İki yıllık geçmişimle alakalı yapılan performans değerlendirmesinin modern sistematik kuralların sıkı sıkıya bağlı, sayılıp ölçülebilir değerleri neticesinde varılmış olunan kararlarına bakarsak eğer, ben çoktandır haddi aşılmış a-sosyal bir hayvana dönüşmüşüm bile. Bu a-sosyallik nezdinde yek vücut bulan hayvaniliğimi, biraz olsun törpüleyerek ulu insaniyetlik kumaşından bir parça koparmak ve o koparabildiğim parçadan da bir şeyler kazanabilmek için ufaktan bir girişimde bulunup ismini şuan ortam münasebetsizliği ve müsaitsizliği nedeniyle veremeyeceğim bir kurumun toplantı salonuna götürdüm. Salon birkaç kelli felli adam tarafından doldurulmuş ve bu kelli felli adamların dimağlarına birkaç enjeksiyonlu hortum, demir boru ve çeşitli ebatlardan meydana getirilmiş belli başlı emisyon hacmi yüksek süspansiyonlu sondaj cihazları yardımıyla, bilimin ışık verici hükümranlığından kısa pasajlar zerk etmesi için bu topluluğun başına da otuz yıllık kitap merkepliği yapmasıyla ünlü bir akademisyen oturtulmuş. A – sosyalliğin vermiş olduğu hayvani eziklik dolayısıyla salonun en arkasında oturan ben ,yani a-sosyal hayvan, bu etrafında toplanan bi-çare mazlum mazbut adamları ufak ufak yemleyip doyurma maharetini pek makbulane bir tarzda geliştirmiş akademisyen amcayı dinlerken bunca yıldır beynimde beni kemirip duran onca hırdavat düşüncenin ne de pis, ne de kaka bir mantık uzantısının dolayımında geliştirilerek bana ulaştırıldığının acı ama gerçek pastoral tablosuyla karşılaşınca birden bire ulu orta soyunup , yeni çağın çizgisini çoktan kaybetmiş Salvador dali takipçilerinden olan yerden bitme ressamlarının meşhur nü tablolarına yeni yetme bir enstantane vermek geldi içimden. Ama yapamadım . Zira salon içerisinde “zihni koruyup-kollayarak modern bilimin hünkarlığına avrat etme” masası ekiplerinden birkaç sivil memur görünce bu heyecanımı yatıştırmak için burnumu karıştırmaya başladım.
Az bulunur iyi cins meşe palamudu odunlarından yapılma bu akademisyen amcamız konuştukça, arka koltuğun pek muteber sayılmayan konumunun verdiği o sükunet yavaş yavaş yerini terk etmeye başladı. Sükunet bir kez terk edince yerini insan pataklanıyor hissiyle boğuşmak zorunda kalıyor böyle yerlerde nedense. Akademisyenimiz konuştukça ben arka koltukta pataklanıyordum adeta. Kıldı, yündü ,istatistiksel rakamların kararıydı, falanın çekip uzatılmış feşmekanıydı , filanın çok fonksiyonel işlevselliğinin kaybolan grafiğiydi , bilimsel verilerin apış aramıza indirdiği ne menem tekmeydi , çift bilinmeyenli denklemlerin olur olmaz yerde çiftleşmesiyle piyasa değerlerinin olağan dışı amuda kalkışıydı, elim elim epenekdi, kelden çıkan kepenekti derken ben zihni olmakla beraber fiziki bunalımın en elverişli sathına çıkmış da geziniyor buldum kendimi. Bütün bunların üstüne, artık siz fabl türünde bir fıkra mı dersiniz yoksa ben, kendisi hakkında ,ne yaşadığı ne de yaşayamadığı çağda hangi hususa hizmet edip neyin bayraktarlığını yaptığı noktasında cumhur tarafından bir türlü mutabık bir karara varılamadığı Fötrlü Kuşbaz Muslihiddin Rıza Çelebi’nin meşhur Fetvayı Hindiye Nev-i Zuhur Et-Tavuk-i Gıdgıd Gıdakiye adlı eserinin “Akademik Bünyenin Umuda Ait Veriler Karşısında Tırısa