renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Hababam Sınıfı Mezun Oldu mu?

Türk sineması bir yandan dramatik süreci kullanır; ama gerçek anlamda bir drama süreci ortaya koymaz. Yüzeysel, klişe tavır ve davranışlar tüm insanlar tarafından algılanabilir anlamlara değil, Türk toplumunun -o da belli kesiminin- kabul edebileceği belirli anlamlara işaret eder. Bu nedenle evrenselleştirilemeyip şahsi sınırlar içinde kalmaya mahkûm edilmiştir. İzleyici, evrensel boyutta bir aşk sorunu değil filanca ağanın bir iki insana yaptığı muameleyi, genel anlamda kadın sorununu değil adı Ayşe veya Mine olan bir kadının kendi yaşam sorununu izliyor gibidir. Klişe ve soyut motifler üçüncü boyuta, derine dalma potansiyeli ile yüklü seyirciyi yüzeyde kalmaya zorlar. Ayrıca birbirini takip eden olaylar öylesine çoktur ve özet halinde verilir ki, gerçek yaşam olaylarına benzese bile özetlenmiş zaman ve mekan arasında bir tür yabancılaşmaya hatta izleyicinin eksik yanlışlıklarla yetinmesine neden olur. (Prof. Dr. Kezban Güleryüz, Türk Sinemasında Üslubun Kökeni)

70’li yıllarda ekonomik kriz nedeniyle Türk Sineması da kriz içindedir. 70’li yıllar ve öncesinde çekilen filmlere baktığımızda -ne kadar dramatik olursa olsunlar- yüzümüzde hafif alaycı bir tebessüm beliriverir. Çekildiği yıllarda daha gerçekçi bir yapıya sahip bu filmlerin gerçekçiliği zamanla tedavülden kalkmış hatta bu filmleri alaycı bir şekilde konu edinen filmler bile çekilmiştir. Diğer yandan komedi filmlerine baktığımızda yapısından pek bir şey kaybetmemiş ve hala izlenirliğini devam ettirmektedirler. Komedi filmlerinin -ki bunların en başında Hababam Sınıfı gelmektedir- hala izleniyor olmasında daha çok hayatımızdaki komik unsurları görme isteğimizdendir.

Türk Sinemasında olaylar evrensel boyutta olsa da izleyici olayları kendi dünyasında yorumlar ve bireysel boyuta indirger. Başı kötü olaylardan kurtulmayan Türk toplumunun bireyleri bu kötü olaylarla yüzleşmekten kaçar ve bir çıkış yolu arar. Türk sineması bu çıkış yolunun en uygun adresidir. Kendi mutsuzluğunun nedenlerini araştırmaktan sıkılan izleyici bir anda kendini filmin en uygun karakteriyle özdeşleştirir ve onun mutlu olmasıyla mutlu olur. Anlatmak istediklerimize bir zemin hazırlamak için yaptığımız bu girişten sonra Hababam Sınıfı’na geçebiliriz.

Hababam Sınıfı 70’li yılların ortasında İstanbul’da çekilir. Halktan büyük ilgi görür ve devamı çekilir. Filme konu olan olaylar, devlet okulunda değil de özel bir okulda geçmektedir. Böylece getirilecek eleştiriler ve okul hakkında oluşacak tasavvurlar devlet okullarına değil özel okullara yönelecektir. Filmin başrolünde, okumak istemeyen ama babalarının paralarıyla zorla okutulmak istenen öğrenciler vardır. Aslında film bu yönüyle sorunun okulda olmadığını sorunun öğrenciden kaynaklandığını izleyicinin bilinçaltına sunar. Sınıfın fakir öğrencisinin çalışkan olması ve Hababam Sınıfının “esas öğrencilerine” rağmen sınıftan mezun olmayı başarıp meslek hayatına atılması da izleyicinin zihninde bu düşünceyi iyice pekiştirir. Filmde ilginç olan nokta okulda diğer öğrencilerin ortalıkta gözükmemesidir. Bütün kameralar/gözler Hababam Sınıfı öğrencileri üzerine çevrilmiştir çünkü. Okulun diğer öğrencileri ortaya çıktığında devlet okulundaki öğrencilerden pek farkları olmadığı görülür. Yani “hababamlık” sadece Hababam Sınıfı’na has bir durumdur. Suçlu bütün bir okul değil okulun bazı öğrencileridir. Ancak filmin ilerleyen bölümlerinde Mahmut Hoca’nın öğrenci velilerini çağırıp çocuklarının yaptığı öğrencilik dışı hareketlerin esas sorumlusunun velilerin kendileri olduğunu söylemesi Hababam Sınıfı öğrencilerini bir nebze de olsa aklar.

