigin her yere girecegini, ve etnik muzige insanlarin gereksinim duyacaklarini soylemistim. Benim mc hammer salvarlari giyip, acid mi metal mi sorularini soran ahmak arkadaslarim bana tuhaf tuhaf gülmüslerdi. Zaten islamsızlardı, islamsızdık. Dunyayi goren pencerelere korduk ki, muzige sagir olmayalim...Ve sonra yillar gecti. natural born killers'da, dead man walking'te nusrat fateh ali khan muzikleri kullanildi. Jan garbarek'le album yapti ragas and sagas adinda...-Ki garbarek dunyanin en muthis nordic jazzcilarindan biridir malum-...Paris'te adam ayakta alkislanip, kardesi, teyze cocuklariyla körüklerken Ya Mustafa-Nurul Huda'lari, Turkiye hala zevksiz, kahir bir milletti...
Ve yine yillar gecti. Etnik muzik gitgide her seyde kullanildi. Rap parcalarinin icine hint ezgileri, shakira'lar, natasha atlas'lar...Sting'ten desert rose sinemalarda...Yani insanlar yerelligin tadina vardilar. Mikrodalgalarda sisen sosislerin, onlari koreltmedigi noktalariyla, kendilerine has yerel tadlar edindiler. Ben ecm records ile seruvene devam ettim. Stephan Micus, A.brahem , Angelopoulos hayranligindan ileri gelen bir Karaindrou dinledim;hala da dinliyorum...
Simdi lisana onem veriyorum. Ve sozlere...Alf Leila derken Ummu Gulsum, dunyanin butun gecelerini hissedebiliyorum. Siir yazmiyorum, yazmam da, yazamam da ama okuyorum esliginde, bir seyler yaziyorum nadiren, nadirattan olsa da...Muziksiz hayat hatadır diyor Nietzsche...Hata bence kötü müzikle geçirilmiş bir hayatta.
Yillarca koleksiyon yaptim. Dunyanin cdsini ve empeücünü edinip dinledim. Mustafa Ismail'den dinledigim bir Tahrim suresinin tadini hic bir seyde bulamadim. Mumkun degil bulamam da.
"Buyrun cennetime girin selametle" ayetini okuduktan sn sonra ölen Bir kâri vardi. Kendisine selamlarin en güzeli yolluyorum...
selametle
ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim
Nusret, Yahya Kemal, Münir Nureddin Amca
Cts, 02/06/2007 - 19:36 — Mustafa Burak Sezer"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan."
-Yahya Kemal Beyatlı-
Merheba,
"Nusret Fateh Ali Khan" dediğiniz gibi batı müziğinde, düetlerde kullanıldı, aslında bu, şu an da özellikle Amerikan müzik türlerinde sürekli kullanılmaya başlayan Hint melodisi, fon ve repliklerinin, gittikçe daha çok tercih edilmesinde ve bir trend halini yakalamasında etkili oldu. Yani doğunun sesini batıya duyuran ve sevdiren adamlardan biridir Nusret Fateh Ali Khan. Mesela sarışın kadın, Madonna'nın bir çok müziğini kendisi yapmıştır. Pakistan'a ilk geldiğimde ve bunu dinlediğimde aslında biraz şaşırmıştım. Çünkü, mesela burada her cuma, istediğiniz mağazaya, markete, berber dükkanına, umumi açık yerlere filan girin, Nusret Fateh Ali Khan Hazretlerinin :) ilahileri, naatları çalınır bantlarda. Radyolar bir ağızdan Nusret Fateh Ali Khan koyarlar yayına. "Ali, ya Ali" diye bağırır Nusret Baba.
Mesela izleyenleriniz olmuştur, Pakistan, Ekim-2005, Keşmir Depreminde, bir çok Türkiye kökenli N.G.O, sivil yardım kuruluşları buradaydı. Bunlardan biri olan Tuskish İ.H.H. depremde pakistanlı bir arkadaşa çektirdikleri görüntüleri Türkiye'de montaja sokup, üzerine fon müziği olarak Nusret Fateh Ali Khan'ın müziğini yaptığı ve vokalle desteklediği müthiş, bana çok şiir yazdıran bir fonu vardır, "alaap" bunu kullandılar. Ben de zaten ilk fonda dinledim, görüntüleri ilk İslamabad'da izlerken.
O zaman ilk dinlediğimde, ses yabancı değildi, ama kim olduğunu bilmiyordum bu vokalin, zira bu sadece bir ses vokaliydi, söz yoktu. Ama o kadar derinden etkilemişti ki bu ses beni, ve görüntüleri öyle sentimentalleştiriyordu ki, gözlerim anında yaşarmıştı. Ama görüntüler bitmeye yakınken tamam dedim bu Nusret Fatah Ali Khan, ama nasıl bulucaz parçayı? Adamın tonlarca parçası, bestesi var.
