Sol üst köşesinden kenarları beşer santim uzunluğunda bir üçgen oluşturacak şekilde katlanmış bir kâğıda yazıyorum. Bembeyaz sayfanın üzerindeki üçgenin koyuluğu, bana altında bir şeyler yazılı olduğunu düşündürüyor. Merak ediyorum. Neden bilmem, birdenbire henüz açmamam gerektiğini düşünüyorum. Düşünmekten öte kavrıyorum. Hemen bir kural koyuyorum kendime.
“Yazacaklarımı bitirmeden üçgeni bozmak yok!”
Zihnime dolan esrar dalgası beni hafifçe sarhoş ediyor. Onu besliyorum.
Kim bilir, belki de çok önemli bir sır saklıdır, üçgenin altında. Üçgenler, sırlarla kardeştir. Piramitler, Bermuda Şeytan Üçgeni, ikizkenar üçgen. İkizkenar üçgenle ilgili önemli bir kural vardı, lise boyunca ne kadar uğraştım yine de ezberleyemedim. Benim için sırdı yani. Şimdi yine üçgen ve yine ikizkenar.
Bilinçli değilken yazdığım bir not olduğunu düşünüyorum. Ne yazdığımı hatırlamadığıma göre öyle olmalı. Gelip de İsmet yazmadı ya, ben yazmışımdır mutlaka. Hem bu ilk de değil. Bilincimin gözetimi dışında anlar yaşadığımı öğreneli çok olmadı. Hayatım, yaşadığımı sandıklarımdan ibaret değilmiş meğerse.
Sadece polis değilmişim mesela. Sadece evli ve iki çocuk babası da değilmişim. Sadece Fenerbahçeli olmadığım gibi. Hafta sonlarını ve mesaiden sonralarını evde televizyon karşısında pinekleyerek geçirmiyormuşum. Oysa ben en kötü alışkanlığımın arada bir vakit öldürdüğüm kahve ve iflah olmaz tembelliğim olduğunu sanıyordum. Sadece bir hayatım yokmuş.
Geçen hafta kendime yazdığım bir not buldum gömleğimin sol üst cebinde. Öğle arası masamın üzerine başımı koyup biraz kestirmiştim. Uyandığımda bir sigara yakmak için elimi cebime attığımda oradaydı. Kendi kendime yazmışım, kendimi şikâyet etmişim kendi kendime. İyi de ben değildim yazan, yani kendim; e öbürü de değildi, onu şikayet etmişim zaten notta...
Bir ben daha çıktı ortaya iyi mi? Üçüncü ben. Üstelik her şeyden haberdar gibi. Benden de ondan da. Çok karışık çok. Düşünmek istemiyorum.
Deli doktoruna gideyim diyorum ama hemen sonra olacaklar aklıma gelince vazgeçiyorum. Ben şimdi kendime sevk yazdırsam, personelden biri benim sevki illa ki görür, hangi bölüme gittiğimi de. İsmet’in yüzü gözümün önüme geliyor. Ağzı kulaklarına kadar açılmış, tüm dişleri meydanda yanıma geliyor. Sırtıma bir şaplak atıp, tüm bölüm duysun diye bağıra bağıra konuşuyor.
“Devre! Delirmişsin diyolar öylemi la? Deli doktoruna gidiyomuşsun. Hahaha!”
Üstelik bu daha başlangıç. İsmet’in diline düşüp, tüm bölüme rezil olacağıma ölürüm daha iyi anasını satıyım. O konuşmaya başladıktan sonra, ne desen boş. Adın deliye çıktı mı, daha kurtulamazsın. Sadece çalıştığım bölüm olsa yine iyi. Şerefsiz İsmet, Türkiye’de ki tüm karakollara haber uçurur. Devreden devreye yayılır haber. Kötü haber tez yayılırmış. Tüm devreler öğrenir. Lakabım da hazır;
“Kısa devre Hayrettin”.
“Duydun mu la. Bizim devrelerden biri delirmiş. Cinnet geçirip karısını çocuğunu öldürmüş diyolar. Hayrettin la Hayrettin Yarar. Hani okulda bizim kısımdaydı. Çok kitap okurdu, belliydi zaten böyle olacağı.”