Filmi çekici kılan unsurlara baktığımızda en başta Kemal Sunal’ı yani İnek Şaban’ı görürüz. Onu İnek Şaban yapan diğer arkadaşlarını unutmamak gerek. Zaman zaman okulun kız öğrencilerine karşı arkadaşlarını arkadan vursa da İnek Şaban bir bütünün en önemli parçasıdır. O arkadaşlarına tokat vurunca kimse ona karşılık vermez.

Kemal Sunal’ın Türk filmlerinin komikliğini Karagöz Hacivat formatından devralıp komikliği mimik ve jestlere bu filmde yansıttığını söyleyebiliriz. O, saflığını bu mimik ve jestlerle en uç noktada gösterip seyirciye gülünüz komutu verir. O güldü mü seyirci de hem film esnasında hem filmden sonra gülmek zorundadır. Onun birçok kişi tarafından taklit edilen klişeleşmiş söz ve davranışlarının olması bu gülünüz komutunun sadece film esnasında değil filmden sonra da işlevini yitirmediğinin en önemli göstergesidir.

Hababam Sınıfı filminde bir diğer önemli unsur da Adile Naşit: Hababam Sınıfı’nın Hafize Anası. O; okulun hizmetlisi, aşçısı, çaycısı, kısaca her şeyi. İzleyici onun bu kadar işin altından nasıl kalktığını filmin komikliğinin bir parçası olarak görür ve “film işte” deyip geçiştiriverir.

Hafize Ana, Hababam Sınıfı’nın birlikteliğinin bir parçasıdır. Buradaki “ana” tabiri de bunun en önemli ifadesidir. O, özellikle okula yeni gelen kız öğrencilere karşı mücadelede “perde arkası”ndadır. Öğrencilere yardım ettiğinde, Mahmut Hoca tarafından yakalanınca; “benim bu işte bir suçum yok! Beni bu işe onlar alet etti” şeklinde davranışlar sergiler.

Okulun edebiyat hocaları genç olsa da diğer hocaları yaşlıdır. Onların yaşlılığı “tecrübe”yi temsil eder. Oysa filmde tecrübe olarak lanse edilen Mahmut Hoca Hababam Sınıfı’nı “dize getirmede” yetersizdir. Her ne kadar filmde yaşlı hocalar tecrübeyi temsil etse de emeklilik çağı çoktan geçmiş bu öğretmenlerin yüz ifadelerindeki bıkkınlık emeklilik çağının ekonomik zorluğuna bir göndermedir aslında.

Okulun en göze batan hocası Şener Şen’dir. Daha doğrusu bunu kendisi istemektedir; ama işler bir türlü istediği gibi gitmemektedir. Onun kendini –özellikle bayan öğretmenlere ve öğrencilere karşı- ispatlama çabası hep fiyaskoyla sonuçlanmıştır. O, bir “boşa kürek çekme” sembolüdür.