Pakistanlı arkadaşlardan Nusret mp3 leri aldım, teker teker, parça parça taradım, o eser yok! "Halbuki hazine uzaklarda değil, ayaklarımızın altındadır, yanıbaşımızdadır" diye bir söz vardır. Kendi mp3 arşivimde hiç dinlemediğim bir Nusret Fateh Ali Khan mp3 keşfettim. Hepsini taradım ve bingo, o ses, "alaap".
O parçayı evvelden şuraya naklettirmiştim, buradan dinleyebilirsiniz, kısmet olursa :) http://www.otekileriz.com/Sayfa_Modul.asp?nedir=modul&isim=Mp3&goster=ka...
Konumuz şiir ve müzikken, iki gündür aklımda fakat finallerden sıhhatli düşünemiyorum, telaşe var. İki saatlik uykuyla duruyorum ama kendimi Türk Milli heyecanı için saklıyorum (Türkiye-Bosna)
Yukarı da şiirle başladık, Yahya Kemal, "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!" diye başlıyor. İkibinlerin başları, Fatih'de, Ney dersinde meşk ederken hocam anlatmıştı, Münir Nurettin bu şiiri okuduğunda, o kadar seviyor ki şiiri, hemen beste yapmaya koyuluyor, üstada haber vermeden. "Acaba" diyor, "şair bunu hangi insiyakla, hangi tepe de yazdı?"
Zira İstanbul, yedi tepeden müteşekkil. Bir bir o tepe senin, bu tepe benim (aslında kimsenin değil tepeler) çıkıyor şiiri bestelemeye. Süleymaniye'den başlıyor, akşama kadar uğraşıyor, bir türlü istediği musikiyi, o melodiyi bulamıyor. Başka gün Çamlıca'dan devam ediyor ama heyhat! Yok. Aradığı tını yok tepelerde.
Eyüp'e, Piere Loti'ye çıkıyor, başlıyor musikiyi aramaya, sonunda terennüm ediyor, "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!" ve gülümsüyor sonra.
Yahya Kemal'in yanına varıyor, "Üstad," diyor, "siz bu şiiri hangi tepe de yazdınız acep?" Yahya Kemal, "Piere Loti," deyince, Münir Nurettin, "Hah, ben de orada besteledim işte."
muhabbetle
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
şiir ve müzik
Cum, 01/06/2007 - 20:18 — Yunus BilgeZihnimde bu mesele uzun zamandır yer ettiği için fazla ayrıntıya girmemişim, haklısınız Hakan Abi. Daha sağlam temellere oturması yönüyle düşüncemde sizin ve Mustafa Burak Sezer'in görüşleri etkili oldu. Esasen sormak istediğim şuydu; Hangi müzik türü ile hangi şiir türünü ve bu şiiri kurgulamak uyumludur? Böyle bir ilişkinin var olduğuna inanıyorum ben. Görüşleriniz bu ilişkinin kişisel tercih olduğu, yani kimi insanın bir tür müzikle her tür şiiri kurgulayabilme kabiliyeti olabileceği yönüne çevirdi beni fakat bu meseleyi Mustafa Abi'nin önermesiyle bir doktora tezi gibi görürsek hangi açılımlar getirebiliriz? Bu doktora tezinde mümkün olsa hemen her ülkeden şairlerle görüşülmeli; yazdığı şiir türüne göre dinlediği müzik türü arasındaki farklar incelenmeli ve bundan sonra müziğin şiir üzerindeki etkisini tahlil edebilmeliyiz.
Benim aklıma gelen bir kaç somut örnek mesela Cahit Sıtkı'nın "Desem ki" şiirinin nihavent makamında ud ve kanun eşliğinde bir saz semaisi ile yazılmasının şiirin çağrışımlarını daha rahat sağlayacağıdır. Fakat aynı şairin "otuz beş yaş" şiirini daha kuşatıcı bir tonla örneğin tambur eşliğinde bir ney taksimi ile ya da gospel tarzında olan Hamlet Gonashvili'nin Tsintskaro eseriyle kurgulaması şiirin konusu ile çağrışımın daha belirleyici olabileceği izlenimi veriyor. (Müzik ve şairleri herkesin hatırlayabilmesi için Türk eserlerinden seçtim - Tsinitskaro hariç, onu otuz beş yaş ile çok yakıştırıyorum zira - ) Örnekleri benzer şekilde çoğaltabiliriz fakat bu ilişkiyi tahlil etmek için hem müzik hem de şiir hususunda geniş bilgi sahibi kimse benden daha sağlıklı ifadeler sunar sanırım.