Geçme Halleri” adlı bölümünden bir aparma mı derim bilinmez ama işte nereden iktibas edildiği tam olarak da belli olmayan bir hikayecik anlattı biz ana okul sıralarında oturmuş beslenme çantasında haşlanmış yumurta ve soslu atom ekmeği taşıyan yumurcaklarına. Buyurun işte size umut kavramı ve o kavramın fütuhat ilmi desturuyla açılan anahtar hikayeciği : Efendim iki kurbağacık varmış. Bir gün nasıl olmuşsa bu iki kurbağacık kendilerini bir süt bakracında bulmuşlar. İki kurbağacıktan karamsar olanı(o benim) “bizim buradan kurtulmamız mümkün değil” demiş ve o karamsarlığıyla devingenliğini bırakıvermiş. Umutlu olan diğer kurbağacık ise “umut her zaman bir umuttur “ gibi ne idüğü ne de anlaşılması kolay olmayan bir cümle kurarak hareketlerini daha da bir hızlandırmış. Velhasıl efendim o hareketsiz karamsar kurbağacık sütün içinde boğulup giderken diğer umutlu kurbağacık kardeşimiz ise daimi hareketlilik kuramının bilimsel somut bir verisi olarak o sütü yoğurda çevirmiş ve yoğurda çevrilen katı tabaka üzerinde kalarak ölümden kurtulmuş. Bakın işte umut demek bu demekmiş. Hikaye burada bitermiş bitmesine de bundan sonra o kurbağanın ne yaptığı hikayede yer almaz mıymış. Demek ki almazmış. Sanırım hikayenin devamında o ölümden daimi hareketlilik kuramına yaslanarak kurtulan kurbağa o sütten katı yoğurda çevirdiği kurtarıcısını yemiş ve böylece hem kendine hem de küresel alanda büyüyen açlık sorununa bilimsel bir çözüm getirivermiş. Bu cümle de benim bu çok fonksiyonlu bilimsel hikayeciğe katkı amaçlı bir parantezim olsun.
İşte ben işaret ettiği konun bütünlüğüne sadık kalınarak dillendirilen bir meselenin mihengine yerleştirilebilecek hikaye diye buna derim. 30 küsur yıllık kazanılmış zihni formasyonun bu kadar “şahane” bir şekilde dile gelmesi ve karşısında bulunanları fal taşı gibi açılmış gözlere sahip kılması elbette ki takdire şayan bir iştir. Öyle ya eskilerin dediği gibi ; marifet iltifata tabidir. Biz de tabiatı gereği iltifatı öngörüyoruz. Eskiden televizyonda ara sıra çıkıp milleti eğlendiren Komedi Dans Üçlüsü diye bir grup vardı. Akademisyen amcamızı seyrederken aklıma bu üçlü komedyenler grubu geldi. Fonda Bülent Ersoy çalar bunlar da o çalınan şarkıya en abartılı tavırlarla playback yaparlardı. Şarkıyı İbrahim Tatlıses söylerdi ama o şarkının gerektirdiği jest ve mimikler komedyenler tarafından olağanın çok ötesinde kabartılıp abartılmış çeşitli figürlerle sergilenirdi. O günlerin mizah anlayışında bir karşılık bulmuş olmalılardı ki halk nezdinde bir sevimlilikleri vardı. Yani muhterem halkımız seviyordu bu grubu . İşte akademisyen amcamız da sanki bu eski mizah anlayışının 2007 yıllarına denk gelen çizgisel dairesi içerisinde hareket ediyormuşçasına bir hava estiriyordu. Zira akademisyen amcamızın fonunda felsefeyle ilgili olan her kişioğlunun , önünde düğme ilikleyip şapka çıkaracak kadar muteber saydığı, felsefe tarihin en babafingo şahsiyetlerinin yüce sesleri çınlarken o fonun önünde ise o seslere karşılık doğru orantılı jest ve mimik geliştirmekte bir hayli zorlanan amcamızın, mecburi istikamette seyretmek zorunda kalan acemi, bedbin bir kaptanın gelişigüzel sergilenen işgüzarlığı duruyordu. Yüzlerce yıllık bir alt yapı