renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

El Sallıyor Çocuk

El

Aracın tekerlekleri çukurlara batıp çıktıkça bir o yana bir bu yana sallanıyorum. Yol bozuk, yollarımız bozuk! Yaşadığımız hayatla birlikte ruhlarımız da sarsılıyor. Bedenlerimiz ve şehir sarsılıyor. Hissetmiyoruz bunu. Alışıyoruz. İçine is kokusu sirayet etmiş rutubetli bir havayı soluyoruz. Fabrikalar şehrin içinde ve ülkenin yarı aracı egzoz dumanını bu şehirde salıyor. Çok ağır olmamasına karşın üzerime sıvaştığını hissettiğim için tiksinti duyduğum bir koku bu. Şehrin ciğerleri tüberküloz olmuş sanki. Artık hiçbir toksini arındırmaya yetmiyor hücreleri. Her dışına çıkışımda rahatladığımı hissetmemin sebebi bu olmalı. Ardından uzun süre kendime gelemiyor oluşumun nedeni de öyle. Tiksinti duysanız da alışıyorsunuz çünkü. Ruhunuz olmasa bile bedeniniz, etiniz kemiğiniz alışıyor. kİse, pasa, kire bağışıklık kazanıyorsunuz. Zamanla her şeye alışıyor insan. En olmadık, en beklenmedik durumlara bile. Farkında olmadan “alışkanlıklarının çocuğu oluyor insan (*). Zehir azar azar zerk ediliyor hücrelerimize.

Şoför mahallindeki cam aralığından, sokaktan gelen belli belirsiz sesler sızıyor kulaklarıma. Ayrıştırmaya çalışıyorum. Çocukların birbirine karışmış bağırışlarını işitiyorum. Küfür ediyorlar avazları çıktığı kadar. Yol kenarında duran çöp tenekesinin başında duran adama takılıyor bakışlarım. İğreti bir el arabasını birbirine bitiştirilmiş çuvallarla kuşatmış. Çöplükten bulduğu kağıt ve plastik parçalarını topluyor. Son zamanlarda görmeye alıştığımız bir manzara bu. Şehrimiz metropol olduktan sonra peyda olmuş zaruri geçim alanlarından biri. Yol ışıklarında araba camı silmek, selpak mendil satmak gibi. Şimdilerde bir de kapkaç. Şehrin kazancı yetmeyince bu kadar insanı geçindirmeye, insanları yeni geçim alanları buluyor kendilerine. Yetmiyor dedik ya… Yetmiyor işte… Yetmiyor bu kadar sömürülmeye. İstanbul’un taşı toprağı altın diye gelenlere mukabil, devletin malının deniz olduğu düşüncesini gizleyen azınlık doymak bilmiyor çünkü. Devletin malının deniz olduğunu düşüneler olmasa, İstanbul’un taşına toprağına hasret değil aslında kimse.

Asfalt yolun sağ zaviyesinde bulunan kaldırımda bekleşen tinerci çocuklara ilişiyor gözlerim. Bir yandan ellerindeki bezi koklarken diğer yandan başında dikildikleri elektronik eşya satan mağazanın vitrinini süzüyorlar. Küçücükler.. Daha çok küçük. Son fark ettiğim şey Aralarından birinin kapıya doğru yönelişi oluyor. Ne olacağını bilemiyorum. Kimseler bilmiyor. Bilmek istemeden geçip gidiyoruz. Bu hengamenin içinde bildiklerimizi dahi unutmakta buluyoruz çareyi. Hakikat gözlerimizi kör ederek alıyor intikamını. Neye meydan okuduğumuzun farkında bile değiliz. Ringin bir yanında biz diğer yanında o duruyor. Ve ondan her kafamızı çevirdiğimizde aldığımız darbelerden gözlerimiz kapanıyor. Esrik bir sarhoşluğun içinde debelenip duruyoruz. Sarhoşluğumuz yediğimiz dayaktan mı, yoksa tribünlerin tezahüratından mı, çözebilmiş değiliz. Kargaşa, alışılmışlık ve unutkanlıklarımız bir sis perdesi gibi geriliyor gözlerimizin önüne. Ve görenlerimiz bile ne yapacağını bilememenin verdiği ıstırapla susmakta buluyor çareyi.

Önümdeki aracın arka camındaki yazıya değiyor bakışlarım. “Allah’ın dediği olur” Biz bilmesek de bir bilen var ne olacağını. Biz sussak bile söyleyip haber veren var. Ne kadar kaparsak kapayalım gözlerimizi; açtığımızda O’nun dedikleriyle karşılaşıyoruz. Sıkışıyor şehrin trafiği.