Hakan Abi bu konuyla ilgilenecekseniz size şu şekilde de sorabilirim; "Türk Şiiri 2006"da belirttiğiniz şiir dönemlerine genelleyici müzik türleri seçmeyi denesek ne sonuçlar elde ederiz? Böyle bir genelleme yapılamazsa şairlere yani bireye ve onların tercihlerine mi eğilmemiz gerekir? Bu sorulara karşılık gelen düşünceleri önemsiyorum ve şiir ile müzik arasındaki ilişkiyi de.
"hamsili tatlıdan oldum olası hazzetmedim" gibi bir şey...
Cts, 02/06/2007 - 04:02 — e. zeynep ozyani bulamaç yapma hevesinden.
böyle bir atılımı, zihninin kıvrımlı olduğunu ispat etme aracı olarak kullanmaya çalışanlar varsa da, ben bu hevesi, boş işlere düşkün olmaya bağlıyorum. ve safiyane niyetlerle ileri atılanlar olduğunu da gördüğümden fazla ses etmiyorum.
uzaktan akrabamız münir amca'nın, haşlanmış yumurta üzerine peynir, onun üzerine de bal sürdüğü, hepsinin tepesine şimdi hatırlayamayacağım kadar absürd çeşniler ekleyerek bireysel -kesinlikle bireysel- damak tadı inşa ettiği zamanları hatırlıyorum. olur, olabilir...
yıllar öncesinde maruz kaldığım bir andan bahsetmek isterim ayrıca.
sinemayla da uğraşan bir müslüman olarak, bir sinema grubunun toplantısına katılmış, bir takım umutlarımı da yanıma almıştım. ancak kimliğimle ilgili genel bilgi edinildikten sonra şahsıma yöneltilen ilk soru şu olmuştu: sayın e. zeynep, kelam ilminin dili olsa, kamera hakkında ne derdi, neyi araştırırdı?
kameranın dindeki rengini sorsalar daha az hayal kırıklığına uğrardım sanırım. paylamaya yahut tartışmaya sebep olmayacak denli saçma suale "zannediyorum, 'kameranın varlığının delilleri'ni araştırırdı. ama yine de zannetmiyorum." diye cevap verip, bu yaptıklarını bir oyun gibi görmeye çalışmıştım.
bir de haddini bilenler var. bu çeşit insanlarla yaşayabilir, yaşlanabilir, haşrolunabilirim. yolculukta yahut alışverişte bulunabilirim.
örneğin, yine geçmiş zamanın birinde, bir mecliste sözün safsataya doğru yol aldığını görüp, konuşan kimseler arasında ortak bir paydayı teşkil etmesi hasebiyle sinemaya işaret ederek, gayri ihtiyari "bırakın bu muhabbetleri, biz en güzele dönelim" dediğimde, aramızdaki en yetkili kişinin -bir yönetmenin- "en güzeli her zaman şiirdir" demesi gibi bir had bilirlik. belki artistik, belki alakasız ama bilhassa doğru.
ve en şâh-ı geylâni yönetmen de gelse, bir şair etmez. bunu acı çekerek ve boyun bükerek, bilelim.
not: bahsettiğim yönetmen arkadaş, aynı zamanda çok iyi bir yazardı ve bunun yanı sıra şiir yazmaya çalışırdı. fakat tüm uğraşlarına rağmen, şair olamadı.
Evet; İyiler Her Zaman Kazanır
Paz, 17/06/2007 - 16:57 — Mustafa Burak SezerMerheba
Evet; iyiler her zaman kazanır. Buna ben de inanıyorum.
Shakespeare, "there is no good or bad; it's just a thought that makes things good or bad." diye söyler mesela. Yani, "iyi ya da kötü diye bir şey yoktur;" yani "şeyleri iyi ya da kötü yapan yalnızca düşüncedir."
Evet iyiler her zaman kazanır. Ama iyiler kim? :) Kimse malım kötü demiyor çünkü. Herkes baba, herkes süper, kral, kraliçe. Herkes saraylara layık!
Şiiri insana bağlı, insandan sadır olan hiç bir sanatla kıyaslamam. Kıyaslamıyorum. Mesela heykelciliği, resim sanatıyla mukayese ederler, ya da plastik sanatlar ve hat/kaliografi bazen mukayese edilir. Ama şiiri şarkıyla benzetmeye çalışırlar ki şarkı sözlerinin ekserisi çıplak okunduğunda musikisiz; yavan, ucube, arebesk, aşırı lirik, iğreti duran sözlerdir. Bu daha çok 21. yüzyıl şarkı sözleri için geçerli. İstisnalar kaideyi bozmaz.