Hababam Sınıfı’nı tanıdıktan sonra gelelim yıllardır gözden kaçırılan bir noktaya: Türkiye’deki okulların çoğunda Hababam Sınıfını idol olarak gören sınıflar vardır. Bu sınıflar, kendilerinin Hababam Sınıfı olarak görülmelerini ister. Onlar bu yolda hiçbir fedakârlıktan(!) kaçınmaz. Hatta bu sınıflarda İnek Şaban’ı temsilen şa(kla)banlıklar yapan öğrenciler de yok değildir. Onlar, her hareketlerinin bir prestij getirisi olduğunu düşünür.

Hababam Sınıfı’nın yılardır bir idol olarak görülmesinin arkasında Türk izleyicisinin kendisini ekranlardaki karakterlerle aşırı özdeşleştirmesi ve gerçek hayatla filmin ayrımına varmak istememesi olduğu söylenebilir. Hele hele bugünlerde toplumdaki ve okullardaki şiddet olaylarının bazı televizyon dizileriyle birlikte anılmaya, tartışılmaya başlanması meseleyi daha da açıklayacaktır.

Hababamlığını ispatlamış sınıflar da vardır. Bu sınıfların öğrencileri, okulun öğretmenleri ve diğer öğrencileri tarafından “parmakla” gösterilir. Hababamlığı kanıtlanmış sınıfların öğrencilerinin hareketlerinin meşruiyet sınırı, diğer öğrencilere göre daha geniştir. En azından okul idarecilerinin olumsuz bir olaya gösterdiği tepki daha yumuşaktır. Bu, bilgi yarışmasında usulsüzlük yapan Hababam Sınıfı’na Mahmut Hoca’nın yardım etmesi gibi bir şeydir. İllegal olan bir davranış yeri ve zamanına göre bir anda legal bir kimlik kazanabilir.

Hababam Sınıfında en sık tanık olduğumuz olaylardan birisi öğretmen öğrenci çekişmesidir. Yani, bir iktidar mücadelesi… Bu durum genelde Hababam Sınıfı’yla Mahmut Hoca arasında geçer. Eğitim sistemimizde de eksik olmayan bu mücadele sonucunda öğretmenle öğrenci arasındaki mesafe iyice açılır ve her iki taraf da birbirini anlamamakta ısrar eder.

“Hababam Sınıfı mezun oldu mu?” sorusu geçmişe dair bir temenniyi ifade ederken “Hababam Sınıfı mezun olur mu?” sorusu geleceğe yönelik bir endişeyi taşıyor. Bu yazı boyunca ilk soruya cevap vermeye çalıştım; ancak ikinci sorunun cevabını vermek bir süreç meselesi. Her şeyden öte, hadi Hababam Sınıfı’nı bir şekilde mezun ettik. Okul dışında yeni bir Hababam Sınıfı oluşmayacağının garantisini kim verebilir bize?

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

bir -namaz kılan- prenses varmış...

İsimlerin, tiplerin bizden olması olaya ne kadar masumiyet katmıştır bunu zaman içinde daha iyi anladık. Masal ya da hikaye dinleme çağındayken kızıma kendi uydurduğum bir hikaye anlatırdım. Küçük prensesle küçük tavşan ormana gider; prenses anne ve babasından izin alır ama tavşan prensese ben de izin aldım diyerek yalan söyler ve onunla ormana gelir. Tabi bu yalanının cezasını ormanda kaybolmakla görür. Sonrasında değişik hayvanlar konuşup arkadaş olur da eşeğin sırtında anne ve baba tavşana kavuşur. Basit bir hikâye... Ama kızım diğer hikâyelere rağmen bunu daha çok severdi. Sonra düşündüm ki prenses neden namaz kılmıyor bu hikâyede? Öğle namazını sarayda kılıp çıktı derken diğer anlatımlarımda. Abdestli durdu ki ikindiyi de ormanda yeşillikler üzerinde kılabilsin. Keza tavşana hem anne ve babasından izinsiz ormana geldiği ve de yalan söylediği için kızdı elbet. Çünkü anne ve babaya yalan söylemek Allah’ı üzerdi.