dolgunluğuna sahip bilimsel felsefi birikiminin altını üstüne çevirecek, yapıp yapıştıracak ,ezberden paragraflar okuyacak ve sonunda bula bula getirip önümüze öpünce prense bile dönüşmeyecek olan bir kurbağa hikayesi koyarak umut denilen o her tarafıyla derinlikli bir karmaşıklık içeren kavrama dair boş beleşlik mesabesinden öteye geçemeyen alengirli laflar sarf edeceksin ;ki doğrusu pek maşallahlık bir iştir bu. Üstüne üstlük böylesine yavan bir aklın ezberciliğine kul köle olup bu yavan aklın yönlendirmelerini yerine getirme hususunda yeterlilik gösterecek kadar becerikli olacaksın ve bu ülkenin sırtında bu yavanlığının, bu akla zarar akıldaneliğinin kaymağına parmak banıp o parmağı bir ömür emeceksin. Öyle ya siz bu ülkenin at bacağına konmuş kelebeklerisiniz. Bu halk denilen karga tulumba edilip bastırılası kalabalık da yığma tuğla devrinin molozgirtleri olsa gerek. Nasıl olsa zatı şahane isimlerinizin önüne, siyasi erkin de sırt sıvazlayıcı pış pışlamalarının yardımıyla iliştirilen bir takım proflar, bir takım doçlar, bir takım yardımcı bilmem neler de neler takılarak rüştünüzü de ispatlanmışsınız o halde bu madrabaz ayak takımının önüne hangi otu koyarsanız koyun elbette ki bu aylak ayakçılar yiyecektir / yemelidir de . Nasıl olsa modern zamanların bilime kulluk yapan bu fetişistleriyle beraber, tek ölçü olarak rasyonel düşünceyi baz alıp, aklını da en aziz secdegah sayan gulyabanilerini de siz besleyip büyüttünüz. Nasıl olsa akıl ferasetinin tımarhanelik, görüş basiretinin ise hurafeler yumağı geberik bir misyonerlikten başka bir şey olmadığının altını da siz çizdiniz. O halde çalın dümbeleklerinizi meydan sizin. Eften püften, abidikten gubidikten ne kadar mevzu varsa saçın ortalığa. Nasıl olsa bu madrabaz halkın bilinçaltında halen daha alim ile prof , lokman hekimle lümpen doktor gibi birbiriyle alakasız kavramların aynı terazinin tasında durduğunun istismara açık gediklerinden nemalanıp keyifleniyorsunuz. Nasıl olsa ununu eleyip eleğini de asmış olmanın ferahlığı ve tuzu kuru olmanın rahatlığı içerisinde kahveni içip piponuzu yakıyorsunuz. . Umut nedir, o kavram nerenizden çıkar da nerenize denk gelir umurunuzda mı?
Ben böyle bunalımlı egzersizler üzerinde fenalaşıp dururken nasıl olduysa işlediği konuyu bittirdi ve yapılan o kenarları nazenin dantelalarla işlemeli tirişkadan entelektüel mevzuatın kısa bir özetini şıklara bölerek tahtaya yazdı akademisyen amcamız. Neymiş hep bir ağızdan söyleyelim :
- karım bana küstü ne yapmalıyım?
öpünce küskünlük kalmayacaktır
- oğulum zırt pırt arabanın anahtarlarını cebimden aşırıp arabayı çalıyor ?
ona sevgini belli et oğlum diye sarıl.
- hiç umudum kalmadı ben tımarhanelik miyim?
Çırpınan kurbağayı düşün
- çocuklarımla aramdaki uyumsuzluğu nasıl bir diyalogla çözebilirim ?
sevginin dilini kullan ( ne demekse artık bu )
Aptallığın sınır tanımaz haysiyetsizliğinin elle tutulur , gözle görülür cismaniliğine daha fazla şahit olmanın katlanılamaz vebalini düşünerek , midesine yumruğu yemiş bir adamın iç bunaltısıyla kalkıp, o a-sosyal hayvaniliğimi de takıp koluma terk ettim salonu.
Ne gülüyorsun anlattığım bizim boşluğumuzdur .
Yorumlar
Küçük kurba küçük kurba kişisel gelişim kitabın nerde?