Mesela sinema ve şiir kıyaslanamaz. Sinema mesela tek başına bir şey değil. Kombinasyonların sentezi. Bir kere senaryo yazacaksın bu senaryoyu bir de screenplay ıvır zıvır işleri için bir daha yazacaksın, başkası yazacak bunu da çoğu zaman işin cılkı çıkacak yani, senin metnine, yaratına namahrem eller elleyecek, buna müzik ekleyeceksin, inişli çıkışlı efektler koyacaksın, sesleri kırpacak, pesleştirecek yeri gelecek tizleştireceksin, yeri gelecek oyuncuların doğaçlamasına bırakacaksın, senaryo ve replikler yanacak, kareleri, -sinema ekonomisi- yaparak keseceksin, görüntüyü boyutlayacaksın, renk tonunu değiştireckesin, ilüzyon yaratıp seyirciyi o moda sokmak için teknolojinin tüm imkanlarını kullanacaksın ve daha bu işin tekniğini, cartını curtunu filan icra ederek 120 dakikalık bir filmi beyaz perdeye süreceksin ki işte tüm bu işler kocaman bir ekip işi. Görülmeyen ekibi, görüleni bir buz dağının üst kısmı kabul edersek görünmeyen kısmı suyun altında esas.
Ama şiir bir ekip işi değil. Senin metnine kimse, hiç bir namahrem el elleyemez, kırarsın o eli mesela hele bir yeltensinler. :) Şiir senin ciğerlerinden fırlayan bir şeydir. Tek başına tüm sahne eforunu yüklenirsin. Oyuncu, yönetmen, ışıkçı, müzik kompozörü, müzik icracısı, vokalist, piyanist, senarist, bilumum her şey sensin o zaman. Yani tek başına dev bir kadrosun. Yani sen bir devsin sahih şiir yazıyorsan, müteşair ya da göbeğini kaşıyıp lölö yapan bir ucube değilsen. Senin şiirin hiç bir sanatla kıyaslanamaz o zaman. Ama nihayetinde sen ekmek yiyen, su içen ve sonunda toprağın dibini boylayan herkes kadar aciz bir adamsın. Bu da var. Ama iyiler her zaman kazanır.
Fayrap'ın yeni sayısında Esma Toksoy röportajında, Esma Toksoy, sinemanın şiiri için çok önemli bir şey olduğunu söylemiş mesela. Günümüz Türk Şiirini de pek yakınen takip etmediğini imlemiş üstü kapalı. Bir şekilde sinemanın şiirini besleyen ana kaynak olduğunu ima ediyor Toksoy. Yani Türk şiirini takip etmek yerine dünya sinemasını takip etmeyi tercih ediyor. Şairlerin geniş bir sinema arşivi olması gerekir diyemem diyor mesela ama oraya da getiriyor gibi! Aklımda kaldığını söylüyorum. Böyle şeyler söylüyordu.
Bana "Perfect Storm" adlı filmden başka hiç bir film şiir yazdırmadı, ama o da sentimental bir filmdi benim için. Epilogu vurucuydu. Ama bu saatten sonra sinema bana şiir yazdıramaz! Ancak küfür ettirir. Küfür edeceksem de şiir yazmaz eleştirel bir deneme ya da nesirsel acaip bir şey yazarım.
Şiir şarkıyla kısaylanamaz çünkü şarkı da bir ekip işidir. Ama şarkılar bana şiir yazdırır. Bir çoklarına da yazdırıyor. Mesela şarkıyı cüz kabul eder sinemayı kül kabul edersek, şarkı sinemanın bir parçasısıdır. Ama bu şeylerin hepsi şiirin bir cüzüdür. Çünkü hepsinden önce şiir vardı. Tıpkı önce karanlığın olması gibi.
Karanlık ise yine ışıktır. O kadar aydınlıktır ki gözlerimiz kamaştığı için göremeyiz.
İyi olan kazansın :)
selamlar
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
bu kıyaslamayan hâliniz mi
Paz, 17/06/2007 - 21:23 — e. zeynep ozşiirin üstünlüğünü kabul edebilirsiniz, kimseye el sürdürmeyen tavrından, eşsizliğinden bahsedebilirsiniz. lâkin onu sinemayla yahut bir başka sanatla, sadece her iki sanatla da uğraşan/bilgi ve deneyim sahibi olan kimseler, -karşılaştırmak için değil- kendi yol ve tavırlarını bulmak için birlikte değerlendirsinler lütfen. gerisi pek kayda değer olmuyor.
hakikatin sorgulanamaması gibi bu da. sorgulayamazsınız ama anlamaya çalışabilirsiniz. şiiri karşılaştıramazsınız ama hakkında karşılaştırmalı olarak düşünebilirsiniz. fikriyatınızın temeli için bu düşünsel çabaya muhtaç olabilirsiniz. bunu normal karşılar ve samimi gayretleri takdir ederim. ancak "cart curt"lu sözleri dikkate alabileceğimi sanmıyorum. ayrıca hâlâ "sahih şiir"den bahsedebilen şairlerin, şiiri doğru konumlandırabildiği konusunda da şüpheye düşüyorum.