Hayır hayır, doktora gidemem. Ne karımı öldürdüm, ne de çocuğumu. Ama dedikodu böyledir işte. Çığ gibi büyür de büyür. Sonra Türkiye’nin her karakoluna bir çığlar düşer ki alimallah hepsi polis memuru Hayrettin Yarar’ın üstünde patlayan cinsinden. Doktor olmaz kendim hallederim, şu yazı bir bitsin de.
Ne yazılıydı notta yani ne yazmışım?
“ Hayrettin, ben Hayrettin. Acil olmasaydı işinize karışmayacaktım, bu notu da yazmayacaktım sana. Hep gizli kalmayı istiyordum ama diğeri başka çare bırakmadı bana. Araştırdım hastalığının adı kişilik bölünmesi. Birden fazla hayatın varmış. Bastırılmış duyguların falan feşmekan. Hastalığımızın derdim ama bölünen senin kişiliğin sayılıyor biz bölünen parçalarız sen gövdesin. Şu saatten sonra da yalnızca sana ait olan tek şey, bu hastalık zaten. Gerisine ortak yani ortağız. Neyse demem o ki, uyuduğunu sandığın zamanlarda aslında uyumuyosun. Tehlikeli olan kontrolü ele alıyo. Şimdilik senin uyumanı bekliyo, ortaya çıkmak için. Karakolda o kadar çok uyumanın sebebi de, diğerinin artık daha çok piyasaya çıkması. Bambaşka bir hayatı var. SSK iş hanında Alem Bara takılıyo. Dost bile tutmuş kendine. Adı Necla. Sonradan olma sarışın, balık etli bi hatun. Barın alt katında bir kumarhane var. İyi kumarbaz. Şimdilik kazanıyo şimdilik. Para sıkıntısı çekmiyo senden gizli bir zulası bile var evde. Geçen ay hesabında nereden geldiğini bilmediğin 2000 ytl. vardı ya. Hani tam da taksitlerin ödeme günü yaklaşmıştı. Aslında diğeri sana kıyak geçti. Kurtulman lazım Hayrettin. İşler sarpa sarıyor. Anlatmaya devam edersem paniklersin diye korkuyorum. Yaptıkları bu kadar değil. Başın belaya girmeye başladı. Ciddi belalara. Diğeri Galatasaray’ı tutuyo olum. Kurtulman lazım ondan.”
Notu okumadan önce de bende bir gariplik olduğunu sezmeye başlamıştım zaten. Misal bir gün halı saha maçına gidiyorum diye evden çıktım. Ben de öyle sanıyordum. Yenimahalle dolmuşuna binip, oturduğumu hatırlıyorum. Kendi kendime “biraz kestireyim” dediğimi de hatırlıyorum. Sonra, sonrası kayıp. Sabah gözlerimi açtığımda bizim evin salonunda kanepedeydim. Uyanınca alışkanlıkla saate baktım, geç kalmak üzere olduğumdan fazla düşünemeden alelacele giyinip karakola gittim. Akşam arkadaşlar çok beklemiş, cebimi aramışlar kapalıymış. Ne satıcılığımı bıraktılar, ne adamlığımı. Bir iki usturuplu mazeret buldum da durumu kurtardım Allahtan.
O gün, tüm gün boyunca düşündüm, işin içinden çıkamadım. “Ben deli miyim, ben deli miyim, ben deli miyim” dedim, biraz rahatladım. Bir filmde duymuştum. Deliler kendisine “Ben deli miyim” diye sormazlarmış. Ben deli değildim. “Vardır bunda da bir hayır” dedim, bir Allahula, üç gulfü, bi Elham okuyup kafamda açtığım dosyayı kapattım. Üzerine de üfledim, üflemez olaydım öylece rafa kaldırdım.
Ama bu not! Bu not kesin delil. Dosyaya kaldırılamayacak kadar önemli, kesin. Notu okur okumaz unutuyum dedim, yırtıp atıyım dedim ama kendime karşı suç işlemiş olurum biir, doğruysa başım belaya girmek üzere görmezden gelmenin bi faydası olmaz ikii, gizli gizli Necla’ yı da merak etmiyo değilim bu da üüç!