İlk başlarda belki bana da tuhaf gelmişti bu prensesin namaz kılması. Hatta eşim tebessüm etmişti. Ama niçin soyutlanmıştı nerdeyse tüm çocuk masalları, hikâyeleri, öyküleri Allah’tan, Muhammed’den(as), namazdan, niyazdan... Kimden neden utanıyorduk ya da korkuyorduk? Da çocuklarımıza anlattığımız en basit bir öyküde bile hiç Allaha değinmiyorduk!

Hababam sınıfı ya da hemen her dönemde Yeşilçam’daki çoğu filmin de eksiği bu oldu. İyiniyetle eksik dedim. Kasıd da denilir miydi ki acaba? fatma girik, tarık akan, ediz hun, filiz akın...vb. şimdi nerelerde, hangi düşüncelerde ve neler yapıyor diye bakınca sorunun cevabını tutturabiliriz galiba.

Allahsız anlatılan her şey, Allahsız yapılan her şey, Allahsız başlanan her şey güdüktür; insana yararı yoktur. Ahlakı ikinci plana atan her sistem kendi fırankeştayn'ını meydana getirir. Mesela Kıbrıs gençliğini takib edeniniz var mı bilmem! Mevlana hazretleri, bazıları gibi aman canım sen de ne var bundan da n’olcak ki, diyenlere yönelik olsa gerek; "şehvet ateşine odun taşıyarak o ateşini söndüreceğini mi sanıyorsun" diye uyarıyor. Ufak kıvılcımlar değil midir koca yangınlara sebeb! Ya da “ejderhalar da bir zamanlar küçücük değil miydi”? Ve ya da sinema filmi ile örnek verecek olursak "örümcek adamın amcasının ölümüne neden olan kazaya, ufacık bir göz yumma yol açmamış mıydı"?

Daha önce de yazmıştım; "kem alatla kemalat olmaz" diye! Hedonizm bazen bizi garib zevklere sevk edebiliyor maalesef. Eğri otursak da doğruyu konuşmak gerek; içinde Allah’ı, Muhammed’i, ahlakı, ibadeti barındırmayan ne varsa -velev ki en sevdiğiniz şey dahi olsa; çünkü onun zamanla puta dönme ihtimali vardır – atın çöpe!

Şimdiki gençliğin sınıflarında öğretmenleriyle el ense yapıyor konumunu cep telefonu kayıtlarından seyir ediyorsak bu çığırı açanların düşünmesi gerekmiyor mu?

ey menba-ı âşk! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Hababamlaşan Bir Ülke

Üzülerek ifade etmeliyim ki "hababamlaşmak" sadece öğrencilere has bir durum değil. yıllar öncesinin öğrencileri okuldan bir nebze de olsa zaten hababamlaşarak mezun olmuşlardı. şimdi onlar bugünün büyükleri ve bir çoğu birer prototip olarak aramızda gezinmekte.
evet bir çok kimse (herkes mi deseydim) kendi işini rüşvet ve yolsuzlukla halledebilmenin gururunu taşıyor. ve maalesef bu sayede her geçen gün hababamlaşıyoruz.
okullara dönersek durum içler acısı. işin daha da acı tarafı bu içler acısı durumun herkes farkında ve hiç kimse bir şey yapmıyor. nasıl oluyor da okuma yazma bilmeyen, bilmem kaç gün okula gelmemiş, adını bile yazamayan, İstiklal Marşının şairini küçük Emrah olarak bilen öğrenciler mezun oluyor.
nasıl oluyor da bu öğrenciler mezun oluyor anlamıyorum... suçlu kim işin içinden çıkamıyorum...
"Mazot bir YTL olacak" salatasını her gün ekranlardan halkın sofrasına servis eden siyasetçilerin bu ülkenin eğitim sistemi hakkında adam gibi projeleri olduğunu da duymadım.
a'dan z'ye eğitim sistemimizin durumu insanın içini acıtıyor. ah benim ülkem ah..