mezkur röportajı okumadım, ancak sinemanın bahsettiğiniz türden bir ilham sebebi oluşunu anlayabiliyorum. günümüz şairlerinin ilham alabileceği mühim bir etkilenim aracıdır sinema, fakat bu niteliğiyle gözümdeki değeri artmayacağı gibi, şiirin onda bulduğum müstakil anlama eklenmesi de mümkün değildir. çünkü şiiri şiir, sinemayı sinema olduğu için severim.
ikisinin bağlamı farklı, birini düşürüp öbürünü yükseltme hevesindeki kimseler yeni bir şey söylemiş olmuyorlar. bu sebeple.
yine de şairlerin, ilham konusunda, âhir zaman yavanlıkları yaşamakta olduklarını görebilmelerini dilerdim. işte o zaman, onları "sahih şiir" diye bir şeyin varlığından bahsetmeye iten sebepleri hoş görebilirim. belki adına acziyet derim, kendini bilmek derim, şehre bir film gelir, dünya daha güzel bir yer olur... belki.
"okur devreye girer, defter kapanır"
Salı, 19/06/2007 - 04:11 — e. zeynep ozilham yerine yoğunlaşma kelimesini kullanma gereği, sorgulama yerine anlamaya çalışma ifadesini kullanma gereği kadar önemli olabilir. zira "hakikat" denen kavram, varlığı su götürmez, tartışılamaz, sorgu altına alınamaz bir yapıyı içkindir. yeni başlayanlar için sorgu denemeleri mevcutsa da, ben bunu genel anlamda bir çaba olarak ele almayı daha uygun buluyorum. çünkü onu sorgulayamayacağını bilen kimse, algılamaya çalıştıktan sonra, anlayamadıkları için amenna diyebilen kişidir. “akletmek”, “düşünmek” gibi, ayetlerle işaret edilen eylemler de, ancak ve ancak bu anlama çabasını ve tefekkür yetisini barındırır. bahsettiğimiz sorgu eylemi ise kavramın tepesinde sallanıp duran bir ampul yakmak ve cevap almaktan çok köşeye sıkıştırmak arzusu taşır. başarısız olur. o yüzden bu tür bir tasnif elzem.
ilham zırvalarına girecek değilim, bahis edilen ve dalgası geçilen türden iddialar taşımıyorum. ayrıca son yorumlarla beraber ilham konusunun, nispeten isabetli bir seyirde olduğunu görüyorum. adına ilham denen şeyin, günümüzde ve hatta öncesinde de -ahir zamanın boyutlarını bilemiyoruz madem!- ele alınış ve önemseniş biçiminin yavan bir tada mukabil gelmesidir kastım. ne bu kavramla ne de yazdırdıklarıyla işim olmaz. cümlemin devamındaki ironi sayesinde bunun anlaşılabilir olduğunu görüyorum. sahih şiirden bahsedebilen kimselerin, sahih olmayan bir şiir –o nasıl bir şeyse artık- yazmakta olduklarını anlayabileceğimi söylediğim cümle hani. “siz ilhamın yavan ve yapmacık içeriğini kabul edin, ben de sahih şiir yazamayan şairin bu tanımını hoş göreyim.” diyorum.
“ahir zamanda mıyız, değil miyiz, biz nerdeyiz, burası neresi” hezeyanlarından tutun, “hakikatin sorgulanmayacağını söylemenin, onun yerine geçme hevesi taşıdığı” zanlarına kadar pek çok akıl yürütmeyi esefle okudum. bir tür felsefî çaba gözlemlemekle beraber, çoğu laf kalabalığı olan sözlerin muhatabı olmamayı tercih ederim. sırf canınız sıkılmasın, muhabbet olsun diye yazıyor olabilir misiniz? yahut böylece, bir şeyin ışımasını mı bekliyorsunuz?
bazı sorular cevap gerektirmez.
içerik benzerliği
Salı, 19/06/2007 - 19:20 — e. zeynep oztahkik ve tahlilin insanı dinden çıkaracağını iddia ettiğimi hatırlamıyorum. hahamca yahut papazca bir tutum içerisinde olmayacağımı da tahmin ediyor olmalısınız. elimde bir tebeşirle aradaki ayrımı çizmeye çalışıyorum sadece.
kelimenin doğru kullanımını önemsediğinizi görebiliyorum ancak sözlerimin sebebi, benimde bunu fazlasıyla önemsememdir.