Aracın içinde nefes almakta zorlanıyorum. Aylardan Mayıs ve hava alabildiğine bunaltıcı. Yağacak ama yağamıyor. Gök ağlamayı başaramıyor. Dolu… Çok dolu. Ne o boşalabiliyor ne de biz rahatlayabiliyoruz. Mevsimler bozuldu. Tüm kış doğru dürüst bir şey yağmadı. İlkbaharda toprakların çatlamaya başlaması hayra alamet değil. İnsanlıkla birlikte tabiat da kuraklaşıyor. Önce insan bozuluyor ve sonra her şey. Kendiyle birlikte çevresindekileri de yok ediyor. Parlattığı metallerle ve donattığı ışıklarla gizlemeye çalışıyor kusurunu. Cilalıyor, boyuyor, makyaj yaparak gözlerimizi büyülemeye çabalıyor. Kendi hayat alanına zarar veriyor. Benim hayatım derken kendinden sonraki nesillere ne bırakacağını pek umursamadığı açık. Mirasla ve götürecekleriyle değil tüketebilecekleriyle ilgili daha çok. Bunalıyorum.. hava sıcak. Aslında sıcaktan ziyade nem var. Dedim ya ağlayamıyor gök. Hâla orada mı diye kafamı kaldırıp bakıyorum sık sık. Benim için gökyüzü bulut demek. Bu nedenle göremiyorum onu. Solgun bir parlaklık var sadece.

Önde giden minibüsün arkasındaki çocuk el sallıyor dışarıdakilere. Ne zamandır görmeyi unuttuğum bir tablo bu. Çocukların arabaların içinden dışarıdakilere el sallamasından bahsediyorum. Böyle şeyleri pek düşünmüyorsunuz değil mi? Bu nedenle farkında değilsiniz olup bitenin. Çocuklar el sallamaz oldu nicedir. Atari oynayıp, çet yapıyorlar artık. Erken öğreniyorlar her şeyi. Çabuk büyüyorlar. Derinlemesine değil ama. Çocuk el salladıkça ümitlerim yeşeriyor yine de. Çocuk el salladıkça negatif düşünceler içerisinde olmamı havanın bunaltıcılığına bağlamaya çalışıyorum. Karşılık vermeye yeltenecekken kötürüm bir tedirginlik kollarıma düşüyor. Dur diyor.. acele etme diyerek tutuyor ellerimi. Bir yanım inanamıyor samimiyetine… Bir şeyler, güvenmek için erken olduğunu kulaklarıma fısıldıyor. Ama bu tür masumiyet salgılayan eylemlere icabetsiz kalamam ben diyorum. Karşılık vermeliyim ki, devam etsin el sallamaya çocuk. Temiz duyguları, sevgiyi, masumiyeti yaymaya devam etsin etrafına. Ama olmuyor, bir türlü yapamıyorum. İlk defa tutulup kalıyorum.

Yol ayrımından sapıyor minibüs… Arka camında, işaret ve orta parmağın arasına sıkıştırılmış bir başparmak görüyorum en son. Özlemini duyduğum masumiyetin son hareketinden kaçırıyorum gözlerimi. Zevk alıp, tekrar etmesin diye yapıyorum bunu. Sallanan ele karşılık vermediğim için şükrediyorum o an. Ne ki; karşılık veremeyecek durumda olmamızın sıkıntısı yüreğimde. Araba çukurlara girip çıktıkça sallanıyorum yine. Yol bozuk.. Yollarımız bozuk. Çocuklar bile masumiyet zırhıyla vuruyor artık arkamızdan. Muhtıralar, masumlaştırılan gerekçelerle servis ediliyor önümüze. Başkan Bush en masum pozunu kollarına aldığı bir çocukla veriyor. Aracın içinde nefes almakta zorlanıyorum. Aylardan Mayıs ve hava alabildiğine bunaltıcı. Yağacak ama yağamıyor. Gök ağlamayı başaramıyor bir türlü. Dolu… Çok dolu. Ne o boşalabiliyor ne de biz rahatlayabiliyoruz. Önce insan sonra mevsimler bozuldu. Arabaların camlarından el sallamaz oldu çocuklar.

Bebek kokusunu özlüyorum şu sıralar...

(*) İbn-i Haldun

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

?

Bu yaziyi okudugumaya basladigimda baska seyler bekliyordum biterken.bekledigimi bulamamin buruklugu icinde kaldim.Yazarin diger yazilarinda aradigimi buluyordum sanki.....Eve t evet birseyler yitirdik.Bunu siddetle hissidiyorum....
Allah kaleminize umut dolu yazilar yazdirsin....

selam ve dua ile....

Hava sıcaktı.. ve çok nem

Hava sıcaktı.. ve çok nem vardı. Siz ya dikkatli bir okursunuz ya da beni iyi anlıyorsunuz. Bu güzel duaya canı gönülden bir amiiin diyelim. Nitekim Allah'ın dediğinden başkası olmuyor.

Selam ve muhabbetle..