- heyelân-
Kaçıp giden bir ben vardı,içimde.Uçup giden kuşlar, gelip konan göçler, yitmiş silik yüzler.Her kaybolduğunda, elimle bulmuşcasına çıkarıp,en ücra köşelerden getirdiğim dinginliğim vardı.Bayır aşağı yuvarlanan ve durdurak bilmeyen yokuşlarda tüm dertleri katlayan yılgınlığım vardı.Tutsaktı içimde, direniş; tutsaktı göç edişler...
Yârime bir kez olsun “kal” diyemedim; nedendi ki gidişler...
Sıcak bastı peronu,ter içinde kaldı alnım.Alımlı bir sıcak, bir süre sonra yerini terketme hevesine bırakıverirdi.Fazlalaştıkça, gücü kayboluyordu istemenin.Kaçmak bu olsa gerekti;sıcaktan soğuğa...Soğuktan zıddına.Yeni baştan başlayayım...
Yeni başlayan her şeyde, bir öncesini aratmamasını istediğimiz şartlar vardır.Yeni baştan getirmeliydin, soğuğu, tenime.Ki bu seferki isteyişimiz bir öncekini aratmamalıydı.Çünkü aynı olanı isteseydik, yeni başlamak istemezdik.Devam edebilirdik Kim bilir belki de devam etmeliydik...
Göç, diyordum değil mi? Yorgunluktan ne dediğimi bilmiyorum! Aslında ben bu durakta ineyim.Peron sıcak, başlangıçlar soğuk.Dışarıda lodos, bende kaos...Kaç kere dedim, inmeden önce bilmen gerek gideceğin yeri. Kanım kaynadı bu yolculuğa; tek başına ama iki kişilik... Göç aynı, diriliş aynı, sıcak soğuk karışık, yani ılık...Hakeza , olur da yorulursan yeni baştan başlamalısın, oldukça ritmik...
Bak ne diyorum, bana saygın varsa, rayların akışındaki su misali düşüncelerim hatırına,kıs şu müziğin sesini. Dikkatimin dağılmasının yanı sıra, eskiden kalma müzik eşliğinde bir de eski hatıraların debdebelerini işitmek istemiyorum. Karmakarışıklığıma, unutulmaya yüz tutmuş hatıralarımı katma! Bak şimdi, ateşe yaklaşan kelebekler gibi kanatlarımdan oluyorum, yanıyorum. Anlasana! Kıs diyorum sana! Peronda bir bu yanık kokusu eksikti, “sus” diyorum, susturalı bir insan ol, olabilirsen. Seviyorsun müziği, hatırı sayılır bir anısı var galiba şu an dinlediğinin.”Hasret”i, bilirim, en çok o sarsar beni; bu tarz yolculuklarda.Bana ne çok benzettim seni. Her dinleyiş yok eder bir şeyleri...Sende yok oluyor gibisin...Bak sana kendi hasretimden bahsedeyim; “yalnızlığı yudumlama iddâası olan adamda buldum onu. Koştum, küstüm, kaçtım. Kol gezen acılarına,karanlık simgesi afişlerle “red” portresi çizdim.Öyle yalnız yaşadığına şahitlik ettim ki, birgün bıçak sırtı sabah ayazlarının ruhuma ızdırap verdiğini hissettim.Hasretti çektiğim; karanlık simgesi renklerle oynuyor gibi tüm meydanlarda boy gösteren dinginliğimdi, yanımda asılı duran.Yıldızı bol gözlerini de yanıma alıp, tünele girişimde bundan.Tünelin sonunda ne vardı, çıktığımda gördüm.Aydınlık aşikardı, gözlerimi aydınlatan.Hasretine yorgunluklarımı kattığım adam,şahitliğine düşüncelerimi bulandırdım; affet beni. Aff edilecek ne varsa işte, kanayan...
Kuşlar bu mevsimde göç ediyor, nede kalabalıklar, gökyüzünü istila etmişler. Daldım. İnsan nereye gideceğini bilmeyince, hangi istasyona atmak istiyorsa kendini orada iniyor. Senin hasretini de bulandırdım. Yazgımın çekim gücü, enerjisini sevgiden alan bir bağ idi şimdi. Olağandışı yalnızlıklar öyküsü kahramanı; sen misin yan koltukta benim kaosuma eşlik edip, oturan. Sen misin, hasret kaldığım. Dinle beni. Anlarsın belki!