sorgulama yapan kimsenin kimliği, inancı, ahvali noktasında belli ayrımlara ihtiyaç duyabiliriz. ben ideal anlamda bir tavırdan bahsediyor ve içinde teslimiyet duygusunu da barındıran, "anlamadığı şeyi iredelemeyi bir kenara bırakabilecek imana sahip" insana dair bir tanım yapmaya çalışıyorum, bunun adı: anlama çabasıdır.
sahabeden bazı kimseler hz. peygamber'e (s.a.v) gelip, "ya rasulallah, senin yanındayken kalbimiz mutmain, hiçbir soru gelmiyor aklımıza ama senin yanından biraz bile ayrılsak hemen hakikati kurcalamaya başlıyoruz, öyle sorular geliyor ki aklımıza, anlatsak kesin dinden çıktığımızı söylersin. ne yapmalıyız?" diye sorduklarında hz. peygamber, bunun imandan olduğunu belirtiyor. öyleyse aklı kurcalayan bu tür düşüncelere sahip olmayı islam'ın yasakladığını nasıl söyleyebiliriz?
elbette kıymetli eşyalarla dolu eve hırsız girer ve akletmek zannedildiğinden de mühimdir dinimizde. düşünmenin ibadet olduğu, adına tefekkür denen eylemin yüceltildiği bir dindir bu. kimse inkâr edemez. ben de etmiyorum. ancak "sorgu" kelimesinin tehlikeli bir yön taşıdığı da gözlenebilir.
iki cümle arasındaki farka bakalım mesela, belli bir fark hissedilebiliyor sanırım:
"ben bunu sorgulayacağım."
"ben bunu anlamaya çalışacağım."
ulaşılan sonuç itibariyle biri diğerinden daha ılımlı, hakikatin karşısındaki acziyetini daha bilir bir tavır sergiliyor, ne dersiniz?
sizin bahsettiğiniz anlamda bir sorguyu reddediyor değilim, belki kullandığımız ifadeler farklıdır sadece. ama tarifin "bu" şeklini, tahlil ve tahkik etme eylemine daha çok yakıştırıyorum.
dipnot: bana ve sözlerime karşılık ahir zaman ve ilham gibi konularda yapmış olduğunuz atfı çok da kaydadeğer ve cevap bekler bulmadığım için hezeyan olarak ifadelendirdim. tutarlı sözlerinize alışık olmakla ilgisi var bunun. başka türlüsü gözümde küçüldü.
selamlar.
Hata "error verrdi" bugün beynim
Per, 21/06/2007 - 00:55 — Mustafa Burak SezerMerheba
Bugün öğleden sonra, babamın vesilesiyle 73 yaşında acaip bir adamla tanıştım. Şüpheyle yanına gittiğim adam öyle şeyler konuştu ki şaşkınlığımdan gülümsedim hep. Nevrotik bir reaksiyon belki! Adam fiziki aklın kaldırayamayacağı şeylerden konuştu ama konuşmakla kalmadı bu. Adam metafiziki fiziki boyuta çekti, fizikleştirdi.
Çok enteresan şeylerin hafif ucundan söz etti bana. Aklımı karman çorman etti. Bildiğim tüm şeyleri sorguladım. "Aslında bildiğim en iyi şey hiç bir şeyi tam olarak bilmediğimdir" Sokrates'in bu sözünü bugün hakikatıyla anladım sanırım!
Aslında bu buluşmayı bir yıldan beri kafamda kuruyor, buna hazırlanıyor ve hep şüpheler içinde kalıyordum. Ama bugün şüphelerim yıkıldı belkide. Artık skeptik değilim. Dekart'a şucuya bucuya "the end". -DUBITO ET INTELLIGAM - " Anlamak için şüphe ediyorum! Bunlara son.
Ama mutlaka skeptik olunması gereken şeyler de var. Ama metafizik konusunda skeptik olamazsınız. Bu başka bir şey çünkü. Ve evet -CREDO UT İNTELLİGAM - " Anlamak için inanıyorum ( Skolastikler, Agustus, Aurelius ) ! İman etmek lazım. Şeksiz, şüphesiz.
Adam harfleri önüme koydu, hepimizin konuştuğu cümle kurduğu harfleri bir bir sıraladı, kodladı, değiştirdi "eh ucundan az buçuk bildiğimi sandığım ilmi cifir, kabala" gibi bilgilerin argosuyla traş olduğunu anladım. Boş yani. Boş bilgilerim varmış benim hayata dair. Harfleri öyle bir değiştirdi ki küçük dilimi yutttum.