Hey gurban olduğum Allah’ım, nerden aldık bu derdi başımıza. Dur dur! Bölünme falan hikâye. Acaba diyorum, cinlendik mi? Hocaya mı görünsek ki? Bizim bi teyze oğlu vardı. Geçen sene miydi, evvelki sene mi “cinle evlendim ben” diye tutturduydu. Oğlan iyice tozuttuydu anlayacağınız. Keçiören’de mi ne bi hocaya götürdülerdi. Şimdi sapasağlam. “Nikâh düştü” diyo gerçi, sağlamlığı da tartışılır ya. Yok yok Hoca olmaz. Ne cini kardeşim. Cinin benle ne işi olur. Töbe estağfurullah. Kul euzu felak mıydı, neyse.
Ulan var ya, şeytan diyo sık kafana bir tane. İki mi, üç mü, beş mi topuna bir kurşun yeter nasıl olsa. Bir cinnet her şeyi çözer diyodu ya Dondurmam Gaymak’da ki herifçi. Yok o da olmaz cinnet geçirdi derler. Dur hele sakin ol şu yazı bitsin. Gerisi kolay.
Bu notu yazan teres, kişilik bölünmesini nerden biliyo? Ben ömrümde psikoloji kitabı okumadım, bilmem etmem. Polis okulundayken çok okurdum yani öyle derlerdi. Tarihi roman severdim. Yavuz Bahadıroğlu, Bekir Büyükarkın, Ahmet Yılmaz Boyunağa, Feridun Fazıl hepsini bilirdim. Onlarda da ne arar kişilik bölünmesi. Bir bilemedin iki üç kişi olurdu. Hepsi ayrı ayrı adamlar ha! Ellerinde kılıçlar “Ya Allah” dedi mi, ne küffar bırakırlardı, ne zalim. Hey gidi hey, o zamanlarda yaşamak varmış. Yokmuş o zamanlar kişilik bölünmesiymiş, eytsmiş, nükleermiş, mitingmiş, kansermiş, sivil toplum örgütüymüş. Oh elde kılıç, Allahu Ekber. Tertemiz valla.
Ne yapacağım Allah’ım, sen aklıma mukayyet ol.
Ulan biz diyelim ki iyileşmeden öldük böyle pisi pisine. Ben beş vakit namaz kılamasam da, bayram namazıydı, Cumasıydı hiç kaçırmam. Ramazan’da orucumu tutarım. Arada üşenip kaçsam da teravihlere giderim. Kurbanımı da keserim. Harama el uzatmışlığımız da yok hamdolsun. Elhamdülillah müslümanız, iyi kötü kurtarıyoduk. En kötü ihtimal, cehennemde cezamız neyse çeker, lekeli mekeli cennete girerdik Allah’ın izniyle.
Ya bu diğeri nerden çıktı. Müslüman mı, değil mi o bile belli değil. Kumar desen var, içki, karı kız, her türlü âlem var puştta. Ulan bunları yapan her boku yapar la. Baksana daha söyleyemediklerim var diyo öbürü. Daha da neler yapacak kim bilir? Ne olacak şimdi bizim halimiz? Bizim mahallede ki imama sorsam beni camiden kovar valla. Kovmakla da kalmaz, Cuma hutbesinde de el âleme reklâm eder. Yapar mı yapar, mahallede de adımız çıkar Gâvur Hayrettin’e.
Ulan bir işimizde düzgün olsun be. Bizim hesap bile çetrefil.
Bu diğeri rüşvet de alıyodur kesin. Yakalanırsa meslekten olduğuma mı yanayım, el aleme rezil olduğuma mı? Yandık ki, hem de nasıl. Bizim kurtulmamız lazım bu dertten ağa. Ne bizi? Benim ulan benim! Ben! Hayrettin Yarar. Ben bir taneyim!
Hiç uyumasam? İyi de kaç gün dayanacağız? Oğlum Hayrettin, doktora gideceksin çaresi yok. Hiç olmadı, alırım yıllık izinden yirmi gün izin, bizim komşu, Doktor Ahmet vardı, ağzı sıkı adamdır çıtlatırım derdimi. Bir ay da rapor patlatırız, bir buçuk ay eder. Sivilde bir doktora giderim psikolog mu ne karın ağrısıysa. Bizim hanıma çaktırmadan biraz zor olacak ama halledeceğiz, başka çaresi yok.