Dedim işte, bu durakta ineyim diye. Olmadı. Konuşmanı bekler gibiyim. Kaç göç oldu, seninle doldurduğum bu yolculuğumdan. Düşüncelerimin buharlaşmasına şahidim şimdi; peron sıcak, bunaldım. Başımı biraz cama yaslasam, yorgunum. Göçenlerden, uçanlardan, gidenlerden yoruldum. Her durak bir ayrılık... Kuşlar uçsun,gök mavi bir umutla çağırıyor nasıl olsa onları!Lakin gidecek yeri olmayan için ne acıdır, her durağın ümitsizliği... Hasret, göç, ikilem, ayrılık. Hızlandı tren.Susmalı mıyım, dersin? Başım döndü.Kıs şu müziğin sesini,kendimi duyamıyorum.
Ne mi oldu?
Hızlandı tren, raylar kızgın şimdi. Duymuyorsun ki, içiminde deveran edenleri. Bu ilk tren yolculuğum değil ama ilk göçüm de değil. Korkuyorum! Tren yolcusu olmak güzelmiş ve seninle olunca ne de zor... Zamanda böyle akıyor, tren gibi hiçbir şeyi tam göremeden. Camın önünde alacalı bulacalı yeşil mavi renk cümbüşü... Seyir defterimin en hızlı yolculuğuna şahitsin sen. Hücrelerime hızla nüfus ediyorsun. Görsen, uçup giden kuşları, yitik silik yüzleri... Yalnızlığın tek içilmediğini bilsen... Anlasan beni!
Konuşsana, sana diyorum... Ne kadar inatçısın, üstelik en az benim kadar yalnız. Aramızdaki fark benim yalnızlığım çok sesli, seninkinin adı sukûnet. Aklıma bir şiir takıldı, sözleri nasıldı? Evet, “yalnızlığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim”... mavi bir ölüm...konuşsana, susmasana!!
Ne oluyor sana.
Susma!
Gidiyor musun? Sen de mi?Ama konuşacaklarımız henüz bitmedi ki! Ben düşecektim, raylara...su misali...siren sesi...
Bu ses?
Senden mi geldi?
!!!
-içsel çatışma-
“Yiğit olduğumu düşünüyorsun değil mi?Öyleyse dinle beni! Bayırlarda bende yuvarlandım tıpkı senin gibi,yitik yüzler kahramanlık etti gecelerime. Hüzünbazlığı en çok ben yakıştırmıştım kendime. Tutsaktım geceye ve hüzne. Yari bulamamıştım daha, kal diyebilme cesareti de yoktu dilimde. Yüreğime prangalar değdi. Karanlıklar yırtılacak gibi çığlıklarımı dinledi.
Alnının terinde boğuluyor peron. Camın pervazına gömsen düşüncelerini. Fazlalık hüzünlerini atsan diyorum, beni de boğuyorsun. Sıcaktan tirtirtitretiyorsun! Yeni başlangıç değilmi ki bu yolculuk. Yine başlıyorsun.
Yorgunsun belli! Tıpkı zıddına yansımış halisin ruhumun. Kemiren sıcağa bıraktığın düşlerinin buharlaşmasıyla ritmini bozuyorsun yazgımın. Hakeza, olur da dinlenmek istersem önce yorgunluğumu hissettirmelisin bana. Yorulmadım daha.
En çok rayların dans edişine hayranım, dinlediğim müzik eşliğinde... Hasrete gelince, çok aşikardır ruhum ve kulaklarım. Hücrelerimin dansına şahittir, yaşadıklarım. Hasreti tanırım, hislerini anlarım!Ama hasretini yaşadığın, ben olmadığımı hatırlatırım. Biliyorum, çok gerçekçi ve bazen dayanılmaz katıyım. Yok oldukça, kendimi arıyorum.Aradıkça da buluyorum.