Şairlerin, harfler ve kelimeler konusunda ellerinde olmadan sahip oldukları bir enaniyetleri vardır. Yani bazen kendilerini harflerin cambazı, hadi efendisi diyelim -ki teşbihte hata olmaz efendi tektir çünkü- gibi hissederler. Harfleri çok iyi kullandıklarını, bildiklerini düşünürler. Bunları sıralayarak değişik manalar kurarlar. Bütün bunlar boş. Biz harfler imparatorluğunun ne efsunlarına ne sırlarına vakıfız. Öyle harfler var ki gözünü bir açıp kapıyorsun karşında o harfin sırrı. Her harf bir isim mesela. Her harfin altında ne sırlar, ne manalar, ne ordular var mesela. Hepsi O'nu söylüyor biz bilmiyoruz. Sonra şimdi anlıyorum Hazreti Peygamberin sözünü "İlim bir nokta idi, cahiller onu çağalttı." Bugün Allah'ın en büyük isminin nokta kadar bir harf olduğunu öğrendim mesela. Hele Kitap'ta öyle sırlar, öyle harfler var ki insanın aklını kaçırmasına, çıldırtmaya yeterli.
Evet bugün tüm dünyasal bilgilerimin hava, civa olduğunu anladım. Onların gerekli olduğunu ama sırra vakıf olmadan bütün bunların bir ana mahsus olduğunu, herkesin o anı yaşayıp, bir gün buradan çekip gideceğini
yani ne sırdan ne hikmetten haberi olmadan buralardan bedbaht ve nakıs bir şekilde çekip gideceğini anladım insanların.
Bir şehit Hocam anlatmıştı, "bir gün İmam Şafi Hazretleri yazdığı bir fıkh kitabını talebesiyle kontrol eder. Kitapta bir çok hüküm ve yazım hatası çıkar. Bunları beraberce düzeltirler. Aradan aylar geçer, ve yine bir gün beraber aynı kitabı kontrol ederler ve yine daha önce hiç fark edemedikleri pek çok hatayı keşfederler. Yine düzeltirler. Ve üçüncü bir denemede, bu olay yine tekerrür eder. Yani "İnsanın Hata Makamı". İmam Şafi Hazretleri kitabı kapatır ve talebesine, bu işin Allah'ın bir hikmeti olduğunu, onlar ne kadar kontrol ederlerse her defasında o kadar hata bulacaklarını söyler talebesine. Çünkü Allah bilakis insanı hata yapmaya müsait yaratmıştır. Eğer böyle olmasaydı der İmam Şafi Hazretleri, "İnsan İlahlık taslardı."
Hata yapmak ve bunun farkına varmak büyük şey. Büyük adam işi.
muhabbetle
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
Şiir ve İlham
Pzt, 18/06/2007 - 19:17 — Mustafa Burak SezerMerheba
Yanılmıyorsam Verlaine'in olmalı bu söz, yanlışım varsa düzeltilsin, "şiir yazarken ilk cümle Tanrıdan, arta kalanı şairin kendisindendir" diye bu tür bir sözü vardır. Şiirin duyguyla yazıldığını söyleyenler ve bu tezin aksine "hayır, şiir düşünce ve biçemle, teknikle yazılır" diyenler var. Bence hepsi ve daha fazlasıdır da.
"ilhamla yazdığını iddia eden bir hece şairine, ilhamla yazıyorsun ama niye bütün mısraların 14 hece diye sormuştum. siz ne dersiniz? "
Aslında bu soru yıkıcı bir soru, şakkadana cevap verilebilecek bir soru değil çünkü. Zira adam ilham üzerinde diretiyorsa, zorlayan bir soru.
Verlaine, eğer ilk cümle ya da imgenin Tanrı'dan, fakat gerisinin şairden sadır olduğunu söylüyorsa, onunda düşünceleri, şiirin ilhamla değil, başka bir şeyle yazıldığını imliyor diye düşünebiliriz belki! Yani belki "evrensel ilham boyutundan" şair havada bir şey kaparak şiirine yamar ama bu tek bir cümledir, gerisi şairin ya da şiiri kim yazıyorsa o adam/kadının kafasından çıkan başka, ilham dışı bir şeydir. Yani insanidir. Tanrısal değil. Şiir düşünceyle, duygularla, ironi, mizah, nüktedanlıkla vesair bilumum teknik ve artistik aksesuvarlarla yazılıyor.