Çar, 30/05/2007 - 22:29 — Ökkeş AntepliSüt manda sütüymüş heralde o kadar katı bir yoğurt olduğuna göre. Yoğurdun 40 derecede olduğunu düşünürsek diğer kurbağa arkadaşın bir miktar haşlanmaya bağlı komplikasyonlar sebebiyle dar-ı bekaya irtihal eylediğini düşünebiliriz. Maya işini çözemedim yalnız acaba kurbağanın vücut sıvısında böyle bir bakteri mi var da bize mi haber vermiyolar? "Mayaların gizemi" dedikleri bu mu yoksa? Buradan ilham alarak kurbağaları "madem pirenz olmuyosun baari yoğurt üretimine katıl" mantığıyla yoğurt makinesi olarak kullanabilecek ev hanımları da ayrı bir tehlike. Bir de madem böyle çalkalamakla oluyo bu yoğurt, annelerimizin yoğurt mayalanan tencereyi sarstığımızda bize direkt kafayla yaklaşması ne ile izah olunabilir? Kurbağa nasıl çıkmış bu işin içinden, hayret!
(Alternatif hikaye: İki kurbağa içi manda sütüyle dolu bir bakraçta çırpınırken biri kişisel gelişim kitabı okumadığı için ölmüş. Diğeri ise "başaracağım, yılmayacağım, benim başaranlardan neyim eksik, olayı beynimde bitirdim bi kere" diyerek çırpınmaya devam etmiş ve sonunda yoğurdun üstünde kalın bir kaymak tabakası oluşmuş. Kurbacık da zıbıllayıp kurtulmuş . Arkadaşı da kişisel gelişim seminerlerinde ele ele tutuşanlarla dalga geçmenin bedelini çok acı bir şekilde ödemiş, sır kapısı aralanmış.)
Bomba Yüklü Kurbağa Ekspresi
Çar, 30/05/2007 - 23:09 — aysun yollardagezerBu yazı için sağlam bir yorum hazırlama gayreti içinde idim. Yani yorum gibi değil, blog gibi olacaktı, güzel hayallerim vardı, kurbağaların dalgalandırdığı kaymaklı havuzlarda nilüfer toplamaya başlamıştım daaa bir bılendır darbesiyle ayran oldu hayallerim.
Evet, Ökkeş Antepli'nin yorumunu okuduktan sonra yorumumu tebrik, alkış, yazarın başarılarının devamı ile ilgili temenniler, hoş gelmişsiniz, hiç gitmeyesiniz dilekleri...vs. şeklinde değiştirmeye karar verdim. Yorum da güzeldi ne diyeyim.
Uzun zamandır böyle aklı başında, böyle kendinden emin, böyle ironik bir yazı okumamıştım.
Elinize sağlık.
umut...kurbağa..vs...
Salı, 10/07/2007 - 01:41 — duru mertalternatif ikinci hikaye:
iki kurbağa bir bakraçta boğulmak üzere bırakılırlar...biri durumu anlamak üzere düşünürken diğeri çılgınca zıplamaya başlar.. gerçekten de sütün kaymağı oluşmaya başladığında olanları farkeden birinci kurbağa diğer kurbağanın zıplayarak onca zorluklarla yaptığı kaymayı kullanarak ölümden kurtulur. sonuç olarak biri aklını diğeri bacaklarını kullanarak kurtulmuş olur.tahmin ettiğiniz gibi ilk kurbağa türkiyede doğmuş olmak şansını taşımaktadır, diğeri ingiliz fıransız yada herhangi bir memleketli olabilir ama türk zekasına sahip değildir..
bu bakracın içinde bir kurbağa zeki ise diğerinin üzerine atlayarak bile dışarı çıkabilir.. artık o da yazarın hayalgücüne kalmış.. bu arada umut da yalan oldu tabii..
SONUÇ:diğerinin umudunu kullan... spontane olmaya gücün varsa o başka...
FİNAL : iki kurbağa bakraçtan çıkar el ele tutuşurlar ve deneyimlerini anlatmak üzere kişisel gelişim kursuna giderler.. amaaa arka koltukta kamufle olmuş tehlikeden habersizdirler. çığlık,kan,vıckkk efekti vs. vs.
diğerleri gibi süper olmuş.