Afişlerini astığın tüm yolları bir bir arşınladım ve tünelde hep karanlıklardan Vedud olana sığındım. Hasretti en çok çektiğim. Karamsarlığa yenilmedim ama, karmaşanın içinde tüm hissiyatımın yerle bir oluşunu seyrettim. Uzaktan ne kadar çaresizdim. Görenler hep acıyla baktı bana, acıma duygusundan ziyade, ben öksüzlüğme cellad ilan edildim. Duygularımın ve hislerimin katili olabilir miydim dersin? Senin yaptığın gibi, yolculuğumu seninle doldurabilir miydim?
Hayır, hissettiklerine cevap veremem, kuşlar uçmadı benim gökyüzümde. Gök,deniz alabora oldu her göz değdirdiğimde. Elimi neye atsam kurudu, gözlerimle neye baksam yandı. Kelebeklerin kanat çırpışları bundandı. Yanışı, bundandı.
Gidecek yerim yoktu, gittiğim yerler dilsizdi. Sessizliği tercihim bundandı, farkında değildim kimsenin. Kimse konuşmadı, kimse sus demedi. Kimse yadırgamadı, sukünetimi. Gittiğim yerlerde sukûnet baş kahramandı.
Evet , seninde tespite yeltendiğin gibi, kaçıyorum kendimden. En çok gitmek istediğim yere koşuyor gibi, bitmesini istiyorum yolculuklarımın. Benimde ilk tren yolculuğum değil ve göçe hazırlığım hiç bitmedi. Korkmuyorum kaybolmaktan. Şimdiye değin hiç kaybolmadım çünkü.
Kısıyorum müziğin sesini, duyuyor musun şimdi kendini? Raylara gömüyorum seni,seyir defterime “ilkim” olarak yazmak istiyorum, hislerini. Yalnızlığı tek yudumladığım günlerin zorluğuna, yokluğunda yalnızlıkla başbaşa kaldığım anları ekliyorum. Çok sonra yalnızlığın paylaşılınca yalnızlık olmadığının farkına varıyorum. Anlatmaya çalıştıklarımı anladığını umuyorum. Konuşmazken de susmadığımı, söylemek istediklerimin varlığını sana ayan beyan ilan ediyorum.
Gözlerinin cama yansıyan yanındayım ben. Sözlerinin yansıyan yanında, susuyorum.
Gitmeliyim.En çok ben gitmeliyim.Düşürdüm seni raylara, su sesim oldun. Siren sesin oldum...
Hoşça kal, içimin kahramanı...
***"sümeyye çomaklı kardeşimin anısına"
Yorumlar
intizar yakarışlar
Cum, 08/06/2007 - 18:09 — Yunus Emreboynu bükük kızılcıklara...
çaresizce boynunu bükersin, karlar içinde yansan da kimsecikler anlamaz seni... öyle ki sadece beklersin umut melteminin getireceği efsunlu gözleri...
hayat çoğu zaman boynunu büktürür; hülyana vefanla sarılmanı, darağacına özlemle kucaklanmayı bekler... bekler ama yeknesaklaşmanın durağından kendini alamaz sevda türküleri... kızılcıklar için de geçerlidir bu... turnalar içinde...
siz hiç kolunu toprağın altına koyduktan sonra böceklenen bir kol gördünüz mü? toprağa girer girmez, toprağın bir marazı varmış gibi çeker kendisine... belki de hasretle bekliyordur sana vesile olmaya, belki de sadece aşkını dağlıyordur; acı üstüne acı çekiyordur...
yalnızlığın örtüsünü üzerinden atmış bir neferdir toprağın yakarışı... üstünü karlar kaplasa da vazgeçmez; kabul eder kızılcığı çiçekleriyle...
kabul etmeli maşuk, intizar câm mihrinde soluklarıyla ölümün arefesinde de olsa müteşekkir olmalı toprakla...
(ve sümeyye toprakla şimdilerde müteşekkir, mütebessim... geride bıraktığı dostlarının hüzün şebnemleri süzülsede kirpiklerden, birgün kavuşacağını bilincinde sevdikleriyle... müjdeler olsun sana ey!...)
yüreğinize sağlık...
ölümle körebe oynayan çocuk!
-- http://tenkafesi.com/ --