Ben Arslanbenzer'in tasvip etmeyen, konfirme etmeyen bir duruşla "ilham"ı eleştirisinden, şunu anlıyorum daha çok, o da şudur: Şiirin ilham alınarak yazılan, kurulan, üretilen bir şey olduğunu savunan adamlar ya da şiirde müşterek hareket eden gruplar, böyle söyleyerek bir şekilde dolaylı ya da direkt yoldan, şiirin yüce, tanrısal, ilahi/fizik ötesi bir şey olduğuna işi getirmeye çalışarak kendilerini yüceltiyor, toplum içinde üst-elit bir kesim de yer tutmaya çalışıyorlar gibi. Mesela şiirin ilhamla kurulan bir şey olduğunu iddia eden bir adam işi peygamberlik makamıyla eş tutmaya, bir tutmaya getirebiliyor. Zira "ilham" kelimesi "vahiy" kelimesi ile eş anlamda da kullanılır yeri geldiğinde. Mesela ateist/romantik şair Shelley, "Poets are prophets" -şairler peygamberdir" diyerek başka taraflara getiriyor işi. Zira romantik şiirin ana karakteristiği "inspritation" yani "ilhamdır" romantiklere göre. İşte bunu da kotarmak için ya da şiir yazacak ortamı hazırlamak için Coleridge gibi "opium" afyon çekerler, şişeleri dikerler filan. Yani ilhamı almak, yani onlara göre tanrısal/aşkın olana ulaşmak için önce şuur boyutundan çıkıp, sarhoşluk boyutuna zıplamak, kendinden geçmek yani deli hükmünü, deli pozisyonunu almak gerekiyor. Yani ilhamlı şiir, zihin açıklığının olmadığı, -bilakis Kur'an'da mesela "la takrebuna-s salah, iza entum sukera" "şarhoşsanız (yani deliyseniz, şuur dışındaysanız, akl ve analiz edemiyorsanız, sağlıklı düşünemiyorsanız) namaza yaklaşmayın!" buyuruyor Mevla. Yani Allah delilere, şuursuzlara, akl ve sağlıklı analiz edemeyen heriflere "vahiy" yani "ilham" göndermez. Yani "ilham" kutsal bir şeydir. Transandantaldır.
Burada biraz durup, bu ayeti insanileştirip, "la takrabuna-ş şîîr ize entum sukera" "sarhoşken (yani şuursuzken, deli hükmündeyken, analiz ve akl etme yetisinden mahrumken, sağlıklı düşünemiyor ve sayıklama halindeyken) şiire yaklaşmayın" diyebiliriz. Zira zihin açıklığıyla yazılmayan şeyin şiir değil sadece sakat adamların sakat yerlerinden fırlayan ucube sayıklamalar olduğunu söyleyebiliriz.
Yani toplarsak, ilhamla şiir yazdığını savunan kimseler işi bilinçli ya da bilinçsiz olarak işi tanrısal/ilahi/metafizik olana getirmeye çalışabilir, ya da getiriyor diyebiliriz. İlk önce zaten ilhamla şiir yazdığını savunan bir kimse, her kimse, "ilham"ın ne olduğunu belirtmeli, bunu detaylandırarak ve karşı tarafı ikna ederek epistomolojik, etimolojik, linguistik, bilumum bu "jikli" şeyleri de kullanarak açıklamalı.
muhabbetle
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
ağır ol bay şiir
Pzt, 18/06/2007 - 21:39 — rıdvan cihatmustafa burak sezer güzel nükteler belirtmiş. ben be bir kaç kelimeyle bağışta bulunabilirim. rimbaud' un, mektuplarında altını çizdiği bir düşünce vardır. şairin ötelerden getirdiği şeyin şekli varsa şekilli yazması gerektiğini; aksi halde serbest olması gerektiğni belirtir. bu çerçevede şiirde ilham ve vezinle ilgili bir bakış açısı edinebiliriz. bir çok büyük şair ilhamla yazdıklarını söylemiştir. bunda elbette doğruluk payı vardır. fakat şiirin oluşması için mutlaka ilham gelecek diye de birşey yoktur. mustafa'nın belirttiği gibi, kimileri bunu kullanıp kendisine peygamber süsü vermiştir.
şiiri düzyazıdan ayıracak kadar kafası çalışan her şairin, elbette şeklen bir tarzı olmalıdır. mısra ise mısra, beyit ise beyit, vezin ise vezin, kafiye ise kafiye, aliterasyon ise aliterasyon, vesaire ise vesaire...
özellikle doğulu şairlere göre(ki birçoğunun poetikasında sabittir) şekil şiirin olmazsa olmazıdır. şiirn bir sesi, bir vezni, kafiyesi olmalıdır. hatta bir arap atasözü "şarkı şiirin sahnesidir" der.
anlamı ifade edebilecek en güzel kelimeleri bir araya getirmektir şairin işi. bu kelimeler ise bir şekilde birbirlerinin nedeni olan kelimelerdir.(kimi fransız şairleri bunu daha da ileriye götürerek renklere harf ismi vermişlerdir)
şekil, anlamve ilham şiirde devamlı tartışılagelen konulardır. işte tam bu noktada, okur devreye girer ve sayfayı kapatır. iyi şiir okunur. iyi şair alkışlanır. (iyi de, kime göre iyi)
...selamlar