Gideyim, Sedat komserle konuşuyum. İzin vermezse yalan söylerim. “Dayım öldü” derim, “anam öldü” derim, “hanım öldü” derim. “Komserim ben ölecem bu gidişle, uzatma” derim. “İki dünyam da tehlikede komserim” desek anlamaz. Bi de bunlar kendi arasında çok dedikodu yapar. Geçenlerde narkotikten bir memur, komser yardımcısına bi derdini açmış, kredi kartı borçlarını ödeyemiyomuymuş galiba, ertesi günü tüm karakola taze haber oldu. Çocuk ondan başkasının haberi yoktu abi diyo. Utanmasalar emir yayınlayacaklar. Iııh, yalan söylemek lazım.
Şu yazı bitsin, çıkıyım yanına. Karakoldan çıkar çıkmaz da öbürlerine fırsat vermeden doktorda soluğu alıyım.
Yazı bitince ne olacaksa? Taktım bende bu yazıya. Millet de beni iş yapıyo sanıyo. Harıl harıl yazıyorum. Halimi görenler selam bile vermeden geçiyolar yanımdan. Demin İsmet bile bir iki baktı, yüz bulamayınca bastı gitti. “Acil bişey herhalde diye söyleniyo” bir de, Acil tabi. Acele etmezsem sana malzeme olacağım hıyar.
Kalk Hayrettin kalk oyalanma!
Kalkıyorum. Sedat komserin odasının önüne geliyorum, içeri dolu. Bekliyorum sabırsızlıkla.
Şu üçgeni iyiden iyiye merak etmeye başladım. Dönüp bakayım da, öyle mi izin isteyim ki. Yook, Hayrettin kaçmak yok, ne korkuyon lan adam mı yiyolar sanki?
Tam geri dönecekken içerdekiler ayaklanıyor, vedalaşıp ayrılıyorlar. Sedat komser şimdi yaknız içerde. Kapıyı çalıp içeri giriyorum. Çatallaşan sesime hakim olmaya çalışarak “Ben izine ayrılmak istiyordum da” diyorum susuyorum. Kaşlarını kaldırıyor, alttan alttan bana bakıyor. “Ne zaman?” Sesimi biraz toparlıyorum. “Mümkünse hemen komserim, acil de” Yine istediğim kadar konuşamıyorum, susup bekliyorum. Önünde açık duran dosyayı inceler gibi yapmayı bırakıyor. Bana bakıyor. Kararsızlığımdan cesaret alıyor. Dosyayı biraz sertçe kapatıp konuşmaya başlıyor. Ses tonu benim çıkmayı beceremediğim tonlarda. “Olmaz ki Hayrettin, biliyosun en yoğun dönemdeyiz. Mitingi var, seçimi var, yaz geldi ya bak şu dosyaya eytsliler bile miting yapacakmış. Az önce İsmet de izin istedi, onun işi acilmiş gönderdim. Şimdi böyle bi zamanda seni de gönderirsem, işler aksar. Sen İsmet geldikten sonra ayrıl izne Hayrettin olmaz mı?” Yüzümden sımsıcak bir dalga geçiyor. “Haklısınız da, ben…” Yine susuyorum. Arkasına yaslanıyor. Sesi yumuşuyor. Oynuyor benimle. “Acil mi senin işin? İsmet gitmesin diycem de babası hastaymış. Nası yapcaz Hayrettin?” Ağzımdan çıkmasına engel olamıyorum, tutmak istiyorum, tutamıyorum. “Tamam komserim, ben sonra gidiyim olmazsa.” İstediği cevabı aldı, masaya doğru eğiliyor, dosyayı yeniden açıyor. “İsmet gelsin gönderelim.” Konu kapanıyor.
Masama gidiyorum. Oturup bi sigara yakıyorum. İsmet’in güleç yüzünü görmemek için bi dosyada ben açıyorum. Yazdığım kağıtları dosyanın arasına koyup, son umudum olan üçgeni açıyorum hevesle. Benim yazım. Önce iri iri yazmış, uzun süreceğini anlayınca harflerin boyutunu küçültmüşüm. Sonlara doğru harfler iyice birbirine girmiş ama okumaya çalışmama gerek yok. Biraz baktıktan sonra ne olduğunu anlıyorum. Komsere, İsmet’e, kendime, diğerine, öbürüne, eytse, eytslilere,seçime, mitinge, seçene, seçilene ağzıma ne geldiyse sayıp dökmüşüm. Daha güneş yüzü görmemiş küfürler. Çoğunu bende ilk defa duyuyorum.
Göz kapaklarıma bir ağırlık çöküyor. Uyumak istiyorum. Bu sefer ne olacağını bile bile uyumak istiyorum. Necla’yı da merak ediyodum hani. Diğeri benim de görmeme izin verir mi ki?
Yorumlar
özgürlük
Salı, 26/06/2007 - 11:30 — cemalcalikselam ve dua ile;
ebuzer önemli bir olguyu saptamış. özgürlükten mahrum insan, kısmen kendi kendisine de yabancıdır ve kendisiyle konuşurken çoğu kez ezenin sesini kullanır.
cemal çalık
"diğeri galatasarayı tutuyo olum!"
Per, 28/06/2007 - 19:27 — e. zeynep ozkişilik bölünmesi'ni konu edinen, hatırladığım en eski örnek dr.jekyll and mr.hyde sanırım. konu, edebiyatta zaman zaman yer alsa da, sinemadaki tezahürlerini daha net hatırlıyorum. özellikle son dönemde kimlik (identity), gizli pencere (secret window) gibi ortalama filmler, ben kendim ve sevgilim (me myself irene) gibi vasat komediler ve hatta türk sineması'ndan beyza'nın kadınları gibi bir hayal kırıklığı dışında en ilginç ve kayda değer örneği, zannediyorum dövüş kulübü (fight club) idi.
köy-kasaba ortamında geçen sevimli hikâyeler yahut kentli insanın sıkıntılarını anlatan buhran öyküleri dışında başka temaların da denenmesi iyi bir gelişme. yazarın hikâyesinde bahsettiği gibi, "Oh elde kılıç, Allahu Ekber. Tertemiz valla"nın ötesinde yeni bir şeyler. ben o kadim geleneğe gönülden bağlı biri olarak söylüyorum bunu; taze kan iyidir. zaten kendiliğinden gelir, engellenemez. son dönemde belli temalara yönelik sipesifik çabalar söz konusu olmakla beraber kaliteyi artırabilmek için bir hayli çalışmak gerekiyor.
bu hikâyede özellikle, kahramanın ustalıkla/sükunetle kendini, hastalığını tahlil ediş tarzını ve diğer kişiliğinin ona rahatsızlığını izah ettiği ifadeleri beğendiğimi söyleyebilirim:
"Düşünmekten öte kavrıyorum."
"Gideyim, Sedat komserle konuşuyum. İzin vermezse yalan söylerim. “Dayım öldü” derim, “anam öldü” derim, “hanım öldü” derim. “Komserim ben ölecem bu gidişle, uzatma” derim."
"Hayrettin, ben Hayrettin.....biz bölünen parçalarız sen gövdesin....Diğeri Galatasaray’ı tutuyo olum. Kurtulman lazım ondan.”
kahramanın hezeyana başladığı, yakındığı, sesini yüksettiği kısımlar biraz abartılı kaçmış sanırım:
"İsmet’in diline düşüp, tüm bölüme rezil olacağıma ölürüm daha iyi anasını satıyım. O konuşmaya başladıktan sonra, ne desen boş. Adın deliye çıktı mı, daha kurtulamazsın. Sadece çalıştığım bölüm olsa yine iyi. Şerefsiz İsmet, Türkiye’de ki tüm karakollara haber uçurur. Devreden devreye yayılır haber. Kötü haber tez yayılırmış. Tüm devreler öğrenir."
"Ulan bir işimizde düzgün olsun be. Bizim hesap bile çetrefil.
Bu diğeri rüşvet de alıyodur kesin. Yakalanırsa meslekten olduğuma mı yanayım, el aleme rezil olduğuma mı?"
yine de genel anlamda bir bütünlük olduğunu düşünüyorum. yerel söyleyişler konusunda da belli bir başarı sözkonusu ancak bu benim pek ilgimi çekmedi açıkçası.
özetle, ilginç olmuş, daha iyisi de gelecektir diye temenni ediyorum.
selamlar.
teşekkür
Cum, 29/06/2007 - 15:11 — ebuzer seferYorum ve temenniler için teşekkür